Malumun ilamı: ‘The Great Hack’

Günümüzde birçok insan çevrimiçi ortamlardaki etkileşimlerin geride ne kadar bilgi bıraktığıyla ilgili bir fikre sahip değil. Oysa bu bilgiler devasa boyutlara ulaşarak biriktirilmekte ve büyük teknoloji şirketlerinin kullanımına sunulmakta.

İnternet ve sosyal medya tarafından vaat edilen mükemmel dünya, bir yanıyla işler gibi görünürken diğer yanıyla insanlıktan neler götürdüğü ve sonuçlarının ne olacağı hâlâ tartışılıyor. İletişimin artık her zamankinden daha hızlı ve daha iyi olduğu bir gerçek. İnternet gündelik yaşantımızı kolaylaştırıyor, bilgiye her zamankinden çok daha çabuk ulaşıyoruz. Yıllardır görmediğimiz ilkokul arkadaşlarımızın çoluk çocuğa karıştığını tebessümle izlerken eski komşumuzun vefat ettiği haberini yine bu ortamlardan öğreniyoruz. İstanbul trafiğinde 5 dakika daha fazla kazanabilmek için, yola çıkmadan önce rotamızı bu sayede belirlerken anlık olarak gerçekleşen deprem bilgilerine yine bu yolla ulaşabiliyoruz.

Anlık mesajlaşmalarımızı, kişiselleştirilmiş haber kaynaklarımızı ve tek tıklamayla alışveriş yapmamızı sağlamak adına, farkında olmadan, şimdiye kadar kendimize sakladığımız kişisel bilgilerimizi hiç tanımadığımız büyük şirketlere kiralamayı kabul etmiş durumdayız

Dolu tarafından bakarken bardağın boş tarafını görmek ve bu teknolojiler sebebiyle yakın zamanda birçok kötülüğe maruz kaldığımızın farkına varmak ise pek işimize gelmiyor. İnternet gerçeği her geçen gün daha fazla yüzümüze çarparken vazgeçemediğimiz bağımlılıklarımız arasında gidip geliyoruz. Anlık mesajlaşmalarımızı, kişiselleştirilmiş haber kaynaklarımızı ve tek tıklamayla alışveriş yapmamızı sağlamak adına, farkında olmadan, şimdiye kadar kendimize sakladığımız kişisel bilgilerimizi hiç tanımadığımız büyük şirketlere kiralamayı kabul etmiş durumdayız ve bugün dünya genelinde birçok internet kullanıcısı bilerek ya da bilmeyerek bu ortamların karanlık yüzüyle yüzleşiyor.

Çevrimiçi ortamlarda yaptığımız her şey (yani “dijital ayak izlerimiz”) Google, Amazon, Facebook ve Apple (GAFA) gibi şirketlerin kullanıcı verilerini işletme modellerinin temelini oluşturuyor. Dijital ayak izleri en genel tanımıyla, insanların internetteki etkileşimlerinden ortaya çıkan veriler olarak biliniyor. Arama motoru terimlerimizden arkadaşlarımızla gerçekleştirdiğimiz faaliyetlere kadar veya gitmek istediğimiz tatilden almayı planladığımız kahve makinesine kadar internetteki her etkinliğimiz kullanıcı veri stoku oluşturuyor. Büyük veri ise bilgisayarlar, mobil telefonlar gibi yeni iletişim teknolojileri üzerinden, özellikle Youtube, Facebook, Twitter ve Instagram gibi sosyal medya platformları aracılığıyla kullanıcılar tarafından üretilen verilerden oluşuyor.

Aslında geçtiğimiz son birkaç yılda büyük verilerin devasa boyutlara ulaşmasındaki en büyük etken, insanların gündelik yaşamdaki dijital faaliyetlerini kayıt altına alan internet şirketleri. İçerik algoritmalarını iyileştirmek, reklamları uyarlamak ve daha kişiselleştirilmiş deneyimler sunabilmek verilerle mümkün hele geliyor ve bu durum da bahsi geçen teknoloji devlerine büyük kolaylıklar sağlıyor. Örneğin Google günde yüzlerce petabyte (PB) veriyi kayıt altına alırken Facebook günlük verilerini ayda toplam 10 PB edecek şekilde oluşturuyor. 1 petabyte’ın 1024 terabyte’a eşit olduğu hatırlandığında, günlük verinin büyüklüğü anlaşılabilir. Özellikle sosyal medya platformları, çok sayıda kullanıcının eş zamanlı etkileşime girerek veri oluşturmasıyla gündeme geliyor. Fakat diğer taraftan bu verilerin kişisel ve mahrem bir nitelik taşımasıyla birlikte büyük bir soru işareti beliriyor. Sonuç olarak, büyük veri kaynağı olan sosyal medya platformlarının bu amaçla kullanılmasından dolayı birçok etik problem açığa çıkıyor.

Nasıl patlak vermişti?

Sosyal medya platformlarından toplanan veriler ilk olarak siyasi kampanyalara yardım sağlaması amacıyla kullanılmaya başlanmış, ABD başkanlık seçimlerinde Barack Obama’nın seçim kampanyasına bu veriler şekil vermişti. 2014 yılında Facebook’tan ciddi anlamda büyük bir veri kaynağı olarak yararlanılmıştı. Cambridge Üniversitesi Profesörü Aleksandr Kogan tarafından ABD seçmeni hakkında ayrıntılı bir psikolojik profil çıkarmayı amaçlayan bir anket uygulaması geliştirilmiş ve bu sayede milyonlarca kişinin cinsiyeti, siyasi görüşleri, dini inançları, özel yazışmaları, beğendikleri web siteleri ve profillerinde yer alan kamuya açık bilgilerine izinsiz olarak erişilmişti. Kogan daha sonra bu verileri, 2016 ABD seçimlerinde Trump kampanyasına milyarlarca dolar katkı sağlayan Robert Mercer’a ait Cambridge Analytica şirketine satmış ve şirket de bu verilerle etkili bir siyasi iletişim ve reklam kampanyası yürütmüştü.

Cambridge Analytica’nın İngiltere’deki Brexit sürecinde de oldukça etkili olduğu biliniyor. İngiltere’de Channel 4 News isimli bir haber kanalı tarafından yürütülen gizli bir araştırma sonucunda, Cambridge Analytica’nın Facebook kullanıcılarının verilerini nasıl kullandığı 2018 Mart ayında ortaya çıkmış ve şirketin CEO’su Alexander Nix, ellerindeki verileri kullanarak seçimlerde nasıl gizlice kampanya yürüttüklerini açıklamıştı. Cambridge Analytica davasında, seçmenleri Brexit ve Trump kampanyalarına yönlendirmek için kasıtlı olarak önyargı içeren özel içeriklerin üretildiği ortaya çıkmıştı.

Günümüzde birçok insan çevrimiçi ortamlardaki etkileşimlerin geride ne kadar bilgi bıraktığıyla ilgili bir fikre sahip değil. Oysa bu bilgiler devasa boyutlara ulaşarak biriktirilmekte ve büyük teknoloji şirketlerinin kullanımına sunulmakta. Bugün büyük veri, özelde bireyin ve genel anlamda toplumların mahremiyeti hakkında bilgilerin toplanmasına ve izlenmesine yol açıyor ve bu durum ciddi anlamda etik sorunların doğmasına sebep oluyor.

Bu gerçeğin anlaşılması adına atılan adımlardan biri Netflix’in son belgesel filmi The Great Hack. Milyonlarca Facebook kullanıcısının mahremiyetinin ihlal edilerek bilgilerinin siyasi bir kazanç uğruna nasıl sömürüldüğünü ve Cambridge Analytica skandalını öyküleyen belgesel, aslında bildiğimiz bir gerçeği bize anlatıyor

The Great Hack gerçeği

Veriler bugün dünyanın en değerli varlığı olma yolunda ilerliyor. Kültürel ve politik bir savaşı başlatmak ve bunu sürdürebilmek için kullanılan en büyük silahlardan biri “büyük veri”. Her ne kadar kendi isteğimizle ve kendi kararlarımızla hareket ettiğimize inansak da bu silahın ciddi anlamda milliyetçi duyguları alevlendirmeye yaradığı veya azınlıklara karşı nefreti körüklediği her geçen gün daha fazla anlaşılıyor. Bu gerçeğin anlaşılması adına atılan adımlardan biri Netflix’in son belgesel filmi The Great Hack. Milyonlarca Facebook kullanıcısının mahremiyetinin ihlal edilerek bilgilerinin siyasi bir kazanç uğruna nasıl sömürüldüğünü ve Cambridge Analytica skandalını öyküleyen belgesel, aslında bildiğimiz bir gerçeği bize anlatıyor. 2019 Sundance Film Festivali’nde prömiyer yapan belgesel İngiltere Parlamentosu’nda gerçekleşen son olayları konu ediniyor.

Ödüllü film yönetmenleri Karim Amer ve Jehane Noujaim’in son belgeseli olan The Great Hack Cambridge Analytica, Facebook veri skandalını ve veri sömürüsünün karanlık dünyasını gözler önüne seriyor. Belgesel bir yandan sosyal medyanın sismik dalgalarını keşfetme geleneğini sürdürürken diğer yandan internet ortamındaki gizlilik sınırlarımızın resmini çiziyor. Üç kişinin deneyimlerine ve tanıklıklarına dayandırılan belgeseldeki önemli isimlerden biri Brittany Kaiser. Geçmişte Barack Obama’nın seçim kampanyası için çalışan ve sonra Cambridge Analytica’ya katılan Kaiser, kendisini içeriden bilgi sızdıran bir çeşit “muhbir” olarak tanımlıyor. Cambridge Analytica’ya dava açarak kişisel verilerini geri almak isteyen David Carroll ise bir diğer isim olarak karşımıza çıkıyor. The Guardian’da araştırmacı gazeteci olarak çalışan Carole Cadwalldr ise Brexit kampanyalarında Cambridge Analytica’nın yaptığı çalışmaları anlatıyor.

The Great Hack’te arka planda devam eden ama hiç yorumlanmayan bir izlek var: Bugün bir skandal olarak bize sunulan bu yöntemlerin eski/konvansiyonel medya araçlarıyla ve yakın zamanlarda da yeni medya araçlarıyla zaten kullanılıyor olduğu. Hedef kitlelerin eğilimlerini keşfetmek, bu eğilimleri derinleştirmek ya da maniple etmek zaten her siyasal iletişim kampanyasının yapmaya çalıştığı şeydi. Fakat bugüne kadar kimsenin aklına bu yöntemlerin suç ya da gayriahlaki olduklarını iddia etmek gelmemişti. Peki, bugün değişen neydi?

Kabaca söylersek, (yukarıda da ayrıntılı olarak tarif ettiğimiz şekilde) sosyal medya, iletişimcilere hedef kitlelerinin her bir üyesinin verilerini çok daha ayrıntılı olarak elde etme şansı veriyor. Yürüttüğü iletişimin sonuçlarını çok daha hızlı ve ayrıntılı olarak görme imkânı da cabası. O halde gayriahlaki olan yeni durum ne? Geçmişte konvansiyonel yöntemlerle elde edilmeye çalışılan verilerin daha kolay elde edilmesi mi? Burada gayriahlaki ya da yasadışı olarak nitelendirilebilecek şey ancak kullanıcıların izni olmadan verilerinin tasnif edilmesi ve satılması olabilir. Oysa The Great Hack bundan çok, kitlelerin seçim ya da referandum kampanyalarında maniple edilmesine odaklanıyor. Peki, ama dün konvansiyonel medya araçlarıyla yapıldığında suç olmayan şeyler bugün neden büyük bir skandal olarak sunuluyor?

Bu soruların yanıtlarını yine belgeselde buluyoruz. Müstakbel müşterileriyle rahat bir ortamda gerçekleştirdikleri tanışma toplantısının gizli kamera kayıtlarında Cambridge Analytica yöneticileri eski tecrübelerini anlatıyor: “Malezya’da çalışıyoruz. Litvanya, Romanya, Kenya ve Gana’da çalıştık. Oh, Brexit kampanyası da var. Ama ondan bahsetmiyoruz. Tüh, yine kazandık!”

Yürütülen siyasal kampanyaların yanı sıra belgeselde psikolojik savaş faaliyetlerinden de bahsediliyor: “PSYOPS dedikleri şey bu; psikolojik operasyon yani. Bu, ordunun kullandığı bir terim. Savaş açmadan savaştıkları zaman yaptıkları şeyler bunlar. Yani aslında şöyle. Afganistan gibi bir yerde seçenekler şöyledir: Ya köyü bombalayıp dümdüz edersin ya da başka teknikler kullanarak onları ikna edip ‘Taliban pek iyi değilmiş, onlar olmasa daha iyi olurdu’ dedirtirsin”.

Cambridge Analytica’nın yan kuruluşu olduğu SCL (Stratejik İletişim Laboratuvarları) ise belgeselde şöyle tanımlanıyor: “SCL işe ordunun taşeronu olarak başladı: SCL Savunma. Bayağı büyük bir savunma işimiz var. İngiltere ordusunu, donanmasını, ABD ordusunu ve özel hareket timlerini eğitiyoruz. NATO, CIA, Dış İşleri Bakanlığı ve Pentagon’a eğitim veriyoruz”. Peki, SCL bu kurumlar için ne yapmış dediğimizde ise yaptıkları işi şöyle tanımlıyorlar: “Araştırma vasıtasıyla düşman kitlelerinde davranış değişikliği oluşturuyoruz. 14 ila 30 yaş arasındaki Müslüman gençleri El Kaide’ye katılmamaya nasıl ikna ederiz? Yani özünde iletişim savaşı”. Yine belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla bu insanlar Afganistan’da, Irak’ta ve Doğu Avrupa’da birçok yerde çalışmışlardı. Kitlelerde davranış değişikliğini hedefleyen bu yöntemler bugüne kadar suç sayılmak bir yana, İngiltere ve ABD devletleri için kullanılmıştı.

Fakat işin rengini değiştiren şey seçimlerde enformasyon savaşına başlamaları olmuştu. Oysa kullanılan yöntemler hep aynıydı: “Cambridge Analytica/SCL’nin gelişmekte olan ülkelerde yaptıkları tüm kampanyalar yeni bir teknolojinin ya da “numaranın” egzersiziydi. İnsanları ikna etmenin, seçmenleri oy vermemeye ya da vermeye ikna etmenin… Sonra tabii ‘Tamam, bu işi çözdük: Sıra İngiltere ve Amerika’da’ dediler”.

Onların sonlarını getiren de bu olmuştu. Fakat anlaşıldığı kadarıyla tabutlarına son çiviyi çakan şey sadece “üçüncü dünyada” kullandıkları yöntemleri, ABD ve İngiltere’ye taşımaları değil, kutuplaşmış bu ülkelerde “doğru” taraf için çalışmamalarıydı. Cambridge Analytica yöneticisi Alexander Nix, İngiltere parlamentosunun medya komitesi karşısında ifade verirken “Peki ya kurban bensem?” diye soruyor, “Tüm bu soruşturmalar son bulmaya başladığı zaman, herkes aslında bizim Trump kampanyasına katkıda bulunduğu söylenen, aynı zamanda doğru olmasa bile Brexit’in mimarları olduğu söylenen ve bu iki siyasi kampanyanın kutuplaştırıcı etkileri nedeniyle küresel liberal medyanın öfkesini çekip onlar tarafından hedefe konulan, koordine saldırılarla şirketleri, işleri ve şöhretleri yerle bir edilmiş birileri olduğumuzu fark ederse ne olacak?”

Bizim yukarıda sorduğumuz soruların yanıtını Alexander Nix veriyor: Trump yerine Hillary Clinton için çalışmış olsalardı bir başarı hikâyesi olarak belgesellere konu edilecek “stratejik iletişim” faaliyetleri bugün bir suç, en hafifinden gayriahlaki bir iş olarak önlerine konuluyordu. “Küresel liberal medyanın” The Great Hack belgeseli marifetiyle hem Cambridge Analytica’ya hem de onun müstakbel takipçilerine verdiği örtük mesaj muhtemelen şuydu: “Bizim yüzyıllardır inşa ettiğimiz ağ vasıtasıyla ancak yürütebildiğimiz manipülasyon faaliyetlerini, bu kadar ucuza mal edip hem de bizim onaylamadığımız müşterilere satamazsınız!”

Doç. Dr. Berrin Kalsın 

[Doç. Dr. Berrin Kalsın İstanbul Medipol Üniversitesi Gazetecilik Bölümü öğretim üyesidir]

Türkiye’nin milli teknoloji hamlesi

Barış Pınarı harekâtında görüldüğü üzere, savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreten ve kendi yazılımını yapan bir ülke olmak, Türkiye’ye hem güven veriyor hem de Türkiye bu sayede adımlarını daha sağlam atıyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı açıkladığı yeni sanayi strateji belgesiyle Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği kazanımları diğer sektörlere yaymayı planlıyor. Bilindiği gibi, savunma sanayisinde kritik teknolojilerin yerli üretimi ve yerli ürün kullanım oranı yüzde 20’lerden yüzde 68’lere yükseldi. 

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, bir yandan üniversitelerin yetkinliklerini ölçer ve planlarken, bir yandan da sanayinin bu yetkinliklerin farkına varması için çaba gösteriyor.

Barış Pınarı harekâtında görüldüğü üzere, savunma sanayisinde kendi teknolojisini üreten ve kendi yazılımını yapan bir ülke olmak, Türkiye’ye hem güven veriyor hem de Türkiye bu sayede adımlarını daha sağlam atıyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin 2023 hedeflerine ulaşmasının en önemli ayağı sanayide atılım gerçekleştirmesi olacaktır. Milli Teknoloji Hamlesi planlanırken, şimdiye dek çokça yapıldığı gibi hedefler sadece sözlü olarak açıklanmadı. Bilakis bu hedefler ölçülebilir bir şekilde ortaya konuldu ve süreçlerin her aşamada veriye dayalı olarak analiz edilmesi planlandı. Böylece yürütülen faaliyetlerin etki ve sonuçları düzenli olarak ölçülerek sonuçlar ilgili paydaşlar tarafından izlenebilecek; bu da süreçlerin şeffaf bir şekilde yürütülmesini ve izlenmesini sağlayacak.

Üniversite-sanayi işbirliği

Sanayide atılım yapmak isteyen ülkeler Ar-Ge harcamalarını daha çok stratejik addettikleri sektörlere yönlendirirler. Aynı zamanda araştırma ve geliştirmenin yuvası olan üniversitelerden de bu konuda maksimum seviyede faydalanırlar. Üniversite-sanayi işbirliğinin etkin bir şekilde gerçekleşmesi konusunu gündemine alan Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, bir yandan üniversitelerin yetkinliklerini ölçer ve planlarken, bir yandan da sanayinin bu yetkinliklerin farkına varması için çaba gösteriyor. Bu konuda, 2016 yılında TÜBİTAK’ın 42 odak alanda üniversitelerin yetkinlik düzeylerini uluslararası kriterlere göre değerlendirdiği bir harita hazırlandı. [1]

Sanayi doktora programı

Üniversite-sanayi işbirliğini güçlendirecek bir diğer adım ise Sanayi Doktora Programı. Türkiye’nin genç ve dinamik nüfusunu sanayide atılım gerçekleştirmek için belirlenen odak sektörlerde ve tam olarak sanayinin ihtiyaç duyduğu alanlarda yetiştirmeyi, akabinde hiç vakit kaybetmeden istihdam etmeyi planlayan bu program kapsamında, doktora öğrencileri eğitimleri boyunca teorik bilgiyi pratik alanda uygulayarak yetişecekler. Programın istihdam garantisi vermesi, bu programa müracaat eden adayların doktora sonrasında iş bulma kaygısını ortadan kaldırıyor. Bu programın öğrencileri, üniversite ve sanayi ile birlikte seçilecek ve üniversite ile sanayinin birlikte karar vereceği projelerde araştırma yapacak. Geçtiğimiz yıl 517 öğrenci kabul eden bu programın 2019 başvuruları halen devam ediyor.

Beşerî sermayenin gelişimi

Türk toplumunu üretken, yenilikleri takip etmenin ötesine geçerek yenilik üreten, çalışkan, meraklı ve araştırmacı bir hale getirmek de Milli Teknoloji Hamlesi’nin önceliklerinden biri olarak belirlendi. Dijitalleşen dünyada gerekli olan insan-makine etkileşimi, analitik düşünme kabiliyeti, takım çalışmasına yatkınlık ve yapay zekâ konularında söz sahibi bir beşerî sermaye oluşturulması, veri okur-yazarlığı konusunda Türkiye’nin mevcut yetenek havuzunun dönüştürülmesi konusu da yeni sanayi strateji belgesinde dikkat çeken hususlar.

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı açıkladığı yeni sanayi strateji belgesiyle Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği kazanımları diğer sektörlere yaymayı planlıyor.

Türkiye’nin meslek yüksekokulları ve meslek liselerinin potansiyelinden yeterince faydalanamadığı çokça ifade edilen bir gerçek. Bu noktada sanayi işgücü planlaması yapılarak bu okullara olan ihtiyaç alanları detaylandırılacak. Öğrencilerin test sistemi yerine ilişkilendiren, sorgulayan, gözlemleyen, deneyen ve paylaşan bir sisteme geçmesi sağlanacak. Meslek ve teknik eğitim liselerinin temel alanlarının Milli Teknoloji Hamlesi konularından esinlenerek değiştirilmesi ve sayılarının artırılması da planlar dahilinde. Bu okulların müfredatının insanla çalışabilen otonom robotlar, çok katmanlı üretim, siber fiziksel sistemler ve sensörler gibi, sanayinin ihtiyaç duyduğu alanlarda eğitim verecek şekilde gözden geçirilmesi gerekiyor. Ayrıca Türkiye’de meslek liselerinin ve meslek yüksekokullarının öğrenci kalitesinin artırılması ve bu liselerden edinilen mesleklerin toplum gözünde değer ve saygınlığının artırılması önemli. Zira günümüzde diğer liselere giriş hakkı kazanamadığı için bu liselere giden öğrenci sayısı çok fazla. Bu durum ise bu liselerdeki eğitim kalitesini düşürüyor ve bu liselerin asıl yapması gereken işleri gereğince yapamaması sonucunu doğuruyor.

Yeni Ekonomi Programı, büyüme ve istihdam başlığı altında, sanayinin ihtiyaçları ve dijital dönüşüm hedefleri doğrultusunda okul-sektör işbirliği modellerinin kurulması, özel sektörle işbirliği yapılarak eğitim ve öğretim müfredatının çalışma hayatının beklentilerini karşılayacak duruma getirilmesi konularına vurgu yapmıştır. Bu noktada Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın çalışmaları, yeni ekonomi programının başarıya ulaşmasında da önemli bir rol üstlenecektir.

Deneyap atölyeleri, “yıkıcı teknolojiler” ve Turcorn

81 ilde 9-17 yaş arasındaki çocuk ve gençlerin temel teknoloji eğitimi almaları ve proje üretmelerini amaçlayan Deneyap inisiyatifi, 100 Deneyap teknoloji atölyesinde beş yılda yaklaşık 50 bin özel yetenekli öğrencinin üç yıl süreli teknoloji eğitimi almasını planlıyor. Deneyap atölyelerinde özel yetenekli öğrenciler robotik, kodlama, nesnelerin interneti, siber güvenlik, yapay zekâ, enerji teknolojileri, nanoteknoloji, üretim ve tasarım alanlarında eğitim görmeye başladılar.

Teknolojideki yeni gelişmeler, halihazırda kullanılan pek çok araç ve yöntemin kullanım alanını daraltarak veya tamamen yok ederek onun yerine geçmiş, bu da “yıkıcı teknoloji” kavramını ortaya çıkarmıştır. Günümüzde hızla yükselen yıkıcı teknolojiler sensörler, nesnelerin interneti, yapay zekâ, robotik ve bulut bilişim olarak sayılabilir. Türkiye’nin dijital dönüşümde, yıkıcı teknoloji alanlarından en az birinde, dünya lideri pazar payına veya marka değerine sahip en az 23 akıllı ürün çıkarması, Sanayi Strateji Belgesi’ndeki 12 hedeften biri.

Girişim seviyesinden 1 milyar ABD doları ve üzeri değerlemeye ulaşan şirketler “Unicorn” olarak tanımlanıyor. Dünyada bu büyüklüğü aşan girişimlerin yüzde 40’ı Çin, yüzde 40’ı ise ABD merkezli. Sanayi Strateji Belgesi 1 milyar ABD doları değerlemesini aşan şirketlerin “Turcorn” olarak adlandırılmasını öneriyor ve bu ölçekteki Türk teknoloji girişimi sayısının 2023’e kadar en az 10 olmasını hedefliyor.

Programdan beklentiler

Sanayi Strateji Belgesi’nin birçok bakımdan yenilikçi olduğu, eski hataları tekrarlamayan bir nitelikte olduğu görülüyor. Kalkınma planları ve strateji belgelerinde karşılaşılan önemli bir sorun, planlamanın dört-beş yıllık süre için yapılması ve bu zaman zarfında planda hiçbir değişikliğe gidilmemesi oluyordu. Yeni Sanayi Strateji Belgesi’nde bu hata tekrar edilmeyerek piyasadaki gelişmelere ayak uydurabilecek esneklikte bir program tasarlandı. Türkiye’nin ticaret, sanayi ve ekonomisini ilgilendirecek küresel ve bölgesel gelişmeler yakından izlenerek gerektiğinde programın bu gelişmelere uygun şekilde revize edilmesi düşünülüyor.

Ayrıca geçmişte sanayi politikaları daha genel ve makro ölçekte belirlenir, realist olmaktan uzak, Türkiye’nin gerçekleri ile örtüşmeyen planlamalar yapılırdı. Herhangi bir odak sektör veya ürün grubu belirlenmez, tüm sektör, şirket ve ürün grupları teşvik kapsamına girebilirdi. Teşvik konusunda nokta atışı yapmadan başarıya ulaşılamayacağı artık görüldüğü için, bu kez mikro ölçekli bir planlamayla karşı karşıyayız.

