GÖRÜŞ- Koronavirüs salgınından sonra ortaya nasıl bir dünya çıkacak?

Kovid-19 salgını felaket potansiyeline sahip gerçek bir kriz ve netice olarak tüm dünya adeta savaştaymış gibi bir görüntü veriyor. Pandeminin demokratik süreçlerine yapabileceği menfi etkilerden korkan birçok ülkede, bu dönemde bazı özgürlükler kısıtlandı veya kısıtlanmak üzere. Tekrar tekrar, ideolojik çizgilerimizden bağımsız bir şekilde, kriz zamanlarında hepimiz tek bir varlığın yardımına müracaat ederiz: Devlet. Hükümetlerin zaten işini yapması beklenir; ama Avrupalıların, sık sık ve çok yoğun şekilde eleştirilen o devlet denilen “devin”, en hafif tabiriyle, nasıl olsa hemen devreye girerek felaketi savuşturacağına dair kanıksanmış bir rahatlık içinde oldukları görülüyor.

Timothy D. Snyder’ın ifadesiyle, bedeninizin nerede olacağına karar verme gücü sadece devlette vardır. Çoğu kişi kitlesel şiddet konusunda devleti suçlama eğilimine sahip olsa da, çok sayıda insan zayiatına sebep olan şey aslında çoğu durumda bizatihi devletin yokluğudur.

Karantinalar uygulamaya konuldu, ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve her türlü aktivite ve halka açık toplantılara kısıtlamalar getirildi. Bazı durumlarda polisin ve askerin müdahil olması istenecek, acil durumlar ilan edilecek, gıda ihracatı yasaklanacak, sınır geçişleri kapanacak ve vatandaş olmayanlar sınırdan geri döndürülecektir. Avrupa’da devletin cebretme konusunda sahip olduğu kabiliyetler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç görülmedik şekilde sergileniyor. Bu kriz sona erdiğinde -gerçekte henüz ermediyse- dünya genelinde iş dünyası devletten yeni bir kurtarma hamlesi isteyecektir. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki etkisi felç edici seviyede olacaktır.

Fakat bir paradoks tezahürü olarak, küçük, fakir, daha seyrek nüfuslu ve dolayısıyla daha fazla izole edilmiş ülkeler salgından daha az etkilenecek ve süreci belki de daha rahat atlatacaktır. Tek ikilemse, çoğunlukla kırılgan ve kusurlu olan söz konusu devletlerin, bu duruma yeterli ve uygun bir şekilde yanıt verip veremeyeceği. Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan (LSE) gelir eşitsizliği konusunda önde gelen bir akademisyen olan Profesör Branko Milanoviç’in geçtiğimiz günlerde belirttiği gibi, pandeminin ardından ortaya nasıl bir dünya çıkarsa çıksın, o dünya “daha büyük” bir yer olacak; ekonomiler küçülecek, küresel ticaret ciddi şekilde kısıtlanacak, pazarlar kaybedilecek ve muhtemelen hem hükümetler hem de işletmelerin, üretimlerini ülkelerine geri getirme ve tedarik zincirini emniyete alma girişimlerine tanık olacağız.

Bununla birlikte, bazı rakamları bir mukayese olması için nazara verelim: 1992-1995 yılları arasında Sırplar tarafından sadece Doğu Bosna’da katledilen Boşnakların sayısı, şu ana kadar Kovid-19’dan ölenlerin sayısından daha fazla. Suriye’de Beşşar Esed’in soykırım rejimi tarafından son dokuz yılda çok daha fazla insan öldürüldü. Ancak dünya onlar için durmadı. Batı dünyasının, 1945’ten bu yana, dünyanın geri kalanının gündelik bir gerçeklik olarak kanıksamış olduğu zorlukların sadece bazılarını yaşamaya başladığına ilk kez şahitlik ediyoruz; dünyanın geri kalanının yaşamakta olduğu bu zorluklarsa, genellikle Batı’nın uyguladığı politikaların bir sonucudur ve bazıları İkinci Dünya Savaşı öncesi döneme kadar uzanır.

Avrupa, pandemi kendisini kırıp geçiriyor olsa bile, diğer taraftan hâlâ Suriyeli mültecilere karşı yapılan haçlı seferine önderlik ediyor: Yunan Deniz Kuvvetleri mültecilerin kullandığı küçük teknelere ateş ediyor, onları karasularından zorla çıkarıyor. Hepsi olmasa da çoğu AB başkenti, yaptığı çığırtkanlıkla Yunan makamlarının “Hıristiyanlığın müstahkem savunma duvarı” olarak vazife görmesini sağlıyor. Ne var ki Avrupa’nın şimdilerde yaptığı gibi, bir güvenlik çemberi oluşturarak kendinizi Suriyeli mültecilerin o yoğun, iç içe geçmiş kitlesinden uzak tutabilirsiniz; ama bunu yaparken, özellikle sizin faydanıza olacak şekilde kurgulanmış küresel ekonomik düzenin bedelini ödemekten de kaçamazsınız. En ufak bir rahatsızlığı bile paylaşmak istemiyorsanız, o zaman refahınızı ve güvenliğinizi paylaşmaya başlamak zorundasınız.

Tanık olduğumuz küresel muhasaradan sonra ortaya çıkacak olan dünya, belirsizlik ve kaygı dünyası olacak; nerede kalacağınız veya vaktinizi nasıl geçireceğiniz gibi en basit kararları bile kendi başınıza alamadığınız bir dünya… O dünya, küre çapında çok büyük sayılarda insanın on yıllardır, belki de daha uzun bir süredir içinde yaşadığı bir dünyadır. Pek çok yorumcunun gözden kaçırdığı nokta, Kovid-19 salgınıyla birlikte aslında dünyada ne kadar çok sayıda insan için, ne kadar az şeyin değişmiş olduğu gerçeği… Ayrıca Batılı hükümetler tarafından salgını kontrol altına almak maksadıyla alınan önlemlerin çoğu, küresel pazardaki göreceli konumlarını salgından sonra da muhafaza etmeye matuf. Bu yaklaşımları sadece ciddi bir muhayyile kısırlığına değil, aynı zamanda salgını daha ilk etapta durdurma konusunda sergilenen böylesine acınası hazırlıksızlığa yol açan geçici körlüğe de işaret ediyor. Kendi içinde tamamen birbirine bağlı olan küreselleşmiş ekonomi, şimdi ilk kez gerçekten çift yönlü bir cadde.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[Srebrenica Soykırım Anıtı Merkezi müdürü olan Dr. Emir Suljagiç, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesidir ve “Ethnic Cleansing: Politics, Policy, Violence – Serb Ethnic Cleansing Campaign in former Yugoslavia” ve “Postcards from the Grave” adlı iki kitabın da yazarıdır]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Rusya’nın sorunlu federe yapısı

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in talimatıyla hazırlanan yeni anayasa taslağı, 22 Nisan 2020’de referanduma sunulacak. Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde, dünya kamuoyunun da üzerinde durduğu gibi, Putin’in 2036’ya kadar devlet başkanı olarak görev yapmasının önü açılacak. 2000 yılında göreve gelen Rus lider, anayasada yer alan “İki defa üst üste görev yapan devlet başkanı üçüncü defa aday olamaz” maddesi nedeniyle, 2008-2012 yılları arasında başbakan olarak görev yapmıştı. Putin anayasadaki bu değişimle birlikte, iktidarı elinde tutmak amacıyla önceki dönemde gerçekleştirdiği göstermelik görev değişikliğine de gerek duymayacak.

Buna rağmen referandumu ilgi çekici kılan, Putin’in iktidarını uzun yıllar sürdürme isteği değil, Rus olmayan halklara yönelik alınan tavır. Özellikle “Rusya Federasyonu topraklarında devlet dili, kurucu halkın dili olan Rusçadır. Rus halkı devlet kurucu bir halk olduğu gibi, Rusya Federasyonu’nun ortak hukuka sahip halklarının çok milletli ittifakına dahildir” maddesiyle, açık bir biçimde Ruslar, devlet kurucu halk olarak nitelendirilerek, federasyon içindeki diğer halklara karşı adeta üstün ilan edilmiştir. Bu durum elbette Rusya Federasyonu vatandaşı olan ancak Rus olmayan halkların tepkisini çekiyor.

Bu süreçte dikkat çekici olan ise Rusya’nın tartışmalı hale gelen federe yapısıdır. Sovyetler Birliği sonrasında kendisini bir ulus-devlet olmaktan ziyade bir federasyon olarak kodlayan Rusya’nın “eşit halklar” kavramı da böylece bir söylemden ibaret kalarak hükmünü tamamen yitirecektir. Nihayetinde federasyon içinde yaşayan Rus olmayan halkların Rusya’ya karşı hissettiği (halihazırda zaten sınırlı olan) aidiyet duyguları da iyice sorgulanır hale gelecektir.

Kesin sayılara ulaşmak mümkün olmasa da, pek çok kaynak federasyon içindeki Müslümanların oranını yüzde 25 civarında gösteriyor. Etnik olarak ise Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Türk ve Kafkas halkları haricinde, Rus olmayan onlarca farklı etnik grup federasyon içinde yaşıyor. Bu sebeple, ülkedeki karmaşık ve sorunlu toplumsal yapı, yaşanan değişimle birlikte Rusya için daha sıkıntılı bir süreci gündeme getirebilir.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Bu noktada anayasa değişikliğine karşı ilk tepkiler de Rus olmayan halklar arasında yükselmeye başlamış durumda. Değişikliğe karşı çıkan Tataristan Müftüsü Kâmil Samigullin, Ruslarla birlikte birçok yerli halkın ülkede yaşadığını belirterek hatadan dönülmesi için uyarılarda bulundu. Yakutistan Milletvekili Sulustana Myraan ise Putin’in teklif ettiği anayasa değişikliğinin yasal ve meşru olmadığını öne sürerek istifa etti. Myraan 2018 yılında “O bizim çarımız değil” sloganıyla Putin’e karşı başlatılan protestolara da aktif şekilde katılmıştı.

Buna rağmen referanduma karşı verilen tepkiler, Rusya’daki toplumsal problemlerin epey küçük bir kısmını yansıtıyor. Nitekim son yıllarda hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesinde gündeme gelen pek çok ulusal hareket Moskova’yı endişelendiriyor. Kuzey Kafkasya istikrar altına alınmış bir bölge gibi görünse de, geçtiğimiz yıllarda yerel halk ile güvenlik güçleri arasında pek çok çatışma yaşandı ve birçok farklı protesto gösterisi düzenlendi. 2019 yılında Dağıstan’da hükümet bir su kanalı projesini gündeme taşırken, yerel halk bu girişimi gereksiz ve pahalı bularak protesto etti. Bölge halkı barışçıl gösterilerle projenin durdurulması için çaba gösterdiğinde güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Yaşanan süreç Dağıstan’daki protestoların daha fazla uzamasına yol açtı ve bölgesel bir mesele etnik bir duyguyla birleşerek Moskova’ya karşıtlık üzerinden daha fazla destek buldu. Bölge halklarının sorunlarını ve isteklerini anlamaktan epey uzak olan Moskova, İnguşetya’daki protestolarda ve Karaçay-Çerkesya’daki etnik gerilimler karşısında da yetersiz kaldı. Putin ise olaylar karşısında önlem olarak, bölgede yetersiz bulduğu görevlilerini değiştirmeyi tercih etti.

Son yıllarda Kuzey Kafkasya’daki önemli konulardan biri ise Çerkes ulusal hareketinin devam eden yükselişi. Moskova potansiyel bir tehdit olarak gördüğü Çerkesleri yıllardır alt gruplara ayırdı. Ancak son dönemde Çerkes ulusunun üyeleri olan Kabardey, Çerkes, Şapsığlar ve Adigeler Rusya’da Eylül 2020’de gerçekleştirilecek nüfus sayımında kendilerini ortak etnik bir isim olan “Çerkesler” olarak ilan etmeye karar verdiler. Böylelikle bölgede tek bir Çerkes cumhuriyetinin kurulması planlanmakta; böyle bir sonuç ise Kuzey Kafkasya’daki sınırların yeniden çizilmesini gerektirecek bir süreci beraberinde getirebilir. Çerkeslerin planladığı süreç başarılı olursa, Moskova’nın kontrol etmekte daha fazla zorlanacağı bir Kuzey Kafkasya ortaya çıkabilir.

Kuzey Kafkasya dışında, Ruslardan farklı, kendine has bir kültüre sahip olan İdil-Ural bölgesinde yaşanan ulusal hareketler de Moskova’yı endişelendiriyor. Bölgede bulunan Tataristan, Başkurtistan, Çuvaşistan (Türk cumhuriyetleri), Udmurtya, Mordovya ve Mari El (Fino-Ugor) cumhuriyetleri, bağımsızlık yahut daha geniş özerlik talepleriyle son dönemde daha fazla gündeme geliyorlar.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Sovyetler Birliği dağıldığında pek çok halk bağımsızlığına kavuşurken İdil-Ural cumhuriyetleri Rusya Federasyonu’nun içinde kaldı. 1990’lı yıllarda Rusya içinde devam eden ulusal hareketler Çeçenistan’da sıcak savaşa dönüşürken, Tataristan daha barışçıl yollarla Moskova’ya karşı özgürlük talebinde bulunmuştu. 1992 yılında Tataristan’da yapılan referandumla başlayan bağımsızlık hareketleri günümüzde de devam ediyor. 2008’de resmi olarak kurulan, ancak sürgünde faaliyetlerini sürdüren Tataristan hükümetinin en büyük amacı, İdil-Ural bölgesinde bulunan altı cumhuriyetin Rusya’dan bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu diaspora hükümetinin temsilcileri Moskova’ya karşı mücadelelerine devam ediyorlar.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Buna rağmen Moskova hükümeti sert tutumundan taviz vermemeye devam ediyor. Nitekim günümüzde, Başkurt dili ve kültürünü korumayı amaçlayan barışçıl “Başkort” toplumsal hareketinin faaliyetleri bile Moskova tarafından baskılanıyor, hareketin öncülerine davalar açılıyor. 1990’lardan itibaren Başkurt asimilasyonuna karşı çıkan Ayrat Dilmuhammetov halen mahkûm durumunda.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesindeki cumhuriyetlerdeki etnik ve dini konularda meydana gelen gelişmeler, anayasa değişikliğiyle birlikte daha da sorunlu bir hal almakta. Rus olmayan halkların federasyona olan aidiyet duyguları giderek azalırken, küresel gelişmelere bağlı olarak Rus ekonomisinin de zayıflaması, sistemi daha sorgulanır hale getirdi. Nitekim son yıllarda küresel sistemde etkin bir rol oynamaya başlayan Moskova, ilerleyen süreçte kendi sınırları içinde bir hesaplaşmayla karşılaşabilir.

[İNSAMER Avrasya araştırmacısı olan Burak Çalışkan Orta Asya siyaseti, Rus dış politikası ve Avrasya jeopolitiği konularında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Putin’e ömür boyu başkanlık yolu açıldı

Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in Seçimle Gelen Krallar adlı eserinin girişinde, halkın oylarıyla seçilen siyasetçinin yetkileri üzerinde durulur. Duverger, bir numaralı kişinin “eşitler içinde birinci” olduğu görüşündedir ve bu durumu şu şekilde ifade eder: “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır. Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında, aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: Her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdarda’ atar ve parlamento sadece bir denge ağırlığı görevini taşır”.

Görev süresinin sona ereceği tarihten itibaren 12 yıl daha başkanlık yapması için anayasa değişikliği yapılan Putin için Duverger’in ne düşündüğünü öğrenme imkânımız yok. Bugünlerde yaşıyor olsaydı, muhtemelen Putin’in “ebedi başkanlığı” için de bir tanım yapabilirdi. Zira Rus siyasi sistemi içinde Vladimir Putin’in durumu, yukarıda sıralanan örneklerin çok ötesinde bir fiili durumu yansıtıyor.

Putin 2036’ya kadar başkanlık görevini sürdürecek

Anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve ülkede Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır

Eski bir KGB yöneticisi olan Putin, 1993 tarihli Rusya anayasasına göre 2000 ve 2004 yıllarında iki kez üst üste başkan seçildi. Anayasa aynı kişinin üçüncü kez görev yapmasını yasakladığı için, 2008-2012 döneminde bu göreve Dmitriy Medvedev seçildi; Putin de başbakanlık görevini üstlendi. Anayasa değişikliği sonucunda başkanın görev süresinin 6 yıla çıkarılması üzerine, Putin 2012 yılında yeniden aday oldu ve ardından 2018 yılında yapılan seçimleri de kazandı. Olağan koşullarda Putin’in görev süresinin 2024 yılında sona ermesi gerekiyor. Ne var ki Ocak 2020’de Rusya anayasasında yapılan değişikliklerle, Putin’in yeni dönemde de başkanlık yapmasının önü açıldı. Anayasa değişikliği tasarısı hem Rusya parlamentosunun üst kanadı Federal Konsey’de, hem de alt kanadı olan Duma’da onaylandı. Anayasa değişikliği tasarısının 22 Nisan 2020’de halk oylamasına sunulması bekleniyor.

Rusya Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan yoruma göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkarıyor. Mahkeme, Putin’in anayasa değişikliği sonrası yeniden başkan adayı olabilmesine yeşil ışık yaktı. Durumu daha net ifade etmek gerekirse, anayasa değişikliği esas itibarıyla Putin’in başkanlık görevini 2024 sonrasında sürdürmesini sağlamak için gündeme getirildi. Değişiklik kesinleştikten sonra, Putin’in seçimlere katılımı “ilk defa başvuru yapan aday” kategorisinde değerlendirilecek. Mahkemeye göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkardı. Aday olmak istediği takdirde Putin, değişiklik sonrasındaki anayasa hükümlerine göre ilk kez başvuru yapan aday gibi kabul edilecek. Mahkeme bu yorumu, Federal Konsey üyesi Valentina Tereşkova’nın başvurusu üzerine benimsedi. Uzaya giden ilk kadın kozmonot olan Tereşkova, Putin’in başkanlık seçimlerine yeniden katılımını “bir kişinin ardı ardına iki kez başkan seçilemeyeceği” kuralına aykırılık teşkil etmediği şeklinde yorumlamıştı. Tereşkova’nın yorumuna göre, anayasa değişiklikleri yürürlüğe girdiği andan itibaren geçmiş dikkate alınmayacak. Dolayısıyla yeniden başvuru yaptığı takdirde, Putin ilk kez başvuru yapan aday statüsünde kabul edilecek. Anayasa Mahkemesi bu yorumu kabul ettiğini geçen hafta açıkladı.

Tasarı Federal Konsey ve Duma tarafından da geçen hafta kabul edildi. Federal Konsey Rusya’nın federal birimlerinden gelen 170 üyeden oluşuyor. Buna karşılık üyeleri doğrudan seçilen Duma’nın 450 üyesi var. Anayasa değişikliği tasarısının geçerli olabilmesi için aynı zamanda 22 Nisan 2020 tarihinde yapılacak referandumda da kabul edilmesi gerekiyor. Anayasa değişikliği Putin’e 2036 yılına kadar Rusya Federasyonu başkanı olarak görevde kalma imkânı veriyor. Değişikliğin ardından 16 yıl daha Rusya’yı yönetmesi beklenen Başkan Putin şu anda 67 yaşında. Bundan sonra kendisini engelleyecek tek şey, ancak ileri yaşlarında karşılaşacağı sağlık sorunları olacak.

Rusya’da anayasa değişikliği Putin’in “iktidar tekelinin” güçlenmesi anlamına geliyor. Değişikliğe karşı Rusya’da geçen hafta cılız da olsa muhalefet sesleri yükseldi. Sayıları 350’yi bulan hukukçular, anayasa değişikliği önerisini “anayasa karşıtı darbe” şeklinde nitelendirdiler. Hukukçuların savunduğu bu görüşler “Moskova’nın Yankısı” adlı radyoda okunan bildiriyle kamuoyu gündemine taşındı. Hukukçular halkın iradesinin gasp edildiğini öne sürüyorlar. Moskova’da geçen hafta anayasa değişikliğini protesto etmek için bir araya gelen ve sayıları 40’ı bulan göstericiler ise polis tarafından gözaltına alındı ve Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından sorgulandı.

Anayasa değişikliği tasarısında neler var?

Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek.

Rusya’da anayasa değişikliği önerisi 15 Ocak 2020 tarihinde Putin tarafından gündeme getirildi. Bu amaçla kurulan ve 75 kişiden oluşan çalışma grubunun hazırladığı taslağın en önemli maddesi başkanlık seçimlerini düzenliyor. Yeni tasarıya göre, başkan adayı bu göreve en fazla iki kez seçilebilecek. Halen yürürlükte olan anayasada başkan adayının görev süresi, “üst üste en fazla iki kez” şeklinde ifade edilmişti. Yeni tasarıda ayrıca, başkan adayının 25 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olması kuralı getiriliyor. Anayasanın mevcut halinde bu madde “10 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olma” şeklinde yer alıyor. Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna göre, halen başkanlık görevini sürdüren Putin, anayasa değişikliği sonrasında aday olmak isterse, eski durum dikkate alınmayacak ve yeni değişiklik milât kabul edilecek. Bir başka ifadeyle Putin’in anayasa değişikliğinden sonra adaylığı, ilk başvuru olarak değerlendirilecek.

Anayasa değişikliği tasarısında dikkati çeken bir diğer husus, parlamentonun alt kanadı olan Duma’nın yetkilerinin artırılması. Buna göre başkan, Duma’dan güvenoyu alan başbakan ve bakanları atamak zorunda kalacak. Bu madde değişikliği ilk bakışta yasama organının yürütme karşısında yetkilerinin artırıldığı izlenimi vermekteyse de başkanın görevden alma ve takdir yetkisinde değişiklik yok. Yani başkan isterse başbakanı veya bir bakanı görevden alabilecek. Ayrıca anayasa değişikliği tasarısıyla, Rusya Federasyonu’nda görev yapan başbakan, bakan, federal devlet organları başkanları, vali, senatör, milletvekili ve yargıçların Rusya dışında bir başka ülkenin vatandaşı olamayacağı hükmü getiriliyor.

Rusya’da demokrasi ve hukuk devletinin varlığının sorgulanmasına yol açabilecek bir başka değişiklik maddesinde ise ulusal yasaların, taraf olunan beynelmilel sözleşmelerden önce geldiği ifadesine yer veriliyor. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa Konseyi üyesi olan Rusya Federasyonu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ulusal yasaları çeliştiğinde sözleşme hükümlerine değil, ulusal yasalarına öncelik verecek. Bu maddenin Rusya’nın Batı’dan uzaklaşmasını daha da hızlandırması bekleniyor.

Anayasa değişikliğinde ayrıca asgari ücretin nasıl belirleneceği de kayıt altına alınıyor. Buna göre, Rusya’da asgari ücret, asgari geçinme seviyesinden daha aşağı olamayacak. Emeklilerin ücretlerinin belirlenmesinde de asgari geçinme seviyesi dikkate alınacak. Yeniden başkanlığa aday olmaya soyunan Putin’in bu değişikliği gündeme getirme sebebi ise açık: Asgari ücretle çalışanlardan ve emeklilerden oy almak.

Tasarıda evlilikten ne anlaşılması gerektiği de tanımlanmış. Önerilen anayasa değişikliğinde evlilik, erkek cinsi ile kadın cinsinin birlikteliğinin hukuk tarafından onaylanması şeklinde ifade ediliyor. Böylece aynı cins evliliklerinin hukuki bakımdan geçersiz olduğu kayıt altına alınıyor. Bu madde, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yorum ve değerlendirmelerinin yönetim tarafından kabul edildiğini gösteren örneklerden sadece birisi.

Rusya’nın demokrasi tecrübesi çok sınırlı

Rusya’da anayasa değişikliği referandumu, eğer son anda yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi nedeniyle ertelenmezse 22 Nisan 2020’de yapılacak. Halkın tasarıyı “Putin’in görev süresini uzatma” olarak gördüğü ve sonucun da olumlu olacağı tahmin ediliyor. Bunun anlamı açık: Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek. Ortalama bir Rus vatandaşı bu durumdan rahatsızlık hissetmiyor. Çünkü Rusya’nın siyasi kültüründe “çok partili demokrasi” tecrübesi son derece sınırlı. Ülkede 1990’ların başından bugüne kadar yaşananları, “demokrasinin türevi” uygulamalar olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de Ruslar açısından koca bir 20. yüzyıl totaliter bir yönetim altında geçti. Çarlığın yıkılmasının ardından, 1917’den 1991’e kadar ülkeyi Komünist Parti idare etti. Totalitarizmin hâkim olduğu bu dönemde, muhalif tüm siyasi hareketler ve dini faaliyetler yasaklandı. “Komünist partinin iktidar tekeli ve öncü rolü” esas kabul edildi.

Rusya siyasi tarihinde demokrasiye en yakın olunan dönem, hiç kuşku yok ki Boris Yeltsin’in iktidarda bulunduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde, bir yandan SSCB sonrasında kargaşadan kurtulma ve yeniden yapılanma faaliyetleri devam ederken, öte yandan da siyasi katılım en yüksek seviyeye ulaştı. Her türlü siyasi partinin örgütlenme ve propaganda yapmasına izin verildi. Yeltsin sonrası dönemde ise Putin’i “tek adam” olarak öne çıkaran KGB kurgusuyla, ince senaryolar uygulamaya aktarıldı. Yeltsin’in sağlık sebepleriyle görevinden ayrıldığı 1999 yılının sonunda Putin, bir teknokrat olarak geçici başkan ilan edildi. Görevi ülkeyi seçimlere kadar yönetmekti. Ne var ki yoğun bir medya propagandasıyla, bu dönemde Putin halka “üstün nitelikleri olan lider” olarak empoze edildi. Kısa bir süre sonra da Evimiz Rusya Partisi’nin adayı olarak başkanlık yarışına katıldı ve 2000 yılı Mart ayında başkan seçildi. Putin o zamandan günümüze, Rusya Federasyonu’nun tek karar vericisi konumunda. Gazeteler, radyolar, diğer kitle iletişim araçları o zamandan günümüze, biteviye Putin’in başarı ve kahramanlıklarını anlatarak halkı yönlendiriyor. Son anayasa değişikliği çabasını bu çerçeveden ayrı ele almamak gerekiyor. Putin Rusya “derin devletinin” bir kurgusudur ve görevi de Avrasyacı ekolün resmi strateji belgesini uygulamaya aktarmaktır.

Avrasyacılık akımına kilise ve siyasi partiler de destek veriyor

Rusya Federasyonu’nda 21. yüzyılın başından bugüne kadar yaşananları bir başka perspektiften Avrasyacıların, “Çarlık Rusyası” hayaliyle yaşayanların ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin ortak faaliyeti olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de SSCB 1991 yılında dağıldığında bu ülkede iki ana siyasi akım vardı. Bunlardan ilki olan Atlantikçilik ekolü, Rusya’nın temelde Avrupalı olduğu, Batı değerlerini benimsediği ve Batı ile iyi ilişkiler kurması gerektiği görüşünü savunuyordu. Avrasyacı ekol ise bir yandan Çarlık Rusyası hayalini canlandırmak isteyenlerden, öte yandan Slav milliyetçilerinden destek alıyordu. Rus Ortodoks Kilisesi ve hatta Komünist Parti de bu ekolün yanında saf tutmuştu.

Atlantikçiler Yeltsin iktidarının ikinci döneminde tedricen güç kaybetmeye başladılar. 1999 yılının son ayının son gününde Putin’in geçici devlet başkanı olarak atanması, Avrasyacı ekolün iktidarı ele geçirmesi anlamına geliyordu. O zamandan günümüze Rusya, içeride ve dışarıda Avrasyacı ekolün paradigmasını esas alan bir dış politika takip ediyor. İşin daha da ilginç yanı, klasik ana muhalefet partisi olarak kabul edilen Rusya Komünist Partisi’nin bu ekole mensup olması ve örtülü biçimde Putin yönetimini desteklemesidir. Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma’da grup kuran üçüncü parti olan Liberal Demokrat Parti de Avrasyacı ekole mensuptur. Akıcı biçimde Türkçe konuşabilen Vladimir Jirinovsky’nin liderliğini yaptığı partinin ideolojik söylemi, bir yandan Çarlık hayalleri, öte yandan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üzerinde nüfuz kurma söylemleriyle, Avrasyacı ekolün paradigmasıyla tam uyum halindedir.

SSCB sonrası dönemde Rusya içinde ve dışında etkinliği günden güne artan bir başka kurum da Rus Ortodoks Kilisesi. SSCB döneminde faaliyetleri yasaklanan kilise, günümüzde devletin iç politikası, eğitim sistemi, savunma ve dış politikasını yönlendiren temel aktörlerden biri haline gelmiş durumda. Orta dereceli okullar ve askeri kurumlardaki dini eğitimin müfredatını Rus Ortodoks Kilisesi düzenliyor. Kilise ayrıca ülke dışında yaşayan diaspora Ruslarının ve diğer Ortodoks milletlerin koruyuculuğuna da soyunmuş vaziyette. Nasıl ki Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezi konumunda bulunuyorsa, Rus Ortodoks Kilisesi de kendisini Ortodoks halkların ana karargâhı olarak değerlendiriyor. Bundan dolayı da İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Kilisesi ile rekabet halinde.

Rusya’nın ülke dışında yaşayan Rusların hak ve çıkarlarını korumak amacıyla yaptığı müdahaleler, çoğu kez Rus Ortodoks Kilisesi kanalıyla yürütülüyor. Ortodoksların dini özgürlüklerini koruma amacıyla başlatılan girişimler, zaman içinde siyasi operasyonlara dönüşebiliyor. Rus Ortodoks Kilisesi’nin devlet içindeki konumu komünizmden sonra tedricen güçlenmiş ve günümüzde neredeyse Rus dış politikasına yön veren odaklardan biri haline gelmiştir. Anayasada her ne kadar devletin laik olduğu ve inanç mensuplarına eşit seviyede durduğu hükmü yer almaktaysa da uygulamada Ortodoks öğretisi Rusya devletinin gayri resmî mezhebi haline gelmiştir.

Netice olarak, Rusya’da 22 Nisan 2020 tarihinde halk oylamasına sunulması beklenen anayasa değişikliği tasarısı büyük ihtimalle kabul edilecek. Putin’in 2024 sonrasında iki dönem daha Rusya başkanı olarak görev yapmasının kapısı aralandı. Ülkede bağımsız kitle iletişim organlarının faaliyetleri (giderek artan bir şekilde) baskı altında tutuluyor. 2012 yılında kabul edilen “yabancı ajan” yasasıyla, medyada ve sivil toplum kuruluşlarında resmi perspektifle örtüşmeyen görüşlerin ileri sürülmesi engellendi. Tüm bunları dikkate alarak şu görüşü ileri sürmek mümkün: Rusya’da anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Kovid-19 salgını: ABD-Çin rekabeti propaganda savaşına dönüşüyor

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle dünya genelinde binlerce insan yaşamını yitirirken, ABD ve Çin’in küresel salgın üzerinden gelişen polemiği giderek derinleşiyor. İki ülke salgınla mücadele için aynı safta yer almak yerine virüsü kimin yaydığı üzerinden yoğun bir tartışmaya girmiş durumda. Salgının küresel ölçekte büyük bir toplumsal ve ekonomik hasara yol açması beklenirken ABD ve Çin rekabeti de daha karmaşık ve çatışmalı bir duruma doğru ilerliyor.

Yeni tip koronavirüsün yoğun bir şekilde yayılması ve Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) küresel salgın ilan etmesinin ardından iki ülkenin yakınlaşması konusunda ciddi fırsatlar ortaya çıkmış olmasına rağmen ABD’li yetkililerin virüsün kaynağı konusunda yaptıkları yorumlar ve Çin tarafından virüsün ABD kaynaklı olabileceğine dair olasılıkların sıralanması gerginliği üst seviyeye taşıdı. Şu ana kadar ana akım medyada virüsün Vuhan kentindeki Huanan deniz ürünleri pazarından yayıldığı kabul ediliyordu. Fakat son yapılan açıklamalar iki ülkenin salgın üzerinden ciddi bir ağız dalaşına girdiğini gösteriyor.

Virüs salgınının hemen başında yoğun bir şekilde eleştirilen Çin liderliği kriz ilerledikçe toparlanmaya başlarken, aynı durum ABD cenahında kötüleşme belirtileri gösteriyor. Hatta ABD’nin küresel konumu ve prestijinin de bu krizden etkilenebileceği konuşulmaya başladı. Krizin ciddiyetinin farkına geç varma, test kapasitesindeki sorunlar ve uluslararası ortaklarla işbirliği konusunda yaşanan koordinasyon eksikliği, ABD açısından ciddi bir eleştiri konusu olmuş durumda. Bir süre önce özellikle ABD basınında var olan yaygın anlatı Çin’in “Asya’nın hasta adamı” olduğu yönündeyken, başlattığı yardım seferiyle Çin, hasar gören imajını yeniden onarma fırsatını yakalamış görünüyor.

Çin, dokuz uzmandan oluşan bir tıbbî ekibi ve büyük miktarda malzemeyi Avrupa’da salgının merkezi haline gelen İtalya’ya gönderirken İspanya’ya da 500 bin maske yardımı yaptı. Bununla beraber Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Çin devletinin AB’ye 2 milyon cerrahi maske, 200 bin N95 maske ve 50 bin test kiti bağışlayacağını duyurarak “Buna minnettarız” açıklaması, Çin’in AB nezdinde giriştiği bu “kamu diplomasisi” seferinin başarılı olduğunu gösteriyor. Bu kriz anı Çin’in kendini küresel liderlik açısından yeniden konumlandırması ve uluslararası imajını toparlaması açısından önemli bir durum oluşturuyor Bu noktada iki ülke arasındaki propaganda savaşının giderek yayıldığı görülüyor.

Çin tarafından “ABD ordusu” iması

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) Başkanı Robert Redfield’ın ABD’de geçen yıl grip nedeniyle gerçekleşen bazı ölümlerin Kovid-19 kaynaklı olabileceğini Temsilciler Meclisinde kabul etmesinin önemi üzerinden yola çıkarak “ABD, 34 milyon grip vakası ve buna bağlı olarak 20 bin ölüm bildirdi. Lütfen kaç tanesinin Kovid-19’la ilişkili olduğunu söyleyin. Salgını Vuhan’a getiren ABD ordusu olabilir. Şeffaf olun. ABD bize bir açıklama borçlu,” şeklinde bir açıklama yaptı.

Cao’nun açıklamasındaki “ABD ordusu” vurgusunun temelinde geçen yıl Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen 7. Askeri Olimpiyatların olabileceği söyleniyor. Söz konusu etkinliğe 110 ülkeden 9 bin 308 sporcu katılmıştı. Olimpiyatlara katılan sporcuların virüsü bilerek veya bilmeyerek getirmiş olabileceği ihtimalini kanıtlayacak herhangi bir delil ise bulunmuyor. ABD ve Çin arasında gerginliğe yol açan virüsün kaynağının neresi olduğuna yönelik tartışma aslında Global Research isimli sayfada yayınlanan bir makaleye dayanıyor.

Larry Romanoff imzalı makalede Çin’de ve Tayvan’da yapılan bazı çalışmalardan örnekler verilerek virüs salgınının Aralık ayında değil de daha önce Kasım ayında başlamış olabileceği tezi ortaya atılıyor. Geçen sene Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen Askeri Olimpiyatlar ima edilerek, ABD’de gerçekleşen ve gribe atfedilen 14 bin ölümün bir kısmının aslında yeni tip koronavirüs kaynaklı olabileceği iddia ediliyor. Öte yandan SARS virüsünü tespit eden bilim adamı Cong Nanşan da geçenlerde yaptığı bir açıklamada “Kovid-19 ilk olarak Çin’de görülmesine rağmen, bu, virüsün Çin kaynaklı olduğu anlamına gelmez” dediğini de not etmek gerekiyor.

Buna karşılık ABD tarafında da Çin’i itham eden açıklamalar artarak devam ediyor. Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton’ın yeni tip koronavirüsün Vuhan’daki bir “laboratuvardan” yayılmış olabileceğini iddia etmesi, Çin devlet ricali tarafından yoğun bir eleştiri ve tepkiyle karşılanmıştı. Cotton, “Bu hastalığın oradan yayıldığına dair bir kanıtımız yok ama bu soruyu sormamız gerekiyor,” diye de eklemişti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın “Vuhan’da baş gösteren salgın, ne yazık ki, en iyi uygulamaları kullanmak yerine örtbas edildi. Bu muhtemelen dünyanın iki ayına mal oldu” şeklindeki açıklaması da bir başka krize neden oldu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Gıng Şuang ise O’Brien’ın açıklamalarını Çin’in virüsle mücadelesini kötüleme çabası şeklinde değerlendirerek bunun “ahlaksız ve sorumsuzca bir tutum” olduğunu söyledi.

Ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında Kovid-19 salgını ile yeni bir çatışma alanı ortaya çıkmış durumda.

Trump’ın “Çin virüsü” ısrarı

Yine ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Vuhan virüsü” şeklindeki söylemleri devam ederken ABD Başkanı Trump’ın “Bundan sonra bu virüsü Çin virüsü olarak adlandıracağım,” şeklindeki açıklaması ABD ve Çin arasındaki krizin giderek daha fazla derinleşmesine neden oluyor. Çin’in virüsle ilgili ABD ordusu imasına sinirlenen Trump’ın “Çin virüsü” söylemini ısrarla sürdürdüğü görülüyor. Virüs savaşlarına gelene dek ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında yeni bir çatışma alanı oluşmuş durumda.

Diğer yandan ABD’de küresel araştırma şirketi Gallup’un yaptığı bir araştırma Amerikalıların Çin’e yönelik algılarının olumsuz bir eğilime yöneldiğini gösteriyor. Amerikalıların sadece yüzde 33’ü Çin’i olumlu görürken 2018 yılında bu rakam yüzde 53 idi. Yüzde 33 rakamı ABD-Çin ilişkilerinde bugüne kadar kaydedilmiş en düşük rakam olarak dikkati çekiyor. İki ülkenin kısa süre önce imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasının uygulanmasının giderek zorlaştığı belirtiliyor. Özellikle Çin basınında anlaşmanın devam edemeyeceğine ve revize edilmesine yönelik yorumlar giderek çoğalıyor.

Virüs salgını nedeniyle ABD çapında acil durum ilan eden ABD Başkanı Trump ise diğer yandan birinci faz ticaret anlaşması gereğince Çin’in 250 milyar dolarlık ürün alacağını hatırlatmayı unutmuyor. Fakat salgının yol açtığı aksamalardan dolayı ABD-Çin ikili ticareti yıllık bazda yüzde 19,6 azalırken Çinliler özellikle ABD’li bazı politikacıların virüs salgını üzerinden Çin’i suçlamalarını ve Huawei’ye yönelik yaklaşımlarını doğru bulmuyor.

İki ülke kısa süre önce medya alanında da karşı karşıya gelmiş ve ABD’nin beş Çinli medya kuruluşunu “yabancı misyon” olarak belirlemesinin ardından Çin; Washington Post, New York Times ve Wall Street Journal adına ülkede bulunan gazetecilere yasak getirmişti. Öte yandan ekonomik açıdan yaşanan resesyon da ciddi bir krizin habercisi gibi görünüyor. Virüs salgını bir yandan Çin’in satın alma kapasitesini küresel ekonomiyi sıkıntıya sokacak ölçekte etkilerken, ABD’nin de tedarik konusunda bağımlılığını ve zayıflığını ortaya çıkarmış durumda. Fitch Ratings’e göre, Hindistan ve Japonya’daki üreticiler ithal elektronik bileşenlerinin yüzde 60’ı konusunda Çin’e güveniyor. Amerikalı üreticiler ithal elektronik parçalarının yaklaşık yarısını Çin’den satın alıyor.

Küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Küresel salgın, küresel düzeni etkileyebilir mi?

Yeni tip koronavirüs salgınının Çin’de henüz başladığı anlarda Trump’ın Özel Danışmanı Peter Navarro’nun “ülkeyi terk eden fabrikalar geri gelecek” şeklindeki temennisi ve ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un “işlerin Kuzey Amerika’ya dönüşünü hızlandıracak” şeklinde öngörüsü Çin tarafından unutulmamış gibi görünüyor. ABD’nin her durum ve şartta Çin’i kuşatmaya dönük tahkim edilmiş bu iştahı, Çin devlet ricalinde genel kabul görmüş stratejik bir bilgi haline gelmiş vaziyette. Dolayısıyla küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Öncelikle Kovid-19 salgını küreselleşme fikrini tekrar sorgulanır hale getirdi demek mümkün. Milyonlarca insanın evlerine kapanmak zorunda kaldığı ve toplumsal sağlığın ciddi bir kriz ile karşı karşıya kaldığı şu günlerde hem ekonomide hem de siyasette korumacı ve popülist yaklaşımların daha yoğun bir şekilde yeniden tedavüle girmesi bekleniyor. Salgının özellikle Batıda göçmen ve yabancı karşıtı bir yaklaşıma dönüşmesi an meselesi gibi görünüyor. Bu noktada ABD ve Çin’in tahrip edici rekabeti sistemi kırılmaya götüren süreci hızlandırabilir.

Salgın nedeniyle küresel ticaret bozuluyor ve borsalar çöküyor. Dünya ekonomisi neredeyse kesinleşmiş bir durgunluğa doğru sürükleniyor. Buna karşılık bazı uzmanlar salgın üzerinden gelişen ekonomik sonuçları “küreselleşmenin ne olduğunun göstergesi” şeklinde yorumlayarak bu sonuçları telafi etmenin yolunun ise daha fazla küresel işbirliği olduğu yönünde fikir bildiriyor. Fakat salgının var olan küresel düzene öngörülemeyen bir darbe vurabileceği ve sistemi yeniden şekillendirebileceğine dair mebzul miktarda yoruma da rastlamak mümkün.

Sonuç olarak insanoğlu çok köklü toplumsal ve ekonomik bir krizin ya da dönüşümün kavşağında duruyor olabilir. Tükeniş emareleri gösteren sistemik form, 2008 yılında yaşadığı küresel kriz sonrasında içine girdiği buhranı atlatabilmiş görünmüyor. Yeni tip koronavirüs salgını bu çerçevede uluslararası sisteme ve işleyişine önemli bir etkide bulunabilir. Küreselleşmenin tersine işleyebilecek bir süreç tetiklenebilir.

Yaşadığı yoğun krizlerin ardından deforme olan küresel düzen, kendisini karşılıklı bağımlılık ve kolektif bir eylem modeli üzerinden yeniden inşa etmeye yönelik çok kutuplu bir biçime de yönelebilir. Bu bağlamda ABD ve Çin’in sürdürdüğü rekabetin söz konusu küresel düzenin yeniden şekillenmesinde kritik bir rolü olduğunu söylemek mümkün. Bir süre önce ticari konularda anlaşma emareleri gösteren iki ülkenin yeniden ve hızlıca çatışmalı bir döneme girmesi uluslararası sistemdeki düzensizliğin artacağını gösteriyor.

[ABD-Çin İlişkileri ve Çin’in Dış Politikası alanında çalışmalarını sürdüren Hüseyin Korkmaz Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Uluslararası Güvenlik Anabilim Dalında doktora çalışmalarına devam ediyor]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Koronavirüs: Herkesin kendi başının çaresine baktığı yeni dünya

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yayılmaya başlamasıyla birlikte ülkelerin vatandaşlarını korumak için aldıkları önlemler öncelikle hastalığın yayılma hızını azaltmayı amaçlar bir şekilde okulların tatil edilmesi, uygun işlerde evden çalışma yöntemine geçilmesi ve sosyal ilişkilerin olabildiğince azaltılması oldu.

“Temassız” toplum; alışverişin az yapıldığı, dışarıda yemek yenilmeyen, tiyatro ve konserlere gidilmeyen, aile ziyaretlerinin yapılmadığı, yani masrafların oldukça kısıldığı ve harcamaların asgariye indiği bir toplum anlamına geliyor.

Ne var ki hastalığın yayılmaması için alınan önlemler ekonomik ve ticari anlamda ortaya başka bir sorunu çıkardı ki bunun etkileri salgından çok daha uzun süreceğe benziyor. “Temassız” toplum; alışverişin az yapıldığı, dışarıda yemek yenilmeyen, tiyatro ve konserlere gidilmeyen, aile ziyaretlerinin yapılmadığı, yani masrafların oldukça kısıldığı ve harcamaların asgariye indiği bir toplum anlamına geliyor. Hane halklarının sosyal ve kültürel hayatındaki kısıtlamalar ekonominin çarklarının dönmesini yavaşlatıyor ve bu durum hane halklarına da bir şekilde iş kaybı ve gelir azalması olarak geri dönüyor.

İktisadi hayattaki bu para döngüsünün farkında olan devletler son günlerde peş peşe destek paketleri açıkladılar. Bu kapsamda ABD’de kişi başına bin dolar verilmesinden tutun da serbest çalışanlara İtalya’da 500 avro ödenmesi, karantina sırasında çalışmaya devam edenlere fazladan ödeme yapılması, Japonya’da turizm sektörüne doğrudan nakit ödemeler gibi pek çok uygulama söz konusu. Kredi ödemelerinin ertelenmesi ise en yaygın uygulamalardan biri. Bu önlemlerle insanların hayatını idame ettirebilmesi, üretimin durmaması ve işten çıkarmaların önüne geçilmesi hedefleniyor.

Türkiye’nin koronavirüs paketi

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan önlem paketinde üretim, ticaret ve istihdamın devamını sağlamayı hedefleyen tedbirler duyuruldu. Devlet bir yandan hastalığın yayılmasını engellemek için sosyal izolasyona vurgu yaparken, bir yandan da bu izolasyonun neden olacağı ekonomik kaybı kontrol altında tutmak istiyor. Bu görevin zorluğunun herkes farkında ve sadece devletin alacağı önlemlerle başarılması imkânsız. Üretim çarklarının dönmeye devam etmesi için devlet, özel sektör, halk ve finans sektörünün işbirliği içinde davranması gerekiyor.

Ekonomik İstikrar Kalkanı adı verilen pakette koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler çerçevesinde iş kaybına uğrayan perakende, AVM, demir-çelik, lojistik, kültür, konaklama, gastronomi, tekstil, etkinlik ve organizasyon sektörlerinin vergi ve prim ödemeleri ertelendi. Bu salgın nedeniyle kazancı düşen, bu nedenle bankalara olan kredi ve faiz ödemelerini gerçekleştiremeyecek firmalara kolaylıklar sağlanacağı duyuruldu. Karşı karşıya olduğumuz bu yeni tip koronavirüs salgınının Türkiye ekonomisine özellikle önümüzdeki üç ayda olumsuz etkiler yapması bekleniyor. Bu nedenle bu üç ay boyunca reel sektörün üretime devam edebilmesi, edemediği takdirde de işçileri çıkarmaması önem arz ediyor. Bu şartlarda normalde işten çıkarılacak olan her kişinin maaşının birkaç ay daha ödenebilmesi için devletin firmalara desteği olacak. Bu destek de kısa süreli çalışma ödeneği kapsamında yapılacak. Ayrıca ihracatçının çalışmaya devam edebilmesi için stok finansmanı desteği sağlanacak.

Cumhurbaşkanı açıklamasında bu yardımların firmalara verilmesinin ön koşulu olarak kimsenin işten çıkarılmaması gerektiğini belirtti. Ayrıca Ekonomi Bakanı Berat Albayrak, bu pakette kendine yer bulamayan ve salgından olumsuz etkilenen sektörlerin de tedbirlere dahil edilebileceği, bunun için firmaların ilgili makamlara bilgi vermesi gerektiğini açıkladı.

Öngörmenin imkânsız olduğu bir noktadayız

Ekonomide aktörler işlerini öngörü ve beklentilere göre planlar. Ancak yeni tip koronavirüs kimsenin öngöremediği bir zamanda, bütün dünyanın bir numaralı tedarikçisi olan Çin’de ortaya çıktı. Önce sadece bu ülkeyi etkisi altına aldı ve pek çok ülke Çin’den tedarik edemedikleri ara ürün ve nihai ürünlerden dolayı üretim zincirinde sorunlar yaşadı. Hastalık haberlerinin ilk ayında dünyadaki üreticiler Çin yerine alternatif tedarikçi bulma derdine düştü. Fakat daha sonra yine öngörülemeyen bir şekilde salgın İran, İtalya ve Güney Kore’ye yayıldı. Şu an Avrupa bu salgın karşısında tüm sınırları kapatmış ve kıtadaki kültürel ve sosyal hayatı durdurmuş durumda. Buna bağlı olarak iktisadi hayat da çok yavaşladı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel içinden geçtiğimiz günleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadıkları en zorlu günler olarak tanımlıyor. Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanan durgunluğun Türkiye’ye etkisi henüz tam olarak görülmedi. Bugünlerden itibaren etkilerin daha yoğun hissedilmesi, Nisan ayında ise derinleşmesi bekleniyor.

Türkiye açısından durumu inceleyecek olursak, öncelikle ülke içinde hastalığın yayılması henüz “peak” yapmadı, yani en üst seviyeye ulaşmadı. Bu noktayı görene kadar bir yandan vaka sayısı artacak diğer yandan da hastalığın bulaşmaması için sosyal izolasyon devam edecek. Sosyal izolasyonun pek çok işletmeye, esnafa, sanatkâra gelir düşürücü etkisi olacak. Örneğin kültürel aktiviteler azalacak, organizasyon şirketleri bir süre hiç iş yapamayacak, restoran, büfe gibi yerlerin satışları düşecek. En az etkilenen ise maaşlı kesim olacak. Satışları duran veya düşen esnaf hem kira, fatura, maaş ödemesi noktasında sıkıntı yaşayacak hem de kendi hayatını idame ettirecek geliri kazanması zorlaşacak.

Koronavirüs salgını haberleri ilk geldiğinde bazı ihracatçılarımıza Avrupa’dan ek siparişler gelmeye başlamış ve Çinli üreticiler yerine ikame edilen Türkiye firmaları bazı alanlarda fazla mesai yapmaya başlamıştı. Diğer yandan Çin’e ürün satan veya Çin’den gelen ara mallarla üretim yapan sektörler zor durumda kalmıştı. Şu anki tabloda ise Çin’le hiç bağlantısı olmayan sektörler bile zor durumda, çünkü ürettikleri malı en büyük alıcıları olan AB’ye satma konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Dünyadaki pek çok ülke içine kapanmış durumda. Ülkeler hayati malları satın almaya devam ederken, bu kriz ortamında lüks veya az gerekli sınıfına giren mallara olan talep düşüyor. Ayrıca Türkiye’de ülke içinde de daralan talep nedeniyle üretimde azalma muhtemel görünüyor. Yani Türkiye’deki üreticiler belirsiz bir süre hem iç ve dış talepteki daralma hem de arzda azalma yaşayarak iki farklı şokla baş etmek zorunda kalabilir.

Küresel resesyon beklentisi

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P) koronavirüs salgınına karşı alınan önlemlerle çok yavaşlayan dünya ekonomilerinin 2020 yılında hep birlikte bir resesyona gireceğini, dünyadaki ekonomik büyümenin yüzde 1 ila 1,5 arasında olacağını belirtiyor. Çin’den gelen Ocak ve Şubat ayı üretim ve büyüme verileri beklenenden çok daha kötü. ABD’nin en büyük yatırım bankası ve finansal hizmet kuruluşlarından Goldman Sachs’ın tahminine göre Çin ekonomisi 2020 yılının ilk çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 9 küçülecek.

Asya Kalkınma Bankası salgının etkilerini üç ayrı senaryoda hesapladı. Salgının 2 ay devam etmesi durumunda dünya ekonomisine maliyetinin 76,6 milyar dolar (yüzde 0,08’lik bir küçülme), 3 ay sürmesi halinde 155,9 milyar dolar (yüzde 0,18’lik küçülme), 6 ay sürmesi halinde ise 346,9 milyar dolar (yüzde 0,40’lık küçülme) olması bekleniyor. Bu senaryoların hepsinde Çin’in ödeyeceği maliyet küresel maliyetin yüzde 66’sına tekabül ediyor.

Koronavirüs bize ne öğretiyor?

İş dünyası yeni tip koronavirüs salgınının vuku bulmasından sonra pek çok değişikliği aniden yaşadı ve kabullendi. Çok zamandır konuşulan ama aksiyona geçilemeyen dijital dönüşüm konusunda koronavirüs salgını nedeniyle hızlı adımlar atılmaya başlandı. Evden çalışma ve uzaktan eğitim modelleri hızlı ve kesintisiz bir internet alt yapısı gerektiriyor. Bu noktada Türk Telekom da sorumluluğunun bilincinde olarak hem video konferans ve benzeri iletişim yöntemlerine olan artan ihtiyaç hem de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaçlarını karşılamak için çok çalışıyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) gibi kurumlar sosyal teması minimize etmek için üyelerinin internet portalı üzerinden işlerini yürütmesini, işleri aksatmayacak şekilde yurt dışı temaslarının azaltılması veya durdurulmasını, tedarikçi ve müşterilerle iletişimin teknolojinin imkânları kullanılarak yapılmasını tavsiye ediyor.

Kovid-19 salgınıyla başa çıkmayı öğrendiğimizde, çoğu işin dijital ortamda yapıldığı bir dünyaya geçiş yapmış olacağız. Yeni iş ve çalışma modelleri ortaya çıkmış olacak ve en optimal çözümü sunanlar yeni iş fırsatlarından yararlanacak. Ayrıca bu sorunu aşarak ayakta kalabilen, yani öngörülemeyen krizlere karşı adaptasyon kabiliyeti ve bağışıklık geliştirmiş olan firma ve ülkeler öne çıkacak.

Bazı durumlarda yapılması gereken en iyi şey neyle karşılaşacağımızı bilmek ve en kötü senaryoya hazırlanmaktır. Bu bakımdan önümüzde zor geçecek birkaç ay olduğunu öncelikle kabul etmeliyiz. Bu birkaç ayda toplumsal dayanışmayı ön planda tutmak çok önemli. Maaşlı kesimin geliri azalan küçük esnaf ve dükkânlardan alışveriş ederek onlara destek olması küçük bir adımdır lakin bu da ekonomiye bir can suyu verir. Hem talebin hem de üretimin daraldığı bir noktada panik yapmadan, sosyal izolasyona riayet ederek hayatımızı devam ettirmek ve üretim çarklarının dönmesine katkıda bulunmak gereklidir. Devletin uygulamaya koyduğu teşviklerden gerçekten ihtiyacı olan kişi ve firmaların faydalanabilmesi için fırsatçılık yapılmasına meydan vermemek, ödeme gücü yerinde olanların erteleme yoluna gitmeyerek nakit akış zincirine katkıda bulunması, sistemde aksaklık görüldüğündeyse yetkili mercilere bilgi verilmesi önem arz ediyor. Ayrıca herkesin zor günlerden geçtiği bir dönemde topluma ve çevremize olabildiğince psikolojik destek sağlamak ve bilgi kirliliğine alet olmamak hepimizin faydasına olacaktır.

[Türk-Alman Üniversitesi’nde İktisat Bölümü Başkanı olan Prof. Dr. Elif Nuroğlu, uluslararası iktisat, yerçekimi modeli, ampirik uluslararası ticaret, ekonometrik modellemeler, ampirik makroekonomi, yapay sinir ağları ve fuzzy yaklaşımlar alanlarında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

İtalya’da koronavirüs travması

İtalya 22 Şubat’ta koronavirüs nedeniyle ilk ölüm vakasını kaydetmişti. Bundan önce ilk koronavirüs, 23 Ocak’ta Çin’in Hubey eyaletinden gelip Milano havaalanından ülkeye giriş yapan, kısa bir süre sonra Roma’da hastalanan iki Çinli turistte ve 6 Şubat’ta hastalığın çıktığı yer Vuhan’dan yeni dönmüş bir İtalyan vatandaşında görülmüştü. Bu ilk vakaların ardından İtalyan yetkililer, hastalığın 31 Aralık’ta ortaya çıktığı Çin’e tüm uçuşları yasaklamıştı. Avrupa Birliği (AB) içinde bu tedbiri alan ilk ülke olan İtalya, buna ilaveten uluslararası havaalanlarını da termal kameralarladonatmıştı. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, özgüvenle “İtalya’nın uyguladığı önleme sistemi Avrupa’nın en katısıdır” demişti.

Bu ilk hastalar iyileşerek taburcu edilmişti. Fakat Milano’dan 60 kilometre uzaklıktaki Codogno kasabasında 14 Şubat’ta yeni bir vaka, aile hekimi tarafından basit bir grip olarak değerlendirilip tedavi önerilerek eve gönderilmişti. Hasta sadece iki gün sonra bölgedeki hastaneye akut solunum yolu enfeksiyonu şikâyetleriyle yeniden başvurduğunda gerekli önlemler alınmamış, virüs diğer hastalara ve görevlilere bulaşmıştı. Vakalar artınca testler yapılmaya başlanmış olmakla birlikte, virüs artık o bölgede yayılmıştı. Bahsedilen “hasta sıfır” (malato zero) Çin’den dönen bir arkadaşıyla buluşmuştu. Fakat daha sonra arkadaşına uygulanan test negatif çıkmış ve DNA incelemesinden virüsün kaynağının Münih veya Finlandiya olabileceği anlaşılmıştı.

Enteresan olan, virüsün sadece 16 bin sakini olan Codogno’ya nasıl vardığının bugüne dek anlaşılamamış olmasıdır. Bununla birlikte, tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan Codogno’nun, sakin bir kasaba olmasına rağmen bu epideminin merkezi olması şaşırtıcı görülmemeli. Kuzey İtalyalılar, nüfusu az ve yeşili bol yerleşimlerde yaşayıp ulaşım imkânlarını kullanarak, her gün çalışma ve eğitim için çevredeki büyük şehirlere gidip gelirler.

Avrupa ülkeleri arasında kültürel, sosyal ve ekonomik entegrasyon o kadar yüksek ki binlerce kişiyi mahsur bırakarak veya tedarik zincirini kırarak bütün bağlantıları birden koparmak mümkün değil. Ayrıca bununla alakalı bir acil eylem planı da bulunmuyor.

Hükümet 22 Şubat’ta epideminin yayıldığı on bir belediyeyi “kırmızı bölge” ilan ederek okulları tatil etti; hatta evden çıkma yasağı uygulayarak karantinaya aldı. Mart başında ise İtalya’daki vaka sayısı AB ülkeleri arasında en hızlı artışı gösterdi. Bu artışın, virüsün ilk ortaya çıktığı Çin dışında dünyadaki ikinci en yüksek artış olduğu görülünce, 4 Mart’ta yurt genelinde ilk, orta ve yükseköğretim kurumlarında eğitime ara verilmesi kararlaştırıldı. 8 Mart’ta ise virüsün yayılmasının önlenemediği görülünce, İtalya Başbakanı Conte, ülkenin kuzeybatısında vakaların en yoğun görüldüğü Lombardiya bölgesinin bütün illerini, bunlara ek olarak da kuzeyde bulunan on dört ilin karantinaya alınması kararını verdi. Sonraki gün ise 60 milyondan fazla insanın hareket özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde, bütün ülke karantinaya alındı.

Peki, pandeminin merkezi olan Çin’den ve komşusu Güney Kore’den sonra en çok sayıda vaka nasıl oldu da binlerce kilometre uzaklıkta bulunan İtalya’da ortaya çıktı? Neden İtalya’daki vaka sayısı Çin’le çok daha yoğun ilişkileri olan Japonya’dan bile daha fazla? Bu meselenin anlaşılabilmesi için, elbette İtalya’ya has bazı hususiyetlerin hatırlanması gerekiyor. Ülkede Kovid-19 sebebiyle görülen ölüm oranı, yüzde 4’ün üzerine çıkarak, Çin’de görülenden bile daha yüksek bir rakama ulaştı. Bu acı verici bilgileri toplamak hiç kolay değil elbette. Ama bahsi geçen bölgelerdeki tüm ölüm vakalarında koronavirüs tespit edilmişse de ölümlerdeki tek ve hakiki sebebin bu virüs olup olmadığının tespiti, mevcut kriz ortamında yapılamıyor.

Mülteci krizinde olduğu gibi, bu salgında da AB kurumlarının meselelere hızlı ve net bir çözüm üretmekte veya acil bir eylem planı kurgulamakta zorlandığı açıkça görüldü. Bu sorun sadece İtalya için değil, AB’ye üye bütün ülkeler için de ciddi bir tehlike arz ediyor.

Aslında virüs krizini yöneten Sivil Savunma’ya (Protezione Civile) ve medyaya demeç veren uzmanlara göre, bu sebeplerden biri İtalya’nın yaşlı bir nüfusa sahip olması. Maalesef Kovid-19 virüsü bağışıklık sistemi daha zayıf olan ve halihazırda başka hastalıklardan muzdarip yaşlıları doğal olarak daha çok etkiliyor. 2015 yılında ülkenin 65 yaş ve üzeri nüfus oranı yüzde 22’ye yakınken, 14 yaş altı nüfusu ise sadece yüzde 14’tü. Bu verileri daha iyi anlayabilmek için Türkiye ile bir karşılaştırma yapılabilir. 2015’den beri artış göstermiş olsa da aynı yılda Türkiye’nin 65 yaş üstü vatandaşlarının nüfusa oranı sadece yüzde 8 iken 14 yaş altı nüfus oranı yüzde 26 olarak kaydedilmiştir.

Vakaların fazlalığının sebeplerinden biri de elbette tedbirlerin geç alınmış olmasıdır. Örneğin Türkiye’de İtalya ile bütün uçuşlar 29 Şubat tarihinde durdurulmasına rağmen, İtalya Çin uçuşlarını ancak sonraki gün durdurdu. Buna rağmen, AB’nin başka bir ülkesinde alınmayan bu tedbir ciddi polemiklere yol açtı. Bazı uzmanlara göre, uçuşlar durdurulmadan önceki haftalarda Çin’den veya epideminin görüldüğü diğer ülkelerden gelen herkesin kendi evinde karantinaya alınması ve sağlık personeli tarafından müşahede altında tutulması gerekiyordu. Fakat bu yapılmadı. Bununla beraber unutulmamalı ki Çin, uluslararası turizme en çok para harcayan ülke. İtalya’ya gelen Çinli turist sayısı de sadece 2019 yılında 3,1 milyonu bulmuştu.

Doğrudan uçuşlarda en azından Çin’den gelenlerin kaydı alınabilirdi. Ancak uçuş yasağı konulduktan sonra, virüsün görüldüğü bölgelerden gelen yolcuları kontrol edebilme şansı büyük oranda azalmıştı. Nitekim havaalanlarına konulan termal kameralar, yüksek ateşe yol açan birçok hastalığı tespit edebilse de henüz semptomların görünmediği bir Kovid-19 taşıyıcısını tespit edemiyor. Bu noktada en büyük sorunu, AB’nin temellerinden olan ve kişi, mal ve hizmetlerin serbest geçişini sağlayan Schengen Anlaşması teşkil etmiştir. Uçuşlar iptal edildiği halde, başka ülkeler üzerinden aktarma yapan veya başka bir Schengen ülkesine uçup farklı yollarla ülkeye giriş yapan kişiler dolayısıyla Çin’le irtibat tamamen kesilemedi. Bu noktada, AB’nin en büyük ülkesi olan Almanya’nın çekingen tutumları dikkat çekici. Bu satırlar yazılırken Milano Linate havaalanından İtalya’nın diğer bölgelerine giden uçuşların büyük bir kısmı iptal edildiği halde, Paris veya Londra ile bağlantılar haricinde, diğer Avrupa ülkeleriyle uçuşların devam ettiği endişeyle izlendi. Sadece Avusturya Schengen anlaşmasını askıya alıp eski gümrüklerine polis ve sağlık kontrollerini yeniden koydu. Viyana daha önce mülteci krizinde benzer bir tavır sergilemişse de gümrüklerin virüs konusunda ne kadar etkili olabileceğine dair ciddi şüpheler bulunuyor.

Avrupa ülkeleri arasında kültürel, sosyal ve ekonomik entegrasyon o kadar yüksek ki binlerce kişiyi mahsur bırakarak veya tedarik zincirini kırarak bütün bağlantıları birden koparmak mümkün değil. Ayrıca bununla alakalı bir acil eylem planı da bulunmuyor. Bununla beraber, mülteci krizinde olduğu gibi, AB kurumlarının meselelere hızlı ve net bir çözüm üretmekte veya acil bir eylem planı kurgulamakta zorlandığı açıkça görüldü. Bu sorun sadece İtalya için değil, AB’ye üye bütün ülkeler için de ciddi bir tehlike arz ediyor.

Sorunun büyümesinin nedeni olarak sayılabilecek bir başka problem de İtalya’daki sağlık sektörüdür. Avrupa ülkeleri arasında en düşük yatak sayısına sahip olan hastaneler İtalyan hastanelerdir. Bu sayı Türkiye’ye nazaran daha yüksek olsa da nüfusun ortalama yaşına kıyasla yetersiz kalıyor. Her mahallede bulunan aile hekimlerine bakıldığında başarılı gibi görünse de sistem böyle bir krizin yönetilme sürecinde yetersiz kaldı. Şu anda hükümet yoğun bakım ünitelerinin kapasitesini artırmak gayesiyle solunum cihazları üretmek üzere, karantinada bulunan bir fabrikaya mühendis subaylar gönderdi.

Alınan tedbirlerin çok net olmaması da insanlar arasında ara ara paniğe neden oluyor. Sokağa çıkma yasakları gündeme geldiği anda, gıda stoklarında bir sorun yaşanmadığı halde, ilk önce marketlere koşuldu. Kırmızı bölgeler artmaya başladıkça, memleketine dönmek isteyen vatandaşlar tren garları ve havaalanlarını doldurdular. Ciddi bir iç göçün yaşandığı ülkede, hemen ailelerinin yanına dönmek isteyen binlerce insanın etkisiyle, virüsün yayılma olasılığı arttı. Panik hapishanelere bile sirayet etti. Mahkûmları korumak amacıyla, aileleriyle yapacakları yüz yüze görüşmeler askıya alındı. Bu sebeple -ve muhtemelen yüz yüze görüşmelerin askıya alınması yerine genel af umudu taşıyan mahkûmların bulunduğu- en az 22 ıslah evinde çıkan isyanlarda 12 kişi hayatını kaybetti.

Tüm bu yaşananlara rağmen, ilk vakalardan sonra İtalya’nın aldığı tedbirlerin fazlaca çekingen olduğu düşünülüyor. İlk karantina kararları önemli olmakla birlikte, coğrafi kapsamının daha geniş olması bekleniyordu. Coğrafi kapsamın beklenenden dar tutulmasının sebebi, yetkililerin vatandaşlar arasında gereksiz bir panik havasının yayılmasını engellemek ve ekonomik etkileri en aza indirmek arzusuydu. Unutmayalım ki Codogno, endüstri merkezi olan Milano ve 2018 yılında 12,1 milyon turisti misafir eden Venedik’in hemen yanı başında bulunuyor. Elbette bu bölgelerdeki yöneticilerin büyük bir kısmının ana muhalefet partisi Kuzey Ligi (Lega Nord) mensubu olması da karantinanın sınırlandırılması konusunda siyasi bir çekince doğurmuş olabilir.

Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala, İtalyanların meşhur hafife alma tavrı ve pozitif yaklaşımına güvenerek, ısrarla #Milanononsiferma (Milano durmaz) kampanyasına devam etti. Aynı partiye (Partito Democratico [Demokrat Parti]) mensup ulusal lider Nicola Zingaretti ise toplantılarına ve Milano’da miting düzenleyerek kameralar karşısındaki olağan hayatına devam etti. Fakat birkaç gün sonra sosyal medyada bir video yayınlayarak virüs kaptığını ve evde karantinada kalacağını açıkladı.

Diğer taraftan, bazı uzmanlara göre, İtalya buzdağını ancak zirvesi yüzeye çıktıktan sonra fark edebildi. Yani olağan tedavilere cevap vermeyen ilk ağır vaka ortaya çıktıktan sonra Kovid-19 testleri uygulanmaya başlandı. Ayrıca pandeminin mevsim itibariyle griplerin yoğun olduğu bir döneme rast gelmesi de vaka artışları konusunda şüphe uyandırmamış, sadece Çin’den gelen hastalara özel bir protokol uygulanmıştı. Muhtemelen Ocak ayının ortasından itibaren hastanelerde görünen ilk vakaların Çin’le bir bağlantısı yoktu. Bu vakalarda daha önce rastlanmış, solunum sistemini ağır etkileyen H1N1 ve N3N2 virüsü tedavisi ve protokolü uygulanmıştı.

Eğer bu son yorum doğruysa İtalya’nın uyguladığı tedbirler diğer Avrupa ülkelerinde de vakitlice uygulanmazsa maalesef Kovid-19 virüsü başka bölgelerde de benzer bir şekilde hızla yayılacaktır. Eski Başbakan Matteo Renzi’nin ifadeleriyle “İtalya, Avrupa’nın deneme tahtası olmuştur” ve bu İtalya’ya özel bir durum olmasa da sadece ilk vakayı teşkil etmiştir.

Bugün “bella vita” (güzel hayat) ülkesinde hayat durmuş durumda. Canlı ve hareketli sokakların yerine sessizlik ve endişe hâkim. Buna rağmen umutlar tükenmiş değil ve insanın aklına Boccaccio’nun Decameron’u geliyor: 1348 yılındaki veba salgınından kurtulmak için on genç Floransa’dan kaçarak bir köye sığınırlar. Orada yalnızlık, sıkıntı ve korkuyu gidermek için, her genç sırayla sonu mutlu biten bir hikâye anlatır ve böylece ortaya unutulmaz bir eser çıkar.

[Prof. Dr. Michelangelo Guida İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Türkiye – AB ilişkilerinde temel anlaşmazlık konuları

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel ziyareti vesilesiyle dikkatler bir kez daha Türkiye-AB ilişkileri üzerinde toplandı. Erdoğan’ın 9 Mart 2020 tarihinde Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Charles Michel ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile yaptığı görüşmede hem aktüel mülteci krizi ve İdlib’deki insanlık dramı, hem de Türkiye-AB ilişkilerini etkileyen diğer sorunlar ele alındı.

Sığınmacı krizinde örtülü ve açık biçimde Türkiye’yi suçlayan, taahhüt edilen mali kaynağın aktarılmasını geciktiren AB, geçen hafta “ortak sınırları savunma desteği” adı altında Yunanistan’a 700 milyon avro kaynak tahsis etmekten kaçınmadı.

Türkiye AB’den, Suriye’nin kuzeyindeki ihtilafta ve mülteci sorununa çözüm arayışında daha fazla yükümlülük üstlenmesini istedi. Bu kapsamda Türkiye’nin temel önerisi Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturulması ve bölgede yurtlarından ayrılmış olanlar için konut inşa edilmesi. Böylece hem yeni göç dalgası engellenmiş olacak, Türkiye ve AB yeni sığınmacı akınından kurtulacaklar, hem de altı yıldır Türkiye’de bulunan Suriyeli mültecilerin bir bölümü geri dönecek.

Gümrük Birliğinin tesis edildiği tarihten günümüze hem Türkiye hem AB hem de uluslararası siyasal/ekonomik düzendeki değişiklikler, bu alanda yeniden düzenleme yapılmasını gerektiriyor.

AB tarafının bu teklife karşı net bir taahhüt altına girmediği ve konunun Mart ayı sonunda yapılacak Avrupa Konseyi zirvesinde ele alınacağı belirtiliyor. Komisyon Başkanı Leyen’in toplantı sonrasında yaptığı açıklamaya göre, görüşmede taraflar aralarındaki yapıcı diyalogun devamı konusunda mutabakat sağladı. Ayrıca, Türkiye ile AB arasında 18 Mart 2016 tarihinde imzalanan anlaşmanın aksayan yönlerine işlerlik kazandırmak için ortak çalışma yürütülmesi kararı alındı. Bu konuda yürütülecek çalışmalara Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell başkanlık edecek.

Türkiye konusunda önyargıları aşamayan AB, kendi geleceği konusunda dahi üyeler arasında bir görüş birliği sağlayamıyor.

Komisyon başkanı tarafından yapılan açıklamada tarafların birçok konuda görüş ayrılığı içinde oldukları, ancak işbirliğini sürdürme arzusunda oldukları ifade edildi. Ayrıca “Mülteci sorununun çözüme kavuşturulması için Türkiye ve Yunanistan’a AB’den destek sağlanması” hususunda taraflar arasında görüş birliği sağlandığı belirtildi.

AB taahhütlerini yerine getirmiyor

Tüm bu diplomatik ifadelere rağmen görüşmede AB tarafının Suriye krizi ve sığınmacı meselesinde klasik tavrını koruduğu görüldü. Komisyon Başkanı Leyen, Erdoğan’ın ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada Türkiye’den göçmenleri Yunanistan sınırından çekmesini talep etmişti. Leyen ayrıca düzensiz göç ile mücadele için AB’nin hem Türkiye hem de Yunanistan’a ekonomik destek sağlaması gerektiğini söylemişti. Görüşmelerin sonunda ortak basın toplantısı yapılmaması ve Erdoğan’ın açıklama yapmadan ayrılması, taraflar arasında birçok konuda anlaşmazlık olduğunu gösteriyor. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Brüksel’de 9 Mart 2020’de yapılan görüşmeler, AB’nin 5-6 yıldan beri takip ettiği Suriye politikasında radikal bir değişiklik olmadığını ortaya koydu. AB tarafı, günümüzde Suriye meselesini hâlâ “DEAŞ ve terörle mücadele” bakış açısıyla değerlendiriyor. Mülteci sorunu ve düzensiz göç konusunda ise Türkiye ile 2016 yılında yapılan anlaşma esas alınıyor ve Türkiye’den söz konusu anlaşma hükümlerine uyması talep ediliyor. Fakat anlaşma hükümlerine uymayan tarafın AB olduğu göz ardı ediliyor. Zira AB tarafı sadece toplam 6 milyar avro tutarındaki mali kaynağın Türkiye’ye intikalini bürokrasi yoluyla engellemek ve geciktirmekle kalmadı, aynı zamanda diğer taahhütlerini de ihlal etti. Söz konusu anlaşma hükümlerine göre, AB tarafının Türkiye’ye taahhüt ettiği ve yerine getirmediği yükümlülükler şunlar: Tam üyelik müzakerelerinde yeni başlıkların açılması, gümrük birliğinin güncellenmesi ve Türk vatandaşlarına Schengen bölgesi için vize muafiyeti.

Sığınmacı krizinde örtülü ve açık biçimde Türkiye’yi suçlayan, taahhüt edilen mali kaynağın aktarılmasını geciktiren AB, geçen hafta “ortak sınırları savunma desteği” adı altında Yunanistan’a 700 milyon avro kaynak tahsis etmekten kaçınmadı. AB ayrıca Yunanistan güvenlik güçlerinin mültecilere karşı uyguladığı şiddeti zımnî biçimde onaylamakta. Yunanistan’ın sığınmacılara karşı takip ettiği politika hem mültecilerle ilgili 1951 Cenevre Sözleşmesine hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine hem de AB Temel Haklar Şartına aykırılık teşkil etmesine rağmen, AB’nin dikkati sınırların korunması üzerinde yoğunlaşmış durumda.

Türkiye ile AB arasında 18 Mart 2016’da sağlanan anlaşmaya göre, AB tarafı Türkiye’ye Suriyeli mültecilerin ihtiyaçları için 3+3 milyar avro ödeme taahhüdünde bulunmuştu. Bu miktarın şu ana kadar 3,4 milyar avro tutarındaki miktarı Türkiye’ye intikal etti. Bakiye kalan meblağ, bürokratik işlemler ve proje bazlı ödeme nedeniyle gecikmiş durumda. Türkiye’nin bugüne kadar mülteciler için harcadığı para ise 40 milyar dolardan daha fazla.

Kuşkusuz, Türkiye-AB ilişkilerinde yaşanan sıkıntılar sığınmacı kriziyle sınırlı değil. Taraflar arasında bir düzineye yakın konuda anlaşmazlık bulunuyor. Bunların en başında Türkiye’nin AB’ye katılımı için yürütülen çalışmalar, bir başka ifadeyle tam üyelik müzakerelerinde ilerleme sağlanamaması geliyor.

Tam üyelik müzakereleri sürüncemede

Türkiye’nin kadim dış politika hedeflerinden biri de Batı ile işbirliğine gitmek ve Avrupa merkezli uluslararası örgütlere üye olmaktır. Esasen Türkiye’nin ulusal çıkarları en geniş biçimde uluslararası işbirliği gerektiriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa Konseyi (1949) ve NATO’ya (1952) üye olan Türkiye, Avrupa merkezli ekonomik işbirliği örgütü olan AB’ye katılmak için de ilk adımı 1959 yılında Adnan Menderes hükümeti döneminde atmıştı. Türkiye’den, AB’den ve uluslararası siyasal sistemdeki gelişmelerden kaynaklanan nedenlerle bu alanda yürütülen çaba ve gayretler sonuçsuz kaldı. Bununla birlikte AB ile ilişkiler, Türkiye’nin dış politikası, ekonomisi ve hukuk sistemini güçlü biçimde etkiledi ve ulusal gücünü takviye etti. Uzun ve yorucu mücadelenin ardından 3 Ekim 2005’te Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri başladı. Müzakereler günümüzde hukuken devam ediyor ancak fiilen tıkanmış durumda. Bugüne kadar 35 müzakere başlığından sadece 16’sı açılabildi.

Müzakerelerde AB müktesebatının üye ülke tarafından uygulamaya aktarılma koşulları karara bağlanıyor. Çeşitli başlıklarda tam üyelik halinde uygulanacak istisna (derogation) ve geçiş süreleri belirleniyor. Ankara Anlaşması, Katma Protokol ve Gümrük Birliği yükümlülüklerinin Güney Kıbrıs Rum Kesimine uyarlanmasında yaşanan ihtilaf nedeniyle, 2006 yılında 8 müzakere başlığı AB Bakanlar Konseyi kararıyla dondurulmuştu. Söz konusu başlıkların müzakereye açılması günümüzde değin sağlanabilmiş değil. Öte yandan AB tarafı Türkiye’nin tam üyeliği konusunda kendi içinde de görüş birliğine sahip değil. Türkiye’nin nüfusu ve ekonomik potansiyelinin bütünleşme için engel teşkil edeceği şeklindeki güçlü önyargılar, Avrupa kamuoyunda sıklıkla dile getirilmekte. Ayrıca AB’nin kendi içindeki yönetim sorunları, bütünleşmenin gelecek perspektifinin ortadan kalkması, avro bölgesindeki ekonomik sıkıntılar ve Brexit gibi gelişmeler de Türkiye ile yürütülen tam üyelik müzakerelerini negatif yönde etkiliyor.

Vize muafiyeti

AB ile Türkiye arasında vize muafiyetinin uygulamaya aktarılması 72 kriterin yerine getirilmesindeki aksamalar nedeniyle kilitlenmiş durumda. AB tarafının Türk vatandaşlarının Schengen bölgesinde 90 gün vizesiz seyahat için öngördüğü 72 kriterden 66’sı Türkiye tarafından yerine getirildi. Geriye kalan yükümlülükler ise “terörle mücadele kanunu” konusundaki görüş ayrılıkları, Europol yükümlülükleri, hukuk dışı uygulamalarla mücadelede GRECO tavsiyeleri, Türkiye ile AB arasında adli işbirliği, kişisel verilerin korunması ve son olarak geri kabul anlaşmasının uygulanması olarak sıralanmakta.

Bu koşulların hepsinin teknik olarak ve hızlı biçimde yürürlüğe konulması mümkün. Türkiye’nin 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü ve ardından ilan edilen olağanüstü hâl koşulları ve terörle mücadele faaliyetleri, AB ile ilişkilerde duraklamaya neden olmuştu. Türkiye’nin terör tanımı AB’ninkiyle tam olarak örtüşmüyor. Bununla birlikte başka alanlarda sağlanan ilerlemeye bağlı olarak AB’nin terörle mücadele konusunda esnek bir yaklaşımı kabul etme ihtimali güçlü gözüküyor. Tüm bu alanlarda ilerleme sağlanması halinde Türkiye için vize muafiyetinin 1 Eylül 2020’den itibaren uygulamaya aktarılması mümkün olabilecek. Vize muafiyetiyle ilgili bir diğer husus da geri kabul anlaşması ile korelasyon kurulmuş olmasıdır. Bu kapsamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 28 Şubat 2020’de Avrupa’ya gitmek isteyen sığınmacılara engel olmayacaklarını açıklaması Yunanistan tarafından Türkiye’nin taahhütlerinden geri adım atma olarak değerlendirildi. Bununla birlikte, AB tarafında herkesin kabul ettiği görüş ise şu şekilde: Avrupa, mülteci sorununu çözmek için Erdoğan ile işbirliği yapmak zorunda.

Fakat AB tarafı mülteci krizinde Yunanistan lehine açıklamalar yapmaktan da geri durmuyor. AB dışişleri bakanları, 6 Mart 2020’de Zagreb’de yaptıkları toplantıda mülteci krizinde Yunanistan, Bulgaristan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile dayanışma içinde bulunduklarını ifade ettiler. Toplantının ardından yapılan açıklamada ayrıca, AB’nin Türkiye’nin Akdeniz’de “Kıbrıs ekonomik bölgesi” içinde yürüttüğü faaliyetlerden endişe duyduğu ifade edildi. Toplantıda ayrıca Türkiye’nin kabul etmemesine rağmen mültecilerin Avrupa’ya yönlendirilmesinde sorumlu olduğu, illegal geçişlerin uygun görülmediği ve gereken önlemlerin alınacağı görüşüne yer verildi. Türkiye’den uluslararası hukuk hükümlerine göre sınırların dokunulmazlığı ilkesine riayet etmesi istendi. AB ayrıca 29-30 Haziran 2020 tarihlerinde Brüksel’de “Suriye ve bölgenin geleceği” konulu bir konferans tertiplenmesini kararlaştırdı.

AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Zagreb toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada şu görüşleri dile getirdi: “Türkiye’de şu anda 4 milyon mülteci var. Bu kadar mülteciyi hiçbir ülke tek başına barındıramaz. Bunların Türkiye üzerinde baskı oluşturduğunu görüyoruz. Bu konuda çözüm arayışlarına katkı sağlamayı ümit ediyoruz.” Tüm bu ifadelere rağmen Suriye’nin kuzeyinde uçuşa yasak bölge ve mülteciler için yeni yerleşim birimleri inşasına AB’nin ne ölçüde destek sağlayacağı belirsizliğini koruyor. Ancak kesin olan husus şudur: Taraflar arasında mülteci sorununu konusunda sağlanacak işbirliği, vize muafiyeti alanında da mesafe alınmasını sağlayacaktır.

Gümrük Birliğinin güncellenmesi

Türkiye-AB ilişkilerinde bir diğer kadim sorun ise Gümrük Birliğinin güncellenmesi. 6 Mart 1995’de Türkiye-AB Ortalık Konseyinin kararı ile tesis edilen Gümrük Birliğinin fiili uygulaması 1 Ocak 1996’da başladı. İktisadi entegrasyon aşamalarından biri kabul edilen Gümrük Birliği sisteminde işbirliği yapan tarafların kendi aralarında gümrük vergilerini, kotaları ve tarife dışı engelleri kaldırmaları, üçüncü ülkelere karşı ortak gümrük tarifesi uygulamaları gerekiyor. Gümrük birliğinin iktisadi hayatı canlandırdığı, 1834 Alman Gümrük Birliğinden (Zollverein) beri bilinen bir husus.

Gümrük birliği çarpan etkisiyle üretim ve ticareti güçlendirip mevzuat uyumu zemin hazırlar ve yabancı sermaye yatırımlarını teşvik eder. 1996’da tesis edilen Gümrük Birliğinin en olumsuz tarafı ise Türkiye’nin AB dış ticaret politikası karar mekanizmasında yer almaması olmuştur. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse AB’nin üçüncü ülkelerle ticari ilişkilerinde kararlar sadece üye ülkelerin katılımıyla alınıyor. Türkiye, Gümrük Birliğini tam üyelik yolunda bir ara aşama olarak kabul ettiği için başlangıçta AB dış ticaret politikası karar mekanizmasında bulunmuyor olmasına ehemmiyet vermedi. Ancak Türkiye-AB katılım müzakerelerinin uzaması ve sürüncemede kalması Gümrük Birliğinin yeniden ele alınmasını zorunlu hale getirmiştir. Gümrük Birliğinin tesis edildiği tarihten günümüze hem Türkiye hem AB hem de uluslararası siyasal/ekonomik düzendeki değişiklikler, bu alanda yeniden düzenleme yapılmasını gerektiriyor.

Avrupa’da yabancı düşmanlığı ve marjinal partilerin güçlenmesi

Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyen bir başka gelişme de Avrupa genelinde yabancı düşmanlığı ve İslamofobinin güçlenmesidir. AB üyesi ülkelerde yabancı düşmanı partilerin önceden marjinal seviyede bulunan kamuoyu desteğinin son yıllarda güçlendiği gözlemleniyor. Bu durum hem ulusal düzeydeki seçimlerde hem de Avrupa Parlamentosu seçimlerinde açık biçimde ortaya çıktı. 2019 yılı Haziran ayında yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yabancı düşmanı ve AB kuşkucusu siyasal partilerin temsili güçlendi. Bu kategorideki siyasal partilerin kamuoyu desteğinin artması, seçmen desteğini kaybetme tehlikesi yaşayan merkez partileri de marjinal söylemlere sevk etti. Netice olarak tüm bu gelişmeler, Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkilemekte ve tam üyelik müzakerelerinin ilerleme sürecini yavaşlatmaktadır.

AB’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler

AB’nin bir başka kronik sorunu da gelecek perspektifinin ortadan kalkmış olması. İngiltere’nin 31 Ocak 2020’de AB’den ayrılmasının ardından bütünleşmenin nasıl bir seyir takip edeceği belirsiz hale geldi. Avro Bölgesinde yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle derinleşme konusunda adım atılamazken, savunma ve güvenlik alanlarında işbirliğini daha ileri aşamaya taşıma çabalarında da ilerleme sağlanamıyor. AB ülkelerinin savunma ve güvenlik alanlarında işbirliği seviyesi Acil Müdahale Gücünü aşamamış durumda.

Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse AB’deki askeri işbirliği, NATO üyesi AB ülkelerinin üçüncü bir ülkeye barış gücü askeri göndermesi ile sınırlı. AB üyeleri arasında savunma alanında NATO haricinde bir askeri örgütlenmeye gitmek için konsensüs sağlanamamakta. AB ülkelerinden İrlanda, Avusturya, Finlandiya ve İsveç, bütünleşme hareketinin askeri işbirliğine evrilmesine karşı çıkıyorlar. Öte yandan AB’nin, barış gücü operasyonlarında NATO altyapı ve yeteneklerini kullanması, AB’ye üye olmayan NATO ülkelerinin onayını gerektiriyor. AB’nin geleceği konusundaki belirsizlikler ve savunma/güvenlik alanında ilerleme sağlanamaması, bütünleşme hareketini “ekonomik dev-siyasi cüce” olmaktan kurtaramıyor. Türkiye konusunda önyargıları aşamayan AB, kendi geleceği konusunda dahi üyeler arasında bir görüş birliği sağlayamıyor.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Fed’in bitmeyen imtihanı: Parasal genişlemede 4. faz gelir mi?

Dünya çapında gerek ekonomik gerekse siyasi anlamda biri bitmeden diğeri başlayan sıkıntılar karşısında merkez bankalarından destek beklentileri artarken, her ne kadar ortaya çıkan riskler “yeni” olsa da çözüm yöntemi eski… Yeni bir genişleme döngüsü, belki de QE4….

1929’daki “Büyük Buhran”dan bu yana ABD Merkez Bankası‘nın (Fed) başvurduğu en agresif politikaları uygulayarak dünya finans piyasaları tarihine geçen Ben Bernanke’nin parasal genişleme politikası, son günlerde koronavirüs salgınının ardından yeniden dillendirilmeye başladı.

Müdahaleler aracılığıyla, ekonomide istikrarı sağlamayı, finansal sistemdeki bozulmayı önlemeyi ve faiz oranlarını düşürerek tüketici ve işletmelerin daha ucuz borçlanma yoluyla kredi kullanmalarını amaçlandığı 2008 yılının eylül ayında başlayan süreçte, finansal piyasalardaki karışıklık birkaç ay devam etti. 

Tahvil alımları yoluyla piyasanın desteklenmesi olarak da bilinen parasal genişlemenin ortaya çıktığı döneme baktığımızda, mortgage krizinin Wall Street’te fısıldandığı güne dayandığı görülüyor. ABD piyasalarından yayılarak “mortgage krizi” adıyla anılan likidite krizi, 2006 sonlarında başladı ve 2007’deki finansal dalgalanmayla gelişip ve 2008’de küresel piyasalarda gündeme oturdu.

ABD mortgage piyasasına bağlı likidite krizi sürecine ilk müdahale Eylül 2008’de ABD Hazinesi’nden gelirken, bu dönemde hazine, mortgage devleri Fannie Mae ve Freddie Mac’i kamulaştırarak, şirketlerin zararlarını karşılayabilmeleri için 200 milyar dolar verdi.

Bundan yaklaşık bir hafta sonra Amerikan hükümeti, American International Group’u (AIG) 85 milyar dolar mali destek vererek kurtardı. Bazı büyük finansal kuruluşların çöküşün eşiğine gelmesiyle devam eden süreçte, Fed’in 158 yıllık Amerikan Yatırım Bankası Lehman Brothers’ı korumayı reddetmesiyle, 15 Eylül 2008’de şirket iflas etti. Bu gelişmenin hemen ardından da Merrill Lynch, 50 milyar dolara Bank of America’ya satıldı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken Fed ve ABD Hazinesi 700 milyar dolarlık bütçe planına başladı. 8 Ekim’de faiz oranını yarım puan indirerek yüzde 1,5’e çeken Fed, 29 Ekim’deki olağan toplantısında da gösterge faiz oranını yüzde 1,5’ten yüzde 1’e çekti. Fed politika faizini 17 Aralık 2008’de yüzde 1’den yüzde 0,25’e çekti.

Müdahaleler aracılığıyla, ekonomide istikrarı sağlamayı, finansal sistemdeki bozulmayı önlemeyi ve faiz oranlarını düşürerek tüketici ve işletmelerin daha ucuz borçlanma yoluyla kredi kullanmalarını amaçlandığı 2008 yılının eylül ayında başlayan süreçte, finansal piyasalardaki karışıklık birkaç ay devam etti.

Piyasalar bu dönemde parasal genişlemeyi (Quantitative Easing-QE) duydu.

Bankanın parasal genişlemeyi sonlandırma hamlesi, geleneksel olmayan politikalardan normalleşmeye dönüşün ilk adımı olarak nitelendirildi. Bu noktadan sonra piyasalarda gözler, normalleşme yönünde diğer bir büyük adım olan faiz oranlarının artırılmasına çevrildi. Bu yöndeki ilk adım ise Aralık 2016’da atıldı. Bu dönemde Fed faiz oranını 25 baz puan artırarak yüzde 0,50’ye yükseltirken, böylece 2006’dan bu yana ilk kez faiz artırmış oldu.

Parasal genişlemede birinci faz: QE1

25 Kasım 2008’de başlayan parasal genişlemenin ilk ayağında (QE1), Fed 500 milyar dolarlık mortgage piyasasına dayalı tahvil satın alımına başladı.

Bu dönemde Fannie Mae, Freddie Mac, Ginnie Mae ve Federal Konut Kredisi Bankası gibi mortgage devlerinin borç yükümlülüklerinin 100 milyar dolarlık kısmı Fed tarafından satın alındı.

Gösterge faiz oranlarını sıfıra yakın seviyelere indiren Fed, bununla yetinmeyerek daha önce 500 milyar dolar olarak açıkladığı mortgage dayalı tahvil satın alımlarını, 18 Mart 2009’da 750 milyar dolar daha genişletti ve toplamda 1,25 trilyon dolarlık tahvil alımı yaptı.

Fed aynı zamanda, Fannie Mae ve Freddie Mac borçlarına 100 milyar dolar yatırım yapabileceğini ve altı aylık süreçte 300 milyar dolar uzun dönem hazine tahvili satın alacağını duyurdu.

1,25 trilyon dolarlık mortgage dayalı tahvil alımı, 175 milyar dolarlık kamu borçlanması ve 300 milyar dolar hazine tahvili alımıyla tamamlanan QE1 döneminde, Fed mortgage faiz oranlarını düşürmeyi, konut kredilerini artırmayı ve finansal piyasa koşullarını iyileştirmeyi amaçladı. Parasal genişlemenin ilk fazı, 31 Mart 2010’da sona erdi.

İkinci faz: 600 milyar dolarlık genişleme

Fed, 3 Kasım 2010’da başlayan ve 30 Haziran 2011’de biten parasal genişlemenin ikinci fazında (QE2), ekonomik toparlanmanın daha güçlü bir şekilde geliştirilmesine destek olacağını belirtirken, bu süreçte aylık 75 milyar dolarlık uzun vadeli hazine tahvili satın alacağını açıkladı. 

600 milyar dolarlık parasal genişlemeyle sonuçlanan fazın sonuna gelindiğinde, mortgage faiz oranları düşüşe geçti.

Fed’in faiz oranları, 2017 ve 2018’de de kademeli artırımlarla devam ederek küresel kriz sonrası bulunduğu tarihi düşük seviyelerden uzaklaştı. Öte yandan banka 2017 içinde bilanço küçültmeye başlayarak para politikalarında normalleşme yolundaki adımlarını hızlandırdı.

Üçüncü faz: Her ay 85 milyar dolarlık alım

13 Eylül 2012’de başlayan süreçte Fed, ekonomi düzelene kadar, her ay 40 milyar dolar mortgage destekli tahvil ve 45 milyar dolar da hazine tahvili olmak üzere 85 milyar dolarlık varlık alımı yapacağını duyurdu.

Tahvil alım programının son ayağında mortgage faiz oranlarının düşük seviyelerde kalması ve parasal genişlemeyle bankaların kullandırdığı kredilerin artması bekleniyordu. O dönemde 30 yıllık mortgage tahvilleri Eylül 2012’de yüzde 3,47 seviyesinde bulunuyordu.

Fed’in tahvil alımlarının azaltılması (tapering) sürecinin başlangıcına dair ilk sinyali Mayıs 2013’te verirken, Ocak 2014’te ilk kez parasal genişlemeden çıkışın somut adımı atıldı ve tahvil alımında 10 milyar dolarlık azaltıma gidildi. Fed’in tahvil alımları ise Ekim 2014’te tamamen sonlandırıldı ve parasal genişlemeden çıkış süreci sona erdi.

Bankanın parasal genişlemeyi sonlandırma hamlesi, geleneksel olmayan politikalardan normalleşmeye dönüşün ilk adımı olarak nitelendirildi. Bu noktadan sonra piyasalarda gözler, normalleşme yönünde diğer bir büyük adım olan faiz oranlarının artırılmasına çevrildi. Bu yöndeki ilk adım ise Aralık 2016’da atıldı. Bu dönemde Fed faiz oranını 25 baz puan artırarak yüzde 0,50’ye yükseltirken, böylece 2006’dan bu yana ilk kez faiz artırmış oldu.

Fed’in faiz oranları, 2017 ve 2018’de de kademeli artırımlarla devam ederek küresel kriz sonrası bulunduğu tarihi düşük seviyelerden uzaklaştı. Öte yandan banka 2017 içinde bilanço küçültmeye başlayarak para politikalarında normalleşme yolundaki adımlarını hızlandırdı.

Fed’de başkanlık görevini 2018’in şubat ayında Janet Yellen’dan devralan Jerome Powell bankanın normalleşme adımlarına devam etti ve sonuç olarak faiz oranını yüzde 2,25-2,50 aralığına çıkardı. Buna karşın, geçen yılın temmuz ayına gelindiğinde gelişmeler Powell liderliğindeki Fed’i normalleşme yolundan alıkoydu.

Fed’in normalleşmesi önündeki engeller

Fed’in “3 çıpa” olarak nitelendirdiği büyüme, istihdam ve enflasyon göstergelerindeki iyileşmeler, her ne kadar normalleşme kapsamında atılan adımları desteklese de jeopolitik gelişmeler, doların uluslararası piyasalarda güçlenmesi ve ABD’de başkanlık koltuğunda oturan Donald Trump’ın “sıradışı” olarak nitelendirilen politikaları normalleşme önündeki en büyük engeller oldu.

Ekonomistler, ekonominin “sıfıra yakın” faizlerle desteklenmesinin ardından yeni bir parasal genişleme sürecinin başlayıp başlamayacağına dair görüşlerin dile getirilmeye başlandığını belirtirken, Fed’in son hamlesinin, artan oynaklık ve algı bozulmasının etkilerinin tahminlerden daha fazla olabileceğini düşündürdüğünü söyledi.

Geçen yıl boyunca ticarette korumacı politikaların küresel ekonomiyi baskılaması ile dünya büyümesindeki yavaşlamanın belirginleşmesi, Fed’i kıskaca aldı.

Diğer taraftan Fed Başkanı Powell her fırsatta “siyasi gerekçelerden bağımsız karar” verdiklerine dair vurgu yapmasına karşın, Trump’ın faiz indirimi yönündeki baskıları sonucu banka yeniden faiz indirim yoluna girdi ve geçen yılın temmuz ayında 11 yılın ardından ilk kez faiz indirdi.

Böylece para politikalarında makas değişiminin ilk adımı atıldı.

Faiz indirimini hangi adım izleyecek?

Gelinen noktada, Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyaya yayılan koronavirüs (Kovid-19) salgını sonrası merkez bankalarından destek beklentilerinin arttığı görüldü.

Bu kapsamda, geçen yıl küresel çapta yaşanan zorluklar karşısında büyüme, istihdam ve yatırımları desteklemek ve ekonomik aktörlerin paraya daha az maliyetli ulaşmasını temin etmek isteyen 51 merkez bankası faizlerde indirime gitti.

Bu yıl da ocak ayında 9 ve şubatta 14 merkez bankası faiz indirirken, Fed’in takvim dışı toplanarak faizlerde 50 baz puanlık azaltım gerçekleştirmesi piyasalarda bu döngünün sonunda nereye varılacağına dair tartışmaları beraberinde getirdi.

Ekonomistler, ekonominin “sıfıra yakın” faizlerle desteklenmesinin ardından yeni bir parasal genişleme sürecinin başlayıp başlamayacağına dair görüşlerin dile getirilmeye başlandığını belirtirken, Fed’in son hamlesinin, artan oynaklık ve algı bozulmasının etkilerinin tahminlerden daha fazla olabileceğini düşündürdüğünü söyledi.

Yeni bir parasal genişlemenin, ortaya çıkan yeni riskleri yatıştırmak için gerekli olabileceğini aktaran analistler, küresel çapta bir yavaşlamadan kaçmak için bol miktarda likidite içeren bir ortama ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Salgın Çin’de hız kesti, yüzleşme sırası dünyada

Tam olarak ne zaman ve nerede ortaya çıktığı hâlâ bilinmeyen yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını Aralık ayı başında Çin’in Vuhan şehrinde Li Wenliang isimli bir doktorun aynı şikâyetlere sahip birkaç hastada gözlemlediği bir durumu fark etmesiyle gündeme geldi. Hastaların muayenesinden sonra Doktor Li teşhis ettiği ancak adını koyamadığı virüsü Çin’in mesajlaşma uygulaması Wechat üzerinden doktor arkadaşlarının olduğu grupta paylaşınca olaylar patlak verdi.

Çinli yetkililer yazışmadan iki gün sonra Doktor Li’yi “halk arasında paniğe yol açacak asılsız bilgiler paylaştığı” gerekçesiyle gözaltına aldı ve tutukluluk sürecinde bir daha bu davranışını tekrarlamaması, aksi halde ağır yaptırımlara maruz kalacağı hususunda bir belge imzalattı.

İran, İtalya ve Güney Kore günlük vaka sayısı artışında Çin’i geride bıraktı; özellikle İran’daki can kayıpları, ölüm oranları bakımından ilk sırada yer alıyor.

Olay, yetkililere hatıralarda hâlâ taze olan Sars virüsünü hatırlatmıştı. 2002 Kasım ayında yine Çin’de salgın haline gelen Sars virüsü nedeniyle dünya genelinde 800 kişi hayatını kaybetmişti. Sars gibi insandan insana çok kolay bulaşabilen bu virüsün yayılacağı ihtimali bile insanların paniğe kapılması için yeterliydi. Üstelik virüsün Çin’in Hubey eyaletinin 11 milyon nüfuslu başkenti Vuhan’da ortaya çıkması ise olayı daha farklı boyutlara taşıyabilirdi; ki korkulan oldu. Çinli yetkililer Aralık başında ortaya çıkan virüs hakkında daha detaylı incelemelerde bulunabilmesi için 8 kişilik uzman bir ekibi Vuhan’a yolladı. Uzmanlar kısa sürede virüsün varlığını teyit eden bir raporu yetkililere sundu. Çinli yetkililer bu kez de virüsün halk arasında ciddi paniğe yol açacağı endişesiyle kendi ekibini gözetim altına aldı. Yöneticilerin panik altında aldığı bu kritik kararlar aslında ciddi zararlarla neden oldu. Virüs 21 Ocak-3 Şubat arasında kutlanan (Çin’in en önemli bayramlarından biri olan) Yeni Yıl Bayramı’na denk gelmişti. Koronavirüs salgınının böyle kritik bir zamanda ortaya çıkmasının, çözüme yönelik kolay karar alınamamasında önemli rol oynadığı ifade edilebilir.

Çin yönetimi kritik anlarda karar almakta zorlandı

Çin aslında çok fazla “fay hattına” sahip bir ülke ve son dönemlerde Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Tayvan, Hong Kong gibi yerlerdeki sorunlarla uğraşıyordu. Bunların yanı sıra ABD ile girdiği ticaret savaşı da Çin’e çok zor dönemler yaşattı. Şimdiyse çok hızlı yayılan ve Çin’in birçok kentini neredeyse hapishaneye çeviren bir salgınla mücadele ediliyor. Milyonlarca insan karantinaya alındı, üretim neredeyse durdu, salgının oluşturduğu panik Çin’deki gündelik hayatı deyim yerindeyse felç etti. Üstelik Çin yönetiminin olayın başlarında ihmalkâr davrandığını düşünen halk, yönetime karşı hem şüphe hem de öfke duymaya başladı.

Virüsle mücadele etmek zorunda kalan birçok ülke, sağlık ve ekonomi kapasitesi bakımından yetersiz ve bu mücadelede ne kadar başarılı olabilecekleri büyük bir soru işareti.

Bu süreçte geç alınan kararlar hem ekonomik zararlar hem de can kayıplarıyla ödenen ağır bir bedele yol açtı. Bunun neden olduğu kötü gidişat, sert uygulamalarla durdurulmaya çalışıldı. Çinli yetkililer belki de olayların bu noktaya varacağını tahmin edemediler. Halkı uyaranları susturmaya çalışarak olayın geçiştirileceğini düşündüler. Fakat ne bahsi geçen doktorun susturulması ne de 8 uzmanın söylediklerine rağmen geç atılan adımlar durumu kurtarmaya yetti.

Olayın duyulmasının ardından, Doktor Li hastalarda keşfettiği virüs için mücadele verirken yaşamını kaybetti. Li’nin mücadelesinden son derece etkilenen Çin halkı, olayın üstünün kapatılmaya çalışılması, halkın zamanında bilgilendirilmemesi ve zamanında önlem alınamaması gibi sebepleri de gerekçe göstererek sosyal medyada hükümete ciddi bir tepki gösterdi. Bir anda halk kahramanı olan Doktor Li’nin maskeli fotoğrafı bu süreçte sembol halini aldı. Çin halkı haftalarca Li’nin fotoğrafına ek olarak “İnsanların şarkı söyleyişini duyuyor musunuz?” şarkısını paylaşarak yetkililere seslerini duyurmaya çalıştı. Birçok projeyle halkına müreffeh bir toplum vaat eden hükümet, kriz yönetimi konusunda halkın beklentilerine cevap vermekte gecikmişti.

Alınan önlemler tepkileri yatıştırdı

Hızla yayılmaya başlayan virüsün kaynağı hâlâ bilinmiyor. Virüsün Vuhan’daki Huanan deniz ürünleri toptancı pazarında ortaya çıktığı söylenmesine rağmen, Vuhan Belediyesi şu açıklamayı yaptı: “Virüs 8 Aralık’ta tespit edilmiş ve bilinen ilk yeni tip koronavirüs vakasında hasta taburcu edilmiştir. Üstelik bu kişi Vuhan’daki söz konusu pazara hiç gitmemiştir”. Vuhan Parti Sekreteri Ma Guaçiang ise “Suçluluk ve utanç duyuyorum. Eğer daha erken tedbirler alsaydık, şimdi durum daha iyi olabilirdi. Daha önce böylesine zor bir durumla karşılaşmadım, görünmez bir düşmanla savaşıyoruz” dedi. Sarf edilen bu sözler, halkın verdiği tepkinin bir bakıma yerinde bir sitem olduğunu da kanıtlar nitelikte.

Nereden çıktığı dahi tam olarak bilinemeyen bu virüsle savaş hem halk hem de yetkililer için hiç de kolay olmuyor. Halkın yetkililerden beklentilerinin artması üzerine, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, olayda ihmali olduğu düşünülen ve zafiyeti bulunan birçok kişiyi görevden aldı. Bunların arasında Çin Komünist Partisi’nden (ÇKP) Ciang Çaoliang, Vuhan Parti Sekreteri Ma Guaçiang’ın yanı sıra Hubey Sağlık Komisyonu Parti Sekreteri ve Vuhan Kızılhaç Derneği başkan yardımcısı da bulunuyordu. Ardı ardına gelen bu tasfiyeler, virüs için yapılan yeni hastaneler ve alınan detaylı önlemler, halkın verdiği tepkiyi bir nebze de olsa yatıştırdı.

Öte yandan, Çin Halk Bankası (Merkez Bankası) virüsle mücadelede finansal tedbirleri de elden bırakmadı. Hubey eyaletindeki bankalara fon aktarılarak virüs için gerekli malzeme tedariki yapacak işletmelere düşük faizli krediler sağlandı. Üniversitelerde eğitimler kısa süreliğine ertelense de internet üzerinden çevrimiçi dersler başlatıldı. Küçük ölçekli iş yerlerinin işleyişini desteklemek için 10 gün içinde 600 kanun çıkarıldı. Çin’in aldığı bu önlemler hem virüsün yayılmasının ciddi oranda yavaşlamasını sağladı hem de halkın Çin yönetimine olan güvenini yeniden tesis etti.

Çin’e yönelik aşırı tedbirler

Virüs vakalarına Çin sınırlarının dışında da rastlanması ve olayın küresel bir salgına dönüşme ihtimali, birçok ülkenin Çin’e yönelik tedbirler almasına neden oldu. Türkiye de dahil birçok ülke Çin’e yönelik uçuşlarını karşılıklı olarak iptal etti. Diğer taraftan, Çin’e ilk yardım gönderen ülkelerden biri de 1937’de gerçekleştirilen Nanking katliamında 300 bin Çinlinin ölmesine sebep olan Japonya oldu. Japonya Vuhan’a yardım için Çin’e 1 milyon maske bağışladı. Yardım gönderen bir diğer ülke ise Türkiye’ydi. Türkiye, vatandaşlarını tahliye etmek için gönderdiği uçağı tıbbî yardım malzemeleriyle doldurdu ve Vuhan’a ulaştırdı. Kendi vatandaşına sahip çıkan Türkiye, Çin halkına yardım elini uzatmaktan da geri kalmamıştı. Öte yandan Çin Dışişleri sözcüsü ABD’nin herhangi bir şekilde kendilerine yardım etmediğini, buna karşın Çin’den personelini çeken ilk ülke olduğunu duyurdu. ABD’nin bu tutumu, ticaret savaşlarında aradığı fırsatı koronavirüs salgını sayesinde elde ettiği şeklinde yorumlara neden oldu.

Uçuşların iptal edilmesi başta olmak üzere, Çin bazı ülkelerin aldığı tedbirlere tepki göstererek bu ülkelerin önlemlerini aşırı bulduğunu ifade etmişti. Yaklaşık 50 yabancı havayolu şirketi Çin’e yönelik uçuşlarını durdurdu. Fakat özellikle İran’a salgının bulaşması ve bunun trajik bir hal alması, bu ülkelerin aldığı önlemlerde ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Zira İran, Çin uçuşlarını Mart ayına kadar devam ettirmişti.

Koronavirüs salgınının 30’dan fazla ülkede görülmesinin ardından, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) koronavirüs için risk değerlendirmesini küresel düzeyde “çok yüksek” seviyesine çıkardı. DSÖ tüm dünyanın Çin’in aldığı önlemlerden öğrenebileceği şeyler olduğunu ve bunların diğer ülkelerde de uygulanması gerektiğini duyurdu.

Çin şüphesiz ki sadece virüsü kontrol etme açısından değil, aynı zamanda ekonomik olarak da zor bir dönemden geçiyor. Salgının Çin’e maliyeti şu ana kadar 200 milyar dolara yaklaşmış durumda. Ocak ve Şubat ayları için tüketici harcamalarındaki kayıp 60 milyar doları buldu. Salgının küresel ekonomi üzerinde de çok büyük etkilerinin olacağı öngörülüyor. Küresel ekonomideki kaybın 1,1 trilyon dolara yaklaştığı tahmin ediliyor. OECD’nin son olarak açıkladığı ara dönem ekonomik görünüm raporunda, koronavirüs endişesiyle küresel ekonomik büyüme tahmini, 2020 için 0,5 puan düşürülerek yüzde 2,4’e çekildi.

Sonuç olarak, virüsün başta Çin olmak üzere tüm dünyaya ciddi maliyetleri olacak. Çin krizi yönetmekte oldukça başarılı bir performans sergiliyor; fakat salgın halihazırda birçok ülkeye ulaşmış durumda. İran, İtalya ve Güney Kore günlük vaka sayısı artışında Çin’i geride bıraktı. Özellikle İran’daki can kayıpları, ölüm oranları bakımından ilk sırada yer alıyor. Koronavirüs salgını nedeniyle İran’da sadece 10 günde ortaya çıkan tablo içler acısı. Devletin üst düzey yetkilileri bile virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Çin’de durum günden güne düzeliyor, fakat dünyanın diğer ülkeleri bu salgınla yeni yeni yüzleşiyor. Virüs o kadar hızlı yayılıyor ki önlem için alınan tüm tedbirler yetersiz kalıyor. Üstelik virüsle mücadele etmek zorunda kalan birçok ülke, sağlık ve ekonomi kapasitesi bakımından yetersizken, bu mücadelede ne kadar başarılı olabilecekleri büyük bir soru işareti olarak gündemdeki yerini koruyor.

[Cansu Körkem Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi (ASBÜ) Yabancı Diller Fakültesi Çin Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

İdlib krizi ve NATO’nun pozisyonu

2020 Mart itibarıyla dokuz yılını geride bıraktığımız Suriye krizinin sonuçları tüm yakıcılığıyla önümüzde duruyor. Tek bir cümleyle ifade etmek gerekirse, Suriye, içinde insanlığa dair bir şeyler barındıran herkesi yaşlandırdı. Geçen dokuz yılın ardından, bugünlerde yaşananlar ise Suriye’de şahit olunan duruma dair ilk kez bu denli net dinamikler barındırıyor. 

 Mezhebî ve etnik soykırım yoluyla Suriye’de demografik temizliğe gidilerek yerine inşa edilmesi öngörülen yeni bir Suriye projeksiyonunu görebilmek, bugün İdlib özelinde çok daha mümkün. İdlib’in bizlere gösterdiği en çarpıcı ve çıplak gerçeklik bu.

Suriye’nin insansızlaştırılmasına dönük sistematik soykırım politikası, bugün İdlib özelinde tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Halep, Hama, Doğu Guta ve Humus’tan İdlib’e yönlendirilen Suriyeli sivillere, Astana mutabakatına taraf devletlerin verdiği garantörlük çirkin bir ikiyüzlülükle deliniyor; çatışmasızlık bölgesinde savaştan korunacağı vaat edilen sivillerin üzerine rejim-İran-Rusya tarafından bombalar yağdırılıyor. 2011 Mart’ından bu yana icra edilen politikanın gerçek yüzü de tam olarak burada beliriyor. Mezhebî ve etnik soykırım yoluyla Suriye’de demografik temizliğe gidilerek yerine inşa edilmesi öngörülen yeni bir Suriye projeksiyonunu görebilmek, bugün İdlib özelinde çok daha mümkün. İdlib’in bizlere gösterdiği en çarpıcı ve çıplak gerçeklik bu.

Türkiye’nin burada durduğu pozisyonu ise üç temel boyutta analiz etmek gerekiyor. İnsani boyutta, sivillerin görebileceği zararın minimize edilmesi için iç savaşın başından bu yana ortaya koyduğu ve uğruna ciddi maliyetler yüklendiği insani ve ahlaki duruşun yeni bir evreye geçmesi. Askeri boyutta, Ocak ayından bu yana devam eden ve en acıtıcı olanını 27 Şubat akşamüstü yaşadığımız Rusya destekli/yönlendirmeli rejim saldırılarına karşı verilen ve devam edecek olan askeri karşılık. Siyasi boyutta ise bir yandan Suriye’deki rejimin söz konusu saldırılarına karşı gelişmesi çok olası radikalleşme ve Türkiye’nin 2015-2017 arası dönemde şehirlerinde yaşadığı terör saldırılarına kaynaklık eden terörizm olgusuyla yerinde mücadele, bir yandan da yeni ve kitlesel bir büyük göç dalgasının Türkiye’ye dönük fiili siyasi sonuçlarına karşı ön alma çabası.

Türkiye’nin uluslararası sisteme dâhil olma yaklaşımı

Suriye ve özelde İdlib’in bugün Türkiye açısından taşıdığı anlamı, bu fiili durumun ötesinde bir yerden anlamaya çalışarak emperyalist ve yayılmacı güdülerle izaha gayret ise en iyi ihtimalle, emperyalizmin içeriğine ve hedef-sonuç birlikteliğine ilişkin olguyu kavramsal ve pratik anlamda hiç anlamamış olmakla izah edilebilir. Meselenin zeminini doğru anlayabilmek için bu noktaların tahlili elzemdir. Zira Suriye’de sürecin başından bu yana algı yanılmalarına çok açık, hakikat ötesi bir durum yaşanıyor.

Soğuk Savaş sonrası “yeni stratejik konsept” gereği, yeni dönem, sadece üyelerini dış tehditlerden korumakla yetinen bir kurum değil, üyelerinin ortak liberal-demokratik değerlere bağlılığını temsil eden bir kulüp olarak, NATO’nun normatif özelliklerine vurgunun arttığı bir dönem olarak ilan ediliyordu.

Peki, söz konusu zeminin uluslararası boyutu bizlere ne söylüyor? Başka bir ifadeyle, Türkiye Suriye meselesinde uluslararası ittifak-blok siyasetinde nasıl bir imkânlar-riskler demetinde yer alıyor? Tarihsel tecrübeden yola çıkarak bir ittifak üyesi olmak ile ittifak dışında kalma kararı, geçmişten ders alma/öğrenme yaklaşımı ile gerçekçilik kuramı arasında bir yere oturuyor. Teorik olarak ise oluşturulan ittifakın ilgili ülkeyi dış tehditlere karşı koruyacağı kabulünden hareketle, iktisadi kalkınma-siyasi gelişme ilişkisinin bir askeri ittifakla güvencede tutulabileceği varsayılır. Bu bağlamda Türkiye’nin uluslararası sisteme dâhil olma çabalarının, özellikle 19. yüzyıldan bu yana bir devlet geleneği olarak işletildiğini görürüz. On dokuzuncu yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun Avrupa Uyumu İcra Heyeti’nde yer alması, 1932’de yeni cumhuriyetin Cemiyet-i Akvâm üyesi olması, onun öncesinde 1929’da Kellogg-Briand Paktı’na katılımı, bu sürekliliği gösteren birkaç örnek. Zira Mustafa Kemal’in Türkiye’nin bu pakta katılımını izah ederken “Cumhuriyet hükümetinin, güvenliği korumak için uluslararası anlaşmalara katıldığını” belirtmesi, esasen Türkiye’nin yıllar sonra 1952’de Soğuk Savaş koşullarında NATO’ya üye oluşunun da ruhunu anlatıyordu. Bu öyle bir süreklilik hâli ki, 27 Mayıs 1960 darbesinin icracılarından Kurmay Albay Sami Küçük’ün Milli Birlik Komitesi’nin darbe bildirisinde NATO ve Merkezi Antlaşma Teşkilatına (CENTO) bağlılık vurgusunu izah ederken kullandığı tanımlama biçimi, meselenin anlaşılma zeminini gösteriyor: “Bugün Türkiye, emsallerine nazaran daha gelişmiş ve uygar ise bunu uzun barış dönemine borçludur ve burada NATO’nun katkısının olmadığını iddia etmek mümkün değildir.”

NATO ise meseleye, Türkiye’nin askeri hava alanları ve üslerini müttefiklerine açması suretiyle, çevreleme siyasetinin Doğu Akdeniz ve Orta Doğu ayağını oluşturması zaviyesinden bakmaktaydı. Beraberinde sosyo-ekonomik faktörler ve güvenlik kaygılarındaki farklılıklar nedeniyle kuruluşta öngörülen askeri hacmin Batı Avrupa tarafından sağlanamaması, Türkiye’yi NATO için kritik önemdeki aktör kılan bir başka unsurdu.

Türkiye-NATO ilişkilerinde yapısal dönüşüm

“NATO İdlib’de Türkiye’nin yanında durur mu” sorusuna “dostluk”, “müttefiklik” ilişkisinden bakıldığında buradan bir şeyin çıkmayacağını öngörmek çok zor bir çıkarım olmaz. Ancak “çıkar” boyutundan ise karşımıza farklı bir okumanın çıkması çok muhtemel.

Türkiye-NATO ilişkilerinin dalgalı bir seyirde, ama belirli bir süreklilik halinde işlemeye devam etmesinin yapısal temeline buradan bakmak gerekir. Yine de son dönemde küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte yaşanan dönüşümlerin bu ilişkinin yapısına da dönüştürücü bir etki yaptığını söylemek yanlış olmaz. Teorik literatürde, bu ilişkiye de pekâlâ atfedilebilecek “yalnız bırakılma-tuzağa düşme” ikileminin, Türkiye açısından sıklıkla masada tutulduğu söylenebilir. Söz konusu ikilemin Türkiye açısından son yıllarda en fazla öne çıktığı yer ise Suriye. Oysa NATO’nun Türkiye’yi üyeliğe daveti üzerine Menderes’in henüz o yıllarda yaptığı konuşmada kullandığı “işbirliği, hüsnüniyet, samimiyet ve ahde vefa” kavramlarının öne çıktığı bir ittifak siyaseti resmi çizilmekteydi. Keza Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki birçok olayda olduğu gibi, Suriye’de de hemen her surette beklentilerini ve ittifaka bakışını benzer kavramlarla ifade etmesi, bu yönüyle ilham verici bir paralelliğe işaret ediyor. Bu tarihsel ufkun bir başka durağında ise yine Menderes’in 1957’de nükleer başlıklı balistik füzelerin Türkiye’de konuşlandırılması tartışması bağlamında Sovyetlerle ilişkilerdeki risk-tehdit faktörlerini sıralarken, Sovyetlerin Suriye’deki siyasi gelişmelere verdiği destek ve Suriye’ye gizli sızış ve niyetlerinden kaynaklı rahatsızlığını, NATO’ya beraber çalışma çağrısı üzerinden ifade ettiğini not etmekte fayda var. Zira söz konusu Jüpiter füzelerinin konuşlandırılmasının 1962’de ABD-Sovyetler arasında yapılacak bir gizli anlaşmayla ilga edilmesi, Türkiye’yi bir anda yukarıdaki ikilemin tam ortasına atacaktı.

1960 ve 70’li yıllar Türkiye’nin NATO ile ilişkisinde oldukça sorgulayıcı ve engebeli patikalardan geçtiği özel vakalara tanık oldu. 27 Mayıs 1960 darbesiyle savunma sanayii gerekleri ve güvenlik-savunma konseptinin NATO ve Batı ittifakına endekslenmesi, Türkiye’nin dış politikada atabileceği adımları otomatik olarak sınırlayan ve hapseden reel bir pratiğe dönüşüyordu. Öyle ki bu on yıllarda Kıbrıs meselesi üzerinden başlayan her tartışma söylemsel ve fiili bir krize dönüşecek; önce 1964’te Johnson mektubu ile tehdit söylemi üzerinden, ardından 1974’te silah ambargosu ile somut halini alacaktı. Sadece bir hayal kırıklığı olmanın ötesinde, Johnson’ın özellikle 4. ve 6. maddelerde NATO kartı ile yaptığı tehdit, bu ilişkideki meşhur ikilemin ne tarafına düşüldüğünü Türkiye’ye her defasında sorgulatacaktı.

Soğuk Savaşın bitişiyle birlikte yeni dönem, bölgede ve küresel sistemde yaşanan gelişmelere paralel olarak, Türkiye açısında NATO ile kurulan angajmanın niteliğinde de bazı dönüşümleri tetikledi. Öncelikle şunu belirginleştirmekte fayda var: Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkmaya başlayan potansiyel tehditlerden hiçbiri, NATO açısından Sovyetler kaynaklı tehditler kadar ortak aidiyet duygusu yaratmadı. Yani ayrışan çıkar ve bakış açılarına göre pratiğe dökülen, bu yönüyle de daha parçalı hale gelen bir NATO siyasetine tanık olduk. Avrupalı müttefikler açısından, genişleme siyaseti yerine Avrupalı kimliği korunan bir NATO önemliyken, ABD açısından küresel bir NATO vizyonunun nasıl gerçekleştirilebileceği merkezi önemdeydi. Türkiye ise bu süreçte, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki gelişmeler karşısında kendini tehdit altında hissetmeye başladığı bir döneme giriyordu. Çelişik biçimde, tam da Türkiye’ye yönelik bu konvansiyonel tehdit riski, Avrupalı müttefiklerin NATO’nun bölgeye müdahil olmasından endişe duymalarının sebebi haline geliyordu. Avrupalı müttefiklerin Türkiye’nin güvenlik kaygılarını paylaşmadıklarını gösteren iki yakın örnek olay, 1991 Körfez ve 2003 Irak savaşlarıydı. İki vakada da Türkiye, Irak’tan kaynaklanabilecek tehditlere karşı savunma takviyesi için NATO’dan kendi topraklarında erken uyarı sistemleri ve Patriot füze sistemleri konuşlandırmasını talep etmesine karşın, Avrupalı üyelerin çekinceleriyle bu talepler gerçekleşmedi. Yine özellikle 90’lı yıllar ve 2000’lerin ilk yılları boyunca sınır ötesinden Türkiye’nin içine ve sınır karakollarına terör örgütü PKK eliyle yapılan saldırılardan hiçbirinde NATO sürece müdahil olmadı. Oysa 5. maddenin çok net olan askeri gerekçesinin işletilmemesi bir yana, bunun daha da ötesinde Soğuk Savaş sonrası “yeni stratejik konsept” gereği, yeni dönem, sadece üyelerini dış tehditlerden korumakla yetinen bir kurum değil, üyelerinin ortak liberal-demokratik değerlere bağlılığını temsil eden bir kulüp olarak, NATO’nun normatif özelliklerine vurgunun arttığı bir dönem olarak ilan ediliyordu. Nitekim “alan-dışılık” olgusu, temel meşruiyetini söz konusu vurgudan mülhem bu yeni konseptten alıyordu. 1995’te Bosna’da doğrudan inisiyatif alarak BM’yi sürece dahil edişte de, 1999’da Kosova’da BMGK’nin tıkanmasıyla birlikte 5. maddenin devreye sokulmasında da, 2001’de Afganistan’da 5. maddenin doğrudan işletilmesinde de, 2009’da Aden körfezindeki direkt operasyonda da, 2011’de Libya’ya BMGK’nin kararı dahilinde gerçekleştirdiği operasyonda da temel vurgu bu yeni konseptin gerektirdiği insan hakları, insani kriz, özgürlük ve hürriyetler bağlamındaki siyasi-normatif yöndü. Bugün İdlib’de var olan durumun, bu konseptin gerektirdiği her parametreyi barındırdığını görmek çok zor değil; üstelik bu kriz diğer vakalardan farklı olarak doğrudan ittifak üyesini etkileyen bir kriz.

Dış politikada paradigma kırılması

O halde NATO’nun İdlib’deki duruma ilişkin ortak savunma yükümlülüğünü nasıl ve nereden tutacağını tartışmak gerek. Esasen bu soru, Türkiye’nin AK Parti dış politika perspektifiyle de çok ilintili bir cevabı getiriyor.

Batı’nın Doğu’daki çıkarlarını elde etmesinde faydalı olabildiği ölçüde Batı nezdinde değerli bulunan Türkiye resmi, AK Parti dönemiyle birlikte ciddi bir paradigma kırılmasına uğradı. Bu, kimlik-temelli NATO algılamasından, çıkar-temelli NATO algılamasına geçişi resmeden bir kırılma.

Çok boyutlu dış politika anlayışı dâhilinde bir yandan Orta Doğu-Kuzey Afrika ekseniyle, diğer taraftan Rusya ve Çin ile güvenlik ve ekonomi temelli ilişkiler geliştirirken Türkiye, dünyadaki jeopolitik güç merkezlerinin Batı’dan Doğu’ya kaymasını, risklerin küreselleşmesini ve toplumlar arası geçişkenliğin hızlanmasını, NATO ile kurduğu ilişki biçimine de reel bir pratik olarak yansıtıyor. Yani NATO ile ilişkide değişen roller ve konumlar bahsinde, eskiden temel misyonunun Batı’nın Doğu’ya ulaşmasında köprü rolü oynamak olarak tarif edildiği, dolayısıyla Batı’nın Doğu’daki çıkarlarını elde etmesinde faydalı olabildiği ölçüde Batı nezdinde değerli bulunan Türkiye resmi, AK Parti dönemiyle birlikte ciddi bir paradigma kırılmasına uğradı. Bu, geleneksel dış politika çizgimizdeki kimlik-temelli NATO algılamasından, çıkar-temelli NATO algılamasına geçişi resmeden bir kırılma. İşte “NATO İdlib’de Türkiye’nin yanında durur mu” sorusu da bu zeminde karşılığını buluyor. Zira meseleye “dostluk”, “müttefiklik” ilişkisinden bakarsak buradan bir şeyin çıkmayacağını öngörmek çok zor bir çıkarım olmaz. Ancak “çıkar” boyutundan ise karşımıza farklı bir okumanın çıkması çok muhtemel. Burada ABD açısından Rusya’nın bölgedeki alan tahkimatı ve varlığı meselesi, beraberinde NATO’nun gelecek vizyonu ve genişleme politikası açısından vereceği inandırıcılık ve caydırıcılık testi ve meselenin Avrupalı müttefiklere bakan tarafında yer alan mülteci/sığınmacı boyutu, bahse değer üç alt başlık. Zira Avrupa’nın sadece 2015 mülteci krizinde karşı karşıya kaldığı büyük siyasi meydan okumanın Avrupa’da siyasi dengeleri nasıl sarstığını, birçok Avrupa ülkesinde seçimlerde aşırı sağın yükselerek mevcut siyasetçileri tedirgin ettiğini ve gelecek Avrupa vizyonunun nasıl türbülansa girdiğini görmek, son başlığın reel zeminine dair oldukça önemli ufuklar sunuyor. Nitekim henüz söylem düzeyinde de olsa ABD’den ve Avrupa’dan gelen ilk sinyallere bakıldığında, bu reel gerçekliğin ilgili ülkeleri nasıl, nereye, hangi ivmeyle motive edebileceğine dair bazı çıkarımlar yapmak mümkün olabilir. Öyle ki yapısal koşulların aynı olmadığını teslim etmekle beraber, sadece algılarda dahi Türkiye’ye bugünlerdeki destek açıklamalarının metin altlarını okumak için, Suriye’nin kuzeyine gerçekleştirilen üç askeri operasyona (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı) dönük tepkilerin yönüne bakmak dahi yeterli olacaktır.

[Doç. Dr. Abdurrahman Babacan Medipol Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA