ABD’nin İran’ın Askeri Gücü raporu ne kadar gerçekçi?

ABD Savunma İstihbarat Ajansı tarafından yayımlanan “İran’ın Askeri Gücü” raporu, özellikle ortaya koyduğu gelecek projeksiyonu bakımından ciddi bir sorgulamayı gerektiriyor.

Orta Doğu’da Arap Baharının ve Suriye krizinin yarattığı gerilim ve çatışmalar bölgesel güvenlik denklemini derinden etkiledi. Bu ortamda devletler ve devlet-dışı silahlı aktörlerin oynadıkları roller çeşitlendi ve bölge coğrafyasında siyasal, etnik ve mezhebî gerilimler derinleşti. Bu süreçte özellikle terör örgütleri, milis yapılar, yabancı terörist savaşçılar gibi devlet-dışı silahlı aktörlerin etkinlik kazanması, bölgedeki gerilim ve çatışmalar bağlamında bu aktörlere odaklanmayı gerekli kılıyor. Fakat devletler ve devlet-dışı silahlı aktörler arasındaki yakın ilişki, devletlerin bu süreçlerde oynadıkları merkezi rolün göz ardı edilemeyeceği gerçeğini de ortaya koyuyor. Bu bağlamda devletlerin bölgesel güvenlik, bölgesel gerilim ve çatışmalarda ana aktör oldukları kabul ediliyor ve ortaya konulan analizler de bu temelde yapılıyor.

Bölgesel güvenlik denkleminde devletlerin başat unsurlar olarak değerlendirilmesi, bizatihi devletlerin bölgeye ilişkin sundukları analiz ve öngörülerde de kendini gösteriyor. Bu durumun son örneklerinden biri de ABD Savunma İstihbarat Ajansı (DIA) tarafından yayımlanan “İran’ın Askeri Gücü” raporu. Özellikle Suriye kriziyle birlikte, bölgedeki devletlerin nüfuz kapasiteleri üzerine, devletlerin askeri kapasiteleri, savunma teknolojilerindeki altyapısal nitelikleri gibi farklı parametrelere odaklanan analizlerin sıkça kendini gösterdiği bir süreçte, benzer bir analiz yaklaşımı raporda İran özelinde ortaya konulmuş. ABD’nin en önemli istihbarat organlarından biri tarafından yayımlanan söz konusu raporun başlığında, İran’ın savunma ve güvenlik doktrini “rejimin korunması-bölgesel nüfuzun teminatı” ifadesiyle özetlenmiş. Bu ifade raporun genel konseptini de ortaya koyuyor.

Rapora göre İran’ın savunma ve güvenlik doktrini, ülke içindeki mevcut rejimin (rejim karşıtı hareketler, terörizm, etnik ayrılıkçılık ve benzeri) her türlü tehdide karşı korunması ve İran’ın Suriye kriziyle birlikte bölgenin farklı alanlarında kazandığı nüfuzun ve Lübnan Hizbullah’ı, Hamas ve Suriye rejimi hattını kapsayan “Direniş Ekseni”nin teminat altına alınması sütunlarından oluşmaktadır. İran’ın bu bağlamda karşı karşıya olduğu temel tehditler ise İran’ın iç güvenliğini ilgilendiren konular, bölgedeki “Sünni aşırıcılık” ve İran’ın bölgedeki müttefiklerine yönelik tehditler olarak tanımlanmaktadır. Bununla birlikte İran’ın son yıllarda füze sistemleri, hava savunma ve taarruz araçları, askeri kara gücü teknolojilerinde ciddi bir ilerleme kaydettiği ifade edilen raporda, İran’ın askeri kapasitesini geliştirme yönünde gerçekleştirdiği bu hamlelerin devam etmesi halinde, 10 yıl içinde bölgede çok daha etkin olacağı, konvansiyonel araçların kullanılabileceği hamleler ve dış müdahaleler gerçekleştirebilecek kapasiteye erişebileceği öngörülüyor.

Raporda yer alan bu ifadeler ve öngörüler, raporun analitik açıdan ciddi bir sorgulama ve eleştiriye tabi tutulması gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Zira raporun ortaya koyduğu gelecek projeksiyonu birtakım soruları da akla getiriyor. Bu soru ve eleştiriler, söz konusu raporun analitik gücünün ve değerinin anlaşılması açısından da önem arz ediyor.

İran’ın bölgesel müdahalelerinin meşruiyet zeminleri olan “direniş ekseni”, DEAŞ ile mücadele, “Şiileri koruma”, “bölgede ABD’ye karşı duruş” gibi argümanlar etkinliğini kaybediyor ve bu durum İran’ın bölgesel nüfuz arayışı açısından bir anlatı ve argüman krizine işaret ediyor.

Paradoksal bir yaklaşım

Raporun öngörü ve değerlendirmelerine ilişkin ilk eleştiriyi, raporun temel iddiası olan “rejimi koruma ve bölgesel nüfuzu teminat altına alma” formülasyonu çerçevesinde ortaya koymak mümkün. Söz konusu formülasyona göre, İran’ın savunma ve güvenlik bağlamında temel hedefi, rejimin güvenliğini sağlamakla birlikte, bölgedeki nüfuz alanlarının korunması olarak belirleniyor. Fakat bu perspektif kendi içinde çok ciddi bir çelişki barındırıyor.

Suriye kriziyle birlikte, İran’ın bölgenin pek çok farklı ülkesinde milis yapılar aracılığıyla sağlamaya çalıştığı bölgesel nüfuz, 2017 yılı itibarıyla ülke içinde ciddi bir sorun kaynağı haline gelmiş durumda. İran’ın özellikle Suriye, Irak, Lübnan, Yemen ve Bahreyn’de İran yanlısı Şii milis yapılanmalara aktardığı malî kaynaklar ve askeri destek, yıllardır ambargolarla mücadele eden İran ekonomisine ciddi bir maliyet yükledi. Bunun sonucunda İran’da yaşanan sosyoekonomik sorunlar halk tarafından sert tepkilerle karşılanmaya başlandı. Toplumsal-politik boyutta ise İran halkı, İran yönetiminin bölgesel nüfuz adına ülke kaynaklarını ve insan gücünü (Devrim Muhafızları Ordusu mensupları ve Besic üyeleri gibi) ülke dışına aktarmasına karşı çıkmış ve ülkenin kaynaklarının ve enerjisinin ülke içine yönlendirilmesi gerektiği yönünde bir tutuma sahip olmuştur. Bu tutum özellikle Aralık 2017- Ocak 2018 sürecinde ve son olarak 2019 yılının kasım ayında gerçekleşen toplumsal hareketlerde kendini somut biçimde göstermiş, hayat pahalılığı ve ülke kaynaklarının ülke dışına yönlendirilmesine yönelik tepki, bu toplumsal hareketlerin temel motivasyonunu oluşturmuştur. Bu durum, İran’ın bölgesel nüfuz adına gerçekleştirdiği hamlelerin, ülke içinde rejimin güvenliğini sarsan tepkilere yol açtığı gerçeğini ortaya koyuyor.

Diğer yandan, bölgesel güvenlik kompleksleri yaklaşımı çerçevesinde ele alındığında, İran’ın güvenliğinin bölgedeki diğer devletlerin güvenliğinden bağımsız düşünülemeyeceği de göz ardı edilemeyecek bir gerçek. İran’ın bölgesel nüfuz arayışı doğrultusunda bölgedeki farklı ülkelerin iç istikrarını ve güvenliğini tehdit edebilecek nitelikteki (milis yapılara siyasi ve askeri destek, ülkedeki meşru otoriteyi düşmanlaştırmak ve benzeri) adımları, bu ülkelerde ve bu ülkelerin müttefiklerinde bir karşıtlık algısının oluşmasına sebep oluyor. İran’ın asimetrik müdahaleleri yüzünden iç istikrarı ve güvenliği sarsılan söz konusu ülkelerde yaşanan siyasi, etnik veya dinî/mezhebî gerilimler de İran’a yansıyor. İran’ın bölgesel nüfuz arayışına odaklandığı son sekiz yıllık dönemde, İran içinde etnik ve mezhebî grupların eylemlerindeki ve rejim karşıtı halk hareketlerindeki artış bu bağlantıyı açık bir biçimde gösteriyor. İran’ın “iç güvenlik için ülke dışında mücadele” argümanıyla gerçekleştirdiği hamleler, aksine iç güvenliği temelden tehdit ediyor: İşte paradoks burada.

İran’ın rejimi koruma ve bölgesel nüfuzu teminat altına alma hedefleri, askeri güç kapasitesindeki artıştan daha farklı parametreler ışığında değerlendirildiğinde, İran’ı son derece zorlu bir sürecin beklediğini söylemek yanlış olmayacak.

Konvansiyonel güçteki artış kime karşı kullanılabilir?

Raporun değerlendirme ve öngörü bölümünde, İran’ın konvansiyonel askeri araçlara ve teknolojilere yaptığı yatırımlarda büyük bir artış meydana geldiği ve bu sürecin gelişerek devam edeceği yönünde vurgular yer alıyor. Buna göre İran’ın özellikle kara gücünde ciddi atılımlar yaptığı ve bu atılımların devam etmesi halinde bölgede daha fazla etkin konvansiyonel güç kullanımının mümkün olabileceği öngörülüyor. Bununla birlikte, hava ve deniz gücünde de benzer bir gelişim sürecinin yaşandığı, hava ve deniz gücünü geliştirecek araçlara yönelik yatırımın da arttığı ifade ediliyor.

Bu durum, İran’ın askeri konvansiyonel gücündeki artışın bölgede ve pratikte ne tip yansımalar bulabileceği sorusunu akıllara getiriyor. Zira özellikle kara gücündeki artış ve ilerleyen yıllarda bu gücün bölgede müdahaleler gerçekleştirebilme zemini oluşturması, bu müdahalelerin hangi hedeflere yönelebileceğinin de değerlendirilmesini gerektiriyor. İran’ın kara gücünde yaşanan artışın tehdit edebileceği alanlar, sınırdaşları olan Türkiye, Irak, Afganistan, Pakistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Türkmenistan’ı kapsıyor. Bu alanlar arasında Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan güçlü ordu yapıları nedeniyle bir İran müdahalesini askeri strateji açısından imkânsız kılmaktadır. Türkiye’nin güçlü ordu yapısı ve NATO üyeliği, Pakistan’ın güçlü ordu yapısı ve İran’ın Sistan-Belucistan bölgesinde faaliyet gösteren örgütler üzerindeki etkisi, Azerbaycan’ın ise güçlü ordu yapısı ve Türkiye ile olan ittifak ilişkisi, bu alanları İran’ın konvansiyonel müdahalesine kapalı hale getirmeye yetiyor. 

Rapor Irak ve Afganistan’da güçlü bir devlet ve ordu yapısının bulunmamasının, İran’ın konvansiyonel müdahalesine uygun bir zemin teşkil ettiği yönünde bir algı oluşturuyor. Fakat bu coğrafyaların karmaşık etnik-mezhebî toplumsal yapılara sahip olmaları ve bir müdahale sonucunda “başarısız devlet” (failed state) ortamının ortaya çıkma olasılığı, İran’ı hem bölgede hem de ülke içinde etnik ve mezhebî gerilim ve çatışmalarla karşı karşıya bırakmaya adaydır.

İran’ın bölgede müdahalelerde bulunması, aynı zamanda bölge devletlerinin İran’ı ciddi bir tehdit olarak algılamasını ve dengeleyici bir aktöre yönelimini beraberinde getirebilecektir. Bu durum “ofansif realizm” yaklaşımının temsilcisi Mearsheimer tarafından bir uyarı olarak ifade edilmiş ve belirli bir coğrafyada bölgesel hegemonya hedefleyen devletlerin, bölgenin diğer devletleri tarafından dengelenmesi gereken bir aktör olarak algılanacağı öngörüsünde bulunmuştur. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, İran’ın bölgesel hegemonya arayışı doğrultusunda gerçekleştirebileceği müdahaleler, sonuç itibarıyla bölge ülkelerinin güç dengesi arayışını ve küresel bir güçle İran’a karşı ittifaka yönelme olasılığını doğuracaktır.

Güvenlik ikilemi engeli

İran’ın konvansiyonel güç artırımıyla ilişkili olarak bir diğer sınırlayıcı hususu da “güvenlik ikilemi” kavramı çerçevesinde açıklamak mümkün. Devletlerin güvenlik kaygılarıyla silahlanmaya yönelmelerinin diğer devletler açısından tehdit olarak algılanması ve bu devletlerin de silahlanmaya yönelmeleri, bu defa bölgedeki diğer devletler açısından bir tehdit olarak değerlendirilerek bu devletleri de benzer biçimde güç artırımına sevk etmektedir. Bu durum, güvenlik kaygısıyla silahlanan devletin, ilk duruma göre daha fazla tehdit altında kaldığı bir ortamı yaratmaktadır. Bu bağlamda bir çıkmaz döngü oluşmakta ve güvenlik ikilemi durumu kendisini göstermektedir.

Bu düzlemde, İran’ın askeri güç kapasitesini artırmaya yönelik adımlarının bölgedeki diğer devletler açısından bir tehdit olarak algılanacağını düşünmek yanlış olmayacaktır. Bunun sonucunda, İran’ın artan askeri konvansiyonel kapasitesini müdahaleler için kullanma olasılığı, diğer devletlerin de İran’ı dengelemek amacıyla silahlanmaya yönelmesiyle daha büyük bir tehdit durumu yaratabilecektir. Böylelikle İran, bölgesel hegemonya hedeflemesine rağmen, daha ciddi güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kalabilecektir. 

İran’ın bölgede gerçekleştirdiği hamlelerin meşruiyet zeminleri olan “direniş ekseni”, DEAŞ ile mücadele, “Şiileri koruma”, “bölgede ABD’ye karşı duruş” gibi argümanlar bugün itibarıyla etkinliğini kaybetmektedir. “Direniş ekseni” söylemi Lübnan ve Irak’taki İran karşıtı gösterilerle sarsılırken, DEAŞ’ın etkisini kaybetmesiyle bu argüman da temelsiz kalmış, “ABD’ye karşı duruş” argümanı ise Türkiye’nin ABD destekli PKK/YPG terör örgütüne yönelik operasyonuna karşı bir tutum sergilenmesiyle geçerliliğini yitirmiştir. Bu durum, İran’ın bölgesel nüfuz arayışı açısından, bir anlatı ve argüman krizine işaret ediyor. Bununla birlikte İran ekonomisinde yaşanan derin kriz, ABD yaptırımları ve toplumsal alanda yaşanan sorunlar da İran’ın önündeki önemli sorunlar arasındadır. Bu bağlamda İran’ın rejimi koruma ve bölgesel nüfuzu teminat altına alma hedefleri, askeri güç kapasitesindeki artıştan daha farklı parametreler ışığında değerlendirildiğinde, İran’ı son derece zorlu bir sürecin beklediğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Çağatay Balcı 

[Milli Savunma Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Programı’nda Doktor adayı olan Çağatay Balcı güvenlik ve terörizm alanlarında analiz metinleri kaleme almaktadır]

ABD’den Orta Doğu barış sürecine yeni darbe

ABD’nin Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşimlerini bir uluslararası hukuk ihlali olarak görmeyeceğini ilanı hem ahlaksız ve hukuksuz bir karar hem de sadece Filistinlileri değil tüm dünyayı hedef alan bir komplodan başka bir şey değil.

ABD dış politikadaki çirkin yüzünü bir kez daha gösterdi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo geçtiğimiz hafta yeni bir skandala imza atarak ABD’nin bundan böyle Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşimlerini bir uluslararası hukuk ihlali olarak görmeyeceğini ilan etti. Böylelikle ABD’nin (gerçekte hiçbir yere varmayan) iki devletli çözüm formülünü terk ettiğini de teyit etmiş oldu. Bu ahlaksız ve hukuksuz karar sadece Filistinlileri değil tüm dünyayı hedef alan bir komplodan başka bir şey değil. Bunun nedeni açık: Savaşla ele geçirilen topraklar üzerinde egemenlik iddiasında bulunmak, yani ilhak etmek, uluslararası hukukça yasaklanmıştır ve bu tür fiiller (tüm uluslararası topluma yönelik) erga omnes [herkes için geçerli] nitelikteki bir sorumluluk ihlali olduğu gibi, aynı zamanda uluslararası hukukun âmir hükmü niteliğindeki jus cogens [üstün hukuk] ihlalidir.

ABD ve İsrail uluslararası hukuk normlarını ayaklar altına alırken hukuk ve adaletin yerine orman kanunlarını tatbik etmeye çalışıyorlar. 

Devletlerin uluslararası ilişkilerinde yasadışı askeri güç kullanımları öncelikle 1945 tarihli BM Kurucu Antlaşması’nın 2/4. maddesi çerçevesinde yasaklanmıştır. Dahası, bu yasadışı fiilin sonucu olarak toprak kazanımı (egemenlik) hakkını ileri sürmek, uluslararası hukukça a fortiori olarak [evleviyetle] yasaklanmıştır. Nitekim 1970 yılında BM Genel Kurulu’nda konsensüsle kabul edilen Dostça İlişkiler Bildirgesi, silahlı saldırganlık sonucu toprak kazanımının yasaklandığını ilân etmiştir. Bu bildirgenin I. ilkesine göre, “Askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır”. Öte yandan, 1974 yılında BM Genel Kurulu’nca kabul edilen Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’ın 5/3. maddesine göre, “Saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir”.

Trump yönetiminin bu tehlikeli adımı, aslında daha önce ABD’nin İsrail’e ve Filistin sorununa ilişkin almış olduğu bazı kararlara da aykırılık teşkil ediyor. Nitekim 1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’ndan birkaç ay sonra BM Güvenlik Konseyi’nce kabul edilen ve İsrail’in bu son savaşta işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesini talep eden 242 sayılı karara ABD de olumlu oy vermişti. Öte yandan, 1980 yılında İsrail birleşik Kudüs’ü İsrail’in “ebedî başkenti” ilân ettiğinde, BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin de desteğiyle kabul edilen 478 sayılı kararda, Siyonist devletin bu kararının hukuken hiçbir geçerliliğinin olmadığı açıkça ifade edilmişti. ABD bu ve buna benzer başka bazı kararlara da destek vermişti.

ABD’nin bu kararı aynı zamanda Arap dünyasındaki yönetimleri de zor durumda bıraktı. Trump yönetiminin bu meşum kararı sonrasında, baskıcı ve Batı işbirlikçisi Arap rejimlerine karşı kendi halklarının öfkesi artacaktır.

ABD’nin bu son girişimi aslında tüm dünyayı hedef alan bir uluslararası hukuk ihlalidir. Çünkü işgal edilmiş toprakların (Batı Şeria) ilhakına destek niteliğinde olduğundan, bir jus cogens normunun ihlaline çanak tutmaktadır. Dahası, bu karar uluslararası düzene ve istikrara vurulmuş bir darbe niteliğindedir. Donald Trump yönetime geldiğinden bu yana, ABD’nin İsrail-Filistin sorununa geleneksel yaklaşımından önemli ölçüde uzaklaşarak kendisini İsrail’in tüm ırkçı, saldırgan ve yayılmacı politikalarının “savunucusu” durumuna getirdi. Trump’ın bu yeni hamlesi, hükümet kurmayı bir türlü başaramayan Binyamin Netanyahu’yu siyaset sahnesinde yeniden güçlendirmeyi hedefleyen bir girişim olarak da okunabilir.

ABD ve İsrail uluslararası hukuk normlarını ayaklar altına alırken hukuk ve adaletin yerine orman kanunlarını tatbik etmeye çalışıyorlar. Bilindiği gibi, bu yıl Nisan ayında aynı Trump yönetimi, İsrail’in işgal altında tuttuğu bir Suriye toprağı olan Golan bölgesindeki egemenlik iddiasını tanıdığını ilân etmişti. Biraz daha geriye gidersek, Trump yönetimi Aralık 2017’de ABD’nin (İsrail tarafından işgal edilmiş olan) Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını duyurmuş, Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmıştı. Bu yönetim aynı zamanda Eylül 2018’de Filistinlilerin ABD’deki diplomatik misyonlarını kapatmıştı. Son olarak, ABD BM’nin milyonlarca Filistinli mülteciye yardım eden ilgili kuruluşuna yapmakta olduğu mali yardımları 2018-2019 yıllarında büyük ölçüde kesmişti.

Filistin sorununa ilişkin tutumu değişmeyecek olsa da, bu ABD aymazlığı, Siyonist devleti ırkçı ve yayılmacı emelleri hususunda daha fazla cesaretlendirecektir. Bu noktadan sonra İsrail’e topyekûn yaptırım uygulamak bir zorunluk haline gelmiştir

Siyonist devlet, İsrail’in 1967’deki işgalinden hemen sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te inşa etmeye başladığı yasa dışı yerleşimlere yer açmak için, Filistinlilere ait toprakları mütemadiyen gasp etmekten geri durmamıştır. Aynı devlet, elli yıldır Filistin halkının doğal kaynaklarına el koymakta, sıradan Filistinlilerin kendi topraklarında serbestçe dolaşmasını engellemektedir. 1967 işgalinden bu yana Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e taşınan Yahudi yerleşimci sayısı 750 bine ulaşmış durumdadır. Bu yerleşimler Filistin topraklarını âdeta bir köstebek gibi eşeleyerek altını üstüne getirmiş, buraların bütünlüğünü allak bullak etmiştir. Amerikan yönetimleri, geçmişte İsrail’e bu hususta baskı uygulamaktan genelde uzak dursalar da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin yasa dışı olduğunu kabul etmekteydiler.

1993’te başlayan Oslo anlaşmaları serisine rağmen, şu anda Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün yüzde 60’ı İsrail’in doğrudan işgali altındadır. Gazze ile birlikte (Doğu Kudüs dâhil) tarihi Filistin topraklarının yalnızca yüzde 22’sini kapsayan Batı Şeria, Filistinlilerin kurmak istedikleri Filistin devletinin ülke topraklarını oluşturuyor. Bu çözüm seçeneği hem Birleşmiş Milletler hem de Avrupa Birliği tarafından destekleniyor. İsrail ile Filistin arasında 1990’larda başlayan barış görüşmelerinin çıkmaza girmesinde, özellikle yasa dışı Yahudi yerleşimlerinin statüsüne ilişkin uyuşmazlık önemli bir rol oynamıştı. İleride kurulması öngörülen Filistin devletinin tam kalbinde yer alan bu yerleşimlerin varlığı, Filistinliler için, kendi egemenliklerinin gerçekte İsrail vesayetinden başka bir şey olmadığını her daim hatırlatacaktır. ABD-İsrail ikilisinin uluslararası toplum tarafından durdurulmaması halinde “iki devletli çözüm” olasılığı da buharlaşacaktır.

Bu adımlar Batı Şeria’nın önemli bir kısmının İsrail tarafından tedricen ilhakına gidebilecek sürecin yapı taşları olarak görünmektedir. Nitekim şimdilerde hakkında İsrail başsavcısı tarafından yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla iddianame hazırlanmış olan Netanyahu seçimler öncesinde, bu yönde bir girişimde bulunacağına dair seçmenlerine vaatte bulunmuştu. Netanyahu’nun iktidara veda etmek durumunda kalması halinde bile, Batı Şeria’nın kısmî ilhakına ilişkin İsrail planı rafa kaldırılacak gibi görünmüyor. Çünkü önde gelen iktidar adaylarından Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz’ın kendi partisi de bu planı destekliyor. Siyonist İsrail ve onun baş destekçisi ABD ise Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hâle getiren bu tehlikeli adıma karşı uluslararası toplumun dişe dokunur bir tepki vermeyeceğini çok iyi biliyorlar. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) bağlamında Müslüman ülkelerin ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin (“kınama” kararlarının ötesinde) ABD’ye ya da İsrail’e karşı gerçekten can yakıcı bir girişimde bulunamayacakları gün gibi aşikâr.

ABD’nin bu kararı aynı zamanda Arap dünyasındaki yönetimleri de zor durumda bıraktı. Trump yönetiminin bu meşum kararı sonrasında, baskıcı ve Batı işbirlikçisi Arap rejimlerine karşı kendi halklarının öfkesi artacaktır. Bir ülke ve devlet olarak Filistin göz göre göre ortadan kaldırılmaya çalışılırken, bu liderlerin hâlâ iki devletli çözümden dem vurmaları, kendi halkları nezdinde tam bir acziyet ve basiretsizlik örneği olarak görülecektir. Filistin’den Siyonist rejim ve onun destekçileri tarafından çalınan her toprak parçası, emperyalizmin işbirlikçisi olan birçok Arap rejiminin Filistin sorununa ilişkin inandırıcılığına darbe vuracaktır.

Sonuç

Filistin sorunu bağlamında, aslında çok uzun bir süredir sözün bittiği noktadayız. Bugün ABD’nin gözünde bildiğimiz anlamda bir Filistin sorunu artık mevcut değil. Kuşkusuz “sû-i misal emsal teşkil etmez”. ABD’nin bu hukuk tanımaz tutumundan dolayı dünyanın Filistin sorununa ilişkin tutumu değişmeyecek olsa da, bu ABD aymazlığı, Siyonist devleti ırkçı ve yayılmacı emelleri hususunda daha fazla cesaretlendirecektir. Bu noktadan sonra İsrail’e topyekûn yaptırım uygulamak bir zorunluk haline gelmiştir. Arap ve İslam dünyasının ABD’yle ilişkilerinde bundan böyle daha az tavizkâr olması ve İslam ülkelerindeki Amerikan üslerinin, en azından bazılarının, “cezalandırma” amacıyla kapatılması, Trump yönetimini bundan sonraki süreçte zor durumda bırakabilir.

Prof. Dr. Berdal Aral

[İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan Prof. Dr. Berdal Aral aynı zamanda Medeniyet Üniversitesi Uluslararası Kudüs ve Filistin Araştırmaları Birimi başkanıdır]