Teşvik verilecek firma ve girişimciler ve ayrıca sanayide doktora programına alınacak öğrenciler seçilirken yetkinlik ve beceri seviyesi uygun olanlara destek verildiği ve seçimlerde hakkaniyetli davranıldığı takdirde, bu programın Türkiye’yi sanayide daha iyi noktalara taşıması beklenebilir. Kısa vadede revizyon ve adaptasyonu da mümkün kılan bu program uygulanırken, önemli olan bir diğer nokta da uzun vadeli planın ve vizyonun her daim uygulayıcıların önünde olması, bu hedeflerden şaşmadan, kısa vadede gerekli değişikliklere gidilebilmesi olacaktır.

[1] https://www.sanayi.gov.tr/Handlers/DokumanGetHandler.ashx?dokumanId=8ee0d070-441a-45e2-a1e2-d3ad9f630738 

Doç. Dr. Elif Nuroğlu

[Türk-Alman Üniversitesi’nde İktisat Bölümü öğretim üyesi olan Doç. Dr. Elif Nuroğlu uluslararası iktisat, yerçekimi modeli, ampirik uluslararası ticaret, ekonometrik modellemeler, ampirik makroekonomi, yapay sinir ağları ve fuzzy yaklaşımlar alanlarında çalışmaktadır]

Almanya’da merkez partilerin çöküşü devam ediyor

Avrupa’da genellikle seçimlere katılım oranının artması aşırı sağcı partilerin aldığı oyların düşmesine neden oluyor. Ancak Thüringen eyalet seçimlerinde katılım oranındaki artış en fazla aşırı sağcı AfD’ye yaradı.

Eylül ayında gerçekleşen Saksonya ve Brandenburg seçimlerinden sonra aşırı sağcıların güç lü olduğu Almanya’nın doğusunda bulunan Thüringen’de 27 Ekim Pazar günü eyalet seçimleri gerçekleşti. 1,7 milyon seçmene sahip eyaletteki bu seçimlerde 2014 seçimlerine kıyasla katılımda yüzde 12 artış görüldü ve seçime katılım oranı yüzde 64,9’a yükseldi. 

Thüringen eyalet seçimleriyle birlikte yeniden gözle görülür hale gelen merkezin sağa kayması ve aşırı sağın güçlenmesi süreci Almanya’da yaşayan azınlıkların hayatını da her geçen gün zorlaştırıyor. Sertleşen söylemler sadece siyasi arenada kalmıyor, siyasi zeminde sürdürülen tartışmalar ve gelişmeler topluma da yansıyor.

Thüringen, 2014 yılından beri Sol Parti (Die Linke) öncülüğünde, Sosyal Demokratlar (SPD) ve sol liberal Yeşiller Partisinden (Die Grünen/ Bündnis 90) oluşan üçlü koalisyonla yönetiliyordu. 1990 ile 2014 yılları arasında Thüringen’de yapılan her seçimden en güçlü parti olarak çıkan muhafazakâr Hristiyan Demokratlar (CDU) 24 yıl boyunca aralıksız bir şekilde hükümeti kurmuştu. Ancak CDU, Sol Parti’yi 1989’a kadar Doğu Almanya’yı (DDR) yöneten komünist Sosyalist Birlik Partisi’nin (SED) devamı olarak gördüğü için bu partiyle işbirliğini reddetti. 2014 senesinde Sol Partili Bodo Ramelow Sosyal Demokratlar ve Yeşiller Partisi ile yaptığı anlaşma sonucu bir koalisyon hükümeti kurup Almanya’nın ilk Sol Partili Eyalet Başbakanı oldu.

2019 seçim sonuçlarına göre Sol Parti oylarını (2014 seçimlerine kıyasla) yüzde 28,2’den yüzde 31’e yükselterek tarihinde ilk defa bir eyalet seçiminden en güçlü parti olarak çıktı. Hükümet ortağı Yeşiller Partisi seçim öncesi analizlerde ön görülen beklentilerine ulaşamayarak yüzde 5,7’den yüzde 5,2’ye düşmesine rağmen Eyalet Meclisindeki yerini korumayı başardı. Diğer hükümet ortağı Sosyal Demokratların (SPD) oyu ise yüzde 12,4’ten yüzde 8,2’ye düştü. Hristiyan Demokratlar (CDU) 2014 seçimlerinde yüzde 33,5 oyla en güçlü partiyken yüzde 21,8’e düşerek büyük bir hezimet yaşadı ve oylarını yüzde 10,6’dan yüzde 23,4’e yükselten aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) de arkasında kaldı. Liberal Hür Demokratlar (FDP) ise yüzde 2,5’lik oy oranını ikiye katlayarak yüzde 5’le barajı aştı ve 10 yıl sonra Doğu Almanya’da tekrar bir Eyalet Meclisine girmeyi başardı.

Avrupa’da genellikle seçimlere katılım oranının artması aşırı sağcı partilerin aldığı oyların düşmesine neden oluyor. Bu kural son AB Parlamento seçimlerinde de bozulmadı ve katılım oranı yükseldiği için aşırı sağın oy oranında önemli bir artış gerçekleşmedi. Thüringen eyalet seçimlerinde ise bu kural bozuldu ve seçimlere katılım oranındaki artış en fazla aşırı sağcı AfD’ye yaradı. Toplam 170 bin yeni seçmenden yaklaşık 77 bini oyunu AfD’ye verdi. AfD’nin bu seçimlerden ikinci güçlü parti olarak çıkmasına rağmen meclise girmeyi başaran diğer partilerin tamamı aşırı sağcılarla işbirliğini reddetti. Bu seçim sonuçlarındaki gibi AfD’nin güçlenme süreci böyle devam ederse diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da gelecekte diğer siyasi partiler aşırı sağcılarla koalisyon yapmak zorunda kalabilir. 

Koalisyon senaryoları

Seçimlerden çıkan tabloya bakılırsa koalisyon ortağı SPD ile Yeşillerin oy kaybı nedeniyle şimdiye kadar Thüringen’de yönetimi elinde tutan üçlü koalisyon devam edemeyecek. Mecliste yeterli milletvekili sayısına ulaşabilmek için en azından bir partinin daha koalisyona dahil edilmesi gerekecek. Meclise yeni giren Hür Demokratlar (FDP) yeni hükümet ortağı olabilir. Ancak FDP Thüringen başkanı Thomas Kemmerich seçim gecesi bir kez daha Ramelow Hükümeti’ni bitirmek istediğini vurgulayarak Sol Parti ile bir koalisyona girmeyeceklerinin altını çizdi. Öte yandan FDP ile Yeşiller arasında da siyasi olarak büyük farklılıklar bulunuyor. Bundan dolayı FDP’nin hükümete girme olasılığı ortaya konan siyasi tutumların gölgesinde oldukça düşük görünüyor. Ayrıca liberal FDP’nin, sosyalist Sol Parti’nin içinde bulunduğu bir azınlık hükümetini desteklemesi de muhtemel görünmüyor.

Seçimden çıkan sonuçlar Sol Parti ve CDU arasında bir koalisyon hükümetini mümkün kılıyor. CDU Thüringen Başkanı Mike Mohring seçimlerden önce hem aşırı sağcı AfD hem de Sol Parti ile bir koalisyona girmeyi kategorik olarak reddettiğini belirtmişti. Ancak aşırı sağın yükselişi CDU’yu bu söyleminden geri adım atmaya zorladı. Seçim gecesi Mohring bu sonuçların siyasi merkezin çoğunluğunun olmadığını gösterdiğini söyledi ve yeni çözümlerin aranması gerektiğini vurguladı. Bu kapsamda “meclise girmeyi başaran bütün partiler birbirleriyle görüşmeli” açıklamasını yaptı. Eğer CDU seçimden önceki söyleminden geri adım atar ve Sol Parti ile iş birliğine girerse bu Almanya tarihinde ilk kez CDU’nun Sol Parti’yle beraber çalışması anlamına gelecek. Bu işbirliği koalisyon şeklinde olmasa bile, CDU Sol Parti’nin azınlık hükümeti kurmasını destekleyebilir ve böylelikle Sol Parti hükümeti devam edebilir. Ancak bu olasılığın gerçekleşmesi CDU merkez yönetiminin Sol Parti’yle herhangi bir işbirliğine gidilmesine sert bir seklide karşı çıkmasından dolayı zor görünse bile, bu durum aşırı sağın yükselişinin Almanya’da siyasi ezberi nasıl bozduğunu da gösteriyor. 

Seçimlerde en büyük kazanımı kuşkusuz aşırı sağcı AfD elde etti. Oylarını iki katından fazlasına çıkararak eyalet meclisinde en güçlü ikinci parti olmayı başardı. Irkçı söylemleri ile tanınan AfD Thüringen başkanı Björn Höcke seçim gecesi CDU’yu koalisyona davet etti ve CDU’nun Sol Parti’yle işbirliğinin seçmenlere bir ihanet olacağını söyledi. Buna cevaben CDU Eyalet Başkanı Mohring seçim sonucunun Sol Parti ile bir görüşmeyi zorunlu kıldığını vurguladı ama bunun bir işbirliğine gidileceği anlamına gelmediğini söyledi. 

AfD ile CDU arasında bir koalisyon kurulması pek olası görünmüyor. Bu durumda CDU hükümetin küçük ortağı olup başbakanlığı AfD’ye vermek zorunda kalabilir. Böylesi bir gelişme AfD’nin Almanya’da ilk defa bir hükümete girmesine sebep olup aşırı sağcıların tüm Almanya’da daha fazla güç kazanmasına da yol açabilir. Buna en başta Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve CDU Genel Başkanı ve Savunma Bakanı Annegret Kramp-Karrenbauer olmak üzere CDU’nun önde gelen federal temsilcileri izin vermeyecektir. 

Merkezin sağa kayması

Thüringen seçim sonuçları sadece Almanya’da değil, diğer Avrupa ülkelerinde de yaşanan süreci bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Aşırı sağcı partiler hemen her seçimde daha fazla destek kazanıp hükümet görüşmelerini etkileme gücüne kavuşuyor. Bu süreç diğer partilerin yeni alternatif arayışlarına da yol açıyor. Bugüne kadar Almanya iç politikasında CDU ile Sol Parti arasında koalisyon kurulması düşünülemezken aşırı sağcıların eyalet seçimlerinde güç kazanmasıyla muhafazakâr CDU sosyalist Sol Partiyle görüşmelere açık olduklarını bildiriyor. Bu durum Almanya’da yeni siyasi ittifakların da önünü açıyor.

Diğer yandan ana akım partiler CDU ile SPD önemli bir güç kaybı yaşıyor. Thüringen örneğinde görüldüğü gibi her iki parti oylarını aşırı sağcı AfD’ye kaptırmış durumda. Bu süreci durdurabilmek için her iki parti de aşırı sağcı söylemleri üstlenerek AfD’ye giden oyları geri getirmeye çalışıyor. Başta Hollanda, Avusturya, İtalya ve Fransa olmak üzere benzer strateji Avrupa’nın birçok ülkesinde de görülebiliyor.

Merkez partilerin oy kaybını durdurmak için aşırı sağcı retorikleri sahiplenmesi, Thüringen eyalet seçimlerinde de açık bir şekilde görüldü. Seçim kampanyası sırasında Thüringen SPD milletvekili Oskar Helmerich ırkçı ve İslamofobik söylemleriyle tanınan SPD’li Thilo Sarrazin’i İslam’ı ve Müslümanları Almanya’yı ele geçiren düşman olarak tanımlayan kitabını tanıtması için davet etmiş ve SPD için seçim kampanyası yapmasına izin vermiştir. Benzer bir şekilde CDU’nun “Değerler Birliği” (Werte Union) adlı aşırı sağcı kanadın Thüringen Kurucu Üyesi ve Başkanı Christian Sitter sağcı söylemleriyle bilinen eski İç İstihbarat (Verfassungsschutz) Başkanı Hans-Georg Maaßen’ı bir toplantıya davet ederek CDU için seçim propagandası yaptırmıştır.

Thüringen seçim süreci, merkez partiler CDU ve SPD’nin özellikle aşırı sağın güçlü olduğu Doğu Almanya’da gittikçe aşırı sağcı söylemleri üstlendiğini gösteriyor. Ancak merkez partiler tarafından seçilen bu strateji şimdiye kadar yapılan hiçbir seçimde olumlu bir siyasi karşılık bulmadı. Tam tersine bu strateji, AfD’nin güçlenmesiyle birlikte siyasi söylemleri daha da sertleştirdi.

Siyasi sürecin yabancılar ve azınlıklar üzerindeki etkisi

Thüringen eyalet seçimleriyle birlikte yeniden gözle görülür hale gelen merkezin sağa kayması ve aşırı sağın güçlenmesi süreci Almanya’da yaşayan azınlıkların hayatını da her geçen gün zorlaştırıyor. Sertleşen söylemler sadece siyasi arenada kalmıyor, siyasi zeminde sürdürülen tartışmalar ve gelişmeler topluma da yansıyor. Örneğin 2018 yılında Eyalet Başbakanı Bodo Ramelow tarafından Doğu Almanya’daki ilk caminin temeli atılmıştı. Ancak temel atma töreni İslamofobik sloganlar atan protesto grupları eşliğinde gerçekleşmişti. Aşırı sağın güçlenmesi, İslamofobik önyargıların artışı ve bunun çeşitli siyasi partiler tarafından beslenmesiyle birlikte Müslümanlara karşı aşırı söylemler somut eylemlere dönüşmeye başladı. Caminin inşasında yer alan şirketler farklı projelerden dışlanıp işlerini kaybettiler ve cami inşası projesinden çıkmaya zorlandılar. Böylelikle cami projesi durma noktasına geldi.

Cami inşası örneğinin yanı sıra Almanya’daki siyasi atmosferin sebep olduğu toplumsal değişimi gösteren en önemli unsur, aşırı sağcı terör saldırılarında görülen artıştır. Almanya genelinde 2017 ile 2018 senesi arasında ırkçı suçlarda yaklaşık yüzde 20 artış yaşandı. Aşırı sağcı saldırılar sadece rakamsal olarak artış göstermiyor. Aynı zamanda ırkçı zihniyete sahip olan bu insanlar gittikçe daha da şiddetli ve ölümcül terör eylemlerini tercih ediyor ve üst düzey siyasetçileri de hedef almaktan kaçınmıyor. Örneğin Haziran 2019’da mültecilere ılımlı bakışıyla tanınan CDU’lu Hessen Eyalet Valisi Walter Lübcke evinin önünde aşırı sağcı bir terörist tarafından silahlı saldırı sonucu öldürülmüştü. 

Yeni bir aşırı sağcı terör saldırısı da 9 Ekim 2019’da Thüringen eyaletinden sadece 60 kilometre uzaklıkta bulunan Halle şehrinde gerçekleşti. Burada aşırı sağcı bir terörist Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrinde iki camiye karşı gerçekleşen terör saldırısından esinlenerek bir sinagoga silahlı saldırı düzenlemeye çalıştı. Buraya giremeyince yolda yürüyen bir kadını öldürdükten sonra bir Türk döner restoranına saldırdı ve orada da müşterilerden genç bir erkeği öldürdü. 

Almanya’daki siyasi partilerin bu gidişata artık seyirci kalmamaları gerekiyor. Aşırı sağcı söylemlerin merkez partiler de dahil diğer partiler tarafından da üstlenilmesi şimdiye kadar ne siyasi bir kazanım getirmiş ne de toplumsal barışa bir katkı sağlayabilmiştir. Bunun aksine aşırı sağcı terör saldırıları daha da şiddetli bir hale gelerek her geçen gün artmaya devam ediyor. Artık merkez partileri CDU ve SPD’nin, AfD’nin söylemlerini kullanmak yerine bu partinin büyümesiyle birlikte ortaya çıkan tehlikeyi ciddiye alıp karşı argümanlar üretmesi gerekiyor. Aksi takdirde merkez partilerin güç kaybı devam edecek ve Almanya marjinal partiler tarafından yönetilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

Safa Mazı

[Lisans ve Yüksek lisansını Almanya Bielefeld Üniversitesi’nde sosyoloji alanında tamamlayan Safa Mazı siyaset sosyolojisi ve göç konularında çalışmaktadır]