Alman siyasetçinin ölümünde koronavirüs krizi bağlantısı

Hessen Eyaleti Maliye Bakanı Thomas Schäfer’in Cumartesi günü tren raylarında ölü bulunması eyalette üzüntü yarattı. Hessen Eyaleti Başbakanı Volker Bouffier, 54 yaşında hayatını kaybeden Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partili Schäfer’in ölümüne ilişkin olarak Pazar günü Wiesbaden’da açıklamalarda bulundu. Koronavirüs krizi nedeniyle Schäfer”in “Çok büyük kaygı duyduğunu düşünmemiz gerekiyor” diyen Bouffier, “Özellikle mali yardım konusunda halkın büyük beklentisinin karşılanıp karşılanmayacağına ilişkin büyük kaygıları vardı” ifadesini kullandı. 

Bu kaygıların Schäfer’in üzerinde baskı yarattığına işaret eden Bouffier, “Belli ki, çıkış yolu göremeyerek, aramızdan ayrıldı” şeklinde konuştu. Schäfer’in ölümünü büyük üzüntüyle karşıladığını belirten Bouffier, bunun “kendisini sarstığını” ifade etti. 

Ölü bulunmuştu

Wiesbaden Savcılığı ve polis yetkilileri, Hessen Eyaleti Maliye Bakanı Thomas Schäfer’in Hocheim yakınlarında hızlı tren (ICE) hattı üzerindeki raylarda Cumartesi sabahı ölü bulunduğunu açıkladı.

Savcılık ve polis, “Genel durum, olay yerinde yapılan kapsamlı çalışma, çok sayıda görgü tanığının ifadesi, olay yerindeki konumu ile teknik ve kriminal değerlendirmeler ve incelemeler sonucunda intihar etmiş olabileceği” şüphesi üzerinde durulduğunu açıkladı. 

2010 yılında bu yana eyalette maliye bakanlığı görevini yürüten Schäfer, Eyalet Başbakanı Volker Bouffier’in yerine geçebilecek isimler arasında sayılıyordu. Federal düzeyde de önemli maliye uzmanları arasında sayılan, Schäfer evli ve iki çocuk babasıydı. 

CDU Genel Başkanı Annegret Kramp-Karrenbauer de, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada “Thomas Schäfer’in beklenmedik ölümü beni ve CDU’daki herkesi şoke etti” ifadesini kullanarak, ailesine başsağlığı diledi. 

dpa/JD,ET
© Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Robert Koch Enstitüsü: Kapasitemizin yetmeyebileceğini düşünmeliyiz

Robert Koch Enstitüsü Başkanı Lothar Wieler, koronavirüs salgınının dramatik boyutlara ulaştığı İtalya örneğinde olduğu gibi, krizin bir süre daha devam etmesi durumunda, Almanya’nın da sağlık alanında kapasite sıkıntısı yaşayabileceğini söyledi. Wieler, Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung’a verdiği röportajda, “Bizde de, hasta sayısının suni solunum cihazı sayısını geçme ihtimali mevcut. Ancak bu duruma gelip gelmeyeceğimiz şu an için bir spekülasyondan ibaret” dedi. Wieler ayrıca, “Her ihtimale karşı, kapasitelerimizin yeterli olmayabileceğini hesaba katmalıyız, bu çok açık” ifadesini kullandı. İtalya’da koronavirüs salgını nedeni ile hayatını kaybedenlerin sayısı cumartesi günü 10 bini aşmıştı.

Almanya’da diğer ülkelere kıyasla ölüm oranının daha düşük olması konusunda yanılgıya düşmemek gerektiğini vurgulayan Wieler, ölüm oranının düşük olmasının en önemli nedeninin Almanya’da çok sayıda test yapılması olduğunu söyledi.

Almanya’daki kısıtlamalara da değinen Wieler, normal hayata dönülmesinin krizden çıkmak için yanlış bir yol olacağını ifade etti. Wieler, sosyal mesafenin mümkün olduğunca uzun süre korunması gerektiğini belirterek, Almanya’nın bu salgın dalgasının “daha başında olduğunu” söyledi. Wieler, pandeminin “çok ciddiye alınması” gerektiği uyarısında bulundu.

Robert Koch Enstitüsü’nün verilerine göre, Almanya’da bir günde 3 bin 965 artan vaka sayısı 52 bin 547’ye yükseldi. Son 24 saat içinde koronavirüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı da 64 artarak 389’a çıktı.

Virüslerin yüzde 70’i hayvanlardan geçti

Uzmanlık alanı veteriner tıp olan Enstitü Başkanı Wieler, insanlarda varlığı bilinen virüslerin yüzde 70’inin hayvanlardan geçtiğini belirterek, “Yeni virüslerin ortaya çıkma sebeplerinden biri de, egzotik hayvanlarla giderek artan oranda temasa girmemiz. Balta girmemiş ormanlarda sürekli daha derinlere giriyor ve oradaki biyolojik çeşitliliği monokültüre indirgiyoruz” dedi. Bu durumun, virüslerin hızlı bir biçimde yayılmasına olanak sağladığını vurgulayan Wieler’e göre beslenme alışkanlığı da virüs salgınını tetikleyebiliyor: “Bazı kültürlerin beslenme adetleri de oldukça kritik. Özellikle insanların, yenmeden hemen önce hayatta olan ve kesim sırasında kan yolu virüs bulaştırabilen hayvanlarla beslendiği Asya’da.”

Yasa dışı hayvan ticaretinin önüne geçilmeli

Robert Koch Enstitüsü Başkanı Lothar Wieler’e göre bu sebeplerden dolayı yasa dışı hayvan ticaretine karşı çok etkili bir mücadele sergilenmesi gerekiyor. Özellikle de “en tuhaf sebeplerle, yeni virüsler taşıyabilecek olan, misk kedisinden maymunlara kadar çeşitli hayvanları ülkesine getiren insanlara” karşı. Koronavirüsün kesin olarak nereden ya da hangi hayvandan kaynaklandığı net olarak henüz bilinmiyor.

AFP,dpa/ET,JD

© Deutsche Welle Türkçe

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Koronavirüs aşısı: “İlk testler yakında geliyor”

Koronavirüs aşısını bulmak için çalışmalarını sürdüren Alman şirketi CureVac’ın ana hissedarı olan Dievini Hopp Biotech’in üst düzey yöneticisi Friedrich von Bohlen, DW’ye verdiği röportajda araştırmalarda gelinen noktayla ilgili bilgi verdi.

Dievini Hopp Biotech’in başındaki isim olan Dietmar Hopp, Frankfurter Allgemeine Sonntagszeitung’a yaptığı açıklamada, her şey planlandığı gibi gittiği takdirde aşının önümüzdeki sonbaharda bulunabileceğini söyledi. Aynı zamanda CureVac’ın denetim kurulu üyesi olan Von Bohlen, DW’ye, Hopp’un bu açıklamasını da değerlendirdi.

Dievini Hopp Biotech'in üst düzey yöneticisi Friedrich von Bohlen

Dievini Hopp Biotech’in üst düzey yöneticisi Friedrich von Bohlen

DW: Yeni koronavirüse karşı aşıyı geliştirmek için dünyada şu an bir yarış var. Şu ana kadar ne ölçüde ilerleme kaydettiniz?

Friedrich von Bohlen: Öncelikle şu an ne olduğunu anlamakta fayda var. Aşılar, insanları enfeksiyonlardan korumanın tek yoludur. Hâli hazırda enfekte olmuş kişiler içinse ilaç geliştirebilirsiniz. Şu an bunu da araştırıyoruz.

Agresif bir COVID-19 türünün ciddi zatürreye sebep olabildiğinin farkındayız. Araştırmacılar, virüsten etkilenen hastalar için akciğerlerin bu şekilde iltihaplanmasına karşı savaşabilecek bir ilaç geliştirmeye çalışıyor.

Bir aşı bulmak elbette en iyi seçenek olur. Bu konuda birden fazla yaklaşım var. Biz bilgi kaynağı olarak mRNA kullanıp bir aşı geliştirmeyi ümit ediyoruz. Kısa bir süre içinde klinik testlere başlayabileceğiz. Aşı elde edebilmek için çok iyi bir madde sınıfı olduğuna inanıyorum.

“Kısa bir süre içinde” dediniz. Bunu biraz açabilir misiniz? Bildiğiniz üzere, Almanya’da birçok insan daha ne kadar süre bu sosyal uzaklaşma kurallarına uymak zorunda olduklarını öğrenmek istiyor. Zaman çizelgeniz nedir?

Ben kâhin değilim. Benim bilgimin ötesindeki birçok faktöre dayanıyor. Etkili bir ilacın bulunmasının birkaç ay daha alacağını tahmin ediyorum. Aynısı aşı ve yaygın biçimde ulaşılabilirliği için de geçerli. Ancak konu bu aşının insanlar üzerinde kullanılması için onay alınmasına gelince, muhtemelen en az bir yıldan bahsetmemiz gerekir.

DW: Kullanılabilir olduğunda şirketiniz bu aşıdan ne kadar üretebilir?

Şu an en büyük belirsizlik şu ki kimse enfeksiyonu önlemek için ne derece bağışıklık koruması gerektiğini bilmiyor. Bunu tahmin etmek kolay değil. Ayrıca kontrolsüz bir şekilde insanlar üzerinde de deneyemezsiniz. Bu noktada devreye düzenleyiciler giriyor. Bu, adım adım yürütülen bir süreç. Bu çok mühim çünkü üzerinde deneme yaptığınız insanları da korumak istiyorsunuz. gerekli bilgiyi edinmek biraz zaman alıyor ve bu süreci sadece kısıtlı bir ölçüye kadar hızlandırabiliyorsunuz.

Aşıların ulaşılabilirliği bakımından mRNA’in büyük bir avantajı var. Bunu CureVac’ın geliştirdiği bir kuduz aşısından biliyoruz. İnsanları sadece 1 mikrogram ile tamamen korumak mümkün. Bu, 1 gram mRNA’in, 1 milyon insanın aşılanmasına yetmesi anlamına geliyor.

Buna karşın geleneksel ilaçlar, koruma sağlamak için genellikle miligram madde gerektirir. Ayrıca mRNA çok tesirlidir. Koruma garanti edebilmeniz için çok daha azına ihtiyacınız olur. Ve maddenin kendisi çok daha hızlı tedarik edilebilir. Bu yılın ikinci yarısında yeterli miktarda maddeye ulaşılabilir diye düşünüyorum. Ama o zamana dek onaylanmış olur mu bilmiyorum.

Almanya’da biyoteknoloji aslında genellikle kamuoyunun gündeminde değildir. İnsanlar bu sektörde sizin firmanız ve belki birkaçının daha dışındaki şirketleri pek duymuş değiller. Koronavirüs krizi Almanya’da bu sektördeki araştırmalara bir ivme kazandıracak mı sizce?

Almanya’da temel araştırma için destek harika. Ama araştırma bulgularını kurumsal fikirlere dönüştürmek için daha fazla cesaret lazım. Bunun birçok sebebi var. Yatırım sermayesi dâhil.

Modern tıp, geleneksel tıptan bir çok açıdan farklıdır. Şu an tanık olduğumuz şey, bir dönüşüm süreci. Bir hastalık konusundaki moleküler biyolojik bulgular; teşhis ve terapi alanlarında kullanılıyor. Bu çok yenilikçi bir süreç ve Almanya’nın arayı kapatmak için yapması gereken çok şey var.

Almanya’da yeni teknoloji ve istihdam yaratan bu şirketlerin sayısının artmasını sağlamalıyız.

Bu krizin bir uyandırma alarmı olabileceğini düşünüyorum. Epey bir insan bu konudaki birçok şirket ve teknolojinin yurt dışında bir yerlerde olduğunu fark etti. Ve bu tarz şirketlerin burada yani Almanya’da olsalar daha iyi olacağını gördüler. Neticede artık insan sağlığı gibi önemli bir konuyu giderek daha fazla konuşuyoruz.

Henrik Böhme

© Deutsche Welle Türkçe

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Koronavirüs: Kronik hastalıklar neden riski artırıyor? 

Hastalıklara karşı savunma oluşturan bağışıklık sistemi, vücudumuzu aralarında virüslerin de olduğu her türlü yabancı ve zararlı maddeden koruyan bir mekanizma.

Bağışıklık sistemi zayıf kişiler ve kronik rahatsızlığa sahip olanlar, koronavirüs salgını gibi durumlarda çok daha büyük risk altında. Kronik hastalığı olanların salgın hastalıklara yakalanmamak için çok daha dikkatli olması gerekiyor. Peki, hangi kronik hastalıklar, neden riski artırıyor?

Kronik akciğer hastalıkları 

Astım hastalarının akciğerleri sağlıklı insanlara oranla çok daha duyarlı. Astım krizleri sırasında bronş mukozası şişer, solunum yollarında spazm ve ödem görülür. Astım hastaları özellikle nefes vermekte zorluk yaşar ve bunun için sağlıklı insanlardan çok daha fazla enerji sarf eder. Bu durum akut nefes darlığına neden olabilir, hastalar boğuluyormuş hissi yaşayabilir.

Türk Toraks Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Bayram’ın verdiği bilgilere göre, Türkiye’de yaklaşık 3,5 milyon astım hastası bulunuyor. Almanya’da ise bu rakamın yaklaşık 8 milyon olduğu tahmin ediliyor.

Alerjenler veya viral hastalıkların da aralarında bulunduğu solunum yollarını etkileyen enfeksiyon hastalıkları astım krizlerini tetikleyebiliyor. Bu durumda vücut sadece astımla değil, aynı zamanda viral enfeksiyonla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Vücut bu iki durumla aynı anda başa çıkamadığında ise bunun sonucu kimi zaman ölümcül olabiliyor.

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) da bu gruba giren bir diğer önemli hastalık. Uzmanlara göre sigara KOAH için en önemli risk faktörlerinden biri.

Kronik akciğer hastalıkları akciğerlerde ve solunum yollarında hasara yol açıyor, bu durum da virüslerin bir anlamda işini kolaylaştırıyor.

Diyabet (Şeker hastalığı) 

Gerek Tip 1, gerekse Tip 2 diyabet hastaları sağlıklı insanlara oranla daha zayıf bir bağışıklık sistemine sahip. Tip 1 diyabet bir otoimmün hastalığı. Bağışıklık sisteminin pankreastaki insülin üreten beta hücrelerine saldırması sonucu ortaya çıkıyor. Vücut kan şekerini düşüren insülin hormonundan yeterli miktarda üretemediği için, kan şekeri devamlı yüksek seviyede bulunuyor. Bu da vücudun savunma mekanizmasını zayıflatıyor. İnsülin direnci olarak da adlandırılan Tip 2 diyabette ise pankreasta insülin üretimi yeterli olduğu halde, hücrelerde insülin hormonunu algılayıcı reseptörlerin çalışmaması nedeniyle bu hormona karşı duyarsızlık gelişiyor.

Kan şekeri seviyeleri ilaçla normal seviyelerde tutuluyor olsa bile, özellikle ateşli enfeksiyon hastalıkları diyabet hastaları için yüksek bir risk faktörü oluşturuyor.

Ayrıca diyabet damarlarda değişime ve çeşitli damar hastalıklarına neden olabildiği gibi organlara da zarar verebiliyor. Bu durum da vücudun viral hastalıklarla mücadele kapasitesi düşüyor.

Kalp ve Damar Hastalıkları  

Koroner ve iskemik kalp hastalıkları bu grubu oluşturuyor. İskemi bir doku ya da organa kan akışının azalması ya da durması anlamına geliyor. Koroner yani kalbi besleyen damarlardaki daralma ise oksijen yetmezliğine yol açıyor. Buna ise ateroskleroz yani damar sertliği neden oluyor. Burada da enfeksiyonların ölümcül sonuçları olabiliyor. Kalp kapakçığı sorunu yaşayanların da sağlıklı insanlara göre çok daha temkinli davranmaları gerekiyor.

Viral enfeksiyonlara mücadele için metabolizmanın düzgün çalışması büyük önem taşıyor. Metabolizmadaki bozukluklar vücudu daha savunmasız ve hâle getiriyor ve vücut fonksiyonları kısıtlanıyor, bu da vücudun çok daha fazla yıpranmasına neden oluyor.

Hipertansiyon (Yüksek tansiyon)  

Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Öztürk’ün verdiği bilgilere göre Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı hipertansiyon hastası. Robert Koch Enstitüsü’nün 2008-2011 yılları arasındaki verilere dayanan değerlendirmesi de Almanya’da yaklaşık 20 milyon kişinin hipertansiyonu olduğunu ortaya koyuyor.

Tansiyonun uzun süre yüksek seviyelerde olması damarlarda yıkıma neden oluyor. Kan basıncının sürekli yüksek olmasının kalbe de olumsuz etkileri var. Kalbe yönelik aşırı yüklenme ağır kalp-damar hastalıklarına neden olabiliyor. Hastalar bu sessiz ve sinsice yaşanan gelişmeyi sıklıkla çok geç, örneğin bir felç ya da kalp krizi sonrasında öğreniyor.

Kanser 

Kanser tedavisi için kullanılan farklı terapiler bir yandan kanserle mücadele ederken diğer yandan bağışıklık sistemini zayıflatıyor.

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tarık Salman’ın verdiği bilgiye göre, Türkiye’de her yıl yaklaşık 160 bin yeni kanser vakası ve buna bağlı 92 bin ölüm görülüyor. Türkiye’deki ölümlerin yaklaşık yüzde 20’si kansere bağlı nedenlerle gerçekleşiyor. Almanya’da ise Robert Koch Enstitüsü’nün tahminlerine göre 2020 yılında yaklaşık 540 bin yeni kanser vakası tespit edilecek.

Kanser tedavisi sırasında kullanılan yöntemlerden biri kemoterapi. Hastaya verilen sitostatik ilaçlarla kanserli hücrelerin çoğalması durdurulmaya çalışılıyor. Ancak bu ilaçlar sadece kanserli hücrelere değil, sağlıklı hücrelere de saldırıyor. Bu da bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen bir durum. Kanser hastalarının enfeksiyonlardan ne kadar ağır şekilde etkileneceği ise kanser tipine ve hastanın o anki sağlık durumuna göre değişiyor.

Kemoterapi ve radyoterapi gören hastaların çok dikkatli olması ve kendilerini her türlü enfeksiyon hastalığından korumak için çaba göstermesi gerekiyor.

Solunum yollarını etkileyen bulaşıcı hastalıklar genellikle damlacık temasıyla bulaşıyor. Enfekte kişi öksürdüğünde ya da hapşırdığında virüslerin geniş bir alana yayılmasına neden oluyor. Bu da kanser hastaları için oldukça tehlikeli bir durum.

Immünsüpressifler (Bağışıklık baskılayıcı ilaçlar)

Otoimmün hastalıklarda kişinin bağışıklık sistemi sadece dış etkenlere yanıt vermekte kalmayıp kendi kendine karşı da tepki gösteriyor. Bu durumda hastalara verilen immünsüpressifler bağışıklık sistemini baskılıyor. Bu durum da hastaları grip virüsü ve koronavirüs gibi virüslere karşı daha savunmasız hale getiriyor.

Örneğin Multipl skleroz (MS), romatizma, Crohn gibi kronik ve iltihabi bağırsak hastalıkları ile HIV pozitif kişiler bu tip ilaçları kullanıyor.

Bu ilaçlar bir yandan bağışıklık sisteminin verdiği tepkileri kontrol atında tutarken, diğer yandan onun zayıflamasına neden oluyor.

Uzmanlardan uyarı: Sadece kronik hastalar etkilenmiyor

Ancak yeni koronavirüs (SARS-CoV-2) sadece kronik hastalığı olanlar için risk oluşturmuyor. Yakalananların büyük bölümü yeni koronavirüsü hafif semptomlarla atlatsa ve COVID-19’dan hayatını kaybedenlerin oranı yaş arttıkça yükselse de, uzmanlar hiçbir hastalığı olmayan genç kişilerde de ağır vakalara ve ölüme rastlanabildiğine dikkat çekiyor. Uzmanlar bu bağlamda koronavirüsle ilgili çalışmaların daha başlangıç aşamasında olduğunu ve virüsle ilgili daha bilinmeyen pek çok şey bulunduğu konusunda uyarıyor. 

Gudrun Heise / Banu Wöltje

©Deutsche Welle Türkçe 

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Piyanistlerin koronavirüs yalnızlığına karşı mücadelesi

Koronavirüs önlemleri kapsamında dünya çapında 3 milyar civarında kişi eve kapanmış durumda.  Ancak evden çıkmadan da canlı konserler dinlemek mümkün, hem de ustalarından. Bir süredir Türkiye’den devlet sanatçısı piyanist Gülsin Onay, Almanya’dan ise ödüllü piyanist Igor Levit konser salonları yerine kendi evlerinin salonundan dinleyicilere ulaşıyor. 

Gülsin Onay her pazar sosyal medyadan canlı olarak vermeyi planladığı bu evden eve konserler dizisine 15 Mart’ta başladı. Onay, Polonya’da yapılması planlanan ve iptal edilen konserini Periscope üzerinden yayınlayarak Twitter’da paylaştı: 

“Dinleyicilerimin bana ihtiyacı var, benim dinleyicilerime ihtiyacım var” diyen Onay’a göre evde geçirilen bu günlerde birbirimizle güzel şeyleri paylaşmak güç veriyor.    

Levit’den her akşam bir konser 

Piyanist Igor Levit de her akşam TSİ 21’de dinleyicileriyle sanal ortamda buluşuyor. Önce kuyruklu bir piyano ve duvarda asılı bir resim görülüyor. Ardından Levit piyanosunun başına geçiyor: “Bugün yine size Beethoven çalacağım. 17 numaralı piyano sonatını.” 

Levit, önce Fırtına (Der Sturm) adlı 1801 yılında bestelenmiş eserin neden devrimsel bir nitelik taşıdığını Almanca ve İngilizce olarak anlatıyor, sonra çalmaya başlıyor: 

Görüntü arada gidip gelse ve ton kalitesi bir konser salonundaki kadar iyi olmasa da tüm bunlar yorumun profesyonelliğini, müziğin evrenselliğini gölgelemeye yetmiyor.  

Görünmeyen dinleyiciler 

Peki, bir konser salonu yerine evinin salonundan görünmeyen dinleyicilere konser vermek nasıl bir his?  

Gülsin Onay’a göre yorumcunun kendisi ve müzik arasında kurduğu bağ, dinleyicinin eşliği ile oluşuyor. Onay, ancak bunun normalde zaten fiziksel olarak hissedilmeyen bir bağ olduğunu belirtiyor ve bu nedenle varlığını sosyal medyadan da bir şekilde hissettirdiğine dikkat çekiyor. 

Piyanist Igor Levit ve ev konserlerini verdiği piyanosu

Piyanist Igor Levit ve ev konserlerini verdiği piyanosu

Igor Levit bu soruyu “Çok tuhaf. Çok daha farklı, ancak şaşırtıcı şekilde neredeyse daha yoğun bir duygu olduğunu söyleyebilirim” diye yanıtlıyor. Levit bu şekilde müziğin adeta gurme bir üründen, çıkış noktasına, yani diğer insanlarla paylaşılan bir deneyime dönüştüğünü belirtiyor ve ekliyor “Üstelik konu repertuarın ötesine çıkıyor. Beethoven, Mozart, Stockhausen veya Pembe Panter çalmışım fark etmiyor. Asıl olan birliktelik. Gerçekliğe hoş geldiniz!” 

Peki, koronavirüs karantinaları, evde kalma çağrıları sonlandığında ne olacak? Sosyal medyadaki müziksever takipçilerin yanıtı basit: Şu günler geçsin konsere gideceğiz! 

Anastassia Boutsko / Banu Wöltje 

© Deutsche Welle Türkçe 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Alman uzmanlar: Virüsü bulaştırmamak için koruyucu maske gerekli

Alman uzmanlar koruyucu maskenin, takan kişi için pek koruma sağlamadığını, ancak eğer virüs taşıyorsa diğer insanlara bulaşmasını az da olsa engellediğini belirtiyor. Ancak uzmanlar, hastanelerde ve muayanehanelerde malzeme sıkıntısı yaşanmaması için tıbbi amaçlara yönelik maskelerin satın alınmaması gerektiğini vurguluyor.

Berlin Charite Hastanesi Viroloji Uzmanı Christian Drosten, konuşurken, öksürürken veya aksırırken damlacıkların etrafa saçıldığını, eğer koruyucu maske takılırsa, daha büyük damlacıkların yayılmasının engelleneceğini belirtti. Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu’nun (NDR) podcast yayınında konuşan Drosten, maske bu damlacıkları yayan “Kaynağa ne kadar yakın olursa o kadar iyi. Bu nedenle de maskenin kaynakta olması gerekiyor, bu damlacıkları alan kişide değil” dedi.

Viroloji Uzmanı Christian Drosten

Viroloji Uzmanı Christian Drosten

Bilim insanlarının bu konuda yaptıkları çalışmalara atıfta bulunan Alman uzman, belirti göstermeyen insanların maske yoluyla virüsün diğer insanlara bulaşmasını engelleyebileceğini kaydetti. “Belirtiler ortaya çıktığında kimse süpermarkete gitmez” diyen Drosten ancak koruyucu maske takarak, “Yarın belirti gösterip göstermeyeceğini bilmediğini kabul etmiş olur” şeklinde konuştu. Alman hükümetine danışmanlık yapan Drosten, kamusal alanda koruyucu maske takmayı “nezaket işareti” olarak nitelendirdi. Drosten, ne kadar çok maske takarsa, durumun ne kadar ciddi olduğunun da hatırlanacağını söyledi.

Robert Koch Enstitüsü: Diğer önlemler de unutulmamalı

Robert Koch Enstitüsü de, koruyucu ağız maskesinin virüsün diğer insanlara bulaşması riskini büyük ölçüde azalttığını belirtiyor. Ancak Enstitü, yeni tip koronavirüsün yayılmasının engellenmesi için gereken önlemlerin unutulmaması gerektiğini vurguluyor.

Federal Tabipler Odası Başkanı Klaus Reinhardt

Federal Tabipler Odası Başkanı Klaus Reinhardt

Bu önlemler, sosyal mesafeyi korumak, elleri iyice yıkamak, öksürürken ve hapşırırken ağzı dirseğin iç kısmı ile kapatmak olarak sıralanıyor.

Federal Tabipler Odasından maske tavsiyesi

Almanya Federal Tabipler Odası Başkanı Klaus Reinhardt da maske kullanılmasını tavsiye ediyor. Neue Osnabrücker Zeitung’a konuşan Reinhardt, “Basit koruyucu maskeler edinin veya kendiniz yapın ve kamusal alanda bu maskeleri takın” dedi.

dpa/JD,ET

© Deutsche Welle Türkçe

Kaynak: DW – Deutsche Welle

GÖRÜŞ- Koronavirüs salgınından sonra ortaya nasıl bir dünya çıkacak?

Kovid-19 salgını felaket potansiyeline sahip gerçek bir kriz ve netice olarak tüm dünya adeta savaştaymış gibi bir görüntü veriyor. Pandeminin demokratik süreçlerine yapabileceği menfi etkilerden korkan birçok ülkede, bu dönemde bazı özgürlükler kısıtlandı veya kısıtlanmak üzere. Tekrar tekrar, ideolojik çizgilerimizden bağımsız bir şekilde, kriz zamanlarında hepimiz tek bir varlığın yardımına müracaat ederiz: Devlet. Hükümetlerin zaten işini yapması beklenir; ama Avrupalıların, sık sık ve çok yoğun şekilde eleştirilen o devlet denilen “devin”, en hafif tabiriyle, nasıl olsa hemen devreye girerek felaketi savuşturacağına dair kanıksanmış bir rahatlık içinde oldukları görülüyor.

Timothy D. Snyder’ın ifadesiyle, bedeninizin nerede olacağına karar verme gücü sadece devlette vardır. Çoğu kişi kitlesel şiddet konusunda devleti suçlama eğilimine sahip olsa da, çok sayıda insan zayiatına sebep olan şey aslında çoğu durumda bizatihi devletin yokluğudur.

Karantinalar uygulamaya konuldu, ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve her türlü aktivite ve halka açık toplantılara kısıtlamalar getirildi. Bazı durumlarda polisin ve askerin müdahil olması istenecek, acil durumlar ilan edilecek, gıda ihracatı yasaklanacak, sınır geçişleri kapanacak ve vatandaş olmayanlar sınırdan geri döndürülecektir. Avrupa’da devletin cebretme konusunda sahip olduğu kabiliyetler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç görülmedik şekilde sergileniyor. Bu kriz sona erdiğinde -gerçekte henüz ermediyse- dünya genelinde iş dünyası devletten yeni bir kurtarma hamlesi isteyecektir. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki etkisi felç edici seviyede olacaktır.

Fakat bir paradoks tezahürü olarak, küçük, fakir, daha seyrek nüfuslu ve dolayısıyla daha fazla izole edilmiş ülkeler salgından daha az etkilenecek ve süreci belki de daha rahat atlatacaktır. Tek ikilemse, çoğunlukla kırılgan ve kusurlu olan söz konusu devletlerin, bu duruma yeterli ve uygun bir şekilde yanıt verip veremeyeceği. Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan (LSE) gelir eşitsizliği konusunda önde gelen bir akademisyen olan Profesör Branko Milanoviç’in geçtiğimiz günlerde belirttiği gibi, pandeminin ardından ortaya nasıl bir dünya çıkarsa çıksın, o dünya “daha büyük” bir yer olacak; ekonomiler küçülecek, küresel ticaret ciddi şekilde kısıtlanacak, pazarlar kaybedilecek ve muhtemelen hem hükümetler hem de işletmelerin, üretimlerini ülkelerine geri getirme ve tedarik zincirini emniyete alma girişimlerine tanık olacağız.

Bununla birlikte, bazı rakamları bir mukayese olması için nazara verelim: 1992-1995 yılları arasında Sırplar tarafından sadece Doğu Bosna’da katledilen Boşnakların sayısı, şu ana kadar Kovid-19’dan ölenlerin sayısından daha fazla. Suriye’de Beşşar Esed’in soykırım rejimi tarafından son dokuz yılda çok daha fazla insan öldürüldü. Ancak dünya onlar için durmadı. Batı dünyasının, 1945’ten bu yana, dünyanın geri kalanının gündelik bir gerçeklik olarak kanıksamış olduğu zorlukların sadece bazılarını yaşamaya başladığına ilk kez şahitlik ediyoruz; dünyanın geri kalanının yaşamakta olduğu bu zorluklarsa, genellikle Batı’nın uyguladığı politikaların bir sonucudur ve bazıları İkinci Dünya Savaşı öncesi döneme kadar uzanır.

Avrupa, pandemi kendisini kırıp geçiriyor olsa bile, diğer taraftan hâlâ Suriyeli mültecilere karşı yapılan haçlı seferine önderlik ediyor: Yunan Deniz Kuvvetleri mültecilerin kullandığı küçük teknelere ateş ediyor, onları karasularından zorla çıkarıyor. Hepsi olmasa da çoğu AB başkenti, yaptığı çığırtkanlıkla Yunan makamlarının “Hıristiyanlığın müstahkem savunma duvarı” olarak vazife görmesini sağlıyor. Ne var ki Avrupa’nın şimdilerde yaptığı gibi, bir güvenlik çemberi oluşturarak kendinizi Suriyeli mültecilerin o yoğun, iç içe geçmiş kitlesinden uzak tutabilirsiniz; ama bunu yaparken, özellikle sizin faydanıza olacak şekilde kurgulanmış küresel ekonomik düzenin bedelini ödemekten de kaçamazsınız. En ufak bir rahatsızlığı bile paylaşmak istemiyorsanız, o zaman refahınızı ve güvenliğinizi paylaşmaya başlamak zorundasınız.

Tanık olduğumuz küresel muhasaradan sonra ortaya çıkacak olan dünya, belirsizlik ve kaygı dünyası olacak; nerede kalacağınız veya vaktinizi nasıl geçireceğiniz gibi en basit kararları bile kendi başınıza alamadığınız bir dünya… O dünya, küre çapında çok büyük sayılarda insanın on yıllardır, belki de daha uzun bir süredir içinde yaşadığı bir dünyadır. Pek çok yorumcunun gözden kaçırdığı nokta, Kovid-19 salgınıyla birlikte aslında dünyada ne kadar çok sayıda insan için, ne kadar az şeyin değişmiş olduğu gerçeği… Ayrıca Batılı hükümetler tarafından salgını kontrol altına almak maksadıyla alınan önlemlerin çoğu, küresel pazardaki göreceli konumlarını salgından sonra da muhafaza etmeye matuf. Bu yaklaşımları sadece ciddi bir muhayyile kısırlığına değil, aynı zamanda salgını daha ilk etapta durdurma konusunda sergilenen böylesine acınası hazırlıksızlığa yol açan geçici körlüğe de işaret ediyor. Kendi içinde tamamen birbirine bağlı olan küreselleşmiş ekonomi, şimdi ilk kez gerçekten çift yönlü bir cadde.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[Srebrenica Soykırım Anıtı Merkezi müdürü olan Dr. Emir Suljagiç, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesidir ve “Ethnic Cleansing: Politics, Policy, Violence – Serb Ethnic Cleansing Campaign in former Yugoslavia” ve “Postcards from the Grave” adlı iki kitabın da yazarıdır]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Rusya’nın sorunlu federe yapısı

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in talimatıyla hazırlanan yeni anayasa taslağı, 22 Nisan 2020’de referanduma sunulacak. Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde, dünya kamuoyunun da üzerinde durduğu gibi, Putin’in 2036’ya kadar devlet başkanı olarak görev yapmasının önü açılacak. 2000 yılında göreve gelen Rus lider, anayasada yer alan “İki defa üst üste görev yapan devlet başkanı üçüncü defa aday olamaz” maddesi nedeniyle, 2008-2012 yılları arasında başbakan olarak görev yapmıştı. Putin anayasadaki bu değişimle birlikte, iktidarı elinde tutmak amacıyla önceki dönemde gerçekleştirdiği göstermelik görev değişikliğine de gerek duymayacak.

Buna rağmen referandumu ilgi çekici kılan, Putin’in iktidarını uzun yıllar sürdürme isteği değil, Rus olmayan halklara yönelik alınan tavır. Özellikle “Rusya Federasyonu topraklarında devlet dili, kurucu halkın dili olan Rusçadır. Rus halkı devlet kurucu bir halk olduğu gibi, Rusya Federasyonu’nun ortak hukuka sahip halklarının çok milletli ittifakına dahildir” maddesiyle, açık bir biçimde Ruslar, devlet kurucu halk olarak nitelendirilerek, federasyon içindeki diğer halklara karşı adeta üstün ilan edilmiştir. Bu durum elbette Rusya Federasyonu vatandaşı olan ancak Rus olmayan halkların tepkisini çekiyor.

Bu süreçte dikkat çekici olan ise Rusya’nın tartışmalı hale gelen federe yapısıdır. Sovyetler Birliği sonrasında kendisini bir ulus-devlet olmaktan ziyade bir federasyon olarak kodlayan Rusya’nın “eşit halklar” kavramı da böylece bir söylemden ibaret kalarak hükmünü tamamen yitirecektir. Nihayetinde federasyon içinde yaşayan Rus olmayan halkların Rusya’ya karşı hissettiği (halihazırda zaten sınırlı olan) aidiyet duyguları da iyice sorgulanır hale gelecektir.

Kesin sayılara ulaşmak mümkün olmasa da, pek çok kaynak federasyon içindeki Müslümanların oranını yüzde 25 civarında gösteriyor. Etnik olarak ise Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Türk ve Kafkas halkları haricinde, Rus olmayan onlarca farklı etnik grup federasyon içinde yaşıyor. Bu sebeple, ülkedeki karmaşık ve sorunlu toplumsal yapı, yaşanan değişimle birlikte Rusya için daha sıkıntılı bir süreci gündeme getirebilir.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Bu noktada anayasa değişikliğine karşı ilk tepkiler de Rus olmayan halklar arasında yükselmeye başlamış durumda. Değişikliğe karşı çıkan Tataristan Müftüsü Kâmil Samigullin, Ruslarla birlikte birçok yerli halkın ülkede yaşadığını belirterek hatadan dönülmesi için uyarılarda bulundu. Yakutistan Milletvekili Sulustana Myraan ise Putin’in teklif ettiği anayasa değişikliğinin yasal ve meşru olmadığını öne sürerek istifa etti. Myraan 2018 yılında “O bizim çarımız değil” sloganıyla Putin’e karşı başlatılan protestolara da aktif şekilde katılmıştı.

Buna rağmen referanduma karşı verilen tepkiler, Rusya’daki toplumsal problemlerin epey küçük bir kısmını yansıtıyor. Nitekim son yıllarda hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesinde gündeme gelen pek çok ulusal hareket Moskova’yı endişelendiriyor. Kuzey Kafkasya istikrar altına alınmış bir bölge gibi görünse de, geçtiğimiz yıllarda yerel halk ile güvenlik güçleri arasında pek çok çatışma yaşandı ve birçok farklı protesto gösterisi düzenlendi. 2019 yılında Dağıstan’da hükümet bir su kanalı projesini gündeme taşırken, yerel halk bu girişimi gereksiz ve pahalı bularak protesto etti. Bölge halkı barışçıl gösterilerle projenin durdurulması için çaba gösterdiğinde güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Yaşanan süreç Dağıstan’daki protestoların daha fazla uzamasına yol açtı ve bölgesel bir mesele etnik bir duyguyla birleşerek Moskova’ya karşıtlık üzerinden daha fazla destek buldu. Bölge halklarının sorunlarını ve isteklerini anlamaktan epey uzak olan Moskova, İnguşetya’daki protestolarda ve Karaçay-Çerkesya’daki etnik gerilimler karşısında da yetersiz kaldı. Putin ise olaylar karşısında önlem olarak, bölgede yetersiz bulduğu görevlilerini değiştirmeyi tercih etti.

Son yıllarda Kuzey Kafkasya’daki önemli konulardan biri ise Çerkes ulusal hareketinin devam eden yükselişi. Moskova potansiyel bir tehdit olarak gördüğü Çerkesleri yıllardır alt gruplara ayırdı. Ancak son dönemde Çerkes ulusunun üyeleri olan Kabardey, Çerkes, Şapsığlar ve Adigeler Rusya’da Eylül 2020’de gerçekleştirilecek nüfus sayımında kendilerini ortak etnik bir isim olan “Çerkesler” olarak ilan etmeye karar verdiler. Böylelikle bölgede tek bir Çerkes cumhuriyetinin kurulması planlanmakta; böyle bir sonuç ise Kuzey Kafkasya’daki sınırların yeniden çizilmesini gerektirecek bir süreci beraberinde getirebilir. Çerkeslerin planladığı süreç başarılı olursa, Moskova’nın kontrol etmekte daha fazla zorlanacağı bir Kuzey Kafkasya ortaya çıkabilir.

Kuzey Kafkasya dışında, Ruslardan farklı, kendine has bir kültüre sahip olan İdil-Ural bölgesinde yaşanan ulusal hareketler de Moskova’yı endişelendiriyor. Bölgede bulunan Tataristan, Başkurtistan, Çuvaşistan (Türk cumhuriyetleri), Udmurtya, Mordovya ve Mari El (Fino-Ugor) cumhuriyetleri, bağımsızlık yahut daha geniş özerlik talepleriyle son dönemde daha fazla gündeme geliyorlar.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Sovyetler Birliği dağıldığında pek çok halk bağımsızlığına kavuşurken İdil-Ural cumhuriyetleri Rusya Federasyonu’nun içinde kaldı. 1990’lı yıllarda Rusya içinde devam eden ulusal hareketler Çeçenistan’da sıcak savaşa dönüşürken, Tataristan daha barışçıl yollarla Moskova’ya karşı özgürlük talebinde bulunmuştu. 1992 yılında Tataristan’da yapılan referandumla başlayan bağımsızlık hareketleri günümüzde de devam ediyor. 2008’de resmi olarak kurulan, ancak sürgünde faaliyetlerini sürdüren Tataristan hükümetinin en büyük amacı, İdil-Ural bölgesinde bulunan altı cumhuriyetin Rusya’dan bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu diaspora hükümetinin temsilcileri Moskova’ya karşı mücadelelerine devam ediyorlar.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Buna rağmen Moskova hükümeti sert tutumundan taviz vermemeye devam ediyor. Nitekim günümüzde, Başkurt dili ve kültürünü korumayı amaçlayan barışçıl “Başkort” toplumsal hareketinin faaliyetleri bile Moskova tarafından baskılanıyor, hareketin öncülerine davalar açılıyor. 1990’lardan itibaren Başkurt asimilasyonuna karşı çıkan Ayrat Dilmuhammetov halen mahkûm durumunda.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesindeki cumhuriyetlerdeki etnik ve dini konularda meydana gelen gelişmeler, anayasa değişikliğiyle birlikte daha da sorunlu bir hal almakta. Rus olmayan halkların federasyona olan aidiyet duyguları giderek azalırken, küresel gelişmelere bağlı olarak Rus ekonomisinin de zayıflaması, sistemi daha sorgulanır hale getirdi. Nitekim son yıllarda küresel sistemde etkin bir rol oynamaya başlayan Moskova, ilerleyen süreçte kendi sınırları içinde bir hesaplaşmayla karşılaşabilir.

[İNSAMER Avrasya araştırmacısı olan Burak Çalışkan Orta Asya siyaseti, Rus dış politikası ve Avrasya jeopolitiği konularında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Putin’e ömür boyu başkanlık yolu açıldı

Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in Seçimle Gelen Krallar adlı eserinin girişinde, halkın oylarıyla seçilen siyasetçinin yetkileri üzerinde durulur. Duverger, bir numaralı kişinin “eşitler içinde birinci” olduğu görüşündedir ve bu durumu şu şekilde ifade eder: “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır. Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında, aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: Her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdarda’ atar ve parlamento sadece bir denge ağırlığı görevini taşır”.

Görev süresinin sona ereceği tarihten itibaren 12 yıl daha başkanlık yapması için anayasa değişikliği yapılan Putin için Duverger’in ne düşündüğünü öğrenme imkânımız yok. Bugünlerde yaşıyor olsaydı, muhtemelen Putin’in “ebedi başkanlığı” için de bir tanım yapabilirdi. Zira Rus siyasi sistemi içinde Vladimir Putin’in durumu, yukarıda sıralanan örneklerin çok ötesinde bir fiili durumu yansıtıyor.

Putin 2036’ya kadar başkanlık görevini sürdürecek

Anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve ülkede Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır

Eski bir KGB yöneticisi olan Putin, 1993 tarihli Rusya anayasasına göre 2000 ve 2004 yıllarında iki kez üst üste başkan seçildi. Anayasa aynı kişinin üçüncü kez görev yapmasını yasakladığı için, 2008-2012 döneminde bu göreve Dmitriy Medvedev seçildi; Putin de başbakanlık görevini üstlendi. Anayasa değişikliği sonucunda başkanın görev süresinin 6 yıla çıkarılması üzerine, Putin 2012 yılında yeniden aday oldu ve ardından 2018 yılında yapılan seçimleri de kazandı. Olağan koşullarda Putin’in görev süresinin 2024 yılında sona ermesi gerekiyor. Ne var ki Ocak 2020’de Rusya anayasasında yapılan değişikliklerle, Putin’in yeni dönemde de başkanlık yapmasının önü açıldı. Anayasa değişikliği tasarısı hem Rusya parlamentosunun üst kanadı Federal Konsey’de, hem de alt kanadı olan Duma’da onaylandı. Anayasa değişikliği tasarısının 22 Nisan 2020’de halk oylamasına sunulması bekleniyor.

Rusya Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan yoruma göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkarıyor. Mahkeme, Putin’in anayasa değişikliği sonrası yeniden başkan adayı olabilmesine yeşil ışık yaktı. Durumu daha net ifade etmek gerekirse, anayasa değişikliği esas itibarıyla Putin’in başkanlık görevini 2024 sonrasında sürdürmesini sağlamak için gündeme getirildi. Değişiklik kesinleştikten sonra, Putin’in seçimlere katılımı “ilk defa başvuru yapan aday” kategorisinde değerlendirilecek. Mahkemeye göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkardı. Aday olmak istediği takdirde Putin, değişiklik sonrasındaki anayasa hükümlerine göre ilk kez başvuru yapan aday gibi kabul edilecek. Mahkeme bu yorumu, Federal Konsey üyesi Valentina Tereşkova’nın başvurusu üzerine benimsedi. Uzaya giden ilk kadın kozmonot olan Tereşkova, Putin’in başkanlık seçimlerine yeniden katılımını “bir kişinin ardı ardına iki kez başkan seçilemeyeceği” kuralına aykırılık teşkil etmediği şeklinde yorumlamıştı. Tereşkova’nın yorumuna göre, anayasa değişiklikleri yürürlüğe girdiği andan itibaren geçmiş dikkate alınmayacak. Dolayısıyla yeniden başvuru yaptığı takdirde, Putin ilk kez başvuru yapan aday statüsünde kabul edilecek. Anayasa Mahkemesi bu yorumu kabul ettiğini geçen hafta açıkladı.

Tasarı Federal Konsey ve Duma tarafından da geçen hafta kabul edildi. Federal Konsey Rusya’nın federal birimlerinden gelen 170 üyeden oluşuyor. Buna karşılık üyeleri doğrudan seçilen Duma’nın 450 üyesi var. Anayasa değişikliği tasarısının geçerli olabilmesi için aynı zamanda 22 Nisan 2020 tarihinde yapılacak referandumda da kabul edilmesi gerekiyor. Anayasa değişikliği Putin’e 2036 yılına kadar Rusya Federasyonu başkanı olarak görevde kalma imkânı veriyor. Değişikliğin ardından 16 yıl daha Rusya’yı yönetmesi beklenen Başkan Putin şu anda 67 yaşında. Bundan sonra kendisini engelleyecek tek şey, ancak ileri yaşlarında karşılaşacağı sağlık sorunları olacak.

Rusya’da anayasa değişikliği Putin’in “iktidar tekelinin” güçlenmesi anlamına geliyor. Değişikliğe karşı Rusya’da geçen hafta cılız da olsa muhalefet sesleri yükseldi. Sayıları 350’yi bulan hukukçular, anayasa değişikliği önerisini “anayasa karşıtı darbe” şeklinde nitelendirdiler. Hukukçuların savunduğu bu görüşler “Moskova’nın Yankısı” adlı radyoda okunan bildiriyle kamuoyu gündemine taşındı. Hukukçular halkın iradesinin gasp edildiğini öne sürüyorlar. Moskova’da geçen hafta anayasa değişikliğini protesto etmek için bir araya gelen ve sayıları 40’ı bulan göstericiler ise polis tarafından gözaltına alındı ve Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından sorgulandı.

Anayasa değişikliği tasarısında neler var?

Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek.

Rusya’da anayasa değişikliği önerisi 15 Ocak 2020 tarihinde Putin tarafından gündeme getirildi. Bu amaçla kurulan ve 75 kişiden oluşan çalışma grubunun hazırladığı taslağın en önemli maddesi başkanlık seçimlerini düzenliyor. Yeni tasarıya göre, başkan adayı bu göreve en fazla iki kez seçilebilecek. Halen yürürlükte olan anayasada başkan adayının görev süresi, “üst üste en fazla iki kez” şeklinde ifade edilmişti. Yeni tasarıda ayrıca, başkan adayının 25 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olması kuralı getiriliyor. Anayasanın mevcut halinde bu madde “10 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olma” şeklinde yer alıyor. Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna göre, halen başkanlık görevini sürdüren Putin, anayasa değişikliği sonrasında aday olmak isterse, eski durum dikkate alınmayacak ve yeni değişiklik milât kabul edilecek. Bir başka ifadeyle Putin’in anayasa değişikliğinden sonra adaylığı, ilk başvuru olarak değerlendirilecek.

Anayasa değişikliği tasarısında dikkati çeken bir diğer husus, parlamentonun alt kanadı olan Duma’nın yetkilerinin artırılması. Buna göre başkan, Duma’dan güvenoyu alan başbakan ve bakanları atamak zorunda kalacak. Bu madde değişikliği ilk bakışta yasama organının yürütme karşısında yetkilerinin artırıldığı izlenimi vermekteyse de başkanın görevden alma ve takdir yetkisinde değişiklik yok. Yani başkan isterse başbakanı veya bir bakanı görevden alabilecek. Ayrıca anayasa değişikliği tasarısıyla, Rusya Federasyonu’nda görev yapan başbakan, bakan, federal devlet organları başkanları, vali, senatör, milletvekili ve yargıçların Rusya dışında bir başka ülkenin vatandaşı olamayacağı hükmü getiriliyor.

Rusya’da demokrasi ve hukuk devletinin varlığının sorgulanmasına yol açabilecek bir başka değişiklik maddesinde ise ulusal yasaların, taraf olunan beynelmilel sözleşmelerden önce geldiği ifadesine yer veriliyor. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa Konseyi üyesi olan Rusya Federasyonu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ulusal yasaları çeliştiğinde sözleşme hükümlerine değil, ulusal yasalarına öncelik verecek. Bu maddenin Rusya’nın Batı’dan uzaklaşmasını daha da hızlandırması bekleniyor.

Anayasa değişikliğinde ayrıca asgari ücretin nasıl belirleneceği de kayıt altına alınıyor. Buna göre, Rusya’da asgari ücret, asgari geçinme seviyesinden daha aşağı olamayacak. Emeklilerin ücretlerinin belirlenmesinde de asgari geçinme seviyesi dikkate alınacak. Yeniden başkanlığa aday olmaya soyunan Putin’in bu değişikliği gündeme getirme sebebi ise açık: Asgari ücretle çalışanlardan ve emeklilerden oy almak.

Tasarıda evlilikten ne anlaşılması gerektiği de tanımlanmış. Önerilen anayasa değişikliğinde evlilik, erkek cinsi ile kadın cinsinin birlikteliğinin hukuk tarafından onaylanması şeklinde ifade ediliyor. Böylece aynı cins evliliklerinin hukuki bakımdan geçersiz olduğu kayıt altına alınıyor. Bu madde, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yorum ve değerlendirmelerinin yönetim tarafından kabul edildiğini gösteren örneklerden sadece birisi.

Rusya’nın demokrasi tecrübesi çok sınırlı

Rusya’da anayasa değişikliği referandumu, eğer son anda yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi nedeniyle ertelenmezse 22 Nisan 2020’de yapılacak. Halkın tasarıyı “Putin’in görev süresini uzatma” olarak gördüğü ve sonucun da olumlu olacağı tahmin ediliyor. Bunun anlamı açık: Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek. Ortalama bir Rus vatandaşı bu durumdan rahatsızlık hissetmiyor. Çünkü Rusya’nın siyasi kültüründe “çok partili demokrasi” tecrübesi son derece sınırlı. Ülkede 1990’ların başından bugüne kadar yaşananları, “demokrasinin türevi” uygulamalar olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de Ruslar açısından koca bir 20. yüzyıl totaliter bir yönetim altında geçti. Çarlığın yıkılmasının ardından, 1917’den 1991’e kadar ülkeyi Komünist Parti idare etti. Totalitarizmin hâkim olduğu bu dönemde, muhalif tüm siyasi hareketler ve dini faaliyetler yasaklandı. “Komünist partinin iktidar tekeli ve öncü rolü” esas kabul edildi.

Rusya siyasi tarihinde demokrasiye en yakın olunan dönem, hiç kuşku yok ki Boris Yeltsin’in iktidarda bulunduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde, bir yandan SSCB sonrasında kargaşadan kurtulma ve yeniden yapılanma faaliyetleri devam ederken, öte yandan da siyasi katılım en yüksek seviyeye ulaştı. Her türlü siyasi partinin örgütlenme ve propaganda yapmasına izin verildi. Yeltsin sonrası dönemde ise Putin’i “tek adam” olarak öne çıkaran KGB kurgusuyla, ince senaryolar uygulamaya aktarıldı. Yeltsin’in sağlık sebepleriyle görevinden ayrıldığı 1999 yılının sonunda Putin, bir teknokrat olarak geçici başkan ilan edildi. Görevi ülkeyi seçimlere kadar yönetmekti. Ne var ki yoğun bir medya propagandasıyla, bu dönemde Putin halka “üstün nitelikleri olan lider” olarak empoze edildi. Kısa bir süre sonra da Evimiz Rusya Partisi’nin adayı olarak başkanlık yarışına katıldı ve 2000 yılı Mart ayında başkan seçildi. Putin o zamandan günümüze, Rusya Federasyonu’nun tek karar vericisi konumunda. Gazeteler, radyolar, diğer kitle iletişim araçları o zamandan günümüze, biteviye Putin’in başarı ve kahramanlıklarını anlatarak halkı yönlendiriyor. Son anayasa değişikliği çabasını bu çerçeveden ayrı ele almamak gerekiyor. Putin Rusya “derin devletinin” bir kurgusudur ve görevi de Avrasyacı ekolün resmi strateji belgesini uygulamaya aktarmaktır.

Avrasyacılık akımına kilise ve siyasi partiler de destek veriyor

Rusya Federasyonu’nda 21. yüzyılın başından bugüne kadar yaşananları bir başka perspektiften Avrasyacıların, “Çarlık Rusyası” hayaliyle yaşayanların ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin ortak faaliyeti olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de SSCB 1991 yılında dağıldığında bu ülkede iki ana siyasi akım vardı. Bunlardan ilki olan Atlantikçilik ekolü, Rusya’nın temelde Avrupalı olduğu, Batı değerlerini benimsediği ve Batı ile iyi ilişkiler kurması gerektiği görüşünü savunuyordu. Avrasyacı ekol ise bir yandan Çarlık Rusyası hayalini canlandırmak isteyenlerden, öte yandan Slav milliyetçilerinden destek alıyordu. Rus Ortodoks Kilisesi ve hatta Komünist Parti de bu ekolün yanında saf tutmuştu.

Atlantikçiler Yeltsin iktidarının ikinci döneminde tedricen güç kaybetmeye başladılar. 1999 yılının son ayının son gününde Putin’in geçici devlet başkanı olarak atanması, Avrasyacı ekolün iktidarı ele geçirmesi anlamına geliyordu. O zamandan günümüze Rusya, içeride ve dışarıda Avrasyacı ekolün paradigmasını esas alan bir dış politika takip ediyor. İşin daha da ilginç yanı, klasik ana muhalefet partisi olarak kabul edilen Rusya Komünist Partisi’nin bu ekole mensup olması ve örtülü biçimde Putin yönetimini desteklemesidir. Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma’da grup kuran üçüncü parti olan Liberal Demokrat Parti de Avrasyacı ekole mensuptur. Akıcı biçimde Türkçe konuşabilen Vladimir Jirinovsky’nin liderliğini yaptığı partinin ideolojik söylemi, bir yandan Çarlık hayalleri, öte yandan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üzerinde nüfuz kurma söylemleriyle, Avrasyacı ekolün paradigmasıyla tam uyum halindedir.

SSCB sonrası dönemde Rusya içinde ve dışında etkinliği günden güne artan bir başka kurum da Rus Ortodoks Kilisesi. SSCB döneminde faaliyetleri yasaklanan kilise, günümüzde devletin iç politikası, eğitim sistemi, savunma ve dış politikasını yönlendiren temel aktörlerden biri haline gelmiş durumda. Orta dereceli okullar ve askeri kurumlardaki dini eğitimin müfredatını Rus Ortodoks Kilisesi düzenliyor. Kilise ayrıca ülke dışında yaşayan diaspora Ruslarının ve diğer Ortodoks milletlerin koruyuculuğuna da soyunmuş vaziyette. Nasıl ki Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezi konumunda bulunuyorsa, Rus Ortodoks Kilisesi de kendisini Ortodoks halkların ana karargâhı olarak değerlendiriyor. Bundan dolayı da İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Kilisesi ile rekabet halinde.

Rusya’nın ülke dışında yaşayan Rusların hak ve çıkarlarını korumak amacıyla yaptığı müdahaleler, çoğu kez Rus Ortodoks Kilisesi kanalıyla yürütülüyor. Ortodoksların dini özgürlüklerini koruma amacıyla başlatılan girişimler, zaman içinde siyasi operasyonlara dönüşebiliyor. Rus Ortodoks Kilisesi’nin devlet içindeki konumu komünizmden sonra tedricen güçlenmiş ve günümüzde neredeyse Rus dış politikasına yön veren odaklardan biri haline gelmiştir. Anayasada her ne kadar devletin laik olduğu ve inanç mensuplarına eşit seviyede durduğu hükmü yer almaktaysa da uygulamada Ortodoks öğretisi Rusya devletinin gayri resmî mezhebi haline gelmiştir.

Netice olarak, Rusya’da 22 Nisan 2020 tarihinde halk oylamasına sunulması beklenen anayasa değişikliği tasarısı büyük ihtimalle kabul edilecek. Putin’in 2024 sonrasında iki dönem daha Rusya başkanı olarak görev yapmasının kapısı aralandı. Ülkede bağımsız kitle iletişim organlarının faaliyetleri (giderek artan bir şekilde) baskı altında tutuluyor. 2012 yılında kabul edilen “yabancı ajan” yasasıyla, medyada ve sivil toplum kuruluşlarında resmi perspektifle örtüşmeyen görüşlerin ileri sürülmesi engellendi. Tüm bunları dikkate alarak şu görüşü ileri sürmek mümkün: Rusya’da anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Kovid-19 salgını: ABD-Çin rekabeti propaganda savaşına dönüşüyor

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle dünya genelinde binlerce insan yaşamını yitirirken, ABD ve Çin’in küresel salgın üzerinden gelişen polemiği giderek derinleşiyor. İki ülke salgınla mücadele için aynı safta yer almak yerine virüsü kimin yaydığı üzerinden yoğun bir tartışmaya girmiş durumda. Salgının küresel ölçekte büyük bir toplumsal ve ekonomik hasara yol açması beklenirken ABD ve Çin rekabeti de daha karmaşık ve çatışmalı bir duruma doğru ilerliyor.

Yeni tip koronavirüsün yoğun bir şekilde yayılması ve Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) küresel salgın ilan etmesinin ardından iki ülkenin yakınlaşması konusunda ciddi fırsatlar ortaya çıkmış olmasına rağmen ABD’li yetkililerin virüsün kaynağı konusunda yaptıkları yorumlar ve Çin tarafından virüsün ABD kaynaklı olabileceğine dair olasılıkların sıralanması gerginliği üst seviyeye taşıdı. Şu ana kadar ana akım medyada virüsün Vuhan kentindeki Huanan deniz ürünleri pazarından yayıldığı kabul ediliyordu. Fakat son yapılan açıklamalar iki ülkenin salgın üzerinden ciddi bir ağız dalaşına girdiğini gösteriyor.

Virüs salgınının hemen başında yoğun bir şekilde eleştirilen Çin liderliği kriz ilerledikçe toparlanmaya başlarken, aynı durum ABD cenahında kötüleşme belirtileri gösteriyor. Hatta ABD’nin küresel konumu ve prestijinin de bu krizden etkilenebileceği konuşulmaya başladı. Krizin ciddiyetinin farkına geç varma, test kapasitesindeki sorunlar ve uluslararası ortaklarla işbirliği konusunda yaşanan koordinasyon eksikliği, ABD açısından ciddi bir eleştiri konusu olmuş durumda. Bir süre önce özellikle ABD basınında var olan yaygın anlatı Çin’in “Asya’nın hasta adamı” olduğu yönündeyken, başlattığı yardım seferiyle Çin, hasar gören imajını yeniden onarma fırsatını yakalamış görünüyor.

Çin, dokuz uzmandan oluşan bir tıbbî ekibi ve büyük miktarda malzemeyi Avrupa’da salgının merkezi haline gelen İtalya’ya gönderirken İspanya’ya da 500 bin maske yardımı yaptı. Bununla beraber Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Çin devletinin AB’ye 2 milyon cerrahi maske, 200 bin N95 maske ve 50 bin test kiti bağışlayacağını duyurarak “Buna minnettarız” açıklaması, Çin’in AB nezdinde giriştiği bu “kamu diplomasisi” seferinin başarılı olduğunu gösteriyor. Bu kriz anı Çin’in kendini küresel liderlik açısından yeniden konumlandırması ve uluslararası imajını toparlaması açısından önemli bir durum oluşturuyor Bu noktada iki ülke arasındaki propaganda savaşının giderek yayıldığı görülüyor.

Çin tarafından “ABD ordusu” iması

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) Başkanı Robert Redfield’ın ABD’de geçen yıl grip nedeniyle gerçekleşen bazı ölümlerin Kovid-19 kaynaklı olabileceğini Temsilciler Meclisinde kabul etmesinin önemi üzerinden yola çıkarak “ABD, 34 milyon grip vakası ve buna bağlı olarak 20 bin ölüm bildirdi. Lütfen kaç tanesinin Kovid-19’la ilişkili olduğunu söyleyin. Salgını Vuhan’a getiren ABD ordusu olabilir. Şeffaf olun. ABD bize bir açıklama borçlu,” şeklinde bir açıklama yaptı.

Cao’nun açıklamasındaki “ABD ordusu” vurgusunun temelinde geçen yıl Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen 7. Askeri Olimpiyatların olabileceği söyleniyor. Söz konusu etkinliğe 110 ülkeden 9 bin 308 sporcu katılmıştı. Olimpiyatlara katılan sporcuların virüsü bilerek veya bilmeyerek getirmiş olabileceği ihtimalini kanıtlayacak herhangi bir delil ise bulunmuyor. ABD ve Çin arasında gerginliğe yol açan virüsün kaynağının neresi olduğuna yönelik tartışma aslında Global Research isimli sayfada yayınlanan bir makaleye dayanıyor.

Larry Romanoff imzalı makalede Çin’de ve Tayvan’da yapılan bazı çalışmalardan örnekler verilerek virüs salgınının Aralık ayında değil de daha önce Kasım ayında başlamış olabileceği tezi ortaya atılıyor. Geçen sene Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen Askeri Olimpiyatlar ima edilerek, ABD’de gerçekleşen ve gribe atfedilen 14 bin ölümün bir kısmının aslında yeni tip koronavirüs kaynaklı olabileceği iddia ediliyor. Öte yandan SARS virüsünü tespit eden bilim adamı Cong Nanşan da geçenlerde yaptığı bir açıklamada “Kovid-19 ilk olarak Çin’de görülmesine rağmen, bu, virüsün Çin kaynaklı olduğu anlamına gelmez” dediğini de not etmek gerekiyor.

Buna karşılık ABD tarafında da Çin’i itham eden açıklamalar artarak devam ediyor. Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton’ın yeni tip koronavirüsün Vuhan’daki bir “laboratuvardan” yayılmış olabileceğini iddia etmesi, Çin devlet ricali tarafından yoğun bir eleştiri ve tepkiyle karşılanmıştı. Cotton, “Bu hastalığın oradan yayıldığına dair bir kanıtımız yok ama bu soruyu sormamız gerekiyor,” diye de eklemişti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın “Vuhan’da baş gösteren salgın, ne yazık ki, en iyi uygulamaları kullanmak yerine örtbas edildi. Bu muhtemelen dünyanın iki ayına mal oldu” şeklindeki açıklaması da bir başka krize neden oldu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Gıng Şuang ise O’Brien’ın açıklamalarını Çin’in virüsle mücadelesini kötüleme çabası şeklinde değerlendirerek bunun “ahlaksız ve sorumsuzca bir tutum” olduğunu söyledi.

Ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında Kovid-19 salgını ile yeni bir çatışma alanı ortaya çıkmış durumda.

Trump’ın “Çin virüsü” ısrarı

Yine ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Vuhan virüsü” şeklindeki söylemleri devam ederken ABD Başkanı Trump’ın “Bundan sonra bu virüsü Çin virüsü olarak adlandıracağım,” şeklindeki açıklaması ABD ve Çin arasındaki krizin giderek daha fazla derinleşmesine neden oluyor. Çin’in virüsle ilgili ABD ordusu imasına sinirlenen Trump’ın “Çin virüsü” söylemini ısrarla sürdürdüğü görülüyor. Virüs savaşlarına gelene dek ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında yeni bir çatışma alanı oluşmuş durumda.

Diğer yandan ABD’de küresel araştırma şirketi Gallup’un yaptığı bir araştırma Amerikalıların Çin’e yönelik algılarının olumsuz bir eğilime yöneldiğini gösteriyor. Amerikalıların sadece yüzde 33’ü Çin’i olumlu görürken 2018 yılında bu rakam yüzde 53 idi. Yüzde 33 rakamı ABD-Çin ilişkilerinde bugüne kadar kaydedilmiş en düşük rakam olarak dikkati çekiyor. İki ülkenin kısa süre önce imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasının uygulanmasının giderek zorlaştığı belirtiliyor. Özellikle Çin basınında anlaşmanın devam edemeyeceğine ve revize edilmesine yönelik yorumlar giderek çoğalıyor.

Virüs salgını nedeniyle ABD çapında acil durum ilan eden ABD Başkanı Trump ise diğer yandan birinci faz ticaret anlaşması gereğince Çin’in 250 milyar dolarlık ürün alacağını hatırlatmayı unutmuyor. Fakat salgının yol açtığı aksamalardan dolayı ABD-Çin ikili ticareti yıllık bazda yüzde 19,6 azalırken Çinliler özellikle ABD’li bazı politikacıların virüs salgını üzerinden Çin’i suçlamalarını ve Huawei’ye yönelik yaklaşımlarını doğru bulmuyor.

İki ülke kısa süre önce medya alanında da karşı karşıya gelmiş ve ABD’nin beş Çinli medya kuruluşunu “yabancı misyon” olarak belirlemesinin ardından Çin; Washington Post, New York Times ve Wall Street Journal adına ülkede bulunan gazetecilere yasak getirmişti. Öte yandan ekonomik açıdan yaşanan resesyon da ciddi bir krizin habercisi gibi görünüyor. Virüs salgını bir yandan Çin’in satın alma kapasitesini küresel ekonomiyi sıkıntıya sokacak ölçekte etkilerken, ABD’nin de tedarik konusunda bağımlılığını ve zayıflığını ortaya çıkarmış durumda. Fitch Ratings’e göre, Hindistan ve Japonya’daki üreticiler ithal elektronik bileşenlerinin yüzde 60’ı konusunda Çin’e güveniyor. Amerikalı üreticiler ithal elektronik parçalarının yaklaşık yarısını Çin’den satın alıyor.

Küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Küresel salgın, küresel düzeni etkileyebilir mi?

Yeni tip koronavirüs salgınının Çin’de henüz başladığı anlarda Trump’ın Özel Danışmanı Peter Navarro’nun “ülkeyi terk eden fabrikalar geri gelecek” şeklindeki temennisi ve ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un “işlerin Kuzey Amerika’ya dönüşünü hızlandıracak” şeklinde öngörüsü Çin tarafından unutulmamış gibi görünüyor. ABD’nin her durum ve şartta Çin’i kuşatmaya dönük tahkim edilmiş bu iştahı, Çin devlet ricalinde genel kabul görmüş stratejik bir bilgi haline gelmiş vaziyette. Dolayısıyla küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Öncelikle Kovid-19 salgını küreselleşme fikrini tekrar sorgulanır hale getirdi demek mümkün. Milyonlarca insanın evlerine kapanmak zorunda kaldığı ve toplumsal sağlığın ciddi bir kriz ile karşı karşıya kaldığı şu günlerde hem ekonomide hem de siyasette korumacı ve popülist yaklaşımların daha yoğun bir şekilde yeniden tedavüle girmesi bekleniyor. Salgının özellikle Batıda göçmen ve yabancı karşıtı bir yaklaşıma dönüşmesi an meselesi gibi görünüyor. Bu noktada ABD ve Çin’in tahrip edici rekabeti sistemi kırılmaya götüren süreci hızlandırabilir.

Salgın nedeniyle küresel ticaret bozuluyor ve borsalar çöküyor. Dünya ekonomisi neredeyse kesinleşmiş bir durgunluğa doğru sürükleniyor. Buna karşılık bazı uzmanlar salgın üzerinden gelişen ekonomik sonuçları “küreselleşmenin ne olduğunun göstergesi” şeklinde yorumlayarak bu sonuçları telafi etmenin yolunun ise daha fazla küresel işbirliği olduğu yönünde fikir bildiriyor. Fakat salgının var olan küresel düzene öngörülemeyen bir darbe vurabileceği ve sistemi yeniden şekillendirebileceğine dair mebzul miktarda yoruma da rastlamak mümkün.

Sonuç olarak insanoğlu çok köklü toplumsal ve ekonomik bir krizin ya da dönüşümün kavşağında duruyor olabilir. Tükeniş emareleri gösteren sistemik form, 2008 yılında yaşadığı küresel kriz sonrasında içine girdiği buhranı atlatabilmiş görünmüyor. Yeni tip koronavirüs salgını bu çerçevede uluslararası sisteme ve işleyişine önemli bir etkide bulunabilir. Küreselleşmenin tersine işleyebilecek bir süreç tetiklenebilir.

Yaşadığı yoğun krizlerin ardından deforme olan küresel düzen, kendisini karşılıklı bağımlılık ve kolektif bir eylem modeli üzerinden yeniden inşa etmeye yönelik çok kutuplu bir biçime de yönelebilir. Bu bağlamda ABD ve Çin’in sürdürdüğü rekabetin söz konusu küresel düzenin yeniden şekillenmesinde kritik bir rolü olduğunu söylemek mümkün. Bir süre önce ticari konularda anlaşma emareleri gösteren iki ülkenin yeniden ve hızlıca çatışmalı bir döneme girmesi uluslararası sistemdeki düzensizliğin artacağını gösteriyor.

[ABD-Çin İlişkileri ve Çin’in Dış Politikası alanında çalışmalarını sürdüren Hüseyin Korkmaz Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Uluslararası Güvenlik Anabilim Dalında doktora çalışmalarına devam ediyor]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA