Şeytan geri döndü: Almanya’da ve Avrupa’da aşırı sağ

Bundan tam yüz yıl önce 24 Şubat 1920 tarihinde kurulan Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), sonraki yıllarda Almanya’da insanlık tarihinin utanacağı ve hatırlamak dahi istemeyeceği olayların yaşanmasına sebep olacaktı. NSDAP, İkinci Dünya Savaşının başlamasına neden olan bir siyasi hareket olarak da tarihteki yerini aldı. O tarihe kadar ismi duyulmayan, Weimar ve solcu karşıtı basit bir siyasi grup olarak varsayılan NSDAP, 10 yıl sonra Thüringen’de bir eyalet hükümetine dahil olarak, kuruluşundan sadece 12 yıl sonra, 1932’de yapılan federal seçimleri kazanacak ve yüzde 37,5 oy oranıyla, o dönemde en büyük güç olarak Berlin’e, Reichstag’a gelecekti.

Şubat 2020 aşırı sağ gündemiyle dolu

Almanya’da NSDAP’nin kuruluşundan yüz yıl sonra, yine şubat ayında yaşanan olaylar hayli dikkat çekici.

Thüringen eyaletinde geçtiğimiz haftalarda yaşanan hükümet krizine Almanya içinden gelen çok sert tepkilerin sebebi, basit bir siyasi refleksten öte, aşırı sağın varlığının farkında olanların verdiği haklı ve yerinde tepkilerdir. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) desteğiyle seçilen liberal Hür Demokrat Parti’nin (FDP) başbakan adayı sadece bir gün görevde kalmış ve kamuoyu baskısına dayanamayarak istifasını vermişti. Bu olayın ardından sağdan gelen siyasi sarsıntılar Berlin’e kadar ulaştı ve merkez partilerinden Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) genel başkanı ile 2021 Alman Şansölye adayı ve Merkel’in varisi Kramp-Karrenbauer’i koltuğundan etti.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

Berlin, daha bu siyasi depremin etkisinden kendini kurtaramadan kamuoyuna düşen bir haber adeta bomba etkisi meydana getirdi. Almanya’da camilere saldırı hazırlığında olan 12 kişilik aşırı sağcı bir terör çetesi tespit edilmiş ve liderleri, tüm üyeleriyle birlikte yakalanmıştı. Polise göre bu büyük bir başarıydı.

Thüringen krizi ve ortaya çıkarılan bu terör örgütüne ilişkin haberler daha hazmedilmeden, Federal Parlamentoda yer alan aşırı sağcı AfD partisi, Almanya’daki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinin Anayasayı Koruma Teşkilatı (iç istihbarat servisi) tarafından takip edilmesi ve gerekirse kapatılması için Federal Parlamentoda teklifte bulundu. Teklif, sert tartışmaların ardından Federal Parlamento İçişleri Komisyonuna havale edildi.

Bütün bunlar yaşanırken 19 Şubat akşamı Almanya’nın Hanau kentinden gelen haber, uzun zamandır gizlenen acı bir gerçeği herkesin yüzüne vurdu: Aşırı sağcı terör kendini yeniden göstererek Almanya’da 11 can almıştı.

Aşırı sağ ve ırkçılık Almanya’da her zaman vardı

Almanya’nın geçmişini bilmeyenlere bu olaylar yeni gelebilir. Ancak bu olaylar tarihi bağlamında ele alındığında aşırı sağcı saldırıların yeni olmadığı ve yakın tarih Almanyası’nda pek çok benzer olayın yaşandığı görülür. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra yaşanan bu aşırı sağcı terör olaylarına baktığımızda, 1991 yılında mültecilere ve yabancı işçilere yapılan ırkçı saldırıların olduğu Hoyerswerda olaylarını ve 1992 yılında yaşanan Rostock-Lichtenhagen’de mültecilere saldırı olaylarını hatırlamakta yarar var.

Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Irkçı saldırıların arasında, 1992 yılında Mölln ve 1993 yılında Solingen kentlerinde Türklerin yaşadıkları evlere, sadece yabancı ve Türk oldukları için yapılan saldırıların ayrı bir yeri vardır. Mölln’de aynı aileden üç, Solingen’de ise yine hepsi akraba olan beş insanımız, ırkçı saldırılarda hayatlarını kaybettiler. O tarihten günümüze kadar münferit ve aşırı sağcı örgüt bağlantılı olarak pek çok ırkçı saldırı gerçekleşti. Nasyonal sosyalist Yeraltı (NSU) adlı terör örgütü, 10 yıl boyunca Almanya’da elini kolunu sallayarak dolaştı ve insanları öldürdü. Buna kimse müdahale etmez, edemez.

Bu noktaya gelinceye kadar binlerce aşırı sağcı ve ırkçı motifli saldırılar, camilere yapılan yıldan yıla artan yüzlerce saldırı, sinagoglara ve diğer farklı ibadethanelere yapılan onlarca saldırı azalacağı yerde artarak devam ediyor.

Almanya’nın ırkçı saldırılarla ilgili geçmişi, maalesef bu tür saldırıların ardından gereken tedbirlerin alınması yönünde devlet olarak bir irade koymasının önüne geçmektedir. Devletin ve vatandaşların güvenliğini korumakla yükümlü kurumsal yapılarda normalde ırkçılığa sıfır tolerans gösterilmesi gerekirken vaziyetin böyle olmadığı, her saldırı sonrasında yeniden ortaya çıkıyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Almanya’da siyaset ırkçı hareketleri besliyor

Diğer Avrupa ülkelerine nazaran ırkçılık konusunda daha hassas olan ve İkinci Dünya Savaşında yaşanan travmayı üzerinden atamayan Almanya’da bunca mücadele ve çalışmaya rağmen ırkçı saldırıların önünün alınamaması hayli dikkat çekici. On yıl öncesine kadar siyasi arenada sadece 1964 yılında kurulan Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (Nationaldemokratische Partei Deutschlands-NPD) bünyesinde siyasi varlığını sürdüren ırkçı siyasi hareketler, günümüzde epey çeşitlenmiş ve sayıları artmış durumda. Hem ulusal düzeyde hem de eyaletler düzeyinde farklı isimler altında, fakat ortak bir söylem birliğinde hareket eden siyasi hareketler mevcut.

Uzun zaman federal düzeyde siyasi bir başarı elde edemeyen ırkçı siyasi hareketler, eyaletler bazında ve lokal düzeyde başarı gösterdiler. Ancak 2013 yılında aşırı sağcı AfD partisinin kurulması ve 2014 yılında ırkçı bir hareket olan “Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGİDA)’nın ortaya çıkması ilk olarak tüm Almanya sathına yayılan ırkçı ve aşırı sağcı gösterilerin artışında etkili oldu. Ardından AfD’nin siyasi olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesinin önü açıldı. Bugün aşırı sağcı AfD, ana muhalefet partisi olarak Almanya’da Federal Mecliste (Bundestag) yer alıyor. Son yapılan Hamburg eyaleti seçimleri, söz konusu siyasi hareketin artık Alman siyasetinde yerleşik olduğunu gösterdi. Sosyal demokratların kalesi olarak bilinen bu eyalette dahi yüzde 5 barajını geçerek ikinci kez parlamentoya girdiler.

Aşırı sağcı siyasi hareketlerin güç kazanması, sadece Almanya’da değil tüm Avrupa’da gözlemlenen bir olgu. Söylem birlikteliği gösteren bu hareketler zaman zaman da birlikte hareket ediyorlar. Aşırı sağcı siyasi hareketlerin ortak söylemleri, Avrupa Hıristiyan kültürünün korunması ve geliştirilmesi, Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ve kendi ülkelerinin AB’den çıkmasının sağlanması, göçmen ve yabancı karşıtlığı, Avrupa’ya olan göçün sıfırlanmasının sağlanması, Avrupa’da görünür olan İslam dinini kamusal alandan dışlamak ve mümkünse Anadolu’ya kadar geri sürmek, ülkeler bazında İslam dinine yasaklar getirilmesi ve Müslümanların haklarının kısıtlanması gibi ortak noktalarda birleşiyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Sadece aşırı sağ siyaseti mi suçlu?

Hanau olaylarından beri günlerdir yazılıp çizilenlere bakıldığında bu işin tek sorumlusunun Almanya bazında aşırı sağcı siyaset ve onun kullandığı dil, dolayısıyla AfD olduğu ifade ediliyor. Ne var ki siyasetin söylemlerine baktığımızda, son 15 yıldır sadece Almanya siyasetinde değil, Avrupa’nın pek çok ülkesindeki siyasi sahnelerde söylemlerin ırkçı, İslam düşmanı, Türkiye ve Türk düşmanı olduğunu görmek mümkün.

Ülkelerin merkez siyasetleri, ülke problemlerini çözmek yerine, kısa vadede oy getirici bir potansiyele sahip, ayrımcılığa çanak tutan, ırkçılığı teşvik eden, İslam ve din düşmanlığını ortaya atan söylemlere sarılmışlardır. Bu tür söylemlere sarılma konusunda partiler arasında bir ayrım yapmak çok zor. Her parti kendi zaviyesinden ve siyasi çizgisinden hareketle, başta İslam karşıtlığı olmak üzere, Türkiye ve Türk karşıtlığı, göçmen karşıtlığı konusunda sistem içindeki aşırı sağcı partilerden geri kalmayacak ifadelerde bulunmaktan çekinmiyorlar. Mesela Alman FDP partisinin lideri Christian Lindner’in 2017 Bundestag seçimleri sırasında sarf ettiği sözlerden biri; “Türkiye, İslami bir başkanlık diktası yolunda ilerleyen bir ülkedir” ifadesidir. Bu ifadeyle hem İslam dinine hem de Türkiye’ye saldırmaktan çekinmemiştir. Macron’un son günlerde İslam ve Türkiye aleyhinde sarf ettiği saldırgan ifadeleri de böyledir.

Gerek Almanya, gerek diğer ülkelerin demokratik siyasi sistemlerindeki, siyasi boşluk doğuran alanlar diyebileceğimiz bilhassa seçim sistemleri ile ilgili alanlar, merkez siyasi hareketlerin söylemleriyle birleşince yine aşırı sağ hareketlere kapı açıyor. Bu sistemlerin zayıf yanları toplum mühendisleri tarafından denenmekte, geçerliliği sınanmaktadır. Siyasi atmosfere göre kısa soluklu partiler geniş kitlelere ulaşabiliyor ve böylece destek bulabiliyor. Kısa soluklu bu siyasi hareketlerin pek çoğunun aşırı sağcı hareketler olması da dikkatlerden kaçmamakta.

Başta Almanya olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde aşırı sağ siyasetin güçlü olmasına bağlı olarak, kurumsal bir ırkçılık da yönlendirilmekte. Seçmen kaybı endişesiyle, merkez hareketler, pek çok ülkede aşırı sağ söylemleri benimsiyor ve bunların politikalarını da üreterek, uygular hale getiriyorlar.

Kurumsal ırkçılık diz boyu

Hanau sonrası Almanya Başbakanı Merkel’in ırkçılığı ve nefret söylemlerini “Alman toplumuna yayılmış bir zehir” olarak ifade etmesi, hayli dikkat çekici ve cesurca ama bir o kadar da gecikmiş bir açıklama. Fakat bu açıklama bile geçmiş dönemlerde ırkçı ve aşırı sağcı hareketlere ve örgütlere devletin ve kurumlarının yaklaşımı konusunda ipucu veriyor. Almanya’da ırkçılığın ve aşırı sağcı söylemlerin siyasi boyutlarının yanı sıra toplumun her kesimine ve başta devlet kurumlarına sirayet etmiş bir boyutu da var. Devlet kurumlarında yaşanan ırkçılığın, aşırı sağ düşüncenin ve İslam düşmanlığının boyutu bir hayli düşündürücü. Bu boyutu, yıllar öncesinde Mölln’de ve Solingen’de yaşanan olaylarda da görmek mümkün. NSU terör örgütünün ortaya çıkarılması sırasında bu örgütle devlet kurumlarının ilişkisinde de görebiliriz. Aynı şekilde Hanau’da yaşanan aşırı sağcı ırkçı terör saldırısında da. Hanau saldırısını planlayan aşırı sağcı-ırkçı Alman’ın bu düşüncesini savcılığa bizzat yazdığı mektupla bildirmesine rağmen harekete geçilmemesi, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta.

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin temsilcileri, çoğulcu bir toplum ve düşünce yapısına sahip oldukları iddiasını her fırsatta dile getiriyorlar. Din ve vicdan özgürlüğü, göçmen hakları, ayrımcılık yasağı ve nefret suçları gibi pek çok alanda en üst normlarla yapılan düzenlemelere rağmen kurumlar, bu normlarda yer alan hakları Müslümanlara ve göçmenlere vermemekte direniyorlar. Kurumların, bu bağlamda İslam dinini anayasal sınırlara çekmeye çalışması, bu mümkün olmadığında siyasilerin de desteğiyle sosyal hayattan, hatta ülkelerinden dışlayarak uzaklaştırmaya çalışması, aşırı sağcı akımların beslendiği ve düşüncelerini doğruladığı başka bir durum. İslam’ın ve Avrupa Hristiyan kültürüne yabancı diğer dinlerin dışlanması konusunda, en sağından en soluna kadar her siyasi parti ve düşünce birlikte hareket ediyor.

Terör kategorisine giren aşırı sağcı hareketler

İslam dini, göçmenler ve diğer bazı unsurlara yönelik nefret söylemleri günümüz Almanyası’nda ve diğer Avrupa ülkelerinde maalesef toplumun her kesimine yayılmış durumda. Bu yayılma kendini sadece siyasi alanlarda göstermiyor, doğrudan İslam düşmanlığı, göçmen karşıtlığı yapan ve ötekine karşı nefret söylemleri üreten sivil görünümlü örgütler de ortaya çıktı. Bu sivil örgütlerin başlıcaları, Almanya’da PEGİDA, Avrupa sathında ise son dönemlerde yaygınlaşan ve Yeni Zelanda Christchurch saldırısı ile de ismi duyulan “Kimlik Hareketidir” (Identitaere Bewegung). Kimlik hareketi, üyelerinin daha ziyade okumuş ve meslek sahibi, çoğunluğu genç ve orta yaş bireylerin oluşturduğu “elit” bir aşırı sağ hareketi temsil ederken, Almanya özelinde PEGİDA gibi hareketler, halkın daha çok orta kesimine ve orta yaş ve üzeri bir kesime hitap ediyor.

Aşağıya doğru inildikçe toplumun her kesimine hitap eden, küçük avcılık atıcılık dernekleri, karnaval kutlama dernekleri ve günümüzde söylemleri değişikliğe uğramış bir çeşit üniversite öğrenci toplulukları olan Neonazi Alman milliyetçi gençlik oluşumu “Burschenschaft” birlikleri üzerinden organize olan bir aşırı sağ mevcut.

Gerek Kimlik Hareketi’nin gerekse PEGİDA’nın söylemleri, aşırı sağ siyasi hareketlerin yumuşatılmış hedef gösteren söylemlerinden farklı olarak daha sert, açık ve doğrudan hedef gösteren ifadeler olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar kendilerini ırkçı olarak tanıtmasalar da kendi kimliklerini, kültürel bir değişime karşı çıkarak korudukları iddiasındalar. Homojen bir toplum talebinde ve yabancı kültürlere karşı, göçmen karşıtı ve İslam karşıtı söylemleriyle, Avrupa’da orta sınıftan geniş bir halk kitlesine hitap eden ve destek bulan bu grupların hem faaliyetleri artık terör tanımına giren aşırı sağ gruplarla hem de aşırı sağ siyasi hareketlerle örtüşen birliktelikleri, Avrupa’daki aşırı sağın geniş ve organize yapısı hakkında bizi derin endişelere sevk etmesi gerekir.

Son yaşanan Hanau ırkçı terör saldırısında, Kassel Valisi Walter Lübcke cinayetinde ve yakın Almanya tarihinin en karanlık açmazlarından biri olan NSU terör örgütü olaylarında olduğu gibi sivil görünümlü aşırı sağın bir diğer yönü de teröristleşmiş tarafı. Fakat bu terör tarafı, şimdiye kadar Almanya ve Avrupa’da “aşırı sağcı münferit olaylar” şeklinde tanımlanarak, “yalnız kurt” temasıyla işlenmekte, Norveç Ütoya, Yeni Zelanda Christchurch ve en son Hanau ırkçı terör saldırılarında olduğu gibi “çıldırmış psikopat” eylemcilerle özdeşleştirilmekte. Bu tanımlamalara hem resmi ağızlar hem de merkez medya kuruluşlarının sahip çıkması, arka plandaki derin bağlantıların sorgulanmamasına yol açıyor. Bu durum, aşırı sağcı terörü yumuşatma girişimleri olarak gözden kaçmamaktadır. Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Ana söylemleri “Akşam Ülkesini İslamlaşmadan kurtarmak” olan aşırı sağ hareketler, “Akşam Ülkesinin” geleneksel değerlerine dönmesi gerektiğini ve Akşam Ülkesinin batışına engel olunması gerektiğini savunuyorlar. Batı’nın aydınlanma hareketini sorgulayan ve aydınlanma öncesi kültürel değerlere dönmeyi arzulayan bu aşırı sağ hareketler, sadece Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ve yabancılar için değil, gelecekte Avrupa’nın varlığına kasteden bir veba mikrobu gibi Batı’nın çok övündüğü yerleşik aydınlanma kültürünü ve Avrupa’nın güvenliğini de tehdit eden bir vakıa olarak karşımızda. Fakat gerek Almanya’da gerekse aşırı sağın güçlü olduğu ülkelerde, aşırı sağa karşı çözüm üretme konusundaki isteksizlik, bu tehdidi gün be gün arttırıyor.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

[Muhterem Dilbirliği Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürmektedir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Rusya İdlib’de kendi güvenilirliğini imha ediyor

Rusya Astana barış sürecini, Suriye politikasında elde ettiği en önemli diplomatik başarılarından biri olarak görüyordu. Fakat Ocak 2020’den itibaren Şam rejimi güçlerinin İran’a bağlı milislerle beraber İdlib’e yönelik başlattığı operasyonlarla bu değişti. Rusya, İran ve rejim güçlerinden oluşan “Şam Cephesinin” hava ve karadan gerçekleştirdikleri müdahaleler neticesinde, Soçi mutabakatıyla Türkiye’nin kontrolüne bırakılan ve Halep-Şam ve Halep-Lazkiye M4 ve M5 kara yollarının da dahil olduğu İdlib kırsalının önemli bir bölümünü kontrol altına aldı.

İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

Türkiye Rusya’yı muhatap alarak, İdlib’e yönelik saldırıların Soçi mutabakatının ihlâli olduğunu bildirdi. Rusya ise Soçi mutabakatının asıl Türkiye tarafından ihlâl edildiğini dile getirerek, İdlib’deki “terör unsurlarına” yönelik operasyonlarda Şam rejimine destek vermeye devam edeceğini açıkladı. Atılan adımların bir “savaş” niteliği taşıdığını dile getiren Türkiye ise Soçi ve Astana görüşme ve mutabakatlarıyla kendisine bırakılan İdlib’deki pozisyonunu savunmak ve Şam Cephesinin ilerlemesini durdurmak için bölgeye asker ve askeri araç sevkiyatını artırdı. Türkiye’nin bu stratejisi İdlib’e yönelik ilerlemeyi durdurdu. Fakat bu süreç aynı zamanda Türkiye ile Rusya arasında doğrudan karşı karşıya gelme riskini de artırdı. Savaş ihtimalini ortadan kaldırmak ve yaşanan sorunu diplomatik yöntemlerle çözmek adına Türk ve Rus yetkililer Moskova ve Ankara’da bir araya geldi. Görüşmelerden bir netice alınamayınca iki devletin liderleri devreye girdi; Erdoğan ile Putin arasında yapılan uzun telefon görüşmesinden de bir netice alınamadı.

Enerji politikaları

Rusya resmî olarak İdlib’e yönelik operasyonlarını “terörizmle mücadele” şeklinde tanımlasa da 2020 yılının başında iki önemli jeopolitik gelişme yaşandı. Bunlardan biri Rusya ile Ukrayna arasında imzalanan doğalgaz anlaşmasıydı. Rusya’nın istemediği halde Ukrayna’yla imzalamak zorunda kaldığı doğalgaz anlaşması, aynı zamanda Rusya’nın Avrupa’ya yönelik enerji politikasının da başarısızlığıydı. Ocak 2020’ye kadar Türk Akımı Ukrayna güzergahına karşı Rusya için bir alternatif olduğu gibi, Ukrayna’yla pazarlığında da bir silah niteliğindeydi; dolayısıyla Rusya için çok kıymetli bir projeydi. Fakat ABD’nin Avrupa enerji pazarına yönelik politikası, Rusya’nın Ukrayna politikasına karşı aldığı pozisyon, Kuzey Akım 2 projesine uygulanan yaptırımlar ve Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını azaltmaya gitmesi, Ocak 2020’de Rusya’yı Ukrayna ile doğalgaz anlaşması imzalamaya zorladı. Bu durum Türk Akımı’na yönelik ihtiyacı azaltarak değerini de düşürmüş oldu. Rusya’nın Türk Akımı üzerinden Türkiye’yle yürüttüğü işbirliğine olan ihtiyacın da azalmasına yol açtı.

Libya faktörü

Rusya’nın İdlib’e operasyon yapmaya karar vermesine neden olan bir diğer stratejik gelişme Türkiye’nin Libya politikası oldu. Türkiye Birleşmiş Milletler nezdinde meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac’ı desteklerken Rusya, meşru olmamakla birlikte, kontrolünde önemli sayıda silahlı milis bulunduran Halife Hafter’i destekliyor.

Türkiye 2016 yılında Suriye’de Rusya ile başlatılan işbirliği modelini Libya’da da uygulamak istedi. Ankara’nın bu önerisinin Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesinin önüne geçmesi, Libya’da krizi çözerek istikrarı sağlaması amaçlanmıştı. 12 Ocak günü Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle Libya’da silahların susmasını sağlayan ateşkes anlaşması önerisinde bulunuldu. Türkiye ile Rusya ateşkesin garantörleri olacaklardı.

Bu önerisiyle Türkiye, Libya’da Rusya’ya önemli bir uluslararası rol vermek istemişti. Rusya sadece Hafter’le değil, Serrac hükümetiyle de yakın ilişki kurarak Libya’nın genelinde diplomatik etkinliğini ve saygınlığını artıracaktı. Hafter’in öncelikli olarak Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin kontrolü altında olan bir aktör olduğunu, Rusya’nın ise ikincil veya üçüncül bir konumda olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye’nin önerisi Rusya’nın çıkarlarına uygundu. Türkiye’yle bir işbirliği durumunda, Libya’da eli daha da güçlenecekti.

Türkiye’nin teklifi Rusya’nın çıkarına olduğu için görüşmelerde ev sahipliğini üstlendi. Türkiye ile Rusya’nın ateşkes öneri metni Serrac tarafından imzalandı. Hafter ise buna yanaşmadığı gibi, toplantı bitmeden Moskova’yı terk etti. Hafter’in bu çıkışı Rusya’nın prestijini zedelediği gibi, onun Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarına uygun davrandığını da göstermiş oldu.

Moskova’yı terk ederek Trablus’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırlayan Hafter’i önlemek için Türkiye’nin UMH ile imzaladığı askeri-teknik anlaşma çerçevesinde Serrac’ın yanında yer alması, Hafter’in Trablus’u ele geçirme çabasını durdurabildi. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin Libya politikası, Hafter’in arkasındaki Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarını başarısız kıldı. Türkiye’ye karşı başarısız olan aktörler, Hafter için sadece silah sağlayan bir aktör konumundaki Rusya’nın devreye girmesini istediler. Libya’da Türkiye’nin tek taraflı hareket etmesinden ve bu politikasında da başarılı olmasından rahatsız olan Rusya, İdlib üzerinden Türkiye’yle mücadele başlattı.

Rusya İdlib operasyonu üzerinden bazı çıkarlar elde etmeye çalışıyor. Birincisi Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin yapamadıklarını yaparak ve bu ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket ederek Kuzey Afrika’da söz konusu ülkelerle stratejik ortak olmaya çalışıyor. İkincisi, Hafter’in kontrolündeki bölgelerde bulunan petrol kaynaklarından Wagner Grubu şirketi üzerinden ekonomik çıkar elde etmeyi amaçlıyor. Üçüncüsü, İdlib operasyonunun ortaya çıkaracağı mülteci krizi üzerinden Türkiye ve Avrupa’yla yeni bir pazarlık ortamı meydana getirmeye meydana getirmeye çalışıyor. Hâlâ önemli bir aktör olduğunu, Suriye ve Libya konularının yeniden ele alınması gerektiğini göstermek istiyor.

Fakat diğer taraftan, Rusya’nın İdlib operasyonu üzerinden attığı adımlar çıkar kaybına da yol açmakta. Öncelikle bu adımlar, Türkiye’yle askeri olarak karşı karşıya gelme riskini artırmakta. İdlib cephesinde ortaya çıkacak bir savaşta, Suriye’de güç kapasitesi, stratejik konum, kaynak sağlama durumu, lojistik hatların kontrolü ve ittifak ilişkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, Rusya’nın kazanması düşük bir ihtimal. Rusya’nın savaşı kaybetmesi de iki büyük sorunu ortaya çıkaracaktır: Birincisi Rusya’nın prestij kaybı, ikincisi ise ortaya çıkacak uluslararası güvenlik riskidir.

Astana ve Soçi süreçleri üzerinden uluslararası krizlerin çözümünde önemli adımlar atan ve bu bağlamda büyük prestij kazanan Rusya, İdlib operasyonlarıyla bunu kaybetti. Uluslararası toplumdan dışlanmış ve zayıf halka işlevini gören İran’ı göz önünde bulundurduğumuzda ise Türkiyesiz gerçekleşecek Astana görüşmeleri anlamını yitirecektir.

Rusya bu politikalarıyla Türkiye’nin gözünde güvenilmez bir ortak durumuna gelmiştir. Uzun vadede Rusya’nın bu durum, enerji ve Suriye’nin kalkınması gibi konularla ilgili Batı ve Orta Doğu politikalarını olumsuz etkileyecek. Ayrıca Rusya’nın Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi otoriter iktidarların çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, Rusya’nın uluslararası saygınlığını da azaltacaktır.

Sonuç olarak, İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

İdlib krizi yeni bir mutabakat sağlanana kadar devam edeceğe benziyor. “Şam Cephesinin” ilerleyişini durdurmanın yolu, bölgede güç üstünlüğünü sağlamak ve karşı tarafı caydırmak için taktik yöntemler uygulamaktır.

[Avrasya, Orta Asya, Ortadoğu, Rus dış politikası ve güvenlik politikaları alanında çalışan Sabir Askeroğlu İran Araştırmaları Merkezi’nde (İRAM) kıdemli uzmandır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Hocalı Soykırımı ve Münih’teki Aliyev-Paşinyan tartışması

2020 yılının Şubat ayında Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali sorunu (kısa ve yaygın olarak kullanılan ismiyle Karabağ sorunu) açısından bir ilke şahit olduk. Tarihte ilk kez Azerbaycan ve Ermenistan liderleri kamuoyu önünde Karabağ sorununu tartıştılar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan arasındaki tartışma 15 Şubat 2020’de 56. Münih Güvenlik Konferansı kapsamında düzenlenen bir panelde gerçekleşti. Her iki taraf kendi liderlerinin performansını övmeye çalışsa da ortaya attığı tezler, karşı tarafın tezlerine verdiği cevaplar, tezlerini dayandırdığı deliller ve vücut dili itibariyle İlham Aliyev’in Nikol Paşinyan’a açık üstünlük kurduğu genel olarak kabul edildi. Bu görüş İlham Aliyev’in muhalifleri, Ermenistan’daki çok sayıdaki uzman, her iki ülkede görev yapan ve konuyla ilgili görüşlerini çevreleriyle paylaşan yabancı diplomatlar tarafından da dile getirildi.

İlham Aliyev özellikle Karabağ Hanlığının Rusya ile birleştirilmesine ilişkin 1805 tarihli belgeye, bölgedeki yerleşim birimlerinin ve bölgenin idari merkezi olan Hankendi’nin tarihi isminin Türkçe olmasına dikkat çekti, Ermeni tarafının temel tezlerinden olan bölgenin güya Stalin tarafından Azerbaycan’a verildiği iddiasını yalanlayan Rus arşivlerindeki 4 ve 5 Temmuz 1921 tarihli belgelere, Ermenistan’ı sorunun tarafı olarak gösteren ve Azerbaycan toprakları üzerindeki işgalin bir an evvel sona ermesini talep eden BM Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874 ve 884 saylı kararlarına atıf yaptı.

Nikol Paşinyan, bu panelde, Hocalı soykırımının Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan’a ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etti.

Taraflar arasındaki tartışmanın bir boyutunu da Hocalı Soykırımı teşkil etti. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan işgalinin en acı olaylarından ve insanlık aleyhine işlenmiş en ağır suçlardan birisi olan Hocalı Soykırımına dikkat çekerken Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bu soykırımın Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan tarafına ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etmeye çalıştı.

28. yılında Hocalı Soykırımına bir de bu perspektiften bakmaya çalışalım.

25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet Zırhlı Birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında 8 aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz kaldı, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı insanlık dramı olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara karşı acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Hocalı’da yapılanlar uluslararası hukukun temel belgelerine (Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi) aykırı olmakla beraber, özellikle Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan “milli, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha etme” şeklinde tanımlanan soykırım (genocide) suçunun çerçevesi içindedir. Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de soykırımı tanımlayan 2. maddenin a bendinde yer alan “bir grubun üyelerinin katledilmesi” ve b bendinde yer alan “grup üyelerine bedenî ve aklî açıdan ciddi biçimde zarar verilmesi” koşulları, Hocalı Soykırımı sırasında yaşananlarla birebir uyuşuyor.

Hocalı’da yaşananlara ilişin akademik ve siyasi tartışmalar sırasında sıkça karşılaşılan sorular arasında “soykırım gerçekten Ermenistan tarafından mı gerçekleştirilmiştir” ve “Ermenistan ordusu neden Hocalı’da bir soykırım yapma ihtiyacı hissetmiştir” soruları da yer almakta. Fakat Ermenistan yetkililerinin ve olaya katılan askerlerin daha sonra yaptıkları açıklamalar, Ermenistan’ın Hocalı ve işgal edilen diğer yerleşim birimlerindeki uygulamaları, Azerbaycan topraklarını işgal sürecinde Ermenistan’ın izlediği strateji ve taktikler değerlendirildiğinde bu sorular da cevabını kolayca bulmaktadır. Bu soruların cevapları aynı zamanda Paşinyan’ı da açıkça yalanlamaktadır.

Öncelikle Hocalı’nın, eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ndeki tek havaalanına sahip olması, Hankendi ile Asgeran’ı bağlayan karayolunun ve ayrıca demiryolunun da buradan geçmesi nedeniyle stratejik öneme sahip olduğunu vurgulamakta fayda var. Ermenistan Hocalı’yı işgal etmek için buraya daha önce de saldırılar düzenlemiş fakat başarılı olamamıştı. Bunun üzerine Hocalı’nın çevresindeki yerleşim birimleri birer birer işgal edilerek Hocalı kuşatma altına alınmıştı. Azerbaycan Hocalı’daki insanlara gıda ve ilaçları sadece hava yoluyla ulaştırmaya çalışıyordu. Fakat Hocalı’ya giden helikopter ve uçaklara Ermenistan ordusu tarafından ateş edilmesi ve bazen de düşürülmesi Ocak ayından itibaren bu süreci de kesintiye uğrattı. Bu arada hemen belirtelim ki Ermenistan eski Sovyet birliklerinden aldığı askeri teknoloji nedeniyle, bu konuda Azerbaycan’a oranla çok daha güçlüydü ve defalarca Karabağ sorununun kaderini değiştirecek eylemler gerçekleştirmişti. Mesela 20 Kasım 1991’de Azerbaycan hükümetinin üyelerini (Devlet Sekreteri Tofig İsmayılov, Başbakan Yardımcısı Zülfü Hacıyev, İçişleri Bakanı Mehemmed Esedov, Başsavcı İsmet Qayıbov), adalet ve güvenlik yetkililerini, iki Rus generali, Kazak ve Rus gözlemcileri (Kazakistan İçişleri Bakan Yardımcısı Sanlal Dasumoviç Serikov ve diğerlerini), gazetecileri taşıyan helikopter Ermenilerin kontrolündeki bölgeden açılan ateşle düşürülmüş ve helikopterde bulunan herkes hayatını kaybetmişti. Bölgedeki hava üstünlüğü, dolayısıyla da Hocalı’yı dünyaya bağlayan yollar tamamen Ermeni birliklerinin kontrolü altındaydı.

Ermenistan için soykırım gerçekleştirmenin psikolojik nedenleri de vardı. Burada psikolojik nedenlerin iki temel boyutundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilkini Ermenilerin genellikle Türklere nefret duygularıyla yetiştirilmeleri ve Hocalı’da yapılan soykırım ile sözde 1915 yılında yapılanların öcünü almaya çalışmaları teşkil ediyor. İkinci boyut olarak ise acımasızca bir katliam gerçekleştirerek Azerbaycan Türkleri üzerinde psikolojik baskı oluşturma amacından bahsetmek mümkün. Ermenistan’dan farklı olarak o sırada Azerbaycan henüz resmi bir orduya sahip değildi ve yerleşim birimleri gönüllü birliklerce savunulmaktaydı. Ermenistan’ın stratejisine göre, Hocalı Soykırımı’ndan sonra herhangi bir kente saldırı sırasında, Azerbaycan’daki gönüllü birliklerin askerleri topraklarını savunmaktan daha çok eşlerini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalacak, hatta belki de savaşmak yerine ailelerini savaş bölgesinden çıkarmaya çalışmakla uğraşacaklardı. Nitekim yıllar sonra Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan (o sırada soykırım kararını alan ve yöneten kişilerden biriydi) İngiliz gazeteci Thomas De Waal’a yaptığı açıklamada, soykırım yapmakla amaçlarının Azerbaycanlıları daha da korkutmak olduğunu ifade etmişti. Ermenistan’ın bu stratejisinin daha sonraki Azerbaycan topraklarını işgali sırasında işine yaradığını da üzülerek ifade etmekteyiz. Nitekim Ermenistan’ın daha sonra işgal ettiği her Azerbaycan kentinde, işgalden önce Hocalı soykırımının aynısının gerçekleştirileceği propagandası yapılmıştır. Özellikle havaalanına sahip olan Hocalı’nın ve hemen arkasından stratejik konumdaki diğer iki kent olan Şuşa ile Laçın’ın Ermenistan tarafından işgali savaşın kaderini değiştirmiş ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal etmesine olanak sağlamıştır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, 28 yıl önce Hocalı’da soykırım yapıldı ve Hocalı halen Ermenistan işgali altında. Hocalı’da esir alınanların önemli bir kısmından hâlâ haber yok. Azerbaycan resmî kurumlarının kayıtlarına göre, bu kaderi yaşayan Azerbaycan vatandaşlarının sayısı 5 bin civarında. Uluslararası hukuk açısından soykırım olduğu tartışma götürmeyecek biçimde ortada olan Hocalı’da yaşananlar için yapılacak çok iş var. Kuşkusuz bunların en önemlisi adaletin tescili ve yerini bulması.

Günümüze kadarki süreçte adaletin yerini bulması, Hocalı Soykırımı’nın tanınması, suçluların cezalandırılması, mağdurlarının mağduriyetlerini bir ölçüde de olsa giderecek siyasi ve hukuki nitelikli kararların alınması için çabalar sarf edildi. Bunlar arasında Azerbaycan’da ve yurtdışında düzenlenen resmi etkinlikler, BM’nin bazı ülkelerdeki temsilcilikleri önünde düzenlenen gösteriler, çeşitli ülkelerdeki öğrenci derneklerince düzenlenen, yabancı ülkelerin kamuoylarını ve yetkililerini bilgilendirme girişimleri yer alıyor.

Son yıllarda ise etkinliklerin koordinasyonu ve belgelerle daha çok desteklenmesi süreci dikkat çekiyor. Faaliyetler özellikle, İslam Konferansı Gençlik Forumu girişimiyle geliştirilen ve koordinasyonunda yürütülen “Hocalı İçin Adalet” uluslararası bilgilendireme kampanyası çerçevesinde daha da hızlanmıştır. Meksika, Macaristan, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna-Hersek, Peru, Honduras, Romanya, Slovenya, ABD’nin çok sayıda eyaleti, çeşitli düzeylerde Hocalı Soykırımı’nı tanıdıklarına ilişkin kararlar aldılar. Türkiye, Almanya, İtalya, Ürdün, Letonya, İsrail ve diğer çok sayıda ülkenin parlamentolarında Hocalı Soykırımı görüşüldü ya da bu ülkelerin yetkilileri BM dâhil uluslararası kuruluşlarda yaptıkları toplantılarda insanlık suçlarından bahsederken Hocalı Soykırımı’na da değindiler. Özellikle Türkiye’de ve diğer bazı ülkelerde Hocalı Soykırımı kurbanları için anıtlar dikildi.

Hocalı Soykırımı’na ilişkin günümüzdeki faaliyetlerin temel amacı Hocalı Soykırımı’nın uluslararası alanda tam olarak tanınması, suçlularının cezalandırılması, mağdurların mağduriyetlerinin belirli ölçüde de olsa giderilmesi yoluyla adaletin yerini bulmasıdır. Hocalı’ya adalet açısından uluslararası hukukun tam olarak işletilmesi, Hocalı’nın ve işgal edilmiş tüm Azerbaycan topraklarının bir an evvel ve kayıtsız şartsız olarak işgalden kurtarılması gerekmektedir.

[Azerbaycan Devlet Gümrük Akademisi Daire Başkanı olan Araz Aslanlı aynı zamanda Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM) Başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Sahada ve masada İdlib denklemi

Suriye sahasında yeni bir dönemin içindeyiz. Astana süreci bağlamında Suriye krizinin askeri bir çözümü olmadığına yönelik oluşan eğilimin dışına çıkılarak savaş, askeri müdahalelerle Esed rejimi lehine sonlandırılmaya çalışılmakta. Muhaliflerin son kalesi konumunda olan İdlib, Suriye içinde alan hâkimiyeti mücadelesinin yanı sıra, artık vekâlet savaşlarının ötesinde ülke ordularının doğrudan çatışmaya girdiği bir bölge haline gelmiş durumda.

Bölge, kuzey ve güney akslarında ana lojistik koridorlarının kontrol edilmesi açısından önem arz ederken, Türkiye ve Rusya arasındaki anlaşmaları ihlal eden rejim, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’in merkezine doğru ilerlemeye çalışıyor. Şam’la Halep’i birbirine bağlayan M5 karayolunu kontrol etmek maksadıyla Maarratünnuman’dan Serakib’e doğru ilerleyen rejim güçleri ve İran’a bağlı milisler, havadan ve karadan sivilleri bombalayarak savaş suçları işliyor, TSK ve muhalifleri hedef alıyor; Türkiye de bu yüzden yeni bir mülteci akını riskiyle karşı karşıya. İdlib’de şu ana kadar bir buçuk milyon insan yerlerinden edildi. Böylece Esed rejimi İdlib ve Halep dâhil olmak üzere muhalifleri topraksızlaştırıp Suriye’nin neredeyse tamamını kontrol altına aldığını ilan ederek Rusya’yla birlikte bir zafer ilanına hazırlanmakta.

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. 

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye ise askeri ve siyasi adımlarla rejim ve müttefiklerini durdurmak ve bölgedeki insani krizi önlemek için çaba sarf ediyor.

Ayrıca Esed rejimine tam destek veren, Türkiye ve muhalif grupları düşman gören İran’a bağlı Şii milislerin bölgedeki yaklaşımı da İran’la ilişkilerde dikkate alınması gereken bir husus olarak karşımıza çıkıyor. ABD operasyonuyla öldürülen Kasım Süleymani’nin intikamı alınıyormuşçasına yapılan sosyal medya paylaşımlarının eşliğinde, İdlib’de Türk Ordusu ve muhalif grupları hedef alan Esed güçleri ve İran destekli milisler saldırılarını sürdürüyor.

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor.

Türkiye’nin İdlib politikası

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor. Türkiye, sürecin başından itibaren herhangi bir saldırı olmadıkça Esed rejimine karşı doğrudan bir askeri müdahaleye girmemiştir. Angajman kurallarını uygulamanın yanı sıra muhalif grupları destekleyen Türkiye, İdlib’de istikrarın oluşturulması ve sivillerin korunması için Rusya ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde hareket etmiş ve gözlem noktaları kurmuştur. Fakat “radikal grupların hedef alındığı” bahanesiyle İdlib’de hedef gözetmeksizin bombalama yapılması ve sivillerin hayatını kaybetmesi, takip eden süreçte de Türk askerlerinin şehit edilmesinin ardından Türkiye sahada “İdlib’i rejime bırakmayacağı” konusundaki kararlılığını göstermiştir. Türkiye’nin rejime karşı maliyet yükseltme stratejisinin ardından 100’ün üzerinde kayıp veren Esed rejimi, Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması ve harekete geçmesi üzerine bir süre yavaşlamak durumunda kalmıştır.

Türkiye’nin gözlem noktaları arasında hatlar oluşturarak siviller ve muhalifler için güvenli bir alan oluşturabilmesi durumunda, bölge halkının yaşadığı dram bir nebze azaltılarak İdlib’in korunma ihtimali ortaya çıkacaktır. Fakat diğer yandan Suriye hava sahasının Rusya’nın kontrolünde olması yüzünden Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bölgelerindeki gibi bir uçuş rahatlığına sahip olmaması nedeniyle sahadaki durumun desteklenememesi ayrıca dezavantajlı bir durum oluşturmaktadır. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rejime Soçi Mutabakatı sınırlarına geri çekilmesinin son tarihi olarak Şubat sonunu vererek, aksi halde zor kullanarak rejimi püskürteceğini ortaya koyması, Türkiye’nin yeni hareket tarzını belirleyen en önemli emare olmuştur. Bu bağlamda muhtemel bir kapsamlı askeri harekatta Türkiye’nin Rusya’ya rağmen hava unsurlarını da kullanacağı öngörülebilir.

Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

ABD’nin yaklaşımı

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin 11 Şubat’ta İdlib konusunda Türkiye’ye destek olmak istedikleri açıklamasıyla Ankara’ya gelmesi de meselenin çok boyutluluğuna işaret ediyor. ABD, Suriye’de yaptığı hataları tamir etme konusunda çok büyük zorluk yaşıyor. Mevcut konjonktür ise ABD tarafından hem geçmişi kısmen düzeltmek hem de önümüzdeki süreçte Rusya’ya karşı dengeleyici rolünü korumak için bir fırsat olarak görülüyor.

Rusya ve Esed rejiminin İdlib’i kontrol etmeleri durumunda Suriye’nin doğusundaki ABD askerlerinin bulunduğu bölgelere yönelebilecekleri endişesi, ayrıca ABD ve İsrail’in Şii milislerin kontrol alanının genişlemesini istememesi ABD’yi harekete geçirmiştir. Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

Aynı zamanda Avrupa’yı meseleye daha büyük ölçüde dâhil etmek de Türkiye’nin elini güçlendirecektir. Bu noktada başta mülteci baskısı olmak üzere rejim ve İran’ın sivillere yönelik suçları da gündeme getirebilir.

İdlib’in geleceği

İdlib’in geleceği masada yapılacak görüşmelerle belirlenmeye çalışılıyor. Son günlerde yaşanan gelişmeler, sahadaki durumun masadaki görüşmeleri belirleyeceğini gösteriyor. Türk gözlem noktalarının Esed askerlerinin kontrol ettiği alanda kalmasıyla Türkiye, anlaşmaya uygun hareket edilmemesi, hatta Esed güçlerinin geri çekilmemesi durumunda, rejim askerlerine yönelik operasyon başlatacağını açıkladı.

Nitekim Türkiye ve Rusya arasında yapılan görüşmelerden sonra durumda bir değişiklik olmaması nedeniyle toplantılardan tam olarak sonuç alınamadığı anlaşılıyor. Ancak Rus tarafının zaman zaman yaptığı açıklamalar, Rusya’nın Türkiye’nin muhtemel bir operasyonundan endişe duyduğunu gösteriyor. Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması, binden fazla zırhlı araç ve askerle bölgede taarruzi bir hareket tarzına geçmesi ve yeniden Serakib gibi Esed rejiminin eline geçen bölgelere doğru hamleler yapılması dengeleyici bir unsur oluşturmakta.

Neticede masadaki koşulların şekillenmesi, sahadaki kararlılığın hayata geçmesiyle mümkün olacaktır. Rusya’nın Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelerek daha fazla maliyeti göze alıp alamayacağı bir soru işareti olmakla beraber, Türkiye’nin yapacağı karşı askeri hamleler, geçmişte olduğu gibi İdlib sahasında da masadaki anlaşmalarda daha güçlü olunmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda Soçi ve Astana mutabakatlarına uymayan rejime karşı gereken askeri hamleleri yapmak masada da Türkiye’nin belirleyici gücünü arttıracak, uluslararası alanda söylem düzeyinde de olsa alınan desteğin oluşturduğu baskı masada etkili olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Can Acun SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AB’nin asıl hedefi Libya’da çözüm değil Akdeniz’de Türkiye’yi sınırlandırmak

Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.

2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.

Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.

Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.

1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.

AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.

Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.

AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY’ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.

Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.

Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.

AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.

Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Avrupa’da yükselen ırkçılık futbolu da zehirliyor

Ayrımcılık, bir kişinin bir kişi veya gruba, farklı ırka, dine, milliyete veya cinsiyete sahip olması nedeniyle önyargılı davranmasıdır. Son zamanlarda ne yazık ki dünya genelinde ve özellikle Avrupa’da ayrımcılık içeren nefret eylemlerinin hızla arttığına tanık oluyoruz. Ayrımcılık eylemlerinin en çok ortaya çıktığı alanlardan biri de insanların eğlenmek için izlediği futbol müsabakaları.

Birleşik Krallık polis verilerine göre yalnızca 2019 senesinde 150 futbol maçında ırkçılık içeren olaylar meydana geldi. Aynı şekilde Birleşik Krallık’ta ırkçılık olayları bir önceki seneye göre yüzde 50 arttığı gibi, üç sene öncesine göre de iki katına çıktı. Rakamlardan da anlaşılacağı gibi ırkçılık olayları ada futbolunda ciddi anlamda artmış durunda.

Avrupa futbolunu derinden etkileyen olayların en önemlilerinden biri, futbolculara ten renkleri sebebiyle yapılan ırkçı saldırılardır. Bu tür olaylar dünyanın neresinde olursa olsun kabul edilemez. Ancak şu da bir gerçek ki, futbolda ırkçılık günümüzde artarak devam etmekte ve yeni nesiller için güzel mesajlar içeren bir oyunun imajını olumsuz yönde etkilemektedir. Birçok ülkede farklı uyruklara sahip oyunculara yapılan ırkçı saldırılara geçen günlerde Portekiz’de bir yenisi daha eklendi.

Malili futbolcu Moussa Marega’ya yönelik ırkçı saldırı, Avrupa futbolunun temel problemlerinden biri haline gelen ırkçı saldırıları ciddiyetle ele almayı ve bu olayların hukuki boyutunu aydınlatmayı gerektiriyor.

Avrupa futbolunda ırkçılık örnekleri

Irkçılık hadiseleri İngiltere başta olmak üzere İspanya, İtalya, Hollanda, Almanya ve Ukrayna gibi futbolun milyonlarca kişi tarafından izlendiği birçok ülkede görülmektedir. Örneğin, Birleşik Krallık polis verilerine göre yalnızca 2019 senesinde 150 futbol maçında ırkçılık içeren olaylar meydana geldi. Aynı şekilde Birleşik Krallık’ta ırkçılık olayları bir önceki seneye göre yüzde 50 arttığı gibi, üç sene öncesine göre de iki katına çıktı. Rakamlardan da anlaşılacağı gibi ırkçılık olayları ada futbolunda ciddi anlamda artmış durunda.

Aşağıda örnekleriyle görüleceği üzere, Birleşik Krallık dışında diğer birçok Avrupa ülkesinde de son senelerde ırkçılık olayları önlenemez şekilde artmıştır.

Taison Barcellos Freda (Ukrayna): 10 Kasım 2019 günü Dinamo Kiev-Shaktar Donetsk kulüpleri arasında oynanan müsabakada, Dinamo Kiev taraftarları Shaktar Donetsk futbolcusu Taison’a ırkçı tezahüratta bulunmuş ve Taison ise ırkçı tezahüratta bulunan taraftarlara şiddetli tepki göstermişti. Irkçı tezahüratlar sonrası şiddetli tepkisi sebebiyle Taison, hakem tarafından kırmızı kart ile cezalandırılmış ve gözyaşlarını tutamayarak oyun alanını terk etmişti.

Ahmad Mendes Moreira (Hollanda): 17 Kasım 2019 tarihindeki Den Bosch ile Excelsior kulüpleri arasında oynanan müsabakada, ev sahibi kulüp taraftarları Excelsior futbolcusu Ahmad Mendes Moreira’ya ırkçı tezahüratta bulunmuş ve müsabaka 30 dakika süreyle durdurulmuştur. Sonraki hafta Hollanda’da futbol kulüplerinin oyuncuları çıktıkları müsabakalarda bir dakika süreliğine topa dokunmamış ve söz konusu olayı protesto etmiştir.

Romelu Lukaku ve Chris Smalling (İtalya): Aralık 2019’un başında İtalya’nın ünlü bir spor gazetesi olan Corriere Dello Sport’ta atılan bir manşet herkes tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Inter kulübü futbolcusu Romelu Lukaku ve Roma kulübünün futbolcusu Chris Smalling’in olduğu bir fotoğraf ve fotoğrafın üstünde yazan ‘‘Kara Cuma’’ (Black Friday) ifadesi İtalya’da çokça konuşulan ırkçılık konusunu tekrardan gündeme getirmiştir. Her ne kadar gazete yönetimi suçlamaları reddetse de, İtalya Futbol Ligi, 16 Aralık’ta ülke çapında ırkçılık karşıtı posterler yayınlamıştı.

Inaki Williams (İspanya): Geçtiğimiz 25 Ocak tarihinde Espanyol ile Athletic Bilbao kulüpleri arasında oynanan maçta ev sahibi kulüp taraftarları Athletic Bilbaolu futbolcu Inaki Williams’a bir hayvanı çağrıştıracak şekilde tezahüratta bulunmuş ve Espanyol Kulübü müsabakadan 5 gün sonra ırkçılığa konu olan 12 taraftarına ömür boyu stadyuma giriş yasağı koymuştur.

Irkçı eylemlerde bulunan taraftarların mensubu olduğu kulübe eylemin ağırlığına göre, ihtar veya seyircisiz oynama cezalarından biri verilir. Ciddi bir ırkçı eylemin ortaya çıkması veya ırkçı eylemlerin tekrarı durumlarında; ilgili kulübe hükmen yenilgi, puan silme, küme düşürme veya ligden çıkarılması gibi çok ciddi ve ağır cezalar verilebilir.

Futbolcu Moussa Marega olayı (Portekiz)

Yukarıda örnek olarak verilen olayların bir benzeri geçtiğimiz Pazar günü Portekiz’de Guimaraes ile Porto kulüpleri arasında oynanan müsabakada yaşanmıştı. Porto kulübünün oyuncusu Moussa Marega, takımını 2-1 öne geçiren golü müsabakanın 61. dakikasında kaydetmiş ve sonrasında oyun alanından ayrıldığı 71. dakikaya kadar ırkçı saldırılara maruz kalmıştır. Her ne kadar takım arkadaşları Marega’yı sakinleştirmeye çalışsa da, Marega ırkçı saldırılara daha fazla dayanamamış ve ırkçı saldırılar karşısında hiçbir eylemde bulunmayan ve tersine kendisine sarı kart gösteren hakemlere serzenişte bulunarak oyun alanını terk etmişti. Durmak bilmeyen ırkçı eylemler karşısında hakemlerin hiçbir anons yapmaması ve olayları tabiri caizse izlemesi herkes tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Marega maç sonrasındaki ifadesinde, kendisine yapılan ırkçı eylemin tamamen aşağılama amacıyla yapıldığını ve bu eylemin kendisini duygusal anlamda oldukça yaraladığını söylemiştir. Marega’ya göre eylemler müsabaka öncesi ısınma sırasında başlamış, yapılanlara hakemler tarafından göz yumulmuş ve ırkçı eylemler 2-3 kişi tarafından değil, tüm stadyum tarafından gerçekleştirilmişti.

Bu olay sonrası futbolda ırkçılık olayı tekrardan daha yüksek bir sesle gündeme gelmiş ve birçok spor adamı da olaya tepki göstermiştir. Örneğin, İtalyan Antrenör Fabio Capello futbolda ırkçılık olaylarının ulusal ve uluslararası federasyonların çalışmalarıyla çözülebileceğini ve ırkçı eylemlerde bulunanların ömür boyu futboldan men edilmesi gerektiğini belirtmişti. Bunun dışında İngiliz Antrenör Arsene Wenger’e göre ise ırkçılık, insanlara yapılan şiddet eyleminden farklı değildir. Spor adamlarının yanı sıra Portekiz Başkanı Marcelo Rebelo De Sousa ve Başbakanı Antonio Costa da olayları kabul edilemez olarak tanımlayıp, yapanların cezalandırılması gerektiğini kamuoyuyla paylaştılar.

Futbolda ırkçılık olaylarının hukuki karşılığı

Moussa Marega olayı özelinde, Portekiz polisi müsabaka süresince Marega’ya ırkçı saldırıda bulunan taraftarların tespiti için stadyum kamera kayıtlarını incelemeye başladı. Portekiz yerel kanunlarına göre, ırkçı eylemlere karışan kişiler beş yıl süreyle hapis cezasıyla cezalandırılıyor.

Futbolda ırkçı saldırıların hukuki yönden FIFA ve UEFA boyutu da bulunmaktadır.

Irkçılık karşısında sıfır tolerans sahibi olduğunu belirten FIFA’nın, buna rağmen birçok ırkçı eylem karşısında yukarıda belirtilen ağır ceza miktarlarını uygulamaması eleştirilmesi gereken bir noktadır.

FIFA: FIFA regülasyonlarına göre, üye ülke federasyonları futbolda ırkçılık ile mücadele etmeli ve ırkçı eylemlerde bulunan kişileri FIFA regülasyonlarını örnek alarak kendi içtihatları ile cezalandırmalıdır. Irkçılık olayları FIFA Disiplin Talimatı’nda Ayrımcılık (Discrimination) başlığı altında tanımlanmakta olup, FIFA’nın ırkçılık ile mücadelesi üç başlık altında tanımlanmaktadır; aksiyon planı, ayrımcılıkla mücadele yetkilisi ve cezalar. İlk olarak, FIFA’ya üye ülke federasyonlarının tamamının, yetkilileriyle, futbolcularıyla ve hakemleriyle ırkçılıkla topyekün mücadele için somut aksiyon planının olması gerekmektedir. İkincisi, her müsabaka sırasında stadyumlarda ayrımcılıkla mücadele yetkilisi bulunmalıdır. Bu kişinin stadyumlarda potansiyel eylemleri saptayıp, hakemleri bilgilendirmesi ve ırkçı eylemlerle ilgili delilleri toplaması gerekmektedir. Üçüncü ve en önemli kısım ise ırkçı eylemler karşısında FIFA Disiplin Talimatı’nda yazılı olan ceza miktarlarıdır.

Irkçı eylemlerde bulunan taraftarların mensubu olduğu kulübe eylemin ağırlığına göre, ihtar veya seyircisiz oynama cezalarından biri verilir. Ciddi bir ırkçı eylemin ortaya çıkması veya ırkçı eylemlerin tekrarı durumlarında; ilgili kulübe hükmen yenilgi, puan silme, küme düşürme veya ligden çıkarılması gibi çok ciddi ve ağır cezalar verilebilir.

Ayrıca talimatlara göre, ırkçılık eylemlerini gerçekleştiren taraftarların en az 2 yıl süreli stadyuma girişleri yasaklanmalıdır. Taraftarların ırkçı eylemleri sebebiyle de ilgili federasyon veya kulübe en az 30 bin İsviçre frangı para cezasına hükmedilir.

Irkçılık karşısında sıfır tolerans sahibi olduğunu belirten FIFA’nın, buna rağmen birçok ırkçı eylem karşısında yukarıda belirtilen ağır ceza miktarlarını uygulamaması eleştirilmesi gereken bir noktadır.

UEFA: UEFA Disiplin Talimatı’nda ise kişilerden ziyade kulüp ve federasyonlara uygulanacak cezalar öne çıkıyor. Örneğin bir stadyumda kulüp taraftarları tarafından ilk defa ırkçı eylem gerçekleştirilmesi durumunda, eylemi gerçekleştiren taraftarların mensubu olduğu kulübe tribün kapatma cezası verilir. Bu eylemin ikinci kez gerçekleştirilmesi durumunda ise bunun cezası seyircisiz oynama ve 50 bin avro ceza miktarı olacaktır. Ciddi ırkçılık eylemleri ise yine FIFA Disiplin Talimatı’ndaki gibi, hükmen yenilgi, puan silme ve ligden çıkarılma gibi ağır yaptırımlarla cezalandırılacaktır.

Bunların yanında, hakemlere de müsabakayı durdurma yetkisi verilmiştir. Müsabakanın durdurulması sonrası eylemlerin devam etmesi durumunda, ırkçı eylemleri gerçekleştiren taraftarların mensubu olduğu kulüp müsabakayı hükmen kaybetmiş sayılacaktır.

Avrupa futbolunda ırkçılık sorunu neden çözülemiyor?

Ciddi bir toplumsal olay olan ırkçılığın futbol sahalarında çözümü çerçevesinde, stadyumdaki futbol paydaşlarının nasıl reaksiyon göstereceği de bir o kadar önemlidir. Marega örneğinden yola çıkacak olursak, Marega’ya taraftarlar tarafından ırkçı saldırılar yapıldığı anda, müsabaka hakemleri ırkçı tezahüratlara karşı sessiz kalmış ve Marega’nın oyun alanını terk etme eylemine hiçbir takım arkadaşı fiilen destek vermemiştir.

Günümüzde hem FIFA hem de UEFA’nın ırkçılık karşısındaki pasif tutumu ve caydırıcı hükümleri uygulamaması sebebiyle, Avrupa futbolunda ırkçılık olayları artarak devam etmektedir. Örneğin Çin’de futbol oynamaya devam eden ünlü futbolcu Yaya Toure’ye göre her olay sonrası ırkçılık konusunda herkes konuşmakta, ama FIFA ırkçılık konusunu yeterince önemsememekte ve bu konuda çözüme yönelik aksiyon almamaktadır. Kendi düşüncesine göre, oyun alanında ırkçı saldırıyla karşı karşıya kalan futbolcular takım arkadaşları ile beraber doğrudan oyun alanını terk etmelidir. Eski futbolcu Les Ferdinand da benzer düşüncelere sahiptir: “Futbolun yönetim organları bu konuya fazla eğilmiyor, çünkü hiçbir zaman ırkçılıkla karşı karşıya kalmadılar ve ırkçılığın ne denli kötü bir şey olduğunu bilmiyorlar. FIFA, UEFA veya yerel federasyonlara gidebilirsiniz, ama hepsi mesuliyeti diğerine yönlendirerek kendisi sorumluluk almaktan kaçıyor.’’

Hukuki Çözüm: Futbolda ırkçılıkla mücadelede caydırıcı hükümlerin konulması kadar bu hükümlerin uygulanması da oldukça önemli. Futbolda son zamanlarda ırkçılığın artarak devam etmesinin en önemli nedenlerinden biri de hem ulusal hem uluslararası federasyonların caydırıcı ceza miktarlarını uygulamamasıdır. Bunun yanında hukuki anlamda üzerinde durulması gereken bir diğer nokta, kulüp veya federasyonların değil eylemi gerçekleştiren bireylerin doğrudan cezalandırılması gereğidir. FIFA ve UEFA disiplin talimatlarında yazılan çoğu madde, kulüp veya federasyon yetkilileri, müsabaka hakemleri ve futbolcularını kapsamaktadır. Ancak gerçek hayatta bu tür istenmeyen eylemlerin çoğunu gerçekleştiren kişiler taraftarlardır ve bu taraftarlar eylemleri sebebiyle uzun yıllar boyunca ve hatta bazı durumlarda ömür boyu futbol müsabakalarından men edilmelidir.

Hakemler, oyuncular ve taraftarlar ırkçılığın karşısında durmalı

Ciddi bir toplumsal olay olan ırkçılığın futbol sahalarında çözümü çerçevesinde, stadyumdaki futbol paydaşlarının nasıl reaksiyon göstereceği de bir o kadar önemlidir. Marega örneğinden yola çıkacak olursak, Marega’ya taraftarlar tarafından ırkçı saldırılar yapıldığı anda, müsabaka hakemleri ırkçı tezahüratlara karşı sessiz kalmış ve Marega’nın oyun alanını terk etme eylemine hiçbir takım arkadaşı fiilen destek vermemiştir.

İngiltere merkezli Kick It Out organizasyonu müsabaka hakemlerinin ırkçılığa maruz kalan oyuncuya destek olmamasına ve oyuncuların tümünün bir araya gelip tepki amacıyla oyun alanını topluca terk etmemelerine anlam verememiştir. Bu sebeple, bir futbolcu oyun alanında ırkçı bir saldırıya uğradığında, hakemler, diğer futbolcular ve stadyumda bulunup ırkçı eylemleri desteklemeyen taraftarlar dahil herkes ırkçı eylemin karşısında durmalıdır.

[Avukat Anıl Dinçer Spor Hukuku uzmandır]

AA

2020 ABD Seçimleri: Cumhuriyetçi konsolidasyon, Demokratik parçalanma

Kasım ayında gerçekleştirilecek başkanlık seçimleri öncesinde ABD’de sular iyice ısınmaya başladı. Kasım 2016’da Cumhuriyetçi Parti’den seçilerek başkanlık koltuğuna oturan Donald Trump’ın “nev’i şahsına münhasır” yönetim tarzıyla bütün ezberleri sildiği ülkede, gerçekleştirilecek olan seçimlerin Trump’ın oluşturduğu “tarzın” devamı ya da ABD’nin geleneksel kodlarına dönmesi bağlamında büyük bir kırılma oluşturacağı da anlaşılıyor. Nitekim her iki parti de kendi içinde mevcut duruma ve geleceğe ilişkin hesaplar yapıyor ve “geleneğin terk edilmesi” ya da yönetim üslubunun büyük oranda değişmesi anlamına gelebilecek faktörleri de değerlendiriyor.

Cumhuriyetçilerin Trump’ın arkasında oldukça güçlü bir şekilde konsolide olmuş görüntüsü, sürecin heyecanını tamamıyla Demokrat aday adayları arasındaki mücadeleye odaklamış durumda.

Trump’ın Senato’daki azil soruşturmasından Cumhuriyetçi çoğunluk eliyle aklanmasının ardından, ABD’de gözler tamamen seçimlere çevrilmiş durumda. Nitekim özellikle Demokrat Parti ön seçimlerinin başlaması ve bu partideki çok sayıda adayın birbirleriyle mücadele içinde olması, ülkede gözlerin büyük oranda iç politikaya dönmesine yol açtı. Iowa ve New Hampshire ile başlayan Demokratların ön seçim süreci, “Süper Salı” olarak bilinen ve 3 Mart gününe rastlayan geniş kapsamlı mücadeleye kadar tam olarak netleşmeyecektir. Fakat Süper Salı sonrası, ön seçimler ekseninde Demokrat Parti’nin başkan adayı olmak için mücadele edecek en önemli isimler belli olacak gibi görünüyor. Süper Salı kapsamında içlerinde California, Colorado, Virginia, Kuzey Carolina, Teksas, Arkansas, Alabama, Maine, Massachusetts ve Minnesota gibi büyük ve heterojen bir nüfusa (ve pek tabii ki delegeye) sahip olan eyaletlerin pozisyonu belli olacaktır. Bu nedenle, bu tarihin Demokratlar bakımından ciddi anlamda belirleyici olduğunu ifade etmek gerekiyor.

Demokrat aday adayları arasındaki ılımlı/sol (radikal) çekişmesinin hem Demokratların hem seçimlerin hem de ABD siyasetinin genel işleyişine etki edebilecek sonuçlar doğurması muhtemel.

Iowa’daki seçim skandalı Demokrat Parti’nin imajına darbe vurdu

Iowa’daki ön seçim esnasında yaşanan usulsüzlük ve hatalar, Trump’ın seçildiği 2016 seçimleri için usulsüzlük ve hata itirazında bulunan (ve hatta Rusya’nın da bu seçimlere müdahil olduğu yönünde ciddi şüpheleri bulunan) Demokratların -ki bu şüpheler hukuki anlamda herhangi bir sonuç doğurmamıştır- halk desteğinde ciddi bir erozyona yol açabilir. Zira Amerikan halkı, Trump’ı seçim usulsüzlüğü ile suçlayan ve hatta Ukrayna bağlantılı bir dava ekseninde onu azil soruşturmasıyla yerinden etmeye çalışmış muhalefet partisinin kendi iş ve işlemlerini sağlıklı bir biçimde yürütemiyor olmasını da göz önünde bulundurarak, desteğini Trump’a yönlendirebilir. Nitekim Gallup tarafından yürütülen son kamuoyu araştırmaları, Cumhuriyetçi Başkan Trump’a olan halk desteğinin, azil soruşturması süreci öncesine oranla en az 10 puan arttığını gösteriyor. Yani Demokrat Parti hem kendi seçim beceriksizliği hem de Trump’a yönelik soruşturma hamlesinin Senato’da sonuçsuz kalmasından dolayı oy tabanında belli bir kayba uğramış görünüyor.

Demokratların en önemli meselelerinden biri de Donald Trump’ın belli bir kesim üzerinde neredeyse “pop star” imajına entegre olmuş tarzını olumsuzlayabilmek ve onun devlet için “doğru olmayan” bir isim olduğunu göstermek olacaktır. Gerek sosyal medya kullanımı gerek üst düzey bürokratlar ve hatta kendi sekreterleriyle (bakanları) yaşadığı tartışmaların (son olarak yine kendisinin atadığı Adalet Bakanı Barr ile benzer bir anlaşmazlık içerisinde) Amerikan geleneklerine aykırı olduğu ve devlet aygıtını anlamsızlaştırdığına ilişkin tespit, Demokratların en temel söylemlerinden biridir. Aynı şekilde, Trump döneminde Avrupalı müttefiklerle yaşanan ciddi sorunlar (özellikle ticaret ve güvenliğe ilişkin), Avro-Atlantik bloğunun zayıfladığı yönündeki değerlendirmeler ve NATO ekseninde yürütülen tartışmaların Rusya ile Çin’e yaradığına dair eleştiriler, Demokratların dış politika bağlamındaki yaklaşımlarını yansıtıyor. Bu bağlamda üzerinde durulan bir diğer husus da “geleneksel” olarak görülen belli bazı müttefik ülkelerle yaşanan anlaşmazlıklardan sonra, bu aktörlerin “kendi çıkarları doğrultusunda” ABD’den uzaklaşması olacaktır. Bu hususta, Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerin duruşu, Demokratların en fazla dillendirdiği faktörlerden biri olacak gibi görünüyor. Özellikle Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşma, Donald Trump’tan çok Demokratların ilgisini çekiyor gibi.

Trump’ın kozu ekonomideki başarı

Ne var ki Trump’ın özellikle ekonomik konularda elde ettiği başarı Demokratların işini zorlaştıracağa benziyor. Nitekim Trump başkanlık döneminde daha çok üretim ve büyüme gibi hususlara önem vermiş ve işsizlik oranının azaltılması hususunda da belli bir başarı elde edebilmiştir. Özellikle Çin ile Ocak 2020 itibarıyla imzalanan ticaret anlaşmasıyla ABD pazarının korunması yönünde atılan adımın yanı sıra, (Kanada ve Meksika ile birlikte ABD’nin oluşturduğu) NAFTA’nın ABD’nin ticari çıkarları doğrultusunda güncellenmesi ve çok sayıda Amerikan şirketinin yatırımlarının bir bölümünü yeniden ABD’ye yapmaya başlaması, Trump’ın elde ettiği başarılar olarak gösteriliyor. Obama döneminde başlatılan sağlık reformunda atılan geri adım, BM ekseninde yürütülen çevre anlaşmalarından çekilme ve özellikle kaya gazı/petrolü üretimi hususunda atılan agresif adımlar ise Trump yönetimince “başarı”, Demokratlarca ise “yanlış” olarak gösterilen hususlar olarak biliniyor. Bunun yanı sıra, “göçmenlik yasasında” yapılması planlanan değişikliğin henüz hayata geçirilmemiş olması, Trump taraftarlarını ve Cumhuriyetçi Parti’nin “muhafazakâr” kanadını hayal kırıklığına uğratıyor. Demokratlar ise Meksika sınırına “duvar örülmesi” ve “göçmenlik şartlarının zorlaştırılması” hatta “çifte standarda” uğratılması girişimi olarak gördüğü “göçmenlik yasasının” henüz çıkarılamamış olmasını kendi başarısı olarak gösteriyor. Benzer bir durum “silah kullanımı yasası” bağlamında da kendini gösteriyor: Trump Cumhuriyetçi Parti’nin “geleneksel” olarak bireysel silahlanma taraftarı olan seçmen kitlesini yanına çekebilmek için bu yönde bir yasa çıkarmak istese de Demokratlar buna şiddetle itiraz ediyorlar. Zaten bu konu, göçmen yasası ve sağlık reformuyla birlikte ülkenin üzerinde uzlaşamadığı en temel meseleler arasında görülüyor.

Donald Trump’ın Orta Doğu’da kurmaya çalıştığı ve tamamıyla “İsrail çıkarlarına” hizmet etmesi planlanan politikası ise Demokratlarca tamamıyla reddedilmemekle birlikte, Binyamin Netanyahu’nun seçim zaferine hizmet etmesi amacıyla ortaya konulduğu aşikâr olan “Yüzyılın Antlaşması” gibi girişimler, bölgedeki Amerikan müttefiklerini Washington’dan uzaklaştırabilecek ve uzun vadede İsrail’in aleyhine olabilecek bir girişim olarak değerlendiriliyor. Benzer bir durum Rusya ile ilişkiler ekseninde de geçerli: Demokratlar Trump döneminde Rusya’nın eski Sovyet coğrafyası ve hatta Orta Doğu’da artan görünürlüğüne dikkat çekiyor ve Çin ile Rusya ve hatta Rusya ile Hindistan arasındaki yakınlaşmayı ABD adına “olumsuz” bir tablo olarak ortaya koyarak, Trump’ın bu hususlarda ülke çıkarına ciddi bir faaliyet göstermediğini belirtiyorlar.

Cumhuriyetçi Parti’nin seçimlere Donald Trump ile katılması neredeyse kesin gibi. Nitekim ona karşı yarışmak üzere ortaya çıkan birkaç aday adayı, destek bulamamaları üzerine geri çekildiler ve yalnızca eski Massachusetts Valisi William F. Weld aday adaylığına devam ediyor. Ne var ki onun da kısa bir süre içinde yarışı bırakması bekleniyor. Cumhuriyetçi Parti içinde Trump’ı eleştiren kesimler olmasına karşın, parti bir bütünlük içinde hareket etmeyi başarıyor. Nitekim bu birlik görüntüsü, Trump’a karşı yürütülen azil soruşturması esnasında da Kongre’nin her iki kanadında görülmüştü. Senato’da yer alan Cumhuriyetçilerden yalnızca Mitt Romney’in Trump’a karşı oy vermesi de bunun bir yansımasıydı. Özellikle Evanjelist kesimin desteğini alan ve bu kesimden gelen Pence’i başkan yardımcısı olarak tutan Trump, Orta Doğu politikası ve Yüzyılın Antlaşması gibi hamleleriyle Evanjelistler nezdindeki nüfuzunu korumayı bildi. Güney Eyaletleri ve Ortabatı’daki Cumhuriyetçi (kırmızı) eyaletler de Trump döneminde izlenen politikalardan genel olarak memnun görünüyorlar.

ABD siyasetinde iki partili yapı değişebilir

Demokratlar ise Trump’a getirdikleri büyük çaplı eleştirilere ve muhalefette yer almanın meydana getirmesi beklenen “olumlu” etkiye rağmen, kendi içlerinde yaşadıkları tartışma ve hatta bölünmeyle uğraşır görünüyorlar. Obama’nın başkanlık dönemlerinin ardından kendi iç muhasebesini yaparak siyasi arenaya daha güçlü dönmesi beklenen Demokratlar, Temsilciler Meclisi’nde elde ettikleri çoğunluğa karşın, başkanlık seçimlerine dair ciddi bir kafa karışıklığı yaşıyorlar. Nitekim 2016 seçim kampanyası esnasında Hillary Clinton’a karşı yarışan ve kaybeden Vermont Senatörü Bernie Sanders’ın kişiliğinde temsil edilen “sol” çizgiyle partinin genel “ılımlı liberal” çizgisi arasında belirmiş olan çatışma, Demokrat Parti ileri gelenlerini ciddi anlamda düşündürmekle birlikte, bu partiye oy veren şehirli ve profesyonel seçmen içinde de bölünmeler yaşanmasına yol açıyor. Hatta Trump yönetimi, bu kafa karışıklığını kullanarak ve özellikle de Sanders’ın ABD’ye göre “radikal” bulunan söylemlerini ve vaatlerini de gündeme getirerek, Demokratların oy tabanını kendisine çekmeye çalışıyor. Demokratlar arasındaki bölünme o kadar ileri bir noktaya varmış durumda ki, 2016’dan bu yana Sanders çizgisinin Demokrat Parti’den koparak yeni bir parti kurması ve ABD’deki iki partili yapıyı değiştirmesi gerektiğine ilişkin analizler dahi yapılıyor.

Nitekim bu seçim kampanyası esnasında da çok sayıda “ılımlı liberal” ya da “sol” görüşlü isim Demokrat Parti’den aday adaylıklarını açıkladılar. Önemli bir bölümünün yeterli mali ve siyasi desteği bulamayarak kampanyalarını sonlandırdığını gördüğümüz adaylardan ön plana çıkan birkaç isim oldu. Bunlardan en önemlisi Trump’ın azil soruşturması sürecine de konu olan ve bir önceki başkan Obama’nın yardımcısı olan Joe Biden’dır. Biden partideki “ılımlı liberal” kanadın adayları arasındaki en meşhur isim. Ne var ki Biden azil soruşturması sürecinde ciddi anlamda yıprandı. Biden’ın “renksiz ve kokusuz bir ılımlı” olarak ifade edilen en önemli özelliği, ileri yaşı ve uzun yıllardır siyasetin içinde olması gibi faktörlerle birleştiğinde, özellikle genç ve yenilikçi seçmen nezdinde işini zorlaştırıyor. Demokratların bir bölümü, en önemli özelliği “seçilebilir” kabul edilmek olan, gelenekçi bir ismi kendilerini heyecanlandıracak bir aday olarak görmüyor. Nitekim bu durum, Iowa ve New Hampshire’daki ön seçimlere de yansıdı ve Biden geri planda kaldı. Biden’ın en büyük hedefi, Süper Salı’dan yükselişle ayrılarak iddiasını yeniden tazelemek.

Demokrat Parti’nin ‘ılımlı liberal’ kanadı tedirgin

Biden’ın çizgisinde yarıştığı bilinen diğer aday adayları arasında, Indiana eyaletinin South Bend kasabasının belediye başkanı olan 38 yaşındaki genç politikacı ve eski asker Pete Buttigieg ön plana çıkıyor. Her iki ön seçimde de yüksek oy yüzdelerine ulaşan Buttigieg ılımlı bir liberal olarak, daha çok eğitim sistemi, LGBT hakları gibi hususlara önem veriyor. Başkanlık seçimlerinde yarışan tek “gay” olma özelliğine de sahip olan Buttigieg, bu yönüyle de ilginç bulunuyor ve özellikle genç kesimin oylarını çekme potansiyeline sahip. Ne var ki Buttigieg’in en büyük dezavantajları Afro-Amerikalılar arasındaki oy desteğinin çok düşük olması (bu yönde Biden epey avantajlı) ve az tanınan tecrübesiz bir isim olması.

Aynı çizgide konumlanmış bir diğer isim ise Minnesota Senatörü Amy Klobuchar. Altyapı yatırımları, sağlık reformu ve ilaç fiyatlarının düşürülmesi gibi hususlar özelinde bir kampanya yürüten Klobuchar Minnesota’ya komşu Iowa’daki ön seçimlerde epey geride kalmasının ardından hayal kırıklığına uğradı. Klobuchar’ın ilerleyen süreçte adaylıktan çekilerek “ılımlı” liberal kanattan bir isme destek vermesi bekleniyor.

Ilımlı liberal olarak adlandırılabilecek bir diğer isim ise milyarder işadamı ve eski New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg. Bloomberg yarışa oldukça geç katılmış bir isim olarak Iowa, New Hampshire ve Güney Carolina’da yapılan ön seçimlere girmemeyi ve bütün ekonomik gücünü Süper Salı kapsamında görülen eyaletlerde kullanarak kampanyasına başlamayı tercih etti. Daha şimdiden bu eyaletlerde ve tüm Amerika çapında çok büyük bir reklam kampanyası başlatmış olan Bloomberg’in en büyük avantajı “hiç bitmeyecek gibi görünen” ekonomik gücü olacak. Başarılı olduğu ifade edilebilecek bir belediye başkanlığı yapmış olan Bloomberg, tüm Amerika’nın tanıdığı bir isim ve oldukça profesyonel ve geniş kapsamlı bir ekiple çalışıyor. En büyük dezavantajları olarak ise yaşı ve milyarder bir işadamı olarak halkın sorunlarına yabancı biri olması gösteriliyor. Bloomberg kampanyasında daha çok göçmenlik reformu, teknolojik gelişim ve iklim değişikliğiyle mücadele gibi hususları kullanıyor. Bloomberg’in ilerleyen süreçte Biden ya da Buttigieg ile “ılımlı liberal” oylar için mücadele etmesi bekleniyor.

Sol ya da “radikal” çizginin en önemli ismi ise Bernie Sanders. 78 yaşındaki Vermont Senatörü, 2016’da Hillary Clinton’a karşı kaybettiği kampanyanın ardından, Ekim 2019’da geçirdiği kalp krizine rağmen Demokrat Parti ön seçimlerine katılarak ve şu ana dek en iyi performansı göstererek, iddialı bir aday adayı olarak karşımızda. Kendisini “demokratik sosyalist” olarak adlandıran Sanders, kendisine her daim arka çıkan adanmış bir destekçi kitlesine sahip. Bu kitlenin içinden birçok isim, Sanders’ın kampanyasında “gönüllü” olarak çalışıyor. Buna karşın Sanders’ın aynı zamanda adaylar arasında en büyük kampanya bütçesine sahip isimlerden biri olduğu da bilinen bir gerçek. Sanders bu ön seçimler ekseninde hedefini “Trump’ı başkanlıktan indirmek” olarak açıkladı ve Demokrat Parti içindeki diğer adaylara değil, direkt olarak Trump’a odaklandığını gösterdi.

Ne var ki Sanders’ın adaylığı ve özellikle söylemleri, parti içinde çoğunluk olduğu bilinen “ılımlı” kesimi epey rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık, aday olması durumunda, Demokrat seçmenin bir bölümünün Sanders’a oy vermemesi gibi bir durumu ortaya çıkarma endişesi doğuruyor. Sanders’ın tüm vatandaşlara ücretsiz sağlık hizmeti, zenginden daha çok vergi almayı öngören vergi politikası, asgari ücreti yükseltmeye ve ücretsiz üniversite eğitimi vermeye odaklanan söylemleri, özellikle iş dünyasında ciddi bir rahatsızlığa neden oluyor. Demokrat Parti ileri gelenleri de bu durumdan endişe duyuyorlar. Sanders Afro-Amerikalılardan ve göçmen kökenlilerden de büyük çaplı oy alma potansiyeline sahip bir isim olarak görülüyor. An itibarıyla adaylar arasında en fazla öne çıkan isim olan Sanders, eğer bu kampanyasında da başarılı olamazsa ya da Demokrat Parti tarafından süreçten çekilmeye zorlanırsa, “yeni bir siyasi dalga/parti” söylemi ABD çapında güçlenebilir.

Sanders ile benzer bir çizgide yer alan ve vergi sistemi ve kürtaj hakkı gibi hususlara yoğunlaşan Massachusetts Senatörü Elizabeth Warren ise Iowa ve New Hampshire ön seçimlerinde yeterli başarıyı elde edememesine karşın, Süper Salı’dan umudunu kesmiş değil. Ne var ki Warren’ın seçmenlerinin önemli bir bölümünün tercihleri Sanders’a kayabilecek durumda. Warren’ın ön seçimler başlamadan önce Sanders’la girdiği söz düellosu ise Sanders’ten çok Warren’a oy kaybettirmiş görünüyor. Nitekim Warren’ın ön seçimlerde çok daha yüksek bir performans göstermesi bekleniyordu. Warren’ın ön seçimlerden çekilmesi durumunda, seçmenlerinin tercihinin Sanders olması ise beklenen bir gelişme olacak.

2020 seçimleri ABD tarihinin en ilginç olaylarından biri olacağa benziyor. Cumhuriyetçilerin Trump’ın arkasında oldukça güçlü bir şekilde konsolide olmuş görüntüsü, sürecin heyecanını tamamıyla Demokrat aday adayları arasındaki mücadeleye odaklamış durumda. Demokrat aday adayları arasındaki ılımlı/sol (radikal) çekişmesinin ise hem Demokratların hem seçimlerin hem de ABD siyasetinin genel işleyişine etki edebilecek sonuçlar doğurması olasıdır. Nitekim bu parti içindeki yarış, “müesses nizam” ile “değişimciler” arasındaki hesaplaşmaya dönüşebilecek bir nitelik taşıyor. Son kertede, ABD seçimleri, Trump’ın kişiliğinde beliren “nev’i şahsına münhasır” liderlik anlayışı ile bürokrasiyle uyumlu liderlik türü arasındaki bir mücadeleyi de yansıtacaktır.

[Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Küresel ticarette koronavirüs etkileri hissediliyor

Analistler, Çin’de geçen ay başlayan koronavirüs salgını sebebiyle ülkede ekonomik aktivitenin önemli derecede azaldığını ve etkilerinin küresel ticarette de kendini göstermeye başladığını belirtti.

Çin‘in Vuhan eyaletinde geçen ay ortaya çıkan yeni tip koronavirüs salgınından dolayı ölenlerin sayısı 2 bine yaklaşırken, Çin’de yetkililerin çabalarına rağmen hayat henüz normale dönemedi.

Ülkenin birçok bölgesinde fabrikalar işbaşı yapamazken, imalat sektörü başta olmak üzere geciken üretim başlangıcı sebebiyle küresel çapta tedarik zincirinde aksamaların meydana gelmesinden korkuluyor.

Çin’de salgının başlamasıyla birlikte bakır ve petrol fiyatları aylık bazda önemli değer kaybı yaşarken, brent petrolün varili yüzde 15, bakırın libresi yüzde 8,4 geriledi. Analistler, özellikle bakır fiyatındaki düşüşün küresel ekonomideki beklentilere ilişkin önemli mesajlar verdiğini kaydetti. 

Analistler, Çin’in ekonomik büyüklüğünün, 2002-2003’te ortaya çıkan SARS virüsü dönemindekinin yaklaşık dört katına çıktığını ve küresel ekonomi için görece daha önemli hale geldiğini söyledi.

Tedarik zincirinin yer değiştirmesi durumunda bunun firmaları ve Çin’i oldukça zor durumda bırakabileceğine işaret eden analistler, yaklaşık 14 trilyon dolarlık milli gelir ile dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda bulunan Çin’in, küresel ticaretin hem talep hem de arz tarafında önemli bir oyuncu konumunda bulunduğunu ifade etti.

Koronavirüs en çok emtia fiyatlarını etkiliyor

Dünya Ekonomik Formu‘nun (WEF) 2018’de yayımladığı bir makaleye göre Çin, bazı emtialarda dünyadaki talebin yüzde 50’sinden fazlasını oluşturuyor. Dünyadaki çimento tüketiminin yüzde 59’u, nikel tüketiminin yüzde 57’si ve bakır, çelik ve kömür tüketiminin yüzde 50’si Çin tarafından yapılıyor.

Çin’de salgının başlamasıyla birlikte bakır ve petrol fiyatları aylık bazda önemli değer kaybı yaşarken, brent petrolün varili yüzde 15, bakırın libresi yüzde 8,4 geriledi.

Analistler, özellikle bakır fiyatındaki düşüşün küresel ekonomideki beklentilere ilişkin önemli mesajlar verdiğini kaydetti.

Bakırın birçok ürünün üretiminde kullanılması sebebiyle, ekonomik aktivitenin arttığı dönemlerde, bakır talebinin ve dolayısıyla fiyatının yukarı yönlü hareket ettiğini belirten analistler, bakır fiyatlarındaki geri çekilmenin ekonomideki beklentilerin görece aşağı yönlü revize edildiğini gösterdiğini söyledi.

Analistler, aynı şekilde petrol fiyatlarındaki gerilemenin de talep bazlı endişelerden kaynaklandığını, salgının kontrol altına alınamaması durumunda petrol fiyatlarındaki aşağı yönlü hareketin devam edeceğini dile getirdi.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) raporuna göre petrol talebi bir haftalık süreçte yüzde 19 gerilerken, talepteki düşüşün ana sebeplerinin başında Çin’deki salgın geliyor.

Çin ekonomisinin yavaşlayan büyüme hızıyla birlikte anlaşmada taahhüt edilen ithalat kalemlerinin satın alınması da zor olacak. ABD yönetimiyle geçen günlerde görüşme yapan Çin tarafı, konuya ilişkin anlaşmanın şartlarını yerine getireceklerini belirtmişti. 

Öncü göstergeler küresel ekonomik aktivitede yavaşlamaya işaret ediyor

Küresel ekonomideki gidişata dair önemli öncü endekslerden olan Baltık Kuru Yük Endeksi (BDI) 425 seviyesine gerileyerek, Nisan 2016’dan bu yana en düşük değere işaret etti.

Günlük olarak hesaplanan endeks, gemilerin belirli bir rota üzerindeki ağırlık maliyetlerinin hesaplanmasıyla oluşturuluyor. Endeks, küresel büyümeyle olan korelasyonu nedeniyle de önemle takip ediliyor.

Analistler, endeksteki gerilemenin deniz ticaretinde önemli bir ağırlığı bulunan Çin’de zayıflayan aktiviteden kaynaklandığını vurguladı.

Gemi taşımacılığının bütün segmentlerinde bir düşüşün göze çarptığını kaydeden analistler, Çin’de koronavirüsün yayılmasını önlemek amacıyla fabrikaların kapatılması ve ulaşımın sınırlandırılmasının endeksteki gerilemede etkili olduğunu söyledi.

Analistler, halihazırda maruz kalınan yavaşlamanın taşımacılık sektörü ve emtialar üzerinde gelecek dönemde etkisinin daha net görüleceğini dile getirdi.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları ekonomik aktivitenin oldukça düşük seviyelere inmesinin Çin ekonomisi üzerinde olumsuz etkilerinin olmasını beklediklerini belirterek, Çin’in 2020 büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti. 

Çin yönetiminden ekonomiye çifte destek

ABD ile Çin arasında Aralık 2019’da imzalanan birinci faz ticaret anlaşmasından doğan yükümlülüklerin Çin yönetimi tarafından nasıl karşılanacağı ise piyasaları tedirgin eden bir başka unsur olarak ortaya çıktı.

Çin ekonomisinin yavaşlayan büyüme hızıyla birlikte anlaşmada taahhüt edilen ithalat kalemlerinin satın alınması da zor olacak. ABD yönetimiyle geçen günlerde görüşme yapan Çin tarafı, konuya ilişkin anlaşmanın şartlarını yerine getireceklerini belirtmişti.

Analistler, Çin ekonomi yönetiminin salgının ekonomik etkilerini hafifletmek için hem para hem de maliye politikalarıyla likiditeyi artırıcı önlemler aldığını belirtti.

Çift taraflı destekleyici adımların piyasaları görece rahatlattığını ifade eden analistler, Çin Merkez Bankası’nın (PBoC) 1 yıllık faizlerde 10 baz puan indirime gittiğini, bankanın bu ay başında da bir ve iki haftalık repo faiz oranlarında 10 baz puanlık indirimle piyasalara yaklaşık 1 trilyon 200 milyar yenlik likidite sağladığını hatırlattı.

Analistler, PBoC’nin finansal istikrara yönelik endişelerinin kısıtlı olduğunu, yine de politika faizinde indirime gitmesinin beklenmediğini kaydetti.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları ekonomik aktivitenin oldukça düşük seviyelere inmesinin Çin ekonomisi üzerinde olumsuz etkilerinin olmasını beklediklerini belirterek, Çin’in 2020 büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize etti.

Kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s yaptığı açıklamada Çin’in 2020 büyüme tahminini yüzde 5,8’den yüzde 5,2’ye, S&P ise yüzde 5,7’den yüzde 5’e indirdiğini duyurdu.



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

‘Batı’ varoluşunu Münih’te tartıştı

Bu yıl 56’ncısı gerçekleştirilen Münih Güvenlik Konferansı, küresel jeopolitik fay hatlarındaki kırılmaların derinlik kazandığı bir iklimde düzenlendi. Bu buluşmanın, on yıllar sonra 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki küresel siyaseti değerlendirecek olanlar için, içerdiği çelişkiler, yan yana gelen ve gelmeyen isimlerle zengin bir malzeme temin edeceği muhakkak. Konferans, sorunların çözümüne hizmet edecek olumlu formüller üretmekten ziyade, çatışmaların derinliğini ortaya koyması ve gelecekte doğacak gerilim alanlarına işaret etmesiyle önemli bir görevi de yerine getirdi. Bu açılardan bakıldığında konferansın faydasız olduğunu söylemek mümkün değil. Organizasyonun uluslararası ilişkiler alanına yaptığı en büyük katkı ise hiç şüphesiz konferansın başlamasından önce hazırlanan “Munich Security Report 2020” belgesiyle gündeme getirilen “Westlessness” kavramının dolaşıma girmesi oldu. Henüz ülkemizde enine boyuna tartışılma zemini bulamayan bu kavramı Türkçeye tek bir kelime ile tercüme etmek kolay değil. Şimdilik “Batısızlık“ ya da “Batı’nın Yalıtılması” olarak mümkün olan en kısa şekilde ifade edebileceğimiz bu kavramda, Kuzey Atlantik İttifakının yaşadığı derin ayrılıklar yatıyor.

Münih’te doğan ve Steinmeier’in ayrıntılandırdığı “Westlessness-Batısızlık”kavramına yanıt, konferansın ikinci gününde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo, gerek Steinmeier gerek Macron’un “Batı dünyasının gerilediğine dair görüşlerinin gerçeği yansıtmadığını savundu

Munich Security Report 2020’de Türkiye açısından dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus ise belgenin 15. sayfasında 2020 yılı için izlenmesi gereken kriz bölgelerine dair hazırlanan liste. Bu listede bizim açımızdan üzerinde durulması gereken nokta, Suriye’nin 10 ülkeyi kapsayan sıralamada yer almamış olması. En basit yorumla, Suriye’nin, içerdiği karmaşık problemler ve göçmen sorunu nedeniyle bir tabu haline geldiğini ifade edebiliriz. Suriye’deki sürecin gidişatı, bu rapordaki sıralamaya girmemesi nedeniyle, artık uluslararası toplumun değil, ABD ile Rusya arasındaki pazarlıkların alanına bırakılmış görünüyor. Münih Güvenlik Konferansı için çalışan uzmanlara göre, Uluslararası Kriz Grubu’nun (International Crisis Group) değerlendirmeleri doğrultusunda 2020’de yakından izlenmesi gereken 10 ülke ve bölge ise şu şekilde sıralanıyor:

1- Afganistan

2- Yemen

3- Etiyopya

4- Burkina Faso

5- Libya

6- ABD, İran, İsrail, İran Körfezi Bölgesi

7- ABD ve Kuzey Kore

8- Keşmir

9- Venezuela

10- Ukrayna

Bu listeye, içerdiği yüksek insani ve siyasi kriz potansiyeline rağmen Suriye’nin dahil edilmemiş olması, konferansın ardından üzerinde düşünülmesi gerekecek bir husus olacaktır. Şimdi dönelim Münih’teki konferansa ve bugünden sonra uluslararası ilişkilere damgasını vuracak “Westlessness – Batısızlık“ kavramının ne olduğuna.

ABD ile AB arasındaki uçurum ‘Batı dünyasını’ zayıflattı 

“Batı Dünyası” olarak tanımlayabileceğimiz ve bugüne kadar ekseriyetle Kuzey Atlantik İttifakı – NATO organizasyonunda vücut bulan siyasi ve askeri yapının bugün küresel düzeydeki konumunu sorguluyor “Westlessness” kavramı. Kavramın içeriğine ilişkin ilk açılım Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasında Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’den geldi. Steinmeier Batı’nın küresel ölçekte azalan etkisini temsil eden bu kavramın doğuşunu iki sebebe bağladı. Almanya Cumhurbaşkanı bu sebeplerden ilki olarak ABD’nin Trump’ın Başkan olmasıyla yöneldiği politikalara işaret etti. Steinmeier’e göre, Trump yönetimindeki ABD artık barış yapıcı ve barışı koruyucu rolünden uzaklaşmıştır. Bu tavır değişikliği yalnızca ABD’nin değil “Batı dünyasının” küresel ölçekte gücünü azaltmakta, imajını zedelemekte.

Yine Almanya Cumhurbaşkanına göre “Westlessness-Batısızlık”ı doğuran ikinci sebep Avrupa’nın fazlasıyla kendi iç problemlerine boğulmuş durumda olması. Hatta kendisi dışında gelişen birtakım küresel problemler de pek yakın gelecekte Avrupa’nın problemi haline gelmek üzere, fakat yaşlı kıta henüz bunlara karşı da yeterince hazırlıklı değil. Avrupa’nın temsil ettiği “Batı dünyasının” gerek kendi topraklarındaki gerekse dünya üzerinde doğal nüfuz alanı olarak gördüğü bölgelerdeki sorunları çözme kapasitesini yitirmesi, Batının gerilemesinin emareleri olarak değerlendiriliyor. Steinmeier’in “Westlessness-Batısızlık”ı tanımlarken yaptığı uyarı da kulak arkası edilmeyecek türden. Almanya Cumhurbaşkanı, İran’ın nükleer programını kontrol altına almaya yönelik imzalanan anlaşmadan ABD’nin çekilmesini eleştirerek, “uluslararası anlaşmaların delindiği günlerden” geçildiğine işaret etti. Birleşmiş Milletler’in hükmünü giderek yitirdiğini vurgulayan Almanya Cumhurbaşkanı, küresel politikada yıkıcı dinamiklerin yürürlükte olduğunun altını çizerek, “Büyük Güçler Mücadelesinin” geri döndüğü uyarısında bulundu.

Steinmeier’in verdiği örneğe ABD’nin “Yüzyılın Barış Planı” adı altında gündeme getirdiği ve BM’nin Filistin’e dair aldığı tüm kararları hükümsüz kılan, kaos doğuracak girişimini de eklemek yerinde olacaktır. Almanya Cumhurbaşkanının “uluslararası anlaşmaların delindiği günlerden geçiyoruz” ifadesini kullanması ise iki büyük dünya savaşının öncesinde yaşanan süreçleri anımsatıyor.

Steinmeier’in ABD ile Avrupa arasında bir uçurum oluştuğuna işaret eden “Westlessness-Batısızlık” kavramını ele alırken Türkiye’den bakan bizlerin de “Hangi Batı?” sorusunu sorması gerekiyor. “Batı” ya da “Batı dünyası” artık tam olarak neyi ifade ediyor? Görünen o ki bugün ABD ve Avrupa’dan oluşan iki ayrı Batı kavramı netleşmiş durumda. Peki Avrupa’nın temsil ettiği Batı kim? İngiltere’yi bu Batı’nın içinde değerlendirmeli miyiz? Çin ile ilişkilerinde yaşadıkları çelişkiler, İngiltere ile ABD’yi de çıkar çatışmalarına sürüklüyor; Avrupa Birliği’nden de ayrılan İngiltere üçüncü bir Batı mı? “Westlessness-Batısızlık” kavramının Münih’te yani Almanya’da doğduğunu göz önüne alırsak, acaba Batı’nın gerilediği ve küresel gücünü yitirdiği fikri Almanya’nın yaşadığı bir hezeyandan mı ibaret? AB içindeki lokomotif güç olma pozisyonunu yitiren Almanya, kendi gücündeki düşüşü, Batı dünyasının tamamına mı teşmil etmekte?

Bu son sorunun cevabını ararken Almanya’da Hristiyan Demokrat Parti’nin aşırı sağın temsilcisi AfD ile Türingen’de yaptığı ittifaktan sonra içine yuvarlandığı krizi de değerlendirmek gerekiyor. Bu kriz Merkel’in halef olarak belirlediği Annegret Kramp-Karrenbauer’in 2021 yılında Başbakanlığa aday olmayacağını açıklamasına yol açtı. Fakat kriz burada kalmayacak gibi görünüyor. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell’in, 2018 yılının Mayıs ayında henüz güven mektubunu sunmadan, “Almanya’daki sağ siyaseti yeniden tanzim edeceklerine” dair kullandığı ifadelerin hayata geçtiği bu süreçte, Berlin yönetiminin kendisini ve Batı dünyasını yeni bir eksende tanımlama çabası içinde olduğu anlaşılıyor. AB’nin diğer başat gücü Fransa’nın, Macron liderliğinde bugün ülke içinde ve uluslararası platformlarda geldiği nokta da, “bu terazinin bu sıkleti çekmeyeceğinin” bir başka delili.

Münih’te doğan ve Steinmeier’in ayrıntılandırdığı “Westlessness-Batısızlık”kavramına yanıt, konferansın ikinci gününde ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’dan geldi. Pompeo, gerek Steinmeier gerek Macron’un “Batı dünyasının gerilediğine dair görüşlerinin gerçeği yansıtmadığını savundu. Konuşmasında “Batı kazanıyor, özgürlük ve demokrasi kazanıyor, hep beraber kazanıyoruz” diyen ABD Dışişleri Bakanı, elde edilmekte olduğunu iddia ettiği başarının Avrupalı müttefikler tarafından “satın alınmamasına-paylaşılmamasına” sitem etti. “Transatlantik ittifak ölmüştür argümanı abartılı bir söylemdir” diyen Pompeo’nun, Batı dünyası için “üç endişe kaynağı” olarak sırasıyla: Rusya, İran ve Çin’i işaret etmesi ise taraflar arasındaki çelişkilerin bir kez daha ilanı oldu. 5G teknolojisi için Çin teknoloji firması Huawei ile işbirliği yapılmaması konusunda Avrupa ülkelerini bir kez daha uyaran Pompeo, Pekin yönetiminin kontrolündeki teknoloji markalarının bir tür “Truva Atı” rolü oynadığını vurguladı. Rusya’yı dezenformasyon operasyonlarıyla Batılı müttefikleri birbirine düşürmekle suçlayan ABD Dışişleri Bakanı, İran’ın da siber saldırılar yoluyla Orta Doğu’daki istikrarı tehdit ettiğini iddia etti.

Üç Deniz İnisiyatifi

ABD Dışişleri Bakanının Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasında gündeme getirdiği “Üç Deniz İnisiyatifi” ise Türkiye’nin de kısa vadede ele alması gereken konulardan biri. Türk Akım ve Kuzey Akım 2 boru hatları nedeniyle Türkiye ile Almanya’yı yaptırımla tehdit eden ABD, Rusya’nın Avrupa’daki enerji işbirliği projelerini akamete uğratmak için harekete geçti. Adriyatik, Baltık ve Karadeniz’i kapsayan “Üç Deniz İnisiyatifi”, 12 AB üyesi ülkeyi kapsayan bir proje olarak ilk kez 2015 yılında gündeme geldi. Söz konusu 12 ülkenin 11’inin NATO üyesi olması ise Trump yönetiminin beklentisi doğrultusunda ivme kazanacağı anlaşılan bu inisiyatife daha da önem yüklüyor (Bu 12 ülke: Avusturya, Bulgaristan, Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya). Pompeo, bu ülkelerin Rus petrol ve doğalgazına bağımlılıklarına son vermek için 1 milyar dolarlık altyapı yatırımına hazırlandıklarını ilan etti. Yani bir nevi “Enerjide Marshall Planı” yola çıkmış durumda.

Washington yönetiminin, kıta Avrupasını teknoloji alanında Çin’den, enerji alanında ise Rusya’dan uzak tutmak için kararlı adımlar atmaya hazır olduğu anlaşılıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un bu baskı karşısında “Stratejik bir siyasal güce dönüşmek için Avrupa’nın kendi stratejilerine ihtiyacı var” söylemi de cılız kalıyor. Dahası Macron’un konferansta Kırım’ı ilhakı dolayısıyla Rusya’ya uygulanan ambargoların etkisiz kaldığını savunarak Moskova ile stratejik diyalogun yeniden başlatılması için yaptığı çağrının da Washington tarafından dikkate alınmayacağı anlaşılıyor. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in ittifakı bir arada tutmak için “Yalnız bir Avrupa’ya inanmıyorum. Yalnız bir ABD’ye de inanmıyorum. Avrupa ve ABD ancak beraber var olabilirler” şeklindeki çağrısı da artık tarafların makas değiştirdiği açık-seçik ortaya konmuş olan ekonomik çıkarları nezdinde bir iyi niyet ifadesinden öteye geçemiyor.

Böylece Münih Güvenlik Konferansı da 3-4 Aralık 2019’da Londra’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde olduğu gibi ABD’nin Rusya, İran ve Çin’den kaynaklandığını savunduğu tehditleri bir kez daha kayda geçirdiği bir platforma dönüştü. Konferans, verilen mesajlar kadar sorunlu tarafların yoğun ikili görüşme trafiğiyle de kayda geçti. Suriye, Libya ve Ukrayna gibi başlıca çatışma alanlarını kapsayan bu görüşmelerden birini not etmeden geçmeyelim. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov arasında konferansın ilk günü olan 15 Şubat’ta, organizasyonun da düzenlendiği Bayerischer Hof Oteli’nde, Rusya Dışişleri Bakanının kullanımına ayrılmış olan toplantı odasında gerçekleşti bu ilginç görüşme. Buluşmayı ilginç kılan noktalardan biri, Amerikan basınının bu görüşmenin gerçekleşeceğinden habersiz bırakılıp, izlemesine de müsaade edilmezken, Rus basınının, görüşmenin gerçekleşeceğinden haberdar edilmesiydi. Dahası Amerikan basını bu görüşmeden Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova’nın Facebook paylaşımı sayesinde haberdar oldu. Sözcü Zakharova, yazılı açıklamasını Pompeo’nun Lavrov’un odasından çıktığı anda çekilen fotoğrafıyla da desteklemeyi ihmal etmedi. Rus kaynaklarına göre, Amerikan tarafının talebiyle görüşmenin ardından her iki tarafın açıklama yapmaması, dahası Pompeo ve Lavrov’un el sıkışma anının görüntülenmemesi konularında da uzlaşmaya varılmıştı. Basının görüşmeden haberdar olması üzerine ABD diplomatik kaynakları, ülkelerinin basın kuruluşlarını, bunun “ayak üstü (pull-aside meeting) bir görüşme olduğu konusunda ikna etmek için çaba harcadı. Bayerischer Hof Oteli’ndeki bu görüşmenin içeriği şimdilik bir muamma. Herhalde Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier de “Westlessness” kavramını izah ederken, uluslararası anlaşmaların delindiği bir dönemde yaşandığını hatırlatmayı bu gibi gizli kapaklı görüşmeleri kast ederek gerekli görmüştü.

Münih Güvenlik Konferansı, Almanya odaklı olarak “Batı dünyası” ve Avrupa’nın varoluşsal problemlerinin tartışılmasına kapı aralarken, Avrupa’nın yol açtığı problemlere sıra gelmedi. Organizasyon öncesi yayımlanan “Munich Security Report 2020” belgesinde yer alan Akdeniz’deki yoğun göç hareketi, Kuzey Afrika ülkelerinde giderek artan toplumsal olaylar, iklim güvenliği, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi konuları basına yansıyacak düzeyde gündeme gelemedi. Münih’ten geriye kalan ve 2020 yılının kalan günlerine damga vuracak olan “Westlessness-Batısızlık” kavramının Türkiye-NATO ve Türkiye-AB ilişkilerine nasıl bir etkisi olacağını, bunun yanı sıra ABD’nin ivme kazandıracağı anlaşılan “Üç Deniz İnisiyatifi’nin” Türkiye’nin uluslararası enerji pazarındaki konumuna yapacağı etkileri yakından izlememiz gerekecek. 

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

ABD’nin Orta Asya stratejisi: Bağımsızlığı sağlamak mı çevreleme doktrini mi?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo 29 Ocak’ta Londra ile başladığı yurtdışı seyahatlerinin son ayağı olan Orta Asya bölgesinde önemli ziyaretler gerçekleştirdi. Üst düzey temaslarda bulunan Pompeo ilk olarak Kazakistan’ın Başkenti Nur-Sultan’da (Astana) Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve ülkenin kurucu lideri Nursultan Nazarbayev ile bir araya geldi. Daha sonra Özbekistan’ın başkenti Taşkent’e geçerek Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile görüştü. Ardından tüm Orta Asya devletlerinin dışişleri bakanlarıyla birlikte bir toplantı yaparak programını tamamladı. Bu esnada ABD Dışişleri Bakanlığı da Orta Asya bölgesine yönelik yeni strateji raporunu açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun “Orta Asya’daki her bir ulusun bağımsız ve egemen olmasını istiyoruz; bölgedeki başka bir ülkenin himayesinde olmasını veya vasal devlet haline gelmesini değil” şeklindeki açıklamaları renkli devrimler döneminin retoriğini anımsatıyor

Ayrıntılı olarak incelendiğinde, raporun aslında herhangi bir yenilik getirmediğini, ancak bölgedeki mevcut statükoyu değiştirmeye yönelik bir hamle olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Nitekim söz konusu strateji belgesi kadar, Pompeo’nun ziyaretler kapsamında yaptığı basın açıklamaları da bu argümanı destekler nitelikte. Dışişleri Bakanı Pompeo’nun “Orta Asya’daki her bir ulusun bağımsız ve egemen olmasını istiyoruz; bölgedeki başka bir ülkenin himayesinde olmasını veya vasal devlet haline gelmesini değil” şeklindeki açıklamaları renkli devrimler döneminin retoriğini hatırlatıyor; strateji belgesinde yer alan “beş ülkeyle yakın ilişkilerin ve işbirliğinin ABD değerlerini teşvik edeceği ve bölgesel komşuların etkisine karşı bir denge sağlayacağı” ifadeleri de çevreleme doktrini bağlamında izlenen politikaları.

Çevreleme doktrini, Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarına karşı yürüttüğü, askeri, ekonomik ve diplomatik metotlar içeren, etkili bir dış politika stratejisidir. Bu minvalde ABD, Sovyet coğrafyasına yakın, fakat izlediği politikalarından da korkan ülkeleri, bilhassa da Doğu Avrupa ülkelerini hedef alarak güvenlik çerçevesi altında oluşturulan ittifak yapılarıyla bölgeyi çevrelemek, diğer bir deyişle Sovyetler’i dar bir alana sıkıştırmak ve yayılmasını önlemek istemişti. Ticari ve siyasi faaliyetlerin yine aynı bağlamda sekteye uğratılmasıyla, tek rakibi olan Sovyetler’in, en nihayet, yıkılması hedeflenmişti. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden (NATO) Bağdat Paktı’na birçok yapılanma bu politika kapsamında kurulmuştu. Fakat Sovyetler Birliği ile birlikte, NATO’yu bir kenara koyarsak, söz konusu ittifakların tamamı dağılmıştır. Çoğu araştırmacı ve akademisyen, bu ittifaklar gibi, çevreleme doktrininin de Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte sona erdiğine inanıyordu. ABD’li diplomat ve tarihçi George Kennan her ne kadar bu politikayı Sovyet yayılmacılığına karşı formüle etse de, mevcut ABD dış politikasının çevreleme politikasına benzer stratejileri ve metotları içerdiğine dair önemli göstergeler bulunuyor. Nitekim bu doktrin 1990’lardan itibaren, ilk olarak Rusya Federasyonu’nun izlediği “Yakın Çevre” (blijneye zarubyeje) doktrinine karşı bir nüfuz dengeleme mekanizması olarak yeniden dizayn edilmiştir. Çift kutuplu uluslararası sistemin çökmesi, bu mekanizmaya başta Çin olmak üzere İran ve Irak gibi farklı aktörleri de dahil etmiştir.

Strateji belgesinde yer alan “beş ülkeyle yakın ilişki ve işbirliğinin ABD değerlerini teşvik edeceği ve bölgesel komşuların etkisine karşı bir denge sağlayacağı” ifadesi, ABD’nin çevreleme doktrini bağlamında izlenen politikalarını hatırlatıyor

Orta Asya devletleri ABD’nin hem Rusya’ya hem de Çin’e karşı uyguladığı çevreleme politikasının yapıtaşlarını oluşturmaktadır. Bu politikanın metodolojisi Soğuk Savaş’tan bu yana değişmemiş, benzer yöntemler uygulanmaya devam etmiştir. Bu doktrinin diplomatik ve askeri boyutlarını incelediğimizde, ana aktör olarak karşımıza NATO çıkmaktadır. Bu bağlamda ilk olarak beş Orta Asya ülkesinin de (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan) Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi üyesi olduğunu görüyoruz. Bu konsey üye devletlere, aralarında siyasi ve güvenlik konuları başta olmak üzere muhtelif hususlarda diyalog ve istişare mekanizmaları oluşturabilme fırsatı sunmakta; sözün kısası NATO, kurumları aracılığıyla bölgeye nüfuz etmeye çalışmaktadır. Ayrıca bu devletlerin tamamı NATO’ya tam üyelik yolunda ilk adım olarak kabul edilen “Barış İçin Ortaklık” programının da bir parçasıdır. Bu program, politika planlamasından ortak eğitimlere kadar askeri alanda işbirliğini öngörmektedir. Bunların yanı sıra ABD’nin bölgede Bozkır Kartalı ortak askeri tatbikatları ve Devlet Ortaklığı Programı gibi kendi yürüttüğü askeri ve sivil girişimleri de bulunuyor. ABD’nin 2019-2025 Orta Asya Stratejisi raporunda bu girişimler, Orta Asya ülkeleriyle “uzun süreli ilişkiler ve personel bağları tesis etmeyi ve sürdürmeyi” öngören adımlar olarak tasvir edilmektedir. Tabiatıyla Rusya söz konusu girişimleri, bilhassa da Barış İçin Ortaklık programını kendisine karşı bir genişleme hareketi ve ulusal güvenliğine doğrudan bir tehdit olarak algılamaktadır.

Çevreleme politikasının metodolojisi Soğuk Savaş’tan bu yana değişmemiş, benzer yöntemler uygulanmaya devam etmiştir. Bu doktrinin diplomatik ve askeri boyutlarını incelediğimizde, ana aktör olarak karşımıza NATO çıkıyor. Beş Orta Asya ülkesinin de Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi üyesi olduğunu görüyoruz

Dahası, ABD’nin çevreleme politikası kapsamında bölge ülkeleriyle yürüttüğü ekonomik işbirliğini artırma politikaları, aslında bir taşla iki kuş vurma stratejisi olarak okunmalıdır. Nitekim Washington yönetimi aynı anda bölgedeki nüfuzunu arttırmayı hedeflerken, söz konusu ülkelerin Rusya ve Çin’e olan bağımlılıklarını da azaltmayı planlıyor. Son dönemde gerçekleştirilen ikili ve çoklu temaslarda, bölge ülkeleriyle daha fazla ekonomik entegrasyonun sağlanmasına ek olarak, sürdürülebilir ve bağımsız bir ekonomik düzenin kurulması, en çok istişare edilen konular arasında yer almıştır. Bu doğrultuda, Mike Pompeo’nun “ancak ABD’nin bölgedeki yatırımları arttığında gerçek kalkınma ve ekonomik iyileşmenin yaşanacağını” belirtmesine müteakip, durağanlaşan ABD-Orta Asya ekonomik ilişkilerinin ivmelenmeye başladığına tanık oluyoruz. ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan raporun da karşılıklı ilişkileri esas olarak ekonomik bağlamda ele aldığını görüyoruz. ABD’nin Orta Asya ülkelerine sağladığı 9 milyar dolardan fazla ekonomik destek, 50 milyar doları aşan krediler ve teknik yardımlar, 31 milyar doları bulan ticari girişimler, 40 binden fazla kişiye verilen eğitim desteği ve burslar, fon aktarılan kültürel ve sosyal projeler, ekonomik işbirliğine yönelik atılan adımların yalnızca küçük bir göstergesi.

Diğer bölge devletlerinden farklı olarak ABD’nin bilhassa Özbekistan ve Kazakistan’la, yani Mike Pompeo’nun geçtiğimiz günlerde bizzat ziyaret ettiği iki ülkeyle, ikili ilişkilerini arttırdığını ve daha stratejik noktalara ulaştırmak istediğini de görüyoruz. Bahse konu iki devlet bölgedeki başat güçler olarak da kabul edilmekte. Özbekistan için Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’in seçildiği 2016 yılı yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Bu tarihten itibaren Özbekistan her alanda daha liberal politikalar izlemeye başladı. Mirziyoyev’in başlattığı reformlar, başta ABD olmak üzere Batılı devletler tarafından da destek görüyor. Ayrıca Mirziyoyev Rusya ve Çin’in Taşkent üzerindeki nüfuzlarına karşı Batı ülkeleriyle bir denge kurma arayışında. Diğer yandan siyasi ve sosyal yapılarını incelediğimizde, bu ülkelerin, diğer Orta Asya ülkelerine kıyasla, Moskova ya da Pekin’in egemenliği altında olmayan yegâne devletler olduğunu görmekteyiz. Kazakistan bölgede en büyük milli gelire ve en zengin yer altı kaynaklarına sahip, jeopolitik olarak diğer bölge ülkelerine nazaran daha kritik bir konumda bulunuyor. ABD ile arasındaki ilişkiler ekonomik ortaklığın ötesine geçmiştir ve işbirliği bağları giderek daha da güçlenmektedir. Bu iki ülke bölgede nüfuz ve ekonomik bağımlılık elde etmek için kilit aktörler olarak görülüyor.

ABD’nin Orta Asya ülkelerine sağladığı 9 milyar dolardan fazla ekonomik destek, 50 milyar doları aşan kredi ve teknik yardım, 31 milyar doları bulan ticari girişimler, 40 binden fazla kişiye verilen eğitim desteği ve burslar, fon aktarılan kültürel ve sosyal projeler, ekonomik işbirliğine yönelik atılan adımların küçük bir göstergesi

Tüm bunların yanı sıra, bu iki ülkenin daha fazla öneme sahip olmalarının iki sebebi daha var: Birincisi, Amerikalı politika yapıcıları Çin liderliğindeki Kuşak ve Yol girişimini engelleyemeseler de, projeye dahil edilmelerini sağlayacak, girişimin gerçekleşmesinde önemli role sahip güç veya güçler aramaktalar. İkincisi, Washington Afganistan konusunda üzerindeki yükü hafifletmek ve maliyeti paylaşmak için, bu ülkeleri yürüttüğü misyona dahil etmek istiyor. Söz konusu strateji belgesinde ve C5 + 1 Diplomatik Platformu çerçevesinde tasarlanan vizyonda bu husus birçok kez vurgulanıyor.

Özet olarak, Mike Pompeo’nun bölgeye son ziyaretinde egemenlik, bağımsızlık, işbirliği ve ekonomik entegrasyon gibi konuların ön plana çıkarıldığını söyleyebiliriz. Özellikle Orta Asya’daki ülkelerin bölgedeki başka bir ülkenin destekçisi veya vasal devleti değil, bağımsız ve egemen olmaları gerektiğinin altı çizilmiştir. Ayrıca son strateji raporunda ABD, bu bölgesel devletlerin “kötü huylu aktörlerden” bağımsız olmaları gerektiğini vurguluyor. Lakin bu devletlerin (başarılı olsun ya da olmasın) bağımsız ve egemen ülkeler olduğu düşünüldüğünde, bu retorik ilerleyen dönemde ABD’nin bölge ülkeleriyle arasını açabilir. Zira bu devletler Sovyetler Birliği’nin dağıldığı günden itibaren, diğer ülkelerin üzerlerinde egemenlik kurmaya yönelik politikalardan olabildiğince uzak durmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla bu ülkelerin ne Rusya-Çin ne de bir ABD mandası altına girmek isteyeceklerinin altını çizmek gerekir.

Son olarak, yapılan resmî açıklamalar ve politika stratejileri göz önünde bulundurulduğunda, ABD’nin Rus-Çin etkisini dengelemeye yönelik bölgesel hedefleri doğrultusunda, çevreleme doktrininin etkinliğini hâlâ koruduğunu ve özellikle Orta Asya’da Azerbaycan, Ukrayna ve Gürcistan emsallerinde olduğu gibi, bu politikanın geri tepmelerinin olabileceği söylenebilir.

[ODTÜ Avrasya Çalışmaları programında lisansüstü öğrenimine devam eden Mehmet Çağatay Güler SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.