Alman hükümeti: Saldırıyı kınıyoruz

Alman hükümeti sözcüsü Steffen Seibert, İdlib’de 33 Türk askerinin yaşamını yitirdiği, çok sayıda askerin de yaralandığı saldırıyı kınadıklarını açıkladı.

Hükümetin haftalık olağan basın toplantısında gazetecilerin İdlib’deki gelişmelere ilişkin sorularını yanıtlayan Seibert, “Federal hükümet olarak Suriye’nin kuzeybatısında, özellikle de İdlib bölgesinde tırmanan gerilimi çok büyük bir endişe ile izliyoruz. 30’u aşkın Türk askerinin ölümüne, çok sayıda askerin yaralanmasına yol açan Türk mevzilerini hedef alan saldırıyı kınıyoruz” dedi.

Yaşanan gelişmelerin, İdlib bölgesi için aciliyet gerektiren ateşkesin önemini “dramatik bir şekilde gözler önüne serdiğine” vurgu yapan hükümet sözcüsü, “En kısa zamanda siyasi görüşmelerin gerçekleşmesi gerekiyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel, Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron ile birlikte hem Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hem Rusya Devlet Başkanı Putin ile telefonda görüşmüş ve tam da bunun önemine işaret etmişlerdi” dedi.

Top Rusya’nın sahasında

Seibert’e Almanya, Fransa, Türkiye ve Rusya liderlerinin katılımıyla 5 Mart tarihinde bir dörtlü zirve yapılıp yapılmayacağı da soruldu. Alman hükümet sözcüsü bu soruyu “Başbakan Merkel, Macron ve Erdoğan, bu dörtlü görüşmeye hazır olduklarını ifade ettiler ve bunu kamuoyu ile paylaştılar. Rusya bunu yapmadı. Şimdi bu diyaloğa girip girmeyeceği Rusya’ya bağlı. Şu ana kadar bu gerçekleşmedi. Ama öneri masada olmayı sürdürüyor. Son 24 saatte yaşananlar bunun ivedilikle yapılması gerektiğini de ortaya koyuyor” ifadeleriyle yanıtladı.

Türkiye’nin NATO’dan destek talebini de değerlendiren Steffen Seiber, Ankara’nın 4. maddeye dayanarak müttefiklerini acil toplantıya çağırdığını hatırlatarak “Her ittifak üyesi ülke, güvenliğinin tehdit altında olduğunu gördüğü takdirde danışmalarda bulunmak amacıyla bu çağrıyı yapabiliyor” değerlendirmesini aktarmakla yetindi.

Türkiye’nin mülteci hamlesine yanıt

Alman hükümet sözcüsüne Türkiye’nin “mültecilerin AB’ye geçişini engellemeyeceği” yönünündeki çıkışı hatırlatılarak “Yeni bir mülteci krizine hazırlık yapıyor musunuz?” sorusu yöneltildi.

Merkel’ın sabah saatlerinde Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ile telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini de söyleyen Seibert, “Merkel, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de telefonda görüşecek” şeklinde konuştu. Alman hükümet sözcüsü, basında yer alan haberleri gördüklerini söylemekle birlikte “Ancak Türk hükümetinin gerçekten de bu yönde resmi bir talimat verip vermediği konusunda bizde bir bilgi yok. Süreci çok yakından izleyeceğiz tabii ki” dedi.

“AB ile Türkiye arasındaki Mülteci Mutabakatı ve insan kaçakçıları ile mücadele alanındaki işbirliğinin kendileri açısından değer taşıdığına” vurgu yapan Seibert, “Bu Avrupa için olduğu kadar Türkiye için de değer taşıyor” şeklinde konuştu.

Alman İçişleri Bakanlığı Sözcüsü Steve Alter de kendilerine Türk makamları tarafından verilmiş herhangi bir bilgi ya da açıklama olmadığını vurgulayarak “Türkiye’de de dahil olmak üzere tüm muhataplarımızla gayet tabii ki yakın diyalogumuzu sürdürüyor, gelişmelerin seyrini izliyoruz. Henüz somut bir şey söylemek için çok erken” sözlerini kaydetti.

İçişleri sözcüsü, bu son gelişmelerden bağımsız olarak 2015 yılında yaşanan mülteci krizine benzer gelişmelerin yeniden tekrarlanmaması için bir çok alanda önlem aldıklarını da anlattı. Sözcü, “Altyapı değiştirildi, bilgi paylaşımı için teknik altyapı yeniden düzenlendi, tüm makamlar gereken dersleri çıkardı ve gerekli düzenlemeler zaten yapıldı” diye konuştu.

Değer Akal / Berlin 

© Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Stajyer avukata başörtüsü yasağı anayasaya uygun

Kararda, yasa koyucunun tercihinin, söz konusu eğitim kapsamında dünya görüşü ve din açısından tarafsız bir davranış sergilenmesi yükümlülüğüyle ilişkili olduğu belirtildi. Dolayısıyla bu tercihe anayasal bakımdan riayet edilmesi gerektiği kaydedildi. Federal Anayasa Mahkemesi kararında, söz konusu yükümlülüğün her ne kadar başvurucunun dini özgürlüklerine ve temel haklarına müdahale anlamı taşısa da meşru olduğunu ifade etti.

Kararın gerekçesinde Müslüman stajyer avukatın dini özgürlüğünün devletin dünya görüşü ve din bakımından tarafsızlığı, yasaların uygulanmasının işlerliği ve üçüncü kişilerin bir dine mensup olmama özgürlüğü karşısında yer aldığı belirtildi. Birbiriyle çatışan iki pozisyondan birinin başvurucunun mahkeme salonunda başörtüsü takmasını yasaklama ya da izin verme yönünde diğerine ağır basmadığı belirtildi.

Fas kökenli Müslüman bir Alman vatandaşı 2017 yılı başında Hessen eyaletinde avukatlık stajına başlamıştı. Stajyet avukat, mahkeme salonunda başörtüsü taşımak istemiş ancak eyalet yasalarının iki yıllık avukatlık stajı sırasında başörtüsü takılmasına izin vermemesi nedeniyle bunu yapamamıştı.

Federal Anayasa Mahkemesi 2015 yılında öğretmenler için ise genel bir başörtüsü yasağının anayasaya uygun olmadığına hükmetmişti.

AFP, EPD / EC, GA

©Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Hanau’daki camiye hakaret içeren mektup

Geçen hafta ırkçı saldırının düzenlendiği ve aralarında Türkiye kökenlilerin de bulunduğu dokuz göçmenin öldürüldüğü Hanau kentindeki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camisine kimliği belirsiz kişiler tarafından hakaret içeren bir mektup gönderildi.

Hanau’nun da ait olduğu DİTİB Hessen Eyalet Birliği Başkanı Salih Özkan, Deutsche Welle Türkçe’ye verdiği demeçte, perşembe sabahı kendilerine ulaşan mektupta, ırkçı saldırının sorumlusu Alman Tobias R. kastedilerek, “Alman adam sizin gibi aptallara gününü gösterdi. Allah da o kadar aptal ki sizinkiler ödlek gibi ölürken, o güldü. Cesetleri köpek mamasına dönüştürülecek.” cümleleri yer alıyor.

Camilerin önünde güvenlik önlemleri artırıldı

Camilerin önünde güvenlik önlemleri artırıldı

Özkan: Cemaat endişe içinde

Postayla gönderilen nefret içerikli mektup üzerine Hanau’daki DİTİB yetkilileri kentteki güvenlik birimleriyle bağlantıya geçtiklerini, yarın da konuyla ilgili görüşmelerde bulunacaklarını duyurdu. Geçen yıllarda da sıkça tehdit aldıklarını, son olarak aralık ayında caminin önüne domuz kafası bırakıldığını söyleyen Salih Özkan, bu tür nefret saldırıları üzerine cemaatin de endişe ve tedirginlik içinde olduğunu belirtti.

Geçen yıl 20’den fazla bomba ihbarı

DİTİB Dış İlişkiler Sorumlusu Zekeriya Altuğ da, mektubun özellikle geçen haftaki saldırıda evlatlarını kaybetmiş aileler için çok incitici olduğuna vurgu yapıyor. Altuğ, İslam dini ve Müslümanları aşağılayan ırkçı eylemlerin son yıllarda artış gösterdiğini söylüyor. DW Türkçe’ye konuşan Altuğ, geçen yıl ibadethanelerine ve derneklerine aşırı sağcı grupların imzasını taşıyan 20’den fazla bomba ve tehdit mesajı geldiğini ve bunların endişe verici olduğunu söylüyor.

DİTİB Dış İlişkiler Sorumlusu Zekeriya Altuğ

DİTİB Dış İlişkiler Sorumlusu Zekeriya Altuğ

Camilerin sadece birer ibadethane değil, ailelerin çocuklarıyla veya insanların arkadaşlarıyla buluştukları sosyal merkezler de olduğunu hatırlatan Altuğ, güvenlik birimlerinin hassasiyetlerinden memnun olduklarını ifade ediyor. Altuğ, bu tür olaylara karşı asıl duruşu Alman politikacıları ile sivil toplumdan beklediklerini belirtiyor.

184 İslam karşıtı saldırı kayda geçti

Almanya’da geçen yıl camilere ve Müslüman cemaatlerinin temsilcilerine yönelik 184 eylem kayda geçti. Alman hükümetinin, muhalefetteki Sol Parti’nin verdiği kapsamlı soru önergesine verdiği cevapta, 2019 yılında İslam karşıtı 184 saldırı meydana gediği, bunlardan 64’ünün halkı kışkırtmak, geri kalanının ise neonazi ve sağcı sembollerle hakaret, aşağılama ve mala zarar olarak kayda geçtiği bildiriliyor.

Köln Merkez Camii

Köln Merkez Camii

Saldırılar azalıyor, şiddeti ise artıyor

Almanya’da Müslümanlara ait kültür merkezleri, dernekler, mezarlıklar, camiler, dini kuruluşlar ve dernek temsicilerine yönelik saldırılar 2017’den bu yana ayrı bir kalemde kayda geçiyor. 2018 yılında 48’i camilere olmak üzere İslam karşıtı toplam 910 saldırı tespit edildi. 2017 yılında ise bu rakam bin 95 olarak verilmişti. Bunlar sadece emniyete intikal eden rakamlar olduğu için gerçek sayıların daha yüksek olduğundan yola çıkılıyor.

Federal hükümet, “Müslümanlar ile dini merkezleri Almanya’da siyasi saldırıların hedefinde” tespitinde bulunuyor. Almanya’da son yıllarda İslam karşıtı ırkçı saldırların sayısı azalsa da şiddetin dozunda artış kaydediliyor.

Elmas Topcu

©Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Kuzey Ren Vestfalya’da koronavirüs vakaları artıyor

Almanya’nın Kuzey Ren Vestfalya eyaletindeki Heinsberg kasabasında koronavirüse yakalananların sayısı 20’ye yükseldi. Heinsberg yerel yönetimi ve Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Sağlık Bakanlığı Perşembe akşamı COVID-19 vakalarının sayısının 20’ye yükseldiğini duyurdu. Heinsberg’de virüs ilk kez evli bir çiftte tespit edilmiş ve çift Düsseldorf Üniversite Hastanesi’nde tedavi altına alınmıştı.

Çarşamba günü bu çiftle teması olan üç kişide daha virüs tespit edildiği öğrenildi. Yetkililer bunun üzerine 15 Şubat tarihinde çiftin Heinsberg’de katıldığı karnaval kutlamasına katılan herkesin derhal kendileriyle irtibat kurmasını istedi.

Kapalı mekanda yapılan kutlamaya yaklaşık 300 kişinin katıldığı belirtiliyor. Salonda bulunanların aileleri ile birlikte 14 gün boyunca evde karantina altına alınması gerekiyor. Yetkililer bu kişilerden kendi başlarına doktora ya da hastaneye gitmemelerini ve kendileriyle irtibata geçmelerini istedi.

Vakalar artıyor

Mönchengladbach kentinde de hastanede görevli bir doktorda yeni koronavirüs tespit edildi. Doktorun da Heinsberg’de ikamet ettiği belirtiliyor. Sağlık Bakanlığı sözkonusu doktorun Heinsberg’deki sayılan yeni üç vaka arasında olup olmadığını henüz teyit tmedi.

Ülkenin güneybatısındaki Baden-Württemberg eyaletinde de dört kişide koronavirüs tespit edildi. Rheinland-Pfalz eyaletinde de 41 yaşındaki bir havacı asker virüse yakalandı. Asker Koblenz kentindeki Federal Ordu Merkez Hastanesi’nde koronavirüs nedeniyle tedavi altına alındı. Ordudan yapılan açıklamada grip benzeri belirtiler taşıyan askerin “iyi durumda olduğu” belirtildi.

Sağlık Bakanı Jens Spahn Almanya’nın “bir koronavirüs salgınının başında olduğunu” söyledi. Spahn seyahat kısıtlamaları ya da büyük etkinliklerin yasaklanması gibi uygulamaların ise henüz gerekli olmadığını ifade etti.

AFP, dpa / EC, GA

©Deutsche Welle Türkçe

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Şeytan geri döndü: Almanya’da ve Avrupa’da aşırı sağ

Bundan tam yüz yıl önce 24 Şubat 1920 tarihinde kurulan Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), sonraki yıllarda Almanya’da insanlık tarihinin utanacağı ve hatırlamak dahi istemeyeceği olayların yaşanmasına sebep olacaktı. NSDAP, İkinci Dünya Savaşının başlamasına neden olan bir siyasi hareket olarak da tarihteki yerini aldı. O tarihe kadar ismi duyulmayan, Weimar ve solcu karşıtı basit bir siyasi grup olarak varsayılan NSDAP, 10 yıl sonra Thüringen’de bir eyalet hükümetine dahil olarak, kuruluşundan sadece 12 yıl sonra, 1932’de yapılan federal seçimleri kazanacak ve yüzde 37,5 oy oranıyla, o dönemde en büyük güç olarak Berlin’e, Reichstag’a gelecekti.

Şubat 2020 aşırı sağ gündemiyle dolu

Almanya’da NSDAP’nin kuruluşundan yüz yıl sonra, yine şubat ayında yaşanan olaylar hayli dikkat çekici.

Thüringen eyaletinde geçtiğimiz haftalarda yaşanan hükümet krizine Almanya içinden gelen çok sert tepkilerin sebebi, basit bir siyasi refleksten öte, aşırı sağın varlığının farkında olanların verdiği haklı ve yerinde tepkilerdir. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) desteğiyle seçilen liberal Hür Demokrat Parti’nin (FDP) başbakan adayı sadece bir gün görevde kalmış ve kamuoyu baskısına dayanamayarak istifasını vermişti. Bu olayın ardından sağdan gelen siyasi sarsıntılar Berlin’e kadar ulaştı ve merkez partilerinden Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) genel başkanı ile 2021 Alman Şansölye adayı ve Merkel’in varisi Kramp-Karrenbauer’i koltuğundan etti.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

Berlin, daha bu siyasi depremin etkisinden kendini kurtaramadan kamuoyuna düşen bir haber adeta bomba etkisi meydana getirdi. Almanya’da camilere saldırı hazırlığında olan 12 kişilik aşırı sağcı bir terör çetesi tespit edilmiş ve liderleri, tüm üyeleriyle birlikte yakalanmıştı. Polise göre bu büyük bir başarıydı.

Thüringen krizi ve ortaya çıkarılan bu terör örgütüne ilişkin haberler daha hazmedilmeden, Federal Parlamentoda yer alan aşırı sağcı AfD partisi, Almanya’daki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinin Anayasayı Koruma Teşkilatı (iç istihbarat servisi) tarafından takip edilmesi ve gerekirse kapatılması için Federal Parlamentoda teklifte bulundu. Teklif, sert tartışmaların ardından Federal Parlamento İçişleri Komisyonuna havale edildi.

Bütün bunlar yaşanırken 19 Şubat akşamı Almanya’nın Hanau kentinden gelen haber, uzun zamandır gizlenen acı bir gerçeği herkesin yüzüne vurdu: Aşırı sağcı terör kendini yeniden göstererek Almanya’da 11 can almıştı.

Aşırı sağ ve ırkçılık Almanya’da her zaman vardı

Almanya’nın geçmişini bilmeyenlere bu olaylar yeni gelebilir. Ancak bu olaylar tarihi bağlamında ele alındığında aşırı sağcı saldırıların yeni olmadığı ve yakın tarih Almanyası’nda pek çok benzer olayın yaşandığı görülür. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra yaşanan bu aşırı sağcı terör olaylarına baktığımızda, 1991 yılında mültecilere ve yabancı işçilere yapılan ırkçı saldırıların olduğu Hoyerswerda olaylarını ve 1992 yılında yaşanan Rostock-Lichtenhagen’de mültecilere saldırı olaylarını hatırlamakta yarar var.

Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Irkçı saldırıların arasında, 1992 yılında Mölln ve 1993 yılında Solingen kentlerinde Türklerin yaşadıkları evlere, sadece yabancı ve Türk oldukları için yapılan saldırıların ayrı bir yeri vardır. Mölln’de aynı aileden üç, Solingen’de ise yine hepsi akraba olan beş insanımız, ırkçı saldırılarda hayatlarını kaybettiler. O tarihten günümüze kadar münferit ve aşırı sağcı örgüt bağlantılı olarak pek çok ırkçı saldırı gerçekleşti. Nasyonal sosyalist Yeraltı (NSU) adlı terör örgütü, 10 yıl boyunca Almanya’da elini kolunu sallayarak dolaştı ve insanları öldürdü. Buna kimse müdahale etmez, edemez.

Bu noktaya gelinceye kadar binlerce aşırı sağcı ve ırkçı motifli saldırılar, camilere yapılan yıldan yıla artan yüzlerce saldırı, sinagoglara ve diğer farklı ibadethanelere yapılan onlarca saldırı azalacağı yerde artarak devam ediyor.

Almanya’nın ırkçı saldırılarla ilgili geçmişi, maalesef bu tür saldırıların ardından gereken tedbirlerin alınması yönünde devlet olarak bir irade koymasının önüne geçmektedir. Devletin ve vatandaşların güvenliğini korumakla yükümlü kurumsal yapılarda normalde ırkçılığa sıfır tolerans gösterilmesi gerekirken vaziyetin böyle olmadığı, her saldırı sonrasında yeniden ortaya çıkıyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Almanya’da siyaset ırkçı hareketleri besliyor

Diğer Avrupa ülkelerine nazaran ırkçılık konusunda daha hassas olan ve İkinci Dünya Savaşında yaşanan travmayı üzerinden atamayan Almanya’da bunca mücadele ve çalışmaya rağmen ırkçı saldırıların önünün alınamaması hayli dikkat çekici. On yıl öncesine kadar siyasi arenada sadece 1964 yılında kurulan Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (Nationaldemokratische Partei Deutschlands-NPD) bünyesinde siyasi varlığını sürdüren ırkçı siyasi hareketler, günümüzde epey çeşitlenmiş ve sayıları artmış durumda. Hem ulusal düzeyde hem de eyaletler düzeyinde farklı isimler altında, fakat ortak bir söylem birliğinde hareket eden siyasi hareketler mevcut.

Uzun zaman federal düzeyde siyasi bir başarı elde edemeyen ırkçı siyasi hareketler, eyaletler bazında ve lokal düzeyde başarı gösterdiler. Ancak 2013 yılında aşırı sağcı AfD partisinin kurulması ve 2014 yılında ırkçı bir hareket olan “Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGİDA)’nın ortaya çıkması ilk olarak tüm Almanya sathına yayılan ırkçı ve aşırı sağcı gösterilerin artışında etkili oldu. Ardından AfD’nin siyasi olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesinin önü açıldı. Bugün aşırı sağcı AfD, ana muhalefet partisi olarak Almanya’da Federal Mecliste (Bundestag) yer alıyor. Son yapılan Hamburg eyaleti seçimleri, söz konusu siyasi hareketin artık Alman siyasetinde yerleşik olduğunu gösterdi. Sosyal demokratların kalesi olarak bilinen bu eyalette dahi yüzde 5 barajını geçerek ikinci kez parlamentoya girdiler.

Aşırı sağcı siyasi hareketlerin güç kazanması, sadece Almanya’da değil tüm Avrupa’da gözlemlenen bir olgu. Söylem birlikteliği gösteren bu hareketler zaman zaman da birlikte hareket ediyorlar. Aşırı sağcı siyasi hareketlerin ortak söylemleri, Avrupa Hıristiyan kültürünün korunması ve geliştirilmesi, Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ve kendi ülkelerinin AB’den çıkmasının sağlanması, göçmen ve yabancı karşıtlığı, Avrupa’ya olan göçün sıfırlanmasının sağlanması, Avrupa’da görünür olan İslam dinini kamusal alandan dışlamak ve mümkünse Anadolu’ya kadar geri sürmek, ülkeler bazında İslam dinine yasaklar getirilmesi ve Müslümanların haklarının kısıtlanması gibi ortak noktalarda birleşiyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Sadece aşırı sağ siyaseti mi suçlu?

Hanau olaylarından beri günlerdir yazılıp çizilenlere bakıldığında bu işin tek sorumlusunun Almanya bazında aşırı sağcı siyaset ve onun kullandığı dil, dolayısıyla AfD olduğu ifade ediliyor. Ne var ki siyasetin söylemlerine baktığımızda, son 15 yıldır sadece Almanya siyasetinde değil, Avrupa’nın pek çok ülkesindeki siyasi sahnelerde söylemlerin ırkçı, İslam düşmanı, Türkiye ve Türk düşmanı olduğunu görmek mümkün.

Ülkelerin merkez siyasetleri, ülke problemlerini çözmek yerine, kısa vadede oy getirici bir potansiyele sahip, ayrımcılığa çanak tutan, ırkçılığı teşvik eden, İslam ve din düşmanlığını ortaya atan söylemlere sarılmışlardır. Bu tür söylemlere sarılma konusunda partiler arasında bir ayrım yapmak çok zor. Her parti kendi zaviyesinden ve siyasi çizgisinden hareketle, başta İslam karşıtlığı olmak üzere, Türkiye ve Türk karşıtlığı, göçmen karşıtlığı konusunda sistem içindeki aşırı sağcı partilerden geri kalmayacak ifadelerde bulunmaktan çekinmiyorlar. Mesela Alman FDP partisinin lideri Christian Lindner’in 2017 Bundestag seçimleri sırasında sarf ettiği sözlerden biri; “Türkiye, İslami bir başkanlık diktası yolunda ilerleyen bir ülkedir” ifadesidir. Bu ifadeyle hem İslam dinine hem de Türkiye’ye saldırmaktan çekinmemiştir. Macron’un son günlerde İslam ve Türkiye aleyhinde sarf ettiği saldırgan ifadeleri de böyledir.

Gerek Almanya, gerek diğer ülkelerin demokratik siyasi sistemlerindeki, siyasi boşluk doğuran alanlar diyebileceğimiz bilhassa seçim sistemleri ile ilgili alanlar, merkez siyasi hareketlerin söylemleriyle birleşince yine aşırı sağ hareketlere kapı açıyor. Bu sistemlerin zayıf yanları toplum mühendisleri tarafından denenmekte, geçerliliği sınanmaktadır. Siyasi atmosfere göre kısa soluklu partiler geniş kitlelere ulaşabiliyor ve böylece destek bulabiliyor. Kısa soluklu bu siyasi hareketlerin pek çoğunun aşırı sağcı hareketler olması da dikkatlerden kaçmamakta.

Başta Almanya olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde aşırı sağ siyasetin güçlü olmasına bağlı olarak, kurumsal bir ırkçılık da yönlendirilmekte. Seçmen kaybı endişesiyle, merkez hareketler, pek çok ülkede aşırı sağ söylemleri benimsiyor ve bunların politikalarını da üreterek, uygular hale getiriyorlar.

Kurumsal ırkçılık diz boyu

Hanau sonrası Almanya Başbakanı Merkel’in ırkçılığı ve nefret söylemlerini “Alman toplumuna yayılmış bir zehir” olarak ifade etmesi, hayli dikkat çekici ve cesurca ama bir o kadar da gecikmiş bir açıklama. Fakat bu açıklama bile geçmiş dönemlerde ırkçı ve aşırı sağcı hareketlere ve örgütlere devletin ve kurumlarının yaklaşımı konusunda ipucu veriyor. Almanya’da ırkçılığın ve aşırı sağcı söylemlerin siyasi boyutlarının yanı sıra toplumun her kesimine ve başta devlet kurumlarına sirayet etmiş bir boyutu da var. Devlet kurumlarında yaşanan ırkçılığın, aşırı sağ düşüncenin ve İslam düşmanlığının boyutu bir hayli düşündürücü. Bu boyutu, yıllar öncesinde Mölln’de ve Solingen’de yaşanan olaylarda da görmek mümkün. NSU terör örgütünün ortaya çıkarılması sırasında bu örgütle devlet kurumlarının ilişkisinde de görebiliriz. Aynı şekilde Hanau’da yaşanan aşırı sağcı ırkçı terör saldırısında da. Hanau saldırısını planlayan aşırı sağcı-ırkçı Alman’ın bu düşüncesini savcılığa bizzat yazdığı mektupla bildirmesine rağmen harekete geçilmemesi, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta.

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin temsilcileri, çoğulcu bir toplum ve düşünce yapısına sahip oldukları iddiasını her fırsatta dile getiriyorlar. Din ve vicdan özgürlüğü, göçmen hakları, ayrımcılık yasağı ve nefret suçları gibi pek çok alanda en üst normlarla yapılan düzenlemelere rağmen kurumlar, bu normlarda yer alan hakları Müslümanlara ve göçmenlere vermemekte direniyorlar. Kurumların, bu bağlamda İslam dinini anayasal sınırlara çekmeye çalışması, bu mümkün olmadığında siyasilerin de desteğiyle sosyal hayattan, hatta ülkelerinden dışlayarak uzaklaştırmaya çalışması, aşırı sağcı akımların beslendiği ve düşüncelerini doğruladığı başka bir durum. İslam’ın ve Avrupa Hristiyan kültürüne yabancı diğer dinlerin dışlanması konusunda, en sağından en soluna kadar her siyasi parti ve düşünce birlikte hareket ediyor.

Terör kategorisine giren aşırı sağcı hareketler

İslam dini, göçmenler ve diğer bazı unsurlara yönelik nefret söylemleri günümüz Almanyası’nda ve diğer Avrupa ülkelerinde maalesef toplumun her kesimine yayılmış durumda. Bu yayılma kendini sadece siyasi alanlarda göstermiyor, doğrudan İslam düşmanlığı, göçmen karşıtlığı yapan ve ötekine karşı nefret söylemleri üreten sivil görünümlü örgütler de ortaya çıktı. Bu sivil örgütlerin başlıcaları, Almanya’da PEGİDA, Avrupa sathında ise son dönemlerde yaygınlaşan ve Yeni Zelanda Christchurch saldırısı ile de ismi duyulan “Kimlik Hareketidir” (Identitaere Bewegung). Kimlik hareketi, üyelerinin daha ziyade okumuş ve meslek sahibi, çoğunluğu genç ve orta yaş bireylerin oluşturduğu “elit” bir aşırı sağ hareketi temsil ederken, Almanya özelinde PEGİDA gibi hareketler, halkın daha çok orta kesimine ve orta yaş ve üzeri bir kesime hitap ediyor.

Aşağıya doğru inildikçe toplumun her kesimine hitap eden, küçük avcılık atıcılık dernekleri, karnaval kutlama dernekleri ve günümüzde söylemleri değişikliğe uğramış bir çeşit üniversite öğrenci toplulukları olan Neonazi Alman milliyetçi gençlik oluşumu “Burschenschaft” birlikleri üzerinden organize olan bir aşırı sağ mevcut.

Gerek Kimlik Hareketi’nin gerekse PEGİDA’nın söylemleri, aşırı sağ siyasi hareketlerin yumuşatılmış hedef gösteren söylemlerinden farklı olarak daha sert, açık ve doğrudan hedef gösteren ifadeler olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar kendilerini ırkçı olarak tanıtmasalar da kendi kimliklerini, kültürel bir değişime karşı çıkarak korudukları iddiasındalar. Homojen bir toplum talebinde ve yabancı kültürlere karşı, göçmen karşıtı ve İslam karşıtı söylemleriyle, Avrupa’da orta sınıftan geniş bir halk kitlesine hitap eden ve destek bulan bu grupların hem faaliyetleri artık terör tanımına giren aşırı sağ gruplarla hem de aşırı sağ siyasi hareketlerle örtüşen birliktelikleri, Avrupa’daki aşırı sağın geniş ve organize yapısı hakkında bizi derin endişelere sevk etmesi gerekir.

Son yaşanan Hanau ırkçı terör saldırısında, Kassel Valisi Walter Lübcke cinayetinde ve yakın Almanya tarihinin en karanlık açmazlarından biri olan NSU terör örgütü olaylarında olduğu gibi sivil görünümlü aşırı sağın bir diğer yönü de teröristleşmiş tarafı. Fakat bu terör tarafı, şimdiye kadar Almanya ve Avrupa’da “aşırı sağcı münferit olaylar” şeklinde tanımlanarak, “yalnız kurt” temasıyla işlenmekte, Norveç Ütoya, Yeni Zelanda Christchurch ve en son Hanau ırkçı terör saldırılarında olduğu gibi “çıldırmış psikopat” eylemcilerle özdeşleştirilmekte. Bu tanımlamalara hem resmi ağızlar hem de merkez medya kuruluşlarının sahip çıkması, arka plandaki derin bağlantıların sorgulanmamasına yol açıyor. Bu durum, aşırı sağcı terörü yumuşatma girişimleri olarak gözden kaçmamaktadır. Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Ana söylemleri “Akşam Ülkesini İslamlaşmadan kurtarmak” olan aşırı sağ hareketler, “Akşam Ülkesinin” geleneksel değerlerine dönmesi gerektiğini ve Akşam Ülkesinin batışına engel olunması gerektiğini savunuyorlar. Batı’nın aydınlanma hareketini sorgulayan ve aydınlanma öncesi kültürel değerlere dönmeyi arzulayan bu aşırı sağ hareketler, sadece Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ve yabancılar için değil, gelecekte Avrupa’nın varlığına kasteden bir veba mikrobu gibi Batı’nın çok övündüğü yerleşik aydınlanma kültürünü ve Avrupa’nın güvenliğini de tehdit eden bir vakıa olarak karşımızda. Fakat gerek Almanya’da gerekse aşırı sağın güçlü olduğu ülkelerde, aşırı sağa karşı çözüm üretme konusundaki isteksizlik, bu tehdidi gün be gün arttırıyor.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

[Muhterem Dilbirliği Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürmektedir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Rusya İdlib’de kendi güvenilirliğini imha ediyor

Rusya Astana barış sürecini, Suriye politikasında elde ettiği en önemli diplomatik başarılarından biri olarak görüyordu. Fakat Ocak 2020’den itibaren Şam rejimi güçlerinin İran’a bağlı milislerle beraber İdlib’e yönelik başlattığı operasyonlarla bu değişti. Rusya, İran ve rejim güçlerinden oluşan “Şam Cephesinin” hava ve karadan gerçekleştirdikleri müdahaleler neticesinde, Soçi mutabakatıyla Türkiye’nin kontrolüne bırakılan ve Halep-Şam ve Halep-Lazkiye M4 ve M5 kara yollarının da dahil olduğu İdlib kırsalının önemli bir bölümünü kontrol altına aldı.

İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

Türkiye Rusya’yı muhatap alarak, İdlib’e yönelik saldırıların Soçi mutabakatının ihlâli olduğunu bildirdi. Rusya ise Soçi mutabakatının asıl Türkiye tarafından ihlâl edildiğini dile getirerek, İdlib’deki “terör unsurlarına” yönelik operasyonlarda Şam rejimine destek vermeye devam edeceğini açıkladı. Atılan adımların bir “savaş” niteliği taşıdığını dile getiren Türkiye ise Soçi ve Astana görüşme ve mutabakatlarıyla kendisine bırakılan İdlib’deki pozisyonunu savunmak ve Şam Cephesinin ilerlemesini durdurmak için bölgeye asker ve askeri araç sevkiyatını artırdı. Türkiye’nin bu stratejisi İdlib’e yönelik ilerlemeyi durdurdu. Fakat bu süreç aynı zamanda Türkiye ile Rusya arasında doğrudan karşı karşıya gelme riskini de artırdı. Savaş ihtimalini ortadan kaldırmak ve yaşanan sorunu diplomatik yöntemlerle çözmek adına Türk ve Rus yetkililer Moskova ve Ankara’da bir araya geldi. Görüşmelerden bir netice alınamayınca iki devletin liderleri devreye girdi; Erdoğan ile Putin arasında yapılan uzun telefon görüşmesinden de bir netice alınamadı.

Enerji politikaları

Rusya resmî olarak İdlib’e yönelik operasyonlarını “terörizmle mücadele” şeklinde tanımlasa da 2020 yılının başında iki önemli jeopolitik gelişme yaşandı. Bunlardan biri Rusya ile Ukrayna arasında imzalanan doğalgaz anlaşmasıydı. Rusya’nın istemediği halde Ukrayna’yla imzalamak zorunda kaldığı doğalgaz anlaşması, aynı zamanda Rusya’nın Avrupa’ya yönelik enerji politikasının da başarısızlığıydı. Ocak 2020’ye kadar Türk Akımı Ukrayna güzergahına karşı Rusya için bir alternatif olduğu gibi, Ukrayna’yla pazarlığında da bir silah niteliğindeydi; dolayısıyla Rusya için çok kıymetli bir projeydi. Fakat ABD’nin Avrupa enerji pazarına yönelik politikası, Rusya’nın Ukrayna politikasına karşı aldığı pozisyon, Kuzey Akım 2 projesine uygulanan yaptırımlar ve Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını azaltmaya gitmesi, Ocak 2020’de Rusya’yı Ukrayna ile doğalgaz anlaşması imzalamaya zorladı. Bu durum Türk Akımı’na yönelik ihtiyacı azaltarak değerini de düşürmüş oldu. Rusya’nın Türk Akımı üzerinden Türkiye’yle yürüttüğü işbirliğine olan ihtiyacın da azalmasına yol açtı.

Libya faktörü

Rusya’nın İdlib’e operasyon yapmaya karar vermesine neden olan bir diğer stratejik gelişme Türkiye’nin Libya politikası oldu. Türkiye Birleşmiş Milletler nezdinde meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac’ı desteklerken Rusya, meşru olmamakla birlikte, kontrolünde önemli sayıda silahlı milis bulunduran Halife Hafter’i destekliyor.

Türkiye 2016 yılında Suriye’de Rusya ile başlatılan işbirliği modelini Libya’da da uygulamak istedi. Ankara’nın bu önerisinin Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesinin önüne geçmesi, Libya’da krizi çözerek istikrarı sağlaması amaçlanmıştı. 12 Ocak günü Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle Libya’da silahların susmasını sağlayan ateşkes anlaşması önerisinde bulunuldu. Türkiye ile Rusya ateşkesin garantörleri olacaklardı.

Bu önerisiyle Türkiye, Libya’da Rusya’ya önemli bir uluslararası rol vermek istemişti. Rusya sadece Hafter’le değil, Serrac hükümetiyle de yakın ilişki kurarak Libya’nın genelinde diplomatik etkinliğini ve saygınlığını artıracaktı. Hafter’in öncelikli olarak Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin kontrolü altında olan bir aktör olduğunu, Rusya’nın ise ikincil veya üçüncül bir konumda olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye’nin önerisi Rusya’nın çıkarlarına uygundu. Türkiye’yle bir işbirliği durumunda, Libya’da eli daha da güçlenecekti.

Türkiye’nin teklifi Rusya’nın çıkarına olduğu için görüşmelerde ev sahipliğini üstlendi. Türkiye ile Rusya’nın ateşkes öneri metni Serrac tarafından imzalandı. Hafter ise buna yanaşmadığı gibi, toplantı bitmeden Moskova’yı terk etti. Hafter’in bu çıkışı Rusya’nın prestijini zedelediği gibi, onun Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarına uygun davrandığını da göstermiş oldu.

Moskova’yı terk ederek Trablus’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırlayan Hafter’i önlemek için Türkiye’nin UMH ile imzaladığı askeri-teknik anlaşma çerçevesinde Serrac’ın yanında yer alması, Hafter’in Trablus’u ele geçirme çabasını durdurabildi. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin Libya politikası, Hafter’in arkasındaki Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarını başarısız kıldı. Türkiye’ye karşı başarısız olan aktörler, Hafter için sadece silah sağlayan bir aktör konumundaki Rusya’nın devreye girmesini istediler. Libya’da Türkiye’nin tek taraflı hareket etmesinden ve bu politikasında da başarılı olmasından rahatsız olan Rusya, İdlib üzerinden Türkiye’yle mücadele başlattı.

Rusya İdlib operasyonu üzerinden bazı çıkarlar elde etmeye çalışıyor. Birincisi Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin yapamadıklarını yaparak ve bu ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket ederek Kuzey Afrika’da söz konusu ülkelerle stratejik ortak olmaya çalışıyor. İkincisi, Hafter’in kontrolündeki bölgelerde bulunan petrol kaynaklarından Wagner Grubu şirketi üzerinden ekonomik çıkar elde etmeyi amaçlıyor. Üçüncüsü, İdlib operasyonunun ortaya çıkaracağı mülteci krizi üzerinden Türkiye ve Avrupa’yla yeni bir pazarlık ortamı meydana getirmeye meydana getirmeye çalışıyor. Hâlâ önemli bir aktör olduğunu, Suriye ve Libya konularının yeniden ele alınması gerektiğini göstermek istiyor.

Fakat diğer taraftan, Rusya’nın İdlib operasyonu üzerinden attığı adımlar çıkar kaybına da yol açmakta. Öncelikle bu adımlar, Türkiye’yle askeri olarak karşı karşıya gelme riskini artırmakta. İdlib cephesinde ortaya çıkacak bir savaşta, Suriye’de güç kapasitesi, stratejik konum, kaynak sağlama durumu, lojistik hatların kontrolü ve ittifak ilişkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, Rusya’nın kazanması düşük bir ihtimal. Rusya’nın savaşı kaybetmesi de iki büyük sorunu ortaya çıkaracaktır: Birincisi Rusya’nın prestij kaybı, ikincisi ise ortaya çıkacak uluslararası güvenlik riskidir.

Astana ve Soçi süreçleri üzerinden uluslararası krizlerin çözümünde önemli adımlar atan ve bu bağlamda büyük prestij kazanan Rusya, İdlib operasyonlarıyla bunu kaybetti. Uluslararası toplumdan dışlanmış ve zayıf halka işlevini gören İran’ı göz önünde bulundurduğumuzda ise Türkiyesiz gerçekleşecek Astana görüşmeleri anlamını yitirecektir.

Rusya bu politikalarıyla Türkiye’nin gözünde güvenilmez bir ortak durumuna gelmiştir. Uzun vadede Rusya’nın bu durum, enerji ve Suriye’nin kalkınması gibi konularla ilgili Batı ve Orta Doğu politikalarını olumsuz etkileyecek. Ayrıca Rusya’nın Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi otoriter iktidarların çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, Rusya’nın uluslararası saygınlığını da azaltacaktır.

Sonuç olarak, İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

İdlib krizi yeni bir mutabakat sağlanana kadar devam edeceğe benziyor. “Şam Cephesinin” ilerleyişini durdurmanın yolu, bölgede güç üstünlüğünü sağlamak ve karşı tarafı caydırmak için taktik yöntemler uygulamaktır.

[Avrasya, Orta Asya, Ortadoğu, Rus dış politikası ve güvenlik politikaları alanında çalışan Sabir Askeroğlu İran Araştırmaları Merkezi’nde (İRAM) kıdemli uzmandır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Hocalı Soykırımı ve Münih’teki Aliyev-Paşinyan tartışması

2020 yılının Şubat ayında Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali sorunu (kısa ve yaygın olarak kullanılan ismiyle Karabağ sorunu) açısından bir ilke şahit olduk. Tarihte ilk kez Azerbaycan ve Ermenistan liderleri kamuoyu önünde Karabağ sorununu tartıştılar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan arasındaki tartışma 15 Şubat 2020’de 56. Münih Güvenlik Konferansı kapsamında düzenlenen bir panelde gerçekleşti. Her iki taraf kendi liderlerinin performansını övmeye çalışsa da ortaya attığı tezler, karşı tarafın tezlerine verdiği cevaplar, tezlerini dayandırdığı deliller ve vücut dili itibariyle İlham Aliyev’in Nikol Paşinyan’a açık üstünlük kurduğu genel olarak kabul edildi. Bu görüş İlham Aliyev’in muhalifleri, Ermenistan’daki çok sayıdaki uzman, her iki ülkede görev yapan ve konuyla ilgili görüşlerini çevreleriyle paylaşan yabancı diplomatlar tarafından da dile getirildi.

İlham Aliyev özellikle Karabağ Hanlığının Rusya ile birleştirilmesine ilişkin 1805 tarihli belgeye, bölgedeki yerleşim birimlerinin ve bölgenin idari merkezi olan Hankendi’nin tarihi isminin Türkçe olmasına dikkat çekti, Ermeni tarafının temel tezlerinden olan bölgenin güya Stalin tarafından Azerbaycan’a verildiği iddiasını yalanlayan Rus arşivlerindeki 4 ve 5 Temmuz 1921 tarihli belgelere, Ermenistan’ı sorunun tarafı olarak gösteren ve Azerbaycan toprakları üzerindeki işgalin bir an evvel sona ermesini talep eden BM Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874 ve 884 saylı kararlarına atıf yaptı.

Nikol Paşinyan, bu panelde, Hocalı soykırımının Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan’a ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etti.

Taraflar arasındaki tartışmanın bir boyutunu da Hocalı Soykırımı teşkil etti. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan işgalinin en acı olaylarından ve insanlık aleyhine işlenmiş en ağır suçlardan birisi olan Hocalı Soykırımına dikkat çekerken Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bu soykırımın Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan tarafına ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etmeye çalıştı.

28. yılında Hocalı Soykırımına bir de bu perspektiften bakmaya çalışalım.

25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet Zırhlı Birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında 8 aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz kaldı, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı insanlık dramı olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara karşı acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Hocalı’da yapılanlar uluslararası hukukun temel belgelerine (Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi) aykırı olmakla beraber, özellikle Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan “milli, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha etme” şeklinde tanımlanan soykırım (genocide) suçunun çerçevesi içindedir. Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de soykırımı tanımlayan 2. maddenin a bendinde yer alan “bir grubun üyelerinin katledilmesi” ve b bendinde yer alan “grup üyelerine bedenî ve aklî açıdan ciddi biçimde zarar verilmesi” koşulları, Hocalı Soykırımı sırasında yaşananlarla birebir uyuşuyor.

Hocalı’da yaşananlara ilişin akademik ve siyasi tartışmalar sırasında sıkça karşılaşılan sorular arasında “soykırım gerçekten Ermenistan tarafından mı gerçekleştirilmiştir” ve “Ermenistan ordusu neden Hocalı’da bir soykırım yapma ihtiyacı hissetmiştir” soruları da yer almakta. Fakat Ermenistan yetkililerinin ve olaya katılan askerlerin daha sonra yaptıkları açıklamalar, Ermenistan’ın Hocalı ve işgal edilen diğer yerleşim birimlerindeki uygulamaları, Azerbaycan topraklarını işgal sürecinde Ermenistan’ın izlediği strateji ve taktikler değerlendirildiğinde bu sorular da cevabını kolayca bulmaktadır. Bu soruların cevapları aynı zamanda Paşinyan’ı da açıkça yalanlamaktadır.

Öncelikle Hocalı’nın, eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ndeki tek havaalanına sahip olması, Hankendi ile Asgeran’ı bağlayan karayolunun ve ayrıca demiryolunun da buradan geçmesi nedeniyle stratejik öneme sahip olduğunu vurgulamakta fayda var. Ermenistan Hocalı’yı işgal etmek için buraya daha önce de saldırılar düzenlemiş fakat başarılı olamamıştı. Bunun üzerine Hocalı’nın çevresindeki yerleşim birimleri birer birer işgal edilerek Hocalı kuşatma altına alınmıştı. Azerbaycan Hocalı’daki insanlara gıda ve ilaçları sadece hava yoluyla ulaştırmaya çalışıyordu. Fakat Hocalı’ya giden helikopter ve uçaklara Ermenistan ordusu tarafından ateş edilmesi ve bazen de düşürülmesi Ocak ayından itibaren bu süreci de kesintiye uğrattı. Bu arada hemen belirtelim ki Ermenistan eski Sovyet birliklerinden aldığı askeri teknoloji nedeniyle, bu konuda Azerbaycan’a oranla çok daha güçlüydü ve defalarca Karabağ sorununun kaderini değiştirecek eylemler gerçekleştirmişti. Mesela 20 Kasım 1991’de Azerbaycan hükümetinin üyelerini (Devlet Sekreteri Tofig İsmayılov, Başbakan Yardımcısı Zülfü Hacıyev, İçişleri Bakanı Mehemmed Esedov, Başsavcı İsmet Qayıbov), adalet ve güvenlik yetkililerini, iki Rus generali, Kazak ve Rus gözlemcileri (Kazakistan İçişleri Bakan Yardımcısı Sanlal Dasumoviç Serikov ve diğerlerini), gazetecileri taşıyan helikopter Ermenilerin kontrolündeki bölgeden açılan ateşle düşürülmüş ve helikopterde bulunan herkes hayatını kaybetmişti. Bölgedeki hava üstünlüğü, dolayısıyla da Hocalı’yı dünyaya bağlayan yollar tamamen Ermeni birliklerinin kontrolü altındaydı.

Ermenistan için soykırım gerçekleştirmenin psikolojik nedenleri de vardı. Burada psikolojik nedenlerin iki temel boyutundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilkini Ermenilerin genellikle Türklere nefret duygularıyla yetiştirilmeleri ve Hocalı’da yapılan soykırım ile sözde 1915 yılında yapılanların öcünü almaya çalışmaları teşkil ediyor. İkinci boyut olarak ise acımasızca bir katliam gerçekleştirerek Azerbaycan Türkleri üzerinde psikolojik baskı oluşturma amacından bahsetmek mümkün. Ermenistan’dan farklı olarak o sırada Azerbaycan henüz resmi bir orduya sahip değildi ve yerleşim birimleri gönüllü birliklerce savunulmaktaydı. Ermenistan’ın stratejisine göre, Hocalı Soykırımı’ndan sonra herhangi bir kente saldırı sırasında, Azerbaycan’daki gönüllü birliklerin askerleri topraklarını savunmaktan daha çok eşlerini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalacak, hatta belki de savaşmak yerine ailelerini savaş bölgesinden çıkarmaya çalışmakla uğraşacaklardı. Nitekim yıllar sonra Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan (o sırada soykırım kararını alan ve yöneten kişilerden biriydi) İngiliz gazeteci Thomas De Waal’a yaptığı açıklamada, soykırım yapmakla amaçlarının Azerbaycanlıları daha da korkutmak olduğunu ifade etmişti. Ermenistan’ın bu stratejisinin daha sonraki Azerbaycan topraklarını işgali sırasında işine yaradığını da üzülerek ifade etmekteyiz. Nitekim Ermenistan’ın daha sonra işgal ettiği her Azerbaycan kentinde, işgalden önce Hocalı soykırımının aynısının gerçekleştirileceği propagandası yapılmıştır. Özellikle havaalanına sahip olan Hocalı’nın ve hemen arkasından stratejik konumdaki diğer iki kent olan Şuşa ile Laçın’ın Ermenistan tarafından işgali savaşın kaderini değiştirmiş ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal etmesine olanak sağlamıştır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, 28 yıl önce Hocalı’da soykırım yapıldı ve Hocalı halen Ermenistan işgali altında. Hocalı’da esir alınanların önemli bir kısmından hâlâ haber yok. Azerbaycan resmî kurumlarının kayıtlarına göre, bu kaderi yaşayan Azerbaycan vatandaşlarının sayısı 5 bin civarında. Uluslararası hukuk açısından soykırım olduğu tartışma götürmeyecek biçimde ortada olan Hocalı’da yaşananlar için yapılacak çok iş var. Kuşkusuz bunların en önemlisi adaletin tescili ve yerini bulması.

Günümüze kadarki süreçte adaletin yerini bulması, Hocalı Soykırımı’nın tanınması, suçluların cezalandırılması, mağdurlarının mağduriyetlerini bir ölçüde de olsa giderecek siyasi ve hukuki nitelikli kararların alınması için çabalar sarf edildi. Bunlar arasında Azerbaycan’da ve yurtdışında düzenlenen resmi etkinlikler, BM’nin bazı ülkelerdeki temsilcilikleri önünde düzenlenen gösteriler, çeşitli ülkelerdeki öğrenci derneklerince düzenlenen, yabancı ülkelerin kamuoylarını ve yetkililerini bilgilendirme girişimleri yer alıyor.

Son yıllarda ise etkinliklerin koordinasyonu ve belgelerle daha çok desteklenmesi süreci dikkat çekiyor. Faaliyetler özellikle, İslam Konferansı Gençlik Forumu girişimiyle geliştirilen ve koordinasyonunda yürütülen “Hocalı İçin Adalet” uluslararası bilgilendireme kampanyası çerçevesinde daha da hızlanmıştır. Meksika, Macaristan, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna-Hersek, Peru, Honduras, Romanya, Slovenya, ABD’nin çok sayıda eyaleti, çeşitli düzeylerde Hocalı Soykırımı’nı tanıdıklarına ilişkin kararlar aldılar. Türkiye, Almanya, İtalya, Ürdün, Letonya, İsrail ve diğer çok sayıda ülkenin parlamentolarında Hocalı Soykırımı görüşüldü ya da bu ülkelerin yetkilileri BM dâhil uluslararası kuruluşlarda yaptıkları toplantılarda insanlık suçlarından bahsederken Hocalı Soykırımı’na da değindiler. Özellikle Türkiye’de ve diğer bazı ülkelerde Hocalı Soykırımı kurbanları için anıtlar dikildi.

Hocalı Soykırımı’na ilişkin günümüzdeki faaliyetlerin temel amacı Hocalı Soykırımı’nın uluslararası alanda tam olarak tanınması, suçlularının cezalandırılması, mağdurların mağduriyetlerinin belirli ölçüde de olsa giderilmesi yoluyla adaletin yerini bulmasıdır. Hocalı’ya adalet açısından uluslararası hukukun tam olarak işletilmesi, Hocalı’nın ve işgal edilmiş tüm Azerbaycan topraklarının bir an evvel ve kayıtsız şartsız olarak işgalden kurtarılması gerekmektedir.

[Azerbaycan Devlet Gümrük Akademisi Daire Başkanı olan Araz Aslanlı aynı zamanda Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM) Başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Alman Anayasa Mahkemesi’nden yaşama son verme hakkına yeşil ışık

Alman Anayasa Mahkemesi (AYM), bir kişinin kendi yaşamını sonlandırma kararını verme hakkı bulunduğuna hükmetti. AYM kararı, iyileşme şansı bulunmayan, ağır hasta ya da büyük acılar çeken kişilerin kendi istekleriyle ölümü seçmeleri ve bunun için yardım almaları konusunda yıllardır süren tartışmalara son noktayı koydu.

Mahkeme, kişinin kendi yaşamına son verme konusunda karar verebilmesinin anayasal bir hak olduğunu, bu hakkın bu amaç doğrultusunda üçüncü kişilerden yardım alma özgürlüğünü de kapsadığını belirtti.

AYM yargıçları, ötanaziye Almanya’da uygulanan yasağın anayasaya aykırı olduğuna hükmederek 2015 yılında Alman Federal Meclisi’nin Ceza Kanununun 217’nci maddesinde yaptığı değişiklikleri, “yardım alarak yaşamına son verme imkanını uygulamada yok ettiği” gerekçesiyle geçersiz ilan etti. Bu yasa ölmek için tıbbi yardım sağlayan derneklerin önünü kesmek için çıkarılmıştı.

AYM yargıçları, ötanazi yasağının anayasaya aykırı olduğuna hükmetti

AYM yargıçları, ötanazi yasağının anayasaya aykırı olduğuna hükmetti

“Meclis düzenleme yapabilir”

AYM kararının ardından yaşama son vermeye yardım amacıyla faaliyet yapacak derneklere yönelik yasağın kalkması bekleniyor. Mahkeme heyeti başkanı Andreas Vosskuhle, etik, ahlaki ve dini inançlarla temelden bağlantılı bu konuda karar almanın kendileri için kolay olmadığını, ancak bir bireyin kendi ölümüyle ilgili kararın bir gerekçe gerektirmediğini söyledi.

Karar yaşama son vermeye yönelik yardım ve destek sağlayan kuruluşlarda memnuniyetle karşılandı. Almanya Ölüm Yardımı kuruluşu Başkanı Roger Kusch, kendilerine yönelik tüm kısıtlamaların, kiliseler ve diğer kurumlardan gelen baskıların artık son bulacağını ve 2015 öncesi duruma dönüleceğini belirterek “Bugünden itibaren kendi hayatına son vermenin bir temel hak olması, derneğimizin hasta üyeleri için iyi bir haber” diye konuştu.

KNA,dpa/BK,TY

© Deutsche Welle Türkçe

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Sahada ve masada İdlib denklemi

Suriye sahasında yeni bir dönemin içindeyiz. Astana süreci bağlamında Suriye krizinin askeri bir çözümü olmadığına yönelik oluşan eğilimin dışına çıkılarak savaş, askeri müdahalelerle Esed rejimi lehine sonlandırılmaya çalışılmakta. Muhaliflerin son kalesi konumunda olan İdlib, Suriye içinde alan hâkimiyeti mücadelesinin yanı sıra, artık vekâlet savaşlarının ötesinde ülke ordularının doğrudan çatışmaya girdiği bir bölge haline gelmiş durumda.

Bölge, kuzey ve güney akslarında ana lojistik koridorlarının kontrol edilmesi açısından önem arz ederken, Türkiye ve Rusya arasındaki anlaşmaları ihlal eden rejim, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’in merkezine doğru ilerlemeye çalışıyor. Şam’la Halep’i birbirine bağlayan M5 karayolunu kontrol etmek maksadıyla Maarratünnuman’dan Serakib’e doğru ilerleyen rejim güçleri ve İran’a bağlı milisler, havadan ve karadan sivilleri bombalayarak savaş suçları işliyor, TSK ve muhalifleri hedef alıyor; Türkiye de bu yüzden yeni bir mülteci akını riskiyle karşı karşıya. İdlib’de şu ana kadar bir buçuk milyon insan yerlerinden edildi. Böylece Esed rejimi İdlib ve Halep dâhil olmak üzere muhalifleri topraksızlaştırıp Suriye’nin neredeyse tamamını kontrol altına aldığını ilan ederek Rusya’yla birlikte bir zafer ilanına hazırlanmakta.

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. 

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye ise askeri ve siyasi adımlarla rejim ve müttefiklerini durdurmak ve bölgedeki insani krizi önlemek için çaba sarf ediyor.

Ayrıca Esed rejimine tam destek veren, Türkiye ve muhalif grupları düşman gören İran’a bağlı Şii milislerin bölgedeki yaklaşımı da İran’la ilişkilerde dikkate alınması gereken bir husus olarak karşımıza çıkıyor. ABD operasyonuyla öldürülen Kasım Süleymani’nin intikamı alınıyormuşçasına yapılan sosyal medya paylaşımlarının eşliğinde, İdlib’de Türk Ordusu ve muhalif grupları hedef alan Esed güçleri ve İran destekli milisler saldırılarını sürdürüyor.

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor.

Türkiye’nin İdlib politikası

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor. Türkiye, sürecin başından itibaren herhangi bir saldırı olmadıkça Esed rejimine karşı doğrudan bir askeri müdahaleye girmemiştir. Angajman kurallarını uygulamanın yanı sıra muhalif grupları destekleyen Türkiye, İdlib’de istikrarın oluşturulması ve sivillerin korunması için Rusya ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde hareket etmiş ve gözlem noktaları kurmuştur. Fakat “radikal grupların hedef alındığı” bahanesiyle İdlib’de hedef gözetmeksizin bombalama yapılması ve sivillerin hayatını kaybetmesi, takip eden süreçte de Türk askerlerinin şehit edilmesinin ardından Türkiye sahada “İdlib’i rejime bırakmayacağı” konusundaki kararlılığını göstermiştir. Türkiye’nin rejime karşı maliyet yükseltme stratejisinin ardından 100’ün üzerinde kayıp veren Esed rejimi, Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması ve harekete geçmesi üzerine bir süre yavaşlamak durumunda kalmıştır.

Türkiye’nin gözlem noktaları arasında hatlar oluşturarak siviller ve muhalifler için güvenli bir alan oluşturabilmesi durumunda, bölge halkının yaşadığı dram bir nebze azaltılarak İdlib’in korunma ihtimali ortaya çıkacaktır. Fakat diğer yandan Suriye hava sahasının Rusya’nın kontrolünde olması yüzünden Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bölgelerindeki gibi bir uçuş rahatlığına sahip olmaması nedeniyle sahadaki durumun desteklenememesi ayrıca dezavantajlı bir durum oluşturmaktadır. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rejime Soçi Mutabakatı sınırlarına geri çekilmesinin son tarihi olarak Şubat sonunu vererek, aksi halde zor kullanarak rejimi püskürteceğini ortaya koyması, Türkiye’nin yeni hareket tarzını belirleyen en önemli emare olmuştur. Bu bağlamda muhtemel bir kapsamlı askeri harekatta Türkiye’nin Rusya’ya rağmen hava unsurlarını da kullanacağı öngörülebilir.

Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

ABD’nin yaklaşımı

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin 11 Şubat’ta İdlib konusunda Türkiye’ye destek olmak istedikleri açıklamasıyla Ankara’ya gelmesi de meselenin çok boyutluluğuna işaret ediyor. ABD, Suriye’de yaptığı hataları tamir etme konusunda çok büyük zorluk yaşıyor. Mevcut konjonktür ise ABD tarafından hem geçmişi kısmen düzeltmek hem de önümüzdeki süreçte Rusya’ya karşı dengeleyici rolünü korumak için bir fırsat olarak görülüyor.

Rusya ve Esed rejiminin İdlib’i kontrol etmeleri durumunda Suriye’nin doğusundaki ABD askerlerinin bulunduğu bölgelere yönelebilecekleri endişesi, ayrıca ABD ve İsrail’in Şii milislerin kontrol alanının genişlemesini istememesi ABD’yi harekete geçirmiştir. Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

Aynı zamanda Avrupa’yı meseleye daha büyük ölçüde dâhil etmek de Türkiye’nin elini güçlendirecektir. Bu noktada başta mülteci baskısı olmak üzere rejim ve İran’ın sivillere yönelik suçları da gündeme getirebilir.

İdlib’in geleceği

İdlib’in geleceği masada yapılacak görüşmelerle belirlenmeye çalışılıyor. Son günlerde yaşanan gelişmeler, sahadaki durumun masadaki görüşmeleri belirleyeceğini gösteriyor. Türk gözlem noktalarının Esed askerlerinin kontrol ettiği alanda kalmasıyla Türkiye, anlaşmaya uygun hareket edilmemesi, hatta Esed güçlerinin geri çekilmemesi durumunda, rejim askerlerine yönelik operasyon başlatacağını açıkladı.

Nitekim Türkiye ve Rusya arasında yapılan görüşmelerden sonra durumda bir değişiklik olmaması nedeniyle toplantılardan tam olarak sonuç alınamadığı anlaşılıyor. Ancak Rus tarafının zaman zaman yaptığı açıklamalar, Rusya’nın Türkiye’nin muhtemel bir operasyonundan endişe duyduğunu gösteriyor. Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması, binden fazla zırhlı araç ve askerle bölgede taarruzi bir hareket tarzına geçmesi ve yeniden Serakib gibi Esed rejiminin eline geçen bölgelere doğru hamleler yapılması dengeleyici bir unsur oluşturmakta.

Neticede masadaki koşulların şekillenmesi, sahadaki kararlılığın hayata geçmesiyle mümkün olacaktır. Rusya’nın Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelerek daha fazla maliyeti göze alıp alamayacağı bir soru işareti olmakla beraber, Türkiye’nin yapacağı karşı askeri hamleler, geçmişte olduğu gibi İdlib sahasında da masadaki anlaşmalarda daha güçlü olunmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda Soçi ve Astana mutabakatlarına uymayan rejime karşı gereken askeri hamleleri yapmak masada da Türkiye’nin belirleyici gücünü arttıracak, uluslararası alanda söylem düzeyinde de olsa alınan desteğin oluşturduğu baskı masada etkili olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Can Acun SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Almanya’da araç karnaval geçit törenine daldı

Almanya’nın Hessen Eyaleti’ndeki Volkmarsen’de düzenlenen Rosenmontag (Güller Pazartesisi) karnaval kutlamaları sırasında polisin açıklamasına göre TSİ 16:45’de bir aracın kentteki karnaval geçit törenine daldığı ve aralarında çocukların da olduğu 30 kişinin yaralandığı bildiriliyor. Karnaval alayına dalan aracın sürücüsünün gözaltına alındığı duyuruldu.

Frankfurt Emniyet Müdürü Gerhard Bereswill olayda 30 kişinin yaralandığını ve yaralıların yedisinin durumunun ağır olduğunu açıkladı. Frankfurt Başsavcılığı ve Hessen Emniyet Teşkilatı’nın açıklamasında araç sürücüsünün de olayda yaralandığı ve tedavi altında olduğu, sağlık durumu el verir el vermez hakim önüne çıkarılacağı belirtildi.

Hessen İçişleri Bakanlığı, mevcut ipuçları dikkate alındığında şu an itibarı ile saldırı olasılığının ihtimal dahilinde olduğu değerlendirmesinde bulundu.

Hessen Kamu Radyo Televizyon Kurumu HR’in bildirdiğine göre, gösteriler sırasında Mercedes marka gri renkli bir araç kalabalığa daldı. HR sürücünün 29 yaşında bir Alman olduğunu bildiriyor. Görgü tanıkları, sürücünün fren yerine gaza bastığını iddia ediyor. Volkmarsen’de yaklaşık 7 bin kişinin yaşadığı belirtiliyor.

Olayın sürücünün sağlık nedenleriyle yaşanan bir kaza mı, araçtaki teknik arızadan kaynaklı bir olay mı, yoksa saldırı mı olduğu konusunda açıklama yapılmazken, incelemelerin henüz sürdüğü belirtiliyor.

Hessen Polisi, bütün eyalette gece yapılması planlanan karnaval geçit törenlerinin de iptal edildiğini duyurdu. İlaveten, vatandaşları spekülasyona neden olacak paylaşımlar yapmamaya çağırdı. Elinde görsel veya bilgi olanların yükleyebilmesi için de polisin bir sayfa oluşturduğunu açıkladı.

Volkmarsen Belediye Başkanı: Şoktayız

Volkmarsen Belediye Başkanı Hartmut Linnekugel “Olay hepimizi derinden sarstı, şoktayız” dedi. Belediye binasında Salı gününe kadar hizmet verecek bir acil durum merkezi açıldığı belirtildi.

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas Volkmarsen ile ilgili yaptığı paylaşımda “Herkesin en kısa zamanda iyileşmesini umuyoruz. Onlara, ailelerine ve karnaval geçidinde olanlara güç diliyorum. Tüm kalbimle bölgedeki acil durum ekiplerine de teşekkür ediyorum” dedi.

Perşembe günü başlayan ve bugün zirveye ulaşan karnaval kutlamaları çerçevesinde Ren Nehri’nin geçtiği kentler başta olmak üzere sokaklarda kostümlü geçit törenleri düzenleniyor. Geçit törenlerinde araçlardan kalabalığa şekerleme ve güller atıldığından çocuklu aileler genelde bu gösterilerde ön sıralarda yer alıyor.

Polisin kutlamalar sırasında bölgede görev yaptığı kaydedildi. Polis yaralıların durumu veya olayın nasıl meydana geldiği ile ilgili henüz açıklama yapmadı.

dpa, AFP / ETO, SSB

©Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle