Mavi Vatan’ı savunmak

Türkiye’nin karşısına bugün Doğu Akdeniz’de dikilmek istenen engeller tek bir hamleyle, yalnızca Libya ile Münhasır Ekonomik Bölgelerin (MEB) belirlenmesine yönelik imzalanacak anlaşma neticesinde çözülebilir.

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ideolojik kutuplarını yitiren ve tek ağırlık merkezi olarak ABD’nin baskın hale gelmesiyle belirsizliğe sürüklenen uluslararası jeopolitik ortam, her geçen yıl, etkileri küresel ölçeğe ulaşan yeni bölgesel çatışmalar doğuruyor. Türkiye de bu kaotik ortamdan payını Kuveyt’in işgalini takip eden Birinci Körfez Savaşı, Irak’ın ABD tarafından işgali, Rusya’nın Gürcistan’a askeri müdahalesi, Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ve 15 Temmuz darbe girişimi gibi ilk aşamada aklımıza gelecek tarihi vakalarla aldı. 

Yunanistan Girit adası çevresindeki egemenlik alanını genişletmek suretiyle yalnızca Türkiye’ye ait 8 bin 900 kilometrekarelik deniz alanını işgal etmekle kalmayıp, Libya’ya ait olan asgari 39 bin kilometrekarelik alanı da gasp etmiş durumda.

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği tamamlanmak üzereyken bu kaos dalgası Hong Kong’dan Güney Amerika kıtasına kadar daha geniş bir alana yayılmış durumda. Çin Halk Cumhuriyeti’nin etnik yapısını ve ekonomisini hedef alan toplumsal olayları kışkırtma operasyonları, Bolivya ve Şili gibi nadir yeraltı kaynakları açısından zengin ülkeleri istikrarsızlaştırmaya yönelik post-modern darbe girişimleri, daha önce benzeri görülmemiş sınamaları beraberinde getiriyor. Bu sınamalardan Türkiye’nin payına düşense Irak-İran-Suriye-Lübnan hattında iç savaşa varan toplumsal çatışmalar, ekonomik çöküntü, sosyal ayaklanmalar ve siyaset zemininde çare bulunamayan depremlerin oluşturduğu tehditler oldu. Kara parçalarındaki istikrarsızlık, Güney Çin denizi ve İran körfezinde olduğu gibi, Doğu Akdeniz’i de dalgalandırmakta ve sularını bulandırmakta.

Yunanistan’ın Akdeniz’deki ekonomik alanlarını genişletme hamlelerinin Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki istikrarsızlıkla eşzamanlı gelişiyor olması da üzerinde durulması gereken bir başka dikkat çekici nokta.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren soydaşlarını korumak için Kıbrıs adasındaki çıkarlarını savunma yükümlülüğünü üstlenen Türkiye, 21. yüzyılın başından itibaren ise bu defa Kıbrıs çevresinde keşfedilen enerji yataklarının paylaşımı için yeni bir mücadeleye daha girişti. Birinci Dünya Savaşı’nın eşiğindeyken Orta Doğu’da bulunan petrol kaynakları ile Arap yarımadasından Basra körfezine, Kerkük’ten Mezopotamya’ya uzanan ve stratejik önemi giderek artan coğrafyanın sınırları, Akdeniz’de tespit edilen enerji kaynakları ile daha da genişliyor. Bu sınırlar Türkiye için bugün Kerkük’ten Girit adasının batısına kadar ulaşmış durumda.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Ege ve Kıbrıs adasındaki Türk varlığını ortadan kaldırmak için 1960’lı yıllardan bu yana geliştirdiği politikalar, günümüzde tüm Doğu Akdeniz’i Türk denizciliğine kapatmayı, enerji kaynaklarından Türkiye ve Kıbrıs Türkü’nün en ufak bir pay almamasını hedefleyen seviyeye ulaşmış durumda. Türkiye ise Doğu Akdeniz’de yabancı devletlerin deniz yetki alanlarındaki hukuk dışı faaliyetlerini engellemeye yönelik 2002’de attığı ilk adımı, 2006 yılında başlattığı Akdeniz Kalkanı Harekâtı ile perçinledi. 2016 yılına kadar 14 yılda 14 izinsiz araştırma gemisi faaliyeti engellendi. Son bir yılda ise altı araştırma ve bir sondaj gemisinin yine Doğu Akdeniz’deki yasadışı faaliyette bulunma girişimleri Türk Deniz Kuvvetleri tarafından uluslararası hukuka uygun şekilde akamete uğratıldı. Türkiye 2019 yılında Doğu Akdeniz sahasında araştırma gemileri, savaş gemileri ve insansız hava araçlarıyla haklarını Yunanistan, GKRY, Mısır ve İsrail’in kurduğu ittifaka karşı ödün vermeden koruyor.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını korumak için verdiği mücadele 2020 yılında yeni aşamalarıyla da devam edecek. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki 2020 yılı bütçesi görüşmeleri öncesinde gazetecilerin sorularını cevaplarken, Doğu Akdeniz’de gelecek yıl beş kuyu açılacağına dikkat çekerek, bölgedeki hidrokarbon kaynaklarının gerginlik değil, barış ve istikrar unsuru haline gelmesi için Türkiye’nin çabalarının süreceğine dikkat çekti.

Peki, bu zorlu yolda Türkiye’nin haklarını savunmak için sondaj, araştırma, savaş gemileri ve insansız hava araçları yeterli mi? Şüphesiz ki Türkiye’nin karşısında birleşen dörtlü ittifak ve onları destekledikleri görülen ABD ve Fransa nezdinde, ulusal savunma sanayinin gelişmiş ürünlerinin sağladığı bu caydırıcılık bir oldubittiyi engellemekte. Peki, bu mücadelenin sürdürülebilir bir başarı getirmesi için başka hangi kaynaklara ihtiyaç var? Hukuk ve diplomasi alanında neler yapılmalı? Türkiye’nin hakları hem ülke kamuoyuna hem uluslararası camiaya nasıl anlatılmalı? Mavi Vatan’ı savunurken yürütülecek enformasyon savaşında bilmemiz gerekenler neler? Tüm bu soruların yanıtını Avrasya Stratejik Araştırmaları Merkezi’nin (ASAM) “Türkiye Jeopolitik Stratejisi Sayısı” alt başlığıyla Kasım 2019 tarihinde yayımladığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı’nın “Libya Türkiye’nin Denizden Komşusudur” başlıklı kitabında bulmak mümkün. Tümamiral Yaycı, eserinin başlığından da anlaşılabileceği şekilde, Türkiye’nin karşısına bugün Doğu Akdeniz’de dikilmek istenen engellerin tek bir hamleyle, yalnızca Libya ile Münhasır Ekonomik Bölgelerin (MEB) belirlenmesine yönelik imzalanacak anlaşma neticesinde çözülebileceğine işaret ediyor.

Burada bir parantez açıp MEB’in ne olduğuna hatırlamakta fayda var: 1982 yılında uluslararası hukukun gündemine gelen MEB kavramı, bir ülkeye kıyılarından 200 deniz mili (yaklaşık 350 kilometre) mesafeye kadar olan alanda petrol, doğal gaz aramak/çıkarmak, deniz canlılarını ekonomik açıdan değerlendirmek için tanınan egemenlik haklarını ifade ediyor.

Türkiye bugün Doğu Akdeniz’de MEB’den kaynaklanan egemenlik haklarının Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri ve Uluslararası Adalet Divanı’nın emsal kararları doğrultusunda belirlenmesini istiyor. GKRY-Yunanistan ikilisinin tavrı ise Türkiye ile ihtilaflı devletlerle geliştirdikleri özel ilişkiler ya da Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki istikrarsızlıklardan yararlanmak vasıtasıyla bir oldubitti siyaseti uygulayarak Türkiye’yi de Kıbrıs Türklerini de Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarından mahrum bırakmak, Türk deniz ticaret ve Deniz Kuvvetleri unsurlarını Türkiye kıyılarından uzaklaşamayacak duruma getirmek olarak özetlenebilir. GKRY ve Yunanistan’ın bu hedefe yönelik siyasetinin en çelişkili noktalarından biri ise günümüzde Hürmüz boğazı, Tayvan geçidi ve Malakka boğazında İran ve Çin’e karşı serbest seyir özgürlüğünü savunan, bu uğurda Güney Çin denizi ve Arap denizine donanma yığan ABD’nin, Türkiye aleyhtarı girişimlere verdiği destektir. Küresel ticaretin halen yüzde 90’ının gerçekleştiği deniz taşımacılığı alanında ABD’nin bir yandan seyir özgürlüğünü askeri unsurlarla savunurken, diğer yandan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kapana kısılmasına destek verir tavrını yorumlamak için bazı matematik verileri irdelemek yeterli olacaktır.

Tümamiral Cihat Yaycı kitabında şu bilgileri aktarıyor: ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin (US Geological Survey [USGS]) 8 Nisan 2010 tarihli raporuna göre, dünyanın en büyük doğalgaz yataklarından biri, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs-Lübnan-Suriye ve İsrail arasında kalan ve “Levant havzası” olarak adlandırılan bölgede bulunuyor. Bu havzanın barındırdığı doğalgaz miktarı 3,45 trilyon metreküp, petrol ise 1,7 milyar varil olarak tahmin ediliyor. Yine aynı kuruluşun verilerine göre, Nil delta havzası da 1,8 milyar varil çıkarılabilir petrol ile 6,3 trilyon metreküp doğalgaz barındırıyor. Kıbrıs adasının çevresinde Amerikan kaynaklarının tahmin ettiği petrolün miktarı ise 8 milyar varil civarında. Doğu Akdeniz’in genelindeki enerji yataklarının potansiyeli, 2010 yılındaki verilerle kabaca hesaplandığında 1,5 trilyon dolara ulaşıyor. Doğu Akdeniz’deki bu potansiyel, bölge ülkelerinin egemenlik haklarını ilgilendirmenin ötesine geçerek, artık ABD, Fransa ve İtalya başta olmak üzere küresel enerji piyasasının oyuncularının çıkar çatışmalarının konusu haline gelmiş durumda.

Enerji havzalarındaki rantın büyüklüğü ilk olarak GKRY’yi harekete geçirmiş ve Türkiye’yi 41 bin kilometrekarelik bir deniz alanına hapsetmek için ilk adım olarak 17 Şubat 2003 tarihinde Mısır ile GKRY arasında MEB sınırlandırma anlaşması imzalanmıştır. Bunu 2004 yılının 2 Nisan günü, KKTC’nin ve Türkiye’nin haklarını yok sayarak, Avrupa Birliği’nin (AB) de desteğini almak suretiyle, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adına 21 Mart 2003’ten itibaren geçerli olduğu iddia edilen MEB ilanı izledi. Rum Yönetimi’nin AB’yi paravan olarak kullandığı bu süreçteki müteakip adımlar, 7 Ocak 2007’de Lübnan ve 17 Aralık 2010’da İsrail ile imzaladığı anlaşmalar oldu. Her ne kadar Lübnan bu anlaşmayı iç hukuk sürecinde halen onaylamamış olsa da, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el Maliki’nin 22 Kasım 2019’da Güney Kıbrıs’a yaptığı ziyarette GKRY lideri Nikos Anastasiadis tarafından kabul edilmiş olması, bunun yanı sıra Maliki’nin temaslarında Güney Kıbrıs-Yunanistan-Filistin üçlü işbirliğinin ele alınmış olması, Atina ve GKRY’nin bölgede Türkiye aleyhinde adımları teşvik etmekten bir an olsun geri durmadığına işaret ediyor. 

Bu süreçte Yunanistan da boş durmayıp (Doğu Akdeniz ve Kıbrıs ile sınırlı kalmayarak) Adriyatik denizi ve Girit adasının çevresini kapsayacak şekilde, deniz alanlarını genişletecek hamleleri gündeme getirdi. Girit’in güneyi ve İyon denizi 3 Aralık 2011 tarihinde AB’nin Resmî Gazetesi’nde ilan edilmek suretiyle, 2014 yılından itibaren sismik araştırmalara ve hidrokarbon ihalesine açılmış durumda. Yunanistan’ın özellikle Girit adası çevresindeki hak iddiası “adaların kendi Münhasır Ekonomik Bölge hakları olduğu” tezine dayandırılıyor, ki bu iddia Kaşot, Çoban, Rodos ve Meis adalarını kullanmak suretiyle, Türkiye’nin 189 bin kilometrekarelik MEB alanını 41 bin kilometreye indirmek için yürütülen diplomatik ve hukuki gasp operasyonunun da temelini oluşturuyor. Yunanistan Girit adası çevresindeki egemenlik alanını genişletmek suretiyle yalnızca Türkiye’ye ait 8 bin 900 kilometrekarelik deniz alanını işgal etmekle kalmayıp, Libya’ya ait olan asgari 39 bin kilometrekarelik alanı da -ki bu alan Libya’nın münhasır ekonomik bölgesinin yaklaşık üçte birine karşılık gelmektedir- gasp etmiştir.

Yunanistan’ın Akdeniz’deki ekonomik alanlarını genişletme hamlelerinin Balkanlar ve Kuzey Afrika’daki istikrarsızlıkla eşzamanlı gelişiyor olması da üzerinde durulması gereken bir başka dikkat çekici nokta. Siyasi istikrarını temin etmekte güçlük çeken Arnavutluk ve Lübnan’ı yakın markaja alan ve darbenin ardından Mısır’da tesis edilen yönetimle yalnızca enerji alanında değil savunma alanında da işbirliğini artıran Atina’nın, iç çatışmalarla mücadele eden Suriye ve Libya’nın uluslararası platformda çıkarlarını savunacak güce sahip olmaması gibi durumlardan ziyadesiyle yararlandığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, Libya’da uluslararası toplum tarafından meşru hükümet olarak tanınan ve Türkiye’nin de desteklediği Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne karşı savaşan (Türkiye aleyhtarı) General Hafter ile Mısır’daki dikta yönetiminin lideri General Sisi arasındaki işbirliğinin köklerini de fazla uzakta aramaya gerek kalmıyor. 2009’daki küresel ekonomik krizin etkisiyle, sosyoekonomik yapısı darmadağın olan bir Yunanistan’ın, içine yuvarlandığı kaosa rağmen Doğu Akdeniz’deki enerji havzalarına yönelik bu siyasetini nasıl istikrarlı bir şekilde sürdürebildiği de merak edilmesi gereken bir başka konu. Gerek Yunanistan gerek ise GKRY’nin içinden geçtikleri tüm siyasi ve ekonomik istikrarsızlık süreçlerine rağmen, uluslararası enerji şirketleriyle kurdukları ilişkilerin boyutu ve yürüttükleri diplomasinin sofistike yapısı, Türkiye’nin bölge dışı unsurlarla da kalibresi yüksek bir diplomasi ve hukuk mücadelesine hazır olması gerektiğine işaret ediyor. Türkiye’nin karşısında bugün yalnızca enerji pazarında verilen mücadele bulunmuyor; çıkarılacak petrol ve doğalgazın bölge ülkelerine sağlayacağı geliri yağlı bir kısmet olarak gören ABD, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin GKRY, Mısır ve Yunanistan silah pazarlarından pay alma kavgası bugünden başlamış durumda. 

İşte Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu çok boyutlu mücadele için Libya’yı anahtar olarak işaret eden ve Türkiye’nin yürürlüğe koyabileceği yeni taktikleri içeren eseri, bu konuya kafa yoran her kesimden insan için önemli ipuçları içeriyor. Yaycı eserinin sonuç kısmında öncelikle Türkiye’nin haritalara bakış açısının değişmesi gerektiğine işaret ediyor. Yani Akdeniz haritasına iki boyutlu değil üç boyutlu bakarak, Türkiye’nin Marmaris-Fethiye-Kaş kıyı hattının Libya’nın Derne-Tobruk-Bardiya kıyı hattıyla denizden komşu olduğu gerçeğinin hem Türk kamuoyu tarafından benimsenmesi hem de uluslararası topluma anlatılması gerektiği gerçeği, bu mücadeledeki ilk aşama olarak karşımıza çıkıyor.

Haritaya bakış şeklimizi değiştirdikten sonra atılacak adım olarak ise Tümamiral Yaycı Uluslararası Adalet Divanı’nın Libya-Tunus ve Libya-Malta kıta sahanlıklarının belirlenmesine dair davalarda verdiği kararların Türkiye açısından önemine işaret ediyor. Bu davalarda deniz yetki alanlarının belirlenmesinde kullanılan kriterler, Yunanistan ve GKRY’nin Doğu Akdeniz’de oldubittiyle yürütmeye çalıştıkları politikanın geçersiz kılınması için yeterli unsurları içeriyor. Tümamiral Yaycı tarafından son olarak Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin imzalanacak anlaşmayla, Yunanistan’ın GKRY ve Mısır ile bir MEB anlaşması yapmasının imkânsız hale geleceği gerçeğine işaret ediliyor.

Türkiye ile Libya arasında MEB’lerin belirlenmesini sağlayacak anlaşmanın önemini somut bir şekilde vurgulamak adına, bu yazıyı Tümamiral Yaycı’nın kitabının sonunda aktardığı iki örnekle tamamlamak yeterli olacaktır: 27 Mart 1911’de İngiltere Dışişleri Bakanı Edward Grey “İngiliz milletinin geleceği neft yağına bağlıdır. O da Basra körfezi ve Mezopotamya’dadır. Temel hedefimizi daima hatırda tutmamızın önemli olduğuna inanıyorum; bu da Basra körfezindeki ve onu tamamlar nitelikteki Mezopotamya’daki İngiliz çıkarlarını korumaktır” derken Sadrazam Mahmut Şevket Paşa 11 Mart 1913’de “Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki fakir kaza yüzünden İngiltere ile ihtilaf çıkaramayız. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi faydamız olabilir? Kuveyt ve Katar’ı İngiltere’ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetimizle uğraşmaya karar verdim” demişti.

Mehmet A. Kancı 

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

Demokratların başkan adaylığı yarışı karışık ve belirsiz

Demokrat Parti’nin 2020’de yapılacak ABD başkanlık seçimlerinde Trump’ın karşısına çıkaracağı rakip, bazı isimler öne çıkmış olsa da belirsizliğini koruyor.

Demokrat Parti uzunca bir süredir 3 Kasım 2020’de gerçekleştirilecek ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump’ın karşısına çıkaracağı adayın kim olacağını tartışıyor. Halen 18 kişi Demokrat Parti’nin adayı olabilmek için yarışıyor. Her ne kadar bazı adaylar diğerlerinden ayrışmış olsa da ipi kimin göğüsleyeceği konusu hâlâ belirsizliğini koruyor. Mevcut adaylardan hiçbirinin Trump’ı alt edemeyeceği görüşü, Hillary Clinton gibi yeni adayların ortaya çıkma ihtimalini gündeme getiriyor. 24 Kasım günü yarışa katılmaya karar verdiğini duyuran milyarder Michael Bloomberg’in tabandaki kaygıları giderecek ve Demokrat Parti’yi birleştirecek isim olup olamayacağını görmek içinse zaman gerekiyor.

2020 Şubat’ında başlayacak ön seçimlere kadarki süreçte, Demokrat Parti’nin resmi yürütme organı Demokratik Ulusal Komite’nin (DNC) onayıyla yürütülen ve televizyonlardan canlı olarak yayımlanan tartışma programları önemli bir rol oynuyor. DNC adayların yarışta yoluna devam edebilmesi için, belirli sayıda tekil bağışçıya sahip olmak veya tanıdığı anketlerde belirli seviyede kamuoyu desteğine ulaşmak gibi sürekli güncellenen kriterler belirliyor.

Adaylığı şimdilik söylentiden ibaret olsa da Clinton söylemleriyle gündemde kalmayı başarıyor. Demokrat başkan aday adaylarından Tulsi Gabbard’ı “Rusya ile bağlantılı olmakla” suçlamak gibi çıkışlar yapıyor. Trump’a yönelik iddialar konusunda da epey saldırgan bir tutum sergiliyor. Nitekim Trump’ın Ukrayna cumhurbaşkanıyla yaptığı telefon görüşmesine dair açıklaması epey sert bir ton içeriyor: “ABD başkanı ülkemize ihanet etti. O bizi güçlü ve özgür tutan şeylere karşı açık ve mevcut bir tehlike. Başkanlıktan azlini destekliyorum.”

DNC tarafından belirlenen kriterleri sağlayarak yola devam etmeyi garantileyen altı aday bulunuyor: Eski Başkan Yardımcısı Joe Biden, Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren, Vermont Senatörü Bernie Sanders, South Bend Belediye Başkanı Pete Buttigieg, California Senatörü Kamala Harris ve Minnesota Senatörü Amy Klobuchar. Kamuoyu yoklamalarında şimdilik Joe Biden yüzde 27’lik destek oranıyla birinciliğini devam ettirirken, Elizabeth Warren yüzde 22’lik destekle yakın takibini sürdürüyor. Onu yüzde 18 ile Bernie Sandersizliyor. Bir sonraki aday olan Pete Buttigieg’in anketlerde sadece yüzde 8 oy aldığı göz önünde bulundurulursa, ilk üç adayın arayı epey açmış olduğu anlaşılıyor.

Demokratların 2020 başkan adaylığı yarışı şimdilik oldukça sönük geçiyor; özellikle son birkaç haftadır epey durağan seyrediyor. İlk üç sıradaki adayın kamuoyu destekleri yatay bir seyir izliyor. Bu durumun en önemli sebeplerinden biri, ABD siyasetinde bütün dikkatlerin Donald Trump’ın azil soruşturması sürecine odaklanmış olması. Bu soruşturma gündemi o kadar meşgul ediyor ki Demokrat Parti adayları arasındaki mücadele büyük oranda gölgede kalıyor.

Trump azil süreci krizinden güçlenerek çıkabilir

Hem Donald Trump’ın başkanlık seçimi öncesinde hem de başkanlık döneminde yaşanan krizler ve skandallar, 2020 seçimlerine normal koşullarda gidilmeyeceğini belli etmişti. Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine müdahale ettiğine yönelik ithamlar, Trump’ın bir porno oyuncusuyla ilişkiye girdiğine ve susması karşılığında para ödediğine dair iddialar, kendisi gibi meşhur kişilerin kadınlara rahatça cinsel istismarda bulunabileceğiyle övündüğü eski ses kayıtlarının basına sızdırılması gibi olaylar bunlardan sadece birkaçıydı. Her ne kadar şimdi ilk kez somut adımlar atılıyor olsa da, Trump’ın azledilmesi meselesi daha önce de birçok kez gündeme gelmişti.

Rakibe bel altı vuruşlar yapmak, son dönemdeki ABD siyasetinin yeni normu haline geldi. Donald Trump’ın da bundan pek de rahatsız olmadığı anlaşılıyor. Tam tersine, siyasetin bu mecraya sürüklenmesinden memnuniyet duyan ve karşılıklı skandal iddialarına boğulmuş bir seçim sürecine girmekten çekinmeyecek bir siyasetçi profili çiziyor. Zaten seçim öncesinde ve sonrasında kendisine yöneltilen ithamların hem Trump’ın başkan seçilmesini hem de görev sürecinde kamuoyu desteğini artırmasını engelleyemediği görülüyor.

Trump Demokratların azil süreci başlatmak gibi hamlelerinin kendi seçmen tabanını daha da konsolide etmesine yardımcı olduğunu düşünüyor. Demokratlar iddialarını ispatlayamaz ve azil hedefine ulaşamazsa, Trump’ın bu süreçten çok daha güçlenerek çıkacağı aşikâr. Trump’ın “Beni demokratik yollardan yenemeyeceklerini anlayan Demokratlar gayrimeşru yollara saparak ve iftiralar atarak önümü kesmeye çalışıyor” argümanı çok daha inandırıcı hale gelecek. Bu da müstakbel Demokrat başkan adayının işini daha da zorlaştıracak faktörlerin başında geliyor. Şu anda hiçbir aday adayı, Demokrat Parti tabanında birliği ve yeterli heyecanı sağlayamadığı gibi, Trump’ı alt etme konusunda da güven telkin edemiyor. Bu da “Acaba yeni aday adaylarına mı ihtiyaç var?” sorusunu akıllara getiriyor.

Clinton yeniden aday olur mu?

Bu noktada ilk düşünülen isimlerden biri, önceki başkanlık seçiminde Donald Trump’a karşı kaybeden Hillary Clinton. Her ne kadar önceleri böylesi bir duruma ihtimal verilmese de, mevcut aday adaylarının hissettirdiği güvensizlik, Clinton ismini yeniden gündeme getiriyor. Clinton da bu konuda kapıyı şimdilik açık bırakmış görünüyor. Hatta özel görüşmelerde, aday olabileceğinden emin olsa yarışa girmek istediğini söylediği iddia ediliyor.

Adaylığı şimdilik söylentiden ibaret olsa da Clinton söylemleriyle gündemde kalmayı başarıyor. Demokrat başkan aday adaylarından Tulsi Gabbard’ı “Rusya ile bağlantılı olmakla” suçlamak gibi çıkışlar yapıyor. Trump’a yönelik iddialar konusunda da epey saldırgan bir tutum sergiliyor. Nitekim Trump’ın Ukrayna cumhurbaşkanıyla yaptığı telefon görüşmesine dair açıklaması epey sert bir ton içeriyor: “ABD başkanı ülkemize ihanet etti. O bizi güçlü ve özgür tutan şeylere karşı açık ve mevcut bir tehlike. Başkanlıktan azlini destekliyorum.”

Fakat Clinton’ın adaylığına karşı da Demokrat cepheden ciddi itirazlar yükseliyor: Clinton’ın adaylığının ancak Biden’ın yarıştan çekilmesiyle mümkün olabileceği, yaşlılık ve sağlık sorunları gibi Biden’ı başarısız kılabilecek bütün sebeplerin Clinton için de geçerli olduğu, önceki seçimde başarısız bir kampanya yürüttüğü, aday olmak için çok geç kaldığı ve adaylığının partiyi daha da böleceği dillendiriliyor.

Netice itibarıyla, ön seçimlere yaklaşık üç aylık bir süre kalmış olmasına rağmen, Demokrat Parti başkan adaylığının güçlü isimlerini belirlemekte zorlanıyor. Bu aşamada bile yeni aday adaylarının yarışa dahil olabilmesi ve hatta yenilerinin katılabileceğinin konuşulması, gelinen noktanın iyi bir özeti. 

Milyarder Bloomberg yarışa heyecan getirebilir

Demokrat Parti aday adaylığı için gündeme gelen son sansasyonel isim ise eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg oldu. Uzunca süren söylentilerin ardından, 77 yaşındaki milyarder iş adamı Bloomberg geçtiğimiz pazar günü adaylığını şu sözlerle ilan etti: “Donald Trump’ı yenmek ve Amerika’yı yeniden inşa etmek için başkanlığa adayım. İş, devlet ve hayırseverlik konusundaki eşsiz deneyimlerimin, kazanmamı ve liderlik etmemi sağlayacağına inanıyorum. Dört yıl daha Başkan Trump’ın düşüncesiz ve etik dışı eylemlerini göze alamayız. Bu seçimi kazanmak zorundayız.”

Diğer aday adaylarının Trump karşısında yetersiz kalacağını düşündüğü için yarışa dahil olan Bloomberg, yarışın ikincisi Warren ve üçüncüsü Sanders ile derin bir tezat teşkil ediyor. Bernie Sanders ve Elizabeth Warren’ın başını çektiği ilericiler (progressives) mevcut sistemin, esasen zenginlerin ve iyi bağlantılara sahip olan elitlerin çıkarlarını koruduğuna inanıyor. Her ikisi de zenginleri, siyasetteki yolsuzluğu ve toplumdaki eşitsizliği tetikleyen kötü aktörler olarak görüyor; milyarderlerin çok daha fazla vergilendirilmesi gerektiğini savunuyor; büyük şirketleri, kendi çıkarları peşinde koşan ve vatanseverlik duygusundan yoksun parazitler olarak tanımlıyor. Hatta Sanders “Aslında milyarderler var olmamalı” diyecek kadar ileri gidebiliyor. Bu iki ilerici Demokratın (yaklaşık 54 milyar dolarlık servetiyle ABD’nin en zengin sekizinci kişisi olan) Bloomberg ile nasıl bir mücadeleye gireceklerini görmek için biraz beklemek gerekiyor.

2001-2013 yılları arasında üç dönem boyunca New York Belediye Başkanlığı görevini yürüten Bloomberg’in ABD başkanlığına aday olması ihtimali aslında yıllardır konuşuluyordu. Böylesi geç bir aşamada yarışa dahil olması başarı şansı konusunda soru işaretlerine neden olsa da, bu riski alabilecek finansal güce sahip olduğu da biliniyor. Başkan adayı olamasa bile, Bloomberg’in Demokrat Parti’yi aşırı sola kaymaktan koruyacak ve daha iş dünyası yanlısı bir çizgiye çekebilecek bir etkisi olacağı öngörülüyor.

Netice itibarıyla, ön seçimlere yaklaşık üç aylık bir süre kalmış olmasına rağmen, Demokrat Parti başkan adaylığının güçlü isimlerini belirlemekte zorlanıyor. Bu aşamada bile yeni aday adaylarının yarışa dahil olabilmesi ve hatta yenilerinin katılabileceğinin konuşulması, gelinen noktanın iyi bir özeti. Sansasyonel haberlere, ciddi ithamlara ve azil soruşturması sürecine rağmen, Donald Trump Cumhuriyetçi tabandaki desteğini sağlamlaştırıyor. Hal böyleyken, Demokrat Parti’nin böylesine dağınık bir tablo sergilemesi, pek çok Demokratın uykusunu kaçırmaya devam ediyor.

Dr. Oğuzhan Yanarışık 

[Doktora çalışmalarını İngiltere Warwick Üniversitesi Siyaset ve Uluslararası Çalışmalar Bölümü’nde tamamlayan Dr. Oğuzhan Yanarışık Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesidir]