Küresel Medya Forumu’nda gündem: Kriz döneminde gazetecilik

Küresel olanlar da dahil, krizler artık bir istisna değil. Artık krizler normal durum haline geldi. İklim değişikliği, türlerin yok olması, artan eşitsizlik, pandemi ve savaş arka arkaya değil, üst üste geliyor, karşılıklı olarak birbirlerini güçlendiriyor, kapsamlı bir tehdit alanı oluşturuyorlar. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile birlikte kurşun yağmuru altında insanların hayatlarını kaybetmelerinin yanı sıra kıtlık baş gösteriyor, küresel ekonomi zorluk yaşıyor, göç artıyor. Bu krizlerin tam ortasında da gazeteciler yer alıyor. Bir muhabir olarak, kanaat oluşturan bir kişi olarak ve genellikle de saldırıların hedefi olarak.

Deutsche Welle (DW) Genel Müdürü Peter Limbourg, „Bu bağlamda, Küresel Medya Forumu, (Global Media Forum) bu yıl Ukrayna’ya yönelik Rus saldırıları gölgesinde gerçekleşecek“ dedi. 20-21 Haziran tarihlerinde düzenlenecek uluslararası medya konferansına ilişkin açıklama yapan Limbourg, „Bu, konferansın konularına yansıdığı gibi İfade Özgürlüğü Ödüllerimizi kazananları belirlemekte de etkili oldu: Bu savaşın korkunç gerçekliğini dünya kamuoyuna aktarmaya özel katkı sağlayan iki Ukraynalı gazeteciye ödül veriyoruz“ şeklinde konuştu.

DW Genel Müdürü Peter Limbourg
DW Genel Müdürü Peter LimbourgFotoğraf: Carsten Koall/dpa/picture alliance

Evgeniy Maloletka ve Mytyslav Chernov, Ukrayna’nın liman kenti Mariupol’daki işgali ve yıkımı özel bir çaba göstererek belgeledi. DW İfade Özgürlüğü Ödülleri’nin iki fotoğrafçıya takdim edileceği ilk günün sonunda düzenlenecek tören, Küresel Medya Forumu’nun en önemli kısımlarından birini oluşturuyor.

„Gerçek için fedakarlıkta bulunmaya hazır mısın?“

Küresel Medya Forumu’nun bir diğer önemli kısmı ise, 2021 Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Maria Ressa’nın „Gerçek için fedakarlıkta bulunmaya hazır mısın?“ başlıklı konuşması olacak. Ressa, araştırmacı gazeteci ve online bir haber sitesinin kurucusu olarak Manila’daki hükümetin zulmüne maruz kaldı, birkaç kez tutuklandı. Peter Limbourg, „Küresel Medya Forumu’nun açılışını yapması için onu kazanabildiğimiz için çok memnunum“ ifadesini kullandı.  Limbourg, sözlerini şöyle sürdürdü: „Konferansla, dünya genelinde ifade ve medya özgürlüğü için çaba gösteren herkesi teşvik etmek ve güçlendirmek istiyoruz.“

DW’nin düzenlediği Küresel Medya Forumu, Almanya’daki en büyük uluslararası medya konferansı olarak artık kendine sağlam bir yer edindi. 15’inci kez düzenlenen Küresel Medya Forumu, bu yıl „Yarını şimdiden şekillendirmek“ başlığını taşıyor. Geçen iki yılda küresel koronavirüs salgını nedeniyle çevrimiçi düzenlenen Küresel Medya Forumu, bu yıl Bonn’daki Alman Federal Meclisi’nin eski binasında ve Dünya Konferans Merkezi salonlarında yine yüz yüze, yerinde katılımla düzenleniyor. Konferansın programından sorumlu Verica Spasovska, „İki yıl süren pandeminin ardından birçok kişi yeniden yüz yüze görüşebileceği için gerçekten memnun“ dedi. Bonn’a gelemeyenlerin ise Küresel Medya Forumu kapsamındaki etkinlikleri online olarak takip etmesi mümkün olacak.

Savaş gazeteciliği, dijital Demir Perde

Verica Spasovska’nın aktardığı bilgilere göre, bu yıl Küresel Medya Forumu’nun ağırlıklı konuları şu sorulardan oluşacak: „Gazeteciler savaş ve kriz dönemlerinde nasıl bir pozisyon alıyor? İnandırıcılığımızı nasıl yeniden kazabiliriz veya izleyicilerimiz karşısında inandırıcılığımızı nasıl koruruz? Gazetecilerin yaptığı iş açısından bu krizler hangi zorlukları beraberinde getiriyor?“ Ukrayna’daki savaşın başlaması üzerine Spasovska’nın, programı yeniden gözden geçirmiş. Spasovska, „Savaş haberciliğine daha fazla odaklanıyoruz, Avrupa’daki yeni dijital Demir Perde’yi inceliyoruz, sansürü nasıl aşabileceğimize dair sorular soruyoruz. Bunlar programa güncel olarak eklediğimiz konular oldu“ bilgisini verdi.

Claudia Roth
Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Claudia RothFotoğraf: Kristian Schuller/DW

Spasovska, iki günlük konferansın ardından katılımcıların „Burada bir şeyler öğrendim, bana bir şeyler kattı“ duygusuyla ayrılmalarını diliyor. Bunun içinde programda gazetecilerin gündelik çalışmalarına katkı sağlayacak pratik tavsiyeler için bir dizi atölye çalışması yer alıyor.

Küresel Medya Forumu çerçevesinde Alman gazetecilik okulları yöneticilerinin yıllık buluşması gerçekleşirken, öğrenciler de konferans hakkında haber yapacaklar.

Almanya’nın dönem başkanı olduğu G7 üyesi ülkelerin medya ve kültür bakanları ise Küresel Medya Forumu öncesinde Bonn’da bir araya gelecekler. Sonrasında ise DW’nin düzenlendiği uluslararası medya konferansına katılacaklar. Almanya Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Claudia Roth ise konferansın açılışında sahnede olacak. Bu oturumun başlığı ise „Savaş dönemlerinde gazeteciliğin geleceğini şekillendirmek: Gelecekte nasıl yaşayacağımızı bugün nasıl haber yaptığımız belirleyecek.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Venezuela buğdayı Türkiye için çare olur mu?

Önce pandemi sonra Ukrayna’daki savaş, küresel tedarik zincirine büyük bir darbe vurdu. Şüphesiz bu iki olaydan en fazla etkilenen sektörlerin başında ise gıda geldi. Gıda sektörünün en önemli hammaddesi olan buğdaydaki gelişmeler de tüm ülkeler tarafından dikkatle izleniyor. Tedarik sorunları nedeniyle buğday bulmak zorlaşırken bulunan buğdayı eskisi kadar ucuz almak da mümkün olmuyor.

Peki geçen yıl kuraklık nedeniyle buğdayda ciddi bir rekolte kaybı yaşayan Türkiye, bu konuda önümüzdeki yılları nasıl planlıyor? İlk olarak Türkiye’nin buğday istatistiklerine bakalım. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2016 ile 2020 yılları arasında ortalama 20 milyon tonluk bir üretim gerçekleştirirken bu 2021’de kuraklık nedeniyle 17,7 milyon tona geriledi. Son yılların en yüksek üretimi ise 2015 yılında 22,6 milyon ton olarak kayda geçti. 

Üreticilere göre bu yıl 2021’e göre oldukça iyi ama 2015’in de altında bir rekolte bekleniyor. Ancak Türkiye’nin bu üretimi kendi ihtiyacının tamamına yakınını karşılamaya yetse de ihracat yapmak için gerçekleştirilen buğday ithalatı da önemli bir yer tutuyor. Tarım ve Orman Bakanlığı’na göre Türkiye’nin buğdayda kendine yeterlilik oranı yüzde 89. Bunun dışında yurt dışından ithal edilen yıllık 6 milyon ton civarındaki buğday da Türkiye’de işlenip makarna ve bisküvi gibi ürünler haline dönüştürülerek ihraç ediliyor.

İşte bu noktada Türkiye’nin ciddi bir buğday ithalatına ihtiyacı var. Şimdiye kadar Rusya ve Ukrayna bu ithalat için iki büyük pazardı. Ancak savaş hem sevkiyat sorunu yarattı hem de fiyatları yukarı çekti. Tüm ülkeler gibi Türkiye de bu konuda alternatif arayışına girdi. Son olarak Tarım ve Orman Bakanı Prof. Dr. Vahit Kirişçi bu konuda Venezuela’yı adres gösterdi. Buna göre Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, Türkiye’yi buğday üretimi için ülkelerine davet etmiş ve üretilen buğdayın yüzde 70’ini Türkiye’ye bırakma teklifinde bulunmuştu. Yani Türkiye, detayları henüz açıklanmasa da yaklaşık 10 bin kilometre uzaklıktaki topraklarda buğday üretmeyi planladığını duyurdu. 

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan
Geçen hafta Türkiye’yi ziyaret eden Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ErdoğanFotoğraf: Aytac Unal/AA/picture alliance

Buğday açığı Venezuela ile kapatılır mı?

DW Türkçe olarak Türkiye’deki buğday üreticilerine, tedarikçilerine ve buğdayı işleyen sanayicilere buğday açığının nasıl kapatılması gerektiğini sorduk. 

Türkiye’deki hububat ticareti gerçekleştiren firmaların oluşturduğu Hububat Tedarikçileri Derneği (HUBUDER) Başkanı Gülfem Eren’e göre Türkiye, önümüzdeki günlerde arz tarafında bir sıkıntı yaşamayacak ancak fiyat artışlarından ciddi şekilde etkilenecek. 

Eren, buğday üretiminin Ukrayna, Avustralya, Arjantin, Pakistan, Çin, Avrupa Birliği ve Hindistan’da azalması beklenirken; Kanada, Türkiye, Rusya’da artacağının tahmin edildiğini söylüyor. 

Durumu Amerikan Tarım Bakanlığı verileri ile anlatan Eren, „Bu istatistiklere göre 2021 yılında dünyada 779,3 milyon ton buğday üretimi gerçekleşti. 2022 yılında ise 5,9 milyon tonluk bir kayıp tahmin ediliyor. Ayrıca 2022 yılında dünyanın buğday üretimi tüketimine göre 12 milyon ton daha az olacak. Bu arz açığı önceki yıldan devir stokları ile kapanacaktır. Dolayısıyla dünya genelinde büyük bir arz sıkıntısı olmasa da navlun fiyatlarındaki artış ve Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş ülkelerin stok oluşturma çabalarını güçlendirecek ve tedarik önceki yıllara göre zorlaşacak“ ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’nin bu yıl 19,5 milyon tonluk bir buğday rekoltesine sahip olmasının beklendiğini hatırlatan Eren, sertifikalı tohum ve gübre kullanımının azalmasından dolayı bunun 18 milyon tona kadar gerileyebileceğini dile getiriyor. 

Tedarikçiler: Venezuela’da maliyet ve kalite sorunu var

Dahilde İşleme Rejimi kapsamında mamul madde ihracatı amaçlı olarak Rusya, Ukrayna gibi ülkelerden ithalat yapıldığının da altını çizen Eren, Venezuela’da buğday üretme planının ise bu noktada başarıya ulaşamayacağını ifade ediyor.

Eren’in bu konudaki değerlendirmesi şöyle: „Venezuela, bir Güney Amerika ülkesi olup tropikal bir iklime sahip. Bu nedenle buğday üretilse bile ortaya çıkacak hastalık ve zararlılar nedeniyle Türkiye’deki uncuların kullandığı kalitede buğday üretiminin mümkün olmadığını düşünüyoruz. Ayrıca bu ülkeden Türkiye’ye buğday taşıma maliyetlerinin yüksek olması dezavantaj oluşturmaktadır. Bunun yerine buğdayın anavatanı olan Türkiye’de ekilmeyen alanların buğday üretimine kazandırılması, sulanan alanların artırılarak verimliliğin ve ülke içerisinde arzın artırılmasının daha düşük maliyetli ve kolay olduğunu düşünüyoruz.“

Un sanayicileri: Alternatif arayışı olumlu

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin kendi ürettiği buğdayın yüzde 80’ini gıda sektöründe yüzde 11’ini yem sanayisinde, yüzde 6’sını ise tohumluk olarak kullanıyor. Ayrıca makarna gibi ürünlere dönüştürülen ürünlerin üretimi için de yıllık 4,5-6 milyon ton buğday ithal ediyor. 

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Türkiye Un Sanayicileri Federasyonu (TUSAF) Başkanı Haluk Tezcan’a göre buğdayda alternatif üretim alanlarının oluşturulması önümüzdeki yıllar için önem taşıyor. Türkiye’de sanayicilerin ihtiyaçlarını karşılama noktasında Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerde buğday üretimi yaptığını da paylaşan Tezcan, Venezuela’da buğday üretimi konusunu kendilerinin de haberlerden öğrendiğini belirtiyor. Türkiye’nin ikili ilişkilerinin iyi olduğu ülkelerle bu şekilde iş birlikleri yapmasının oldukça değerli olduğunu anlatan Tezcan, „Özellikle kurak geçen dönemlerin ardından sanayiciler buğday bulmakta çok zorlandı. Bu anlamda yeni ve değişik pazarların oluşturulması Türkiye’nin rekabet gücünü arttıracaktır. Ancak biz bunun yanında yerli üreticiye sağlanan desteklerin daha fazla arttırılmasını da önemli buluyoruz“ şeklinde konuştu.

Sudan ve Nijer’de de kiralanan arazileri hatırlattı

HUBUDER Başkanı Gülfem Eren, bu konudaki açığın kapatılması için yerli üretim vurgusu yaparken geçmişte Sudan ve Nijer’den kiralanan büyük miktardaki tarım arazisinden de bir sonuç alınamadığını hatırlatıyor. Eren bu konuda Türkiye’nin buğday üretiminin artırılmasına yönelik politikaların yeni duruma göre güncellenmesini elzem gördüklerini aktarıyor.

Türkiye, son yıllarda Sudan’dan yaklaşık 800 bin hektar, Nijer’de ise 1 milyon hektar büyüklüğündeki tarım arazilerini 99 yıllığına kiralamıştı. Planlara göre Türkiye bu topraklarda özellikle yem sanayisi ve iklime uygun bitkiler yetiştirecekti ancak şimdiye kadar bu yolda ciddi bir mesafe alınamadı.

Ukrayna krizi Türkiye’deki ekmek fiyatını nasıl etkileyecek?

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

Yem sanayicileri: Yerli üretime destekle açık kapanabilir

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Tarım Meclisi Başkanı ve aynı zamanda Türkiye Yem Sanayicileri Birliği Başkanı olan Ülkü Karakuş ise DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede bu konuda tek ve en önemli çözümün yerli üretim olduğunu söyledi. „Çanakta bal olsun arı Bağdat’tan gelir“ atasözü ile konuya giriş yapan Karakuş, şöyle devam etti: „Sudan ve Nijer’de araziler kiralandı. Yıllardır bir sonuç göremedik. Burada zaten özel sektörden ziyade kamunun yol alması gerekiyor. Özel sektör sadece tecrübesi ile projelere dahil olabilir. Ama bir sanayici oraya gidip üretim yapar mı? Şu şartlarda çok zor. Zaten henüz bir sonuç da yok. Venezuela planı için de pek detay bilmiyoruz ama iklimi ne, hangi tür buğday üretiliyor, kalitesi ne bunların cevaplarının da olması gerekiyor. Ukrayna’da da üreticilerimiz buğday üretiyordu. Ama savaş çıktı ve ekipmanlarını bile bırakıp geldiler. Oysa buğdayda ilk olarak yerli üretici daha fazla düşünülse 5-6 yılda çok iyi noktaya gelebiliriz. Bu yıl verilen fiyat gibi önümüzdeki yıllarda da fiyatlar verilsin işte siz o zaman görün çiftçi üretim yapıyor mu yapmıyor mu. Bu yıl yüksek fiyat verildiği için bile gelecek sezon çok sayıda çiftçi buğday üretimini arttıracaktır.“

„Fiyat dalgalanmalarından etkileniyoruz“

Buğday ve diğer hububatlarda dönem dönem problemlerin yaşandığını belirten Karakuş, son aylarda yaşanan fiyat artışları karşısında Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) daha önce benzeri görülmemiş bir sübvansiyon uygulamak zorunda kaldığını anlatıyor. Bu noktada sorunun çözümünden uzaklaşılıp hep sorunun yönetilmesi konusunda mesai harcandığını anımsatan Karakuş, „Türkiye’nin geleneksel olarak yaklaşık 19 milyon ton buğday, 7 milyon ton arpa ve 7 milyon ton mısır üretimi var. Yani bu alanda 35 milyon tonluk üretimden bahsedebiliriz. Bir de ihracat yapmak için bazı hammaddeleri ithal ediyoruz. Burada da 5-6 milyon ton buğday, 2,5 milyon ton mısır ve 500 bin tonluk soya ürünü ithalatımız var. Bu ithal ettiğimiz ürünleri işleyip satarak ciddi kâr elde ediyoruz ama fiyatlardaki dalgalanma yüzünden artık tonuna 300 dolar ödediğimiz ürüne 400 dolardan fazla vermek zorunda kalıyoruz. Yani fiyat artışlarından etkilenerek büyük bir bedel de ödüyoruz. Zira TMO sıkıntılı dönemlerde iç tüketim için bile dışarıdan yüksek fiyata ithal ettiği ürünü iç piyasaya çok ucuza vermek zorunda kalıyor. Yoksa ekmek çok pahalı olur. Tabii bunlar genel olarak sorunları çözemiyor. Çözüm dışarıdan ziyade kendi üreticilerimizde“ diye konuşuyor.

Üreticiler: Önce buradaki boş arazileri değerlendirin

Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göreTürkiye’de 2020-2021 sezonunda toplam 69,2 milyon dekar alana buğday ekimi gerçekleşmişti. Bu alanda Konya yüzde 9’luk payla lider. Buğday üretiminde ilk 10’daki diğer illerin payı ise şöyle: Şanlıurfa yüzde 5,8, Ankara yüzde 5,2, Diyarbakır yüzde 3,9, Yozgat yüzde 3,8, Sivas yüzde 3,5, Tekirdağ yüzde 2,8, Çorum yüzde 2,7, Kayseri yüzde 2,7 ve Mardin yüzde 2,5.

Güneydoğu’daki kuraklık gıda fiyatlarını daha da artırabilir

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

DW Türkçe’ye kendi bölgelerindeki son durumu değerlendiren Şanlıurfa Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Başkanı Abdullah Melik, yerli üreticiyi desteklemek yerine Venezuela gibi ülkelerde buğday üretme girişimlerinin yerli üretimi bitireceğini söylüyor.

Sürekli artan maliyetler yüzünden çiftçilerin üretimden koptuğuna değinen Abdullah Melik, önce Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) çiftçiler için daha uygun hale getirilmesi gerektiğini anlatıyor. Özellikle Şanlıurfa’daki 2,5 milyon dönüm buğday ekili arazinin 2,2 milyon dönümünün sulu tarımla işlendiğinin altını çizen Melik, „Sulama için elektrik kullanmak zorundayız. Ancak çiftçiye memur gözüyle bakılıyor. Çiftçi aylık para kazanmıyor, tarladan mahsulünü alıp sattığı zaman para kazanıyor. Buna rağmen çiftçinin elektrikleri kesiliyor. Çiftçi sulama yapamazsa, gübre kullanamazsa nasıl ürününden verim alacak? Bu girdi maliyetleri ile üretimde kalmak gerçekten çok zor. Önce bunların çözülmesi gerekiyor. Ardından da kullanılmayan, boş durumdaki tarım arazilerinin bir şekilde üretime kazandırılması lazım. Bunun çözümünü dışarıda aramak yanlış. GAP’tan tam anlamıyla faydalanamazsak elimizdeki toprağı iyi kullanamazsak istediğimiz sonuca ulaşamayız“ diyor.

Buğday üretiminin toplumun her kesimini ilgilendirdiğini hatırlatan Melik, şöyle devam ediyor: „Asgari ücretli için de toplumun en üst gelir grubunda bulunanlar için de buğday stratejik bir ürün. Tüm üretim zincirini etkiliyor. Buğday üretiminin bu yüzden çok daha güçlü şekilde desteklenmesi gerekiyor. Çiftçi için alım garantisi verilmesi gerekiyor. Çiftçi eğer buğdayını üretirken nereye satacağını bilirse işte o zaman sürdürülebilir bir üretim süreci gerçekleşir.“

 

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Atina gayri askeri statüdeki adaları silahlandırıyor

On İki Ada 1912 Trablusgarp Savaşı’nın ardından diğer Ege adaları ile birlikte İtalya’ya verildi. 1947’de imzalanan Paris Antlaşması ile de adalar Yunanistan’a bırakıldı. Atina yönetimi ise uluslararası hukuku hiçe sayarak adaları silahlandırıyor.

On İki Ada, ismini Osmanlı Devleti’nin Müslüman olmayan bölgelerde uyguladığı yönetim şeklinden alıyor. Bu nedenle On İki Ada 12 adet değil, 20’den fazla irili ufaklı adadan oluşuyor. Bu adalar; Sisam ve Girit adaları arasındaki bölgede yer alıyor.

On İki Ada kapsamındaki adalar Trablusgarp Savaşı’nın ardından imzalanan Uşi Antlaşması ise İtalya’ya bırakıldı.

Adaların silahlandırılması

Adalar Osmanlı Devleti’ne geri verilecekti. Ancak adaların Osmanlı Devleti’ne teslimi hiçbir zaman gerçekleşmedi.

İkinci Dünya Savaşı’nı takiben 1947’de imzalanan Paris Antlaşması ile de adalar Yunanistan’a verildi. Adalar Yunanistan’a silahlandırılmaması koşuluyla gayri askeri statüde bırakıldı.

[Fotoğraf: Meis Adası’ndaki askeri barakalar / Google Maps]

Ege adalarının statüsü 1923 Lozan Antlaşması ile belirlendi. On İki Ada ise 1947’de Paris Atlaşması ile gayri askeri statüye dahil oldu. Ancak Yunanistan 23 gayriaskeri statüdeki adayı cephanelik haline getirdi.

Kültürel soykırım politikaları

Bazılarına havaalanı inşa etti, bazılarına savaş uçakları yerleştirdi. Ayrıca, kıta sahanlığının adalar kıyısı baz alınarak belirlenmesini isteyen Atina yönetimi, Ege’de maksimalist yaklaşımla uzlaşmaz tutumunu sürdürüyor.

Özellikle Rodos ve İstanköy’de yaşayan Türk azınlık ise kültürel soykırım politikalarına maruz kalıyor.

Bu çerçevede, Osmanlı döneminden kalan mimari eserlerin adı değiştiriliyor,
Türk Vakıflarına ait haraç-mezat satışı yapılıyor.

Türkiye’den BM’ye mektup

Ankara, Yunanistan’ın hukuk dışı tutumuna sert tepki gösterdi. Konuyu Ekim 2021’de Birleşmiş Milletler’e taşıdı.

Gönderilen mektupta, Atina’nın tavrı ile ilgili uyarılarda bulunuldu. Türkiye bu hukuk dışı adımlara her mecrada tepkisini sürdürüyor. Yunanistan ise uluslararası hukuku görmezden gelmeye devam ediyor.

Kaynak: TRT Haber
https://www.trthaber.com/haber/dunya/israil-iran-nukleer-faaliyetleri-konusunda-dunyaya-yalan-soyluyor-684477.html

Yunanistan’ın adalar provokasyonu

Yunanistan, Ege Denizi’nde Lozan ve Paris Antlaşmaları ile kurulan dengeleri bozdu. Silahlandırılmaması gereken adaları uluslararası hukuku çiğneyerek kışlaya çevirdi. Yunanistan’ın adalar provokasyonunu derledik…

Egedeki Adaların statüsü uluslararası hukukla belirlendi. Buna rağmen Türkiye ile Yunanistan arasında krizlere sebep oldu. Son birkaç yıl içinde de adeta birer cephaneliğe dönüştü.

Adaların Yunanistan’a devir süreci

1912’de Osmanlı Devletine geri verilmek şartıyla önce İtalya’ya devredildi, 1923’teki Lozan Antlaşmasında silahsız tutulmaları hükme bağlandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu kez de Yunanistan’a verildi.

Egedeki Adaların statüsü uluslararası hukukla belirlendi. Buna rağmen Türkiye ile Yunanistan arasında krizlere sebep oldu. Son birkaç yıl içinde de adeta birer cephaneliğe dönüştü.

Adalar yeniden siyasetin gündemine oturdu.

Ege Adaları On iki adayı da içine alıyor.

Adaların Yunanistan’a devir süreci

1912’de Osmanlı Devletine geri verilmek şartıyla önce İtalya’ya devredildi, 1923’teki Lozan Antlaşmasında silahsız tutulmaları hükme bağlandı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu kez de Yunanistan’a verildi.

Miçotakis’ten Ege’de yeni provokasyon
Emekli Büyükelçi Uluç Özülker, „Türkiye’nin o günkü koşullarda da gücü ne yazık ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında burada ortaya çıkıp da 1 kavga verip bunlar benim diyebilecek noktada değildi yazıktır ama gerçek bu. Bugünkü Türkiye değil, Türkiye keşke olabilseydi.“ değerlendirmesinde bulundu.

Adaların Yunanistan’a devrinde aynı şart yine geçerliydi. Ege adaları silahsız kalacaktı. Bu durum Paris Antlaşmasıyla da garanti altına alındı.

Yunanistan 1950’den itibaren adaları silahlandırma çalışmalarına başladı

1950’den itibaren Yunanistan adaları silahlandırma çalışmalarına başladı. Yunanistan bu silahlandırmayı ya inkar etti ya da gerçeklikten uzak gerekçelere dayandırdı.

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zuhal Mert Uzuner konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:

„Kıbrıs sonrası Türkiye’nin adalara da çıkartma yapabileceği söylemi ortaya çıktı. Ve bu bağlam üzerinden ilerleyerek Yunanistan, kendisini savunmaya çalıştığını söylüyor. Türkiye şu ana kadar hani herhangi bir adaya karşı bir saldırı falan yapmış değil. En yakında bildiğimiz örnek kardaktır. Eee Kardak’ta Yunan komandoları çıktığı için Türkiye diğer kayalığa çıkmıştır. Yani durduk yerde Türkiye bir şey yapmadı.“

„ABD, Türkiye’de istediğini yapamayınca Yunanistan’a yöneldi“

2021 yılında silahlanma hız kazandı. Çünkü Yunanistan artık yalnız değildi. Türkiye’nin en büyük müttefiklerinden Amerika, Ege adalarına silah konuşlandırmaya başladı. Böylelikle Yunanistan’da bulunan Amerikan askeri üslerinin sayısı 10’a yaklaştı.

SETA Araştırmacısı Prof. Dr. Yücel Acer, „Türkiye artık hani eskisinden farklı olarak başka ülkelerin politik araçları olmaktan ziyade kendi ulusal çıkarları ve güvenliği için bağımsız politikalar izlemeye çalışan ve bunu da önemli oranda bu gerçekleştirebilen bir ülke. Öyle olunca amerika birleşik devletleri eskisinden farklı olarak türkiye’de istediği askeri faaliyetleri ya da üstleri gerçekleştiremeyeceğini farkında sanki bana Yunanistan bunun bir alternatifiymiş gibi düşünülüyor diye görüyorum ben.“ dedi.

Dedeağaç askeri üsse dönüştü

2021’de Yunanistan ilk kez NATO’nun „Defender Europe 21“ tatbikatına dahil edildi.

Dedeağaç’a 1800’den fazla Amerikan zırhlısı ve 20 binden fazla asker çıkarması yapıldı.

Türkiye’den BM’ye mektup

Yaşanan gelişmeler ışığında Türkiye, konuyu uluslararası arenaya taşıdı.

Ankara, Ekim ayında, yaşanan ağır ihlali anlatan bir mektubu Birleşmiş Milletler’e gönderdi.

Mevlüt Çavuşoğlu şu açıklamayı yapmıştı:

„Yunanistan buraları bu antlaşmaları ihlal ediyor dolayısıyla Yunanistan bundan vazgeçmezse bu adaların egemenliği tartışılır. Çünkü şartı ihlal ediyorsunuz.“

İki ülke arasındaki gerilim Miçotakis’in Amerikan Senatosunda yaptığı konuşmayla iyice arttı.

Erdoğan: Artık benim için Miçotakis diye birisi yok

Ankara’nın tepkisi en üst perdeden geldi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan şu ifadeleri kullanmıştı:

„Geçen hafta bir Amerika seyahati oldu ve Senato’da Türkiye’nin aleyhine gerekiyorsa bu konuşmaları yaptığı gibi ‚F16’ları sakın ha Türkiye’ye vermeyin‘ demek suretiyle Amerika’ya bu şekilde adeta telkinlerde bulundu. Şimdi biz bu yıl stratejik konsey toplantısı yapacaktık. Artık benim için Miçotakis diye birisi yok. Kendisi ile de böyle bir görüşme yapmayı asla kabul etmiyorum. Bundan sonrasını Miçotakis kendisi düşünsün kimlerle görüşecekse kimlere nerede nasıl üsler kurduracaksa buyursun kurdursun. „

Miçotakis destek arayışında

Türkiye tepki gösterdi. Miçotakis’in uluslararası arenada destek arayışları ise devam etti.

Yücel Acer, „Avrupa Birliği Liderler Zirvesi’nde Yunanistan Başbakanı Miçotakis bunu bu hukuki yaklaşımı Türkiye’nin adalara karşı bir saldırganlığı olarak gündeme getirdi ve diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerin desteğini talep etti. Şimdi Yunanistan’ın politikalarında bu unsur çok ön plana çıkar. Yani Türkiye’yi tırnak içinde ‚hukuksuz‘ bir ülke olarak gösterip. Bunun üstünden Türkiye’ye karşı 1 cephe oluşturmaya çalışma yaklaşımı da var. Yunanistan’ın uzun süredir takip ettiği bir yaklaşım bu.“ şeklinde konuştu.

NATO müttefikleri karşı karşıya

Hem Yunanistan hem Türkiye hem de Amerika NATO üyesi… Bu da durumu daha karmaşık hale getirdi.

Doç. Dr. Zuhal Mert Uzuner, „NATO Türkiye’siz aslında son derece zayıf bir birlik haline gelir. Yani adı olan ama içi olmayan bir şey haline gelebilir. Artı ABD bunu ister mi? Yani bu çok önemli bir konu. Biliyorsunuz Türkiye’nin tepkileri üzerine gene ABD’den bu kongrede yapılan konuşma sonrası açıklama geldi. Ve o açıklamada evet Yunanistan kritik bir ortağımız. Ama Türkiye’de çok önemli bir ortağımız dediler.“ ifadelerini konuştu.

Yunanistan’ın iç siyasetindeyse durum biraz farklı.

Türkiye uluslararası hukuktan doğan hakları sebebiyle Yunan kamuoyu için korku unsuru.

„Üslerden kurtulmak uzun vadede Yunanistan için kolay olmayacaktır“

Silahlanma Yunan kamuoyunda tek alternatif olarak görülüyor. Ancak bu yaklaşım uzun vadede bir soruna dönüşebilir.

Prof. Dr. Yücel Acer’in açıklamaları şu şekilde:

„Yunanistan’ın bu dönemde Amerika’ya bu kadar kucak açtığı bir dönemde hani bir nevi neredeyse şartsız hani istediğiniz yere askeri üs açabilirsiniz gibi bir hani bir noktaya gelmiş olması. Kaldı ki askeri üs. Açılmasına izin verilmesi bir ülke için gerçekten ciddi bir sorundur. Çünkü uzun vadede ciddi bir sorundur. Bugün araştırdığınız askeri üslerden nasıl kurtulacağınızı yarın kara kara düşünmemiz gerekebilir. Çünkü yani kapatsanız bir türlü kapatmanız, bir türlü gibi bir noktaya gelirsiniz.“

Yunan ekonomisi zor durumda…

Silahlara ödenmesi planlanan 16 milyar euro ile daha da zor durumda kalabilir.

SETA Araştımacısı Prof. Dr. Yücel Acer konuya ilişkin değerlendirmede bulundu:

„Yunanistan’ın elindeki kaynakları nereye yönlendirdiğini meselesi, Yunanistan’ın ekonomik geleceği açısından çok önemli. Burada elindeki mevcut kaynakları askeri malzeme alımından ziyade tabiki yatırıma aktarması beklenir ama Yunanistanın tabi. Bunu bir nevi Amerika’nın gücüyle çözmeye çalışması Yunanistan’ın sorunu çözdüğü anlamına gelmiyor. Şu anlamda gelmiyor çünkü yani bunun bir maliyeti olacaktır Yunanistan’a uzun vadede. Çünkü Amerika’nın öncelikli öncelikleri kendi çıkarları olacaktır.“

Haber: TRT Haber • Fahriye Demirci
https://www.trthaber.com/haber/gundem/yunanistanin-adalar-provokasyonu-685598.html

Kamera: Sefa Bakış-Fatih Özdemir
Kurgu: Tuncay Yılmaz

Türkiye 307 milyar dolar fakirleşecek

Dolar kurundaki artışlar milli gelir hesaplarını da değiştirdi. Hükümetin geçen yılın eylül ayında açıkladığı 2022-2024 dönemine ait Orta Vadeli Program’da yapılan hesaplamalar, bu yıl dolar kuru ortalamasının 9,27 olacağı varsayımına dayanıyordu.

Bu yıl Türkiye’nin yüzde 5 büyüyeceğini hesaplayan ekonomi yönetimi, gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) Türk Lirası bazında 7 trilyon 880 milyar lira, dolar bazında 850 milyar dolar olacağını öngörüyordu. Aynı hesaplamayla kişi başı GSYH öngörüsü de 9 bin 947 dolardı.

Hedefler tutmadı

Ancak yıla 13,4 lira seviyesinden başlayan dolar kuru, yılbaşından bu yana yüzde 28 artışla 17,20 seviyesini geçti. Buna göre yıllık ortalama kur 14,51 seviyesine ulaştı.

Orta Vadeli Program’da bu yıl için yapılan hesaplamalar kur artışıyla şaştı. Bu yıl içinde gerçekleşen ortalama kura göre hesaplandığında, sadece kur farkından dolayı Türkiye’nin milli geliri 543 milyar dolara iniyor. Kişi başına milli gelir ise 6 bin 354 dolara geriliyor.

Buna göre, ekonomi yönetimi yıl sonuna kadar adım atmazsa, kişi başına 3 bin 593 dolar fakirleşen Türkiye, kâğıt üzerinde milli gelirden 307 milyar dolar kaybediyor.

Öte yandan bu hesaplama, hükümetin bu yılki yüzde 5’lik büyüme hedefinin tuttuğu ve kurun yeni rekorlar kırmadığı varsayımına dayanıyor.

Hükümet bu yıl için yüzde 5 büyüme hedefi koysa da Merkez Bankası’nın reel ve finansal sektör temsilcileri ile profesyonellerden oluşan 48 katılımcıyla gerçekleştirdiği mayıs ayı beklenti anketinde 2022 büyüme beklentisi yüzde 3,3 oldu.

Büyüme öngörüleri düşük

Uluslararası kuruluşların Türkiye için 2022 büyüme tahminleri de hükümetin yıllık öngörüsünden daha düşük.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), 8 Haziran’da yayınladığı „Ekonomik Görünüm“ raporunda, Türkiye için 2022 yılı GSYH büyüme tahminini yüzde 3,7 olarak açıkladı. OECD, yüksek enflasyon ve azalan tüketici güveninin, tüketici harcamalarını sınırlayacağı, yatırımların ise jeopolitik faktörler ve finansal koşullardaki belirsizlikten olumsuz etkileneceği değerlendirmesinde bulundu.

Uluslararası Para Fonu (IMF) en son Nisan ayında Türkiye için büyüme tahminini yüzde 3,3’ten yüzde 2,7’ye indirdi. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in Mayıs ayında açıkladığı büyüme beklentisi yüzde 3,5 olurken, Dünya Bankası’nın büyüme tahmini yüzde 2,3’te kalıyor.

Kur tahminleri yükseliyor

Kur tahminleri ise yukarı yönlü. Dolar/TL değerlemesi üzerinden çalışmalarda bulunan İngiliz Standard Chartered Bank, Ocak ayında yayınladığı raporda, 2022 yıl sonu kur tahminini 12 seviyesinden 20’ye çıkardı. İngiltere merkezli HSBC, Mayıs ayında dolar/TL için yıl sonu tahminini 16,5’ten 17,5’e yükseltirken, İtalyan bankası Unicredit’in tahmini 18 oldu.

Merkez Bankası’nın Mayıs ayı piyasa katılımcıları anketine göre ise katılımcıların yıl sonu dolar/TL beklentisi 17,57.

Ekonomistler, dünyadaki merkez bankalarının faiz arttırımına gittiği dönemde, Türkiye’de kurlardaki ve enflasyondaki yükselişi durdurmak için para politikasının etkin araçlarından biri olan faiz artırımından kaçınılmasının ekonomiye güveni zedelediği görüşünde. Buna göre ekonomi yönetiminin faiz artırımı yerine kullandığı enstrümanlar geçici çözüm sunarken, yatırımcılar güvenli limanlara yöneliyor ve kurdaki yükseliş hızlanıyor.

Dolar bazında küçülme

Mevcut veriler de Türkiye’nin milli gelirinin TL bazında artarken dolar bazında eridiğini gösteriyor. Bu da geçen yıl dünyanın en büyük 21 ekonomisi olan Türkiye’nin daha alt basamaklara düşmesine yol açabilir. 

Resmi verilere göre Türkiye, yılın ilk çeyreğinde TL bazında yüzde 7,3 büyüme kaydederken, dolar bazında yüzde 4,9 küçüldü. Kişi başı milli gelir de 9 bin 539 dolardan 9 bin 374 dolara geriledi. Uluslararası arenada 10 bin dolar kişi başı milli gelir için psikolojik sınır olarak kabul görüyor. Türkiye’de kişi başı milli gelir ise 2018 yılından bu yana 10 bin doların altında seyrediyor.

Kişi başına gelirde 78. sırada

AKP iktidarının en büyük iddialarından biri Cumhuriyet’in 100’üncü yılı olan 2023 yılında Türkiye’nin ilk 10 ekonomi arasında yer almasını sağlamaktı. Ancak 2015’te dünyanın en büyük 16’ncı ekonomisi olan Türkiye, IMF’nin Nisan ayı raporuna göre, geçen yıl 806,8 milyar dolarlık GSYH ile en büyük ilk 20 ekonomi içerisinden çıkarak 21. sıraya geriledi. Aynı rapora göre Türkiye, kişi başına gelir açısından da 2015 yılında 66’ıncı sıradayken 2021 yılında 78’inci sıraya indi.

Fon, Nisan ayında açıkladığı raporda, bu yıl da Türkiye’nin 692,4 milyar dolarlık milli gelirle 23. sıraya gerileyeceğini tahmin etmişti. Öte yandan diğer ülkelerin GSYH’sinin artmadığı düşünülse dahi, kur kaynaklı gelişmelerden dolayı Türkiye’nin daha alt basamaklara inmesi söz konusu olabilir. 

Dolmuşçular artan akaryakıt fiyatlarından şikayetçi

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Buğdayın fiyatı nasıl belirleniyor?

Uzun yıllar boyunca bir ton buğdayın fiyatı aşağı yukarı 200 euroydu. Ukrayna Savaşı’nın başlamasından sonra bu fiyat iki katına çıkarak 400 euroya yükseldi. Bu artış, bilhassa yoksul ülkelerde gelirlerinin büyük kısmını gıdaya harcayan insanlara büyük darbe oldu.

Dünyadaki buğday hasadının yaklaşık 785 milyon tona denk gelen dörtte birlik kısmı başka ülkelere ihraç ediliyor. Büyük bölümü ise üretildiği ülkede satılıyor, işleniyor ve ekmek gibi ürünlere dönüştürülerek tüketiliyor. Fiyat ve kalite de bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor.

İki büyük borsa

Buna karşılık buğdayın dünya pazar fiyatı bulunuyor ve bu fiyat özel borsalarda belirleniyor. Tarım ürünlerinin borsadaki ticareti konusunda uzmanlık hizmetleri sunan Kaack Alivre Alım Satım şirketinin müdürü Wolfgang Sabel fiyatın belirlenmesinde işleyişi şöyle anlatıyor:

„Dünyada iki önemli opsiyon borsası var. Chicago’daki Chicago Ticaret Kurulu (CBOT) ve Paris’teki Euronext. Prensipte bu borsalar devletin gözetimi altındaki fiyat barometreleridir. Buralarda düzenlenir; belli standart ve prensiplere göre çalışılır. Fiyat üzerinde sadece arz ve talep belirleyicidir.“

Standardizasyondan kasıt miktar ve kalitenin tam bir biçimde ifade edilmesi. Bir örnek vermek gerekirse: Avrupa Birliği menşeli 50 ton ekmek buğdayı, asgari yüzde 11 protein, azami yüzde 15 nem içeriyor. Ancak bu standartların belirlenmesi sayesinde dünya genelinde ticaret mümkün hâle gelebiliyor.

Üreticiler, tüccarlar ve işleyiciler açısından bu borsaların koyduğu fiyat bir nevi bir toptancı fiyatı ve piyasadaki aktörler açısından da bir ölçü oluşturuyor. Ancak bu ölçüden sapmalar da duruma ve yere göre mümkün.

CBOT
CBOTFotoğraf: Chicago United States of America/Zuma/imago images

Fiyat belirleme ve güvence altına alma

Fiyat belirlemenin yanı sıra opsiyon borsaları bir başka önemli fonksiyonu daha yerine getiriyor. Üretici, işleyici ve tüccarlara başta yaptıkları hesap üzerinden işlem yapma imkanını sunuyor. Sabel bunu süpermarket zincirine gelen un üzerinden örneklendiriyor. Diyelim bu süpermarket zinciri eylül ayında 500 gramlık paketler halinde büyük miktarlarda un almak için bir buğday değirmeniyle anlaştı. Sabel „Tabii bugünden eylül ayında buğday fiyatının nasıl olacağı bilinmiyor ancak bugünden bir vadeli alım satım kontratı yapılabiliyor“ diyor.

Vadeli kontratlar ya da future sözleşmeler büyük opsiyon borsalarında gelecekteki bir olay için yapılan anlaşmalar. Bizim örneğimizde değirmen ihtiyaç duyulan miktarda buğday için belli bir fiyatı sabitlemiş oluyor ve bu temelde hesap yapıp süpermarket zincirine bir teklif sunabiliyor.

Eylül ayı geldiğinde değirmen yereldeki çiftçiden buğdayı tedarik ediyor ve o gün geçerli fiyat neyse onu ödüyor. Diyelim ki fiyat ton başına 400 euro. Değirmen ise daha önce yaptığı vadeli kontratı ton başına 300 euro üzerinden yapmıştı. Yani her bir ton başına planlandığından 100 euro daha fazla ödemek zorunda kalacak. Bu durumda borsadaki hesabından ton başına 100 euro kredi alabiliyor. Sonuç olarak değirmenin maliyet hesabını üzerine kurduğu ton başına 300 euroluk fiyat sabit kalmış oluyor.

Hesaplama temeli

Çiftçiler de bu şekilde fiyat dalgalanmalarına karşı kendilerini güvence altına alıyorlar. „Bir çiftçi bir sonraki hasada bakarak 300 euroluk bir fiyat güvence altına alırsa ve fiyat 400 euroya yükselirse satışta daha fazla kazanmış oluyor ancak bunu borsadaki hesabına ödemesi gerekiyor. Eğer buğdayın fiyatı 200’e düşerse bu kaybı ise borsa hesabından dengeliyor.“

Tüm bu ticari işlemlerin temeli reel olarak mevcut olan buğday. Ancak fiyat güvencesi borsadaki hesaplar üzerinden sağlanmış oluyor. Wolfgang Sabel „Borsa burada mali değerleri dengelemiş oluyor, fiziksel olarak buğdayın alımına satımına müdahale etmiş olmuyor“ diyor.

Sabel tüm müşterilerinin buğdayın ya üretici ya satıcı ya da işleyicisi olduğunu belirtiliyor. Ancak opsiyon borsasında olmak için ise böyle bir koşul bulunmuyor. Burada spekülatörler de var. Kazançlarını beklenen ile gerçek fiyatlar arasındaki farktan kazanıyorlar. Arbitrajcılar ise örneğin farklı borsalardaki bölgesel fiyat farklarından kâr elde ediyorlar.

Mısır'da buğday hasadı
Yakın gelecekte buğday fiyatlarında düşüş beklenmiyorFotoğraf: Ahmed Gomaa/Photoshot/picture alliance

İyileşme beklenmiyor

Buğday fiyatının ton başına 400 euroyu aşması, savaş halinde olan Rusya ile Ukrayna’nın dünyada ihraç edilen buğdayın üçte birini üretiyor olmalarından kaynaklanıyor. Yaklaşık 200 milyon tonun yaklaşık 60 milyon tonu bu iki ülke tarafından üretiliyor. Sabel „Dünya Ukrayna ve Rusya buğdayından vazgeçemez, miktarlar çok büyük“ diyor.

Bu durumda her şey fiyata etki edebiliyor ve yüksek fiyat dalgalanmalarına neden olabiliyor. Buna Ukrayna’da savaşın sürdüğü bölgelerden gelen haberlerden ABD’de bir sonraki hasadın nasıl olacağına dair tahminlere kadar birçok etken dahil.

Buğdayın alıcısı durumundaki birçok ülkenin başta Afrika’dakiler olmak üzere kalkınmakta olan ya da kalkınmanın eşiğindeki ülkeler olması da durumu dramatik hale getiriyor. Sabel „Bu ülkelerde insanlar gelirlerinin yüzde 60 ila 80’ini gıdaya veriyor. Eğer ekmek en önemli gıda maddeleri arasındaysa ve bir anda fiyatı iki katına çıkıyorsa, bunun sonuçları olacaktır“ diyor.

Alman Çiftçiler Birliği buğday fiyatının Ukrayna Savaşı’ndan bağımsız yüksek olmaya devam edeceği tahmininde bulunuyor. Daha koronavirüs pandemisi sürerken fiyatlar atmıştı. Birlik Başkanı Joachim Rukwied „Gübre sıkıntısı çekiyoruz ve gübre fiyatları aşırı derecede yüksek“ diyor. Buna tedarik zincirinde yaşanan sorunlar ekleniyor, birçok insan yedek parça bulmakta zorlanıyor. Rukwied „Üretimde görece hızlı bir artış bekleyemeyiz“ diyor. Sabel de benzer fikirde: „Buğday 2023’e kadar pahalı olmaya devam edecek.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ankara ile gerilim tırmanıyor, Berlin ile Atina yakınlaşıyor

Almanya Başbakanı Olaf Scholz 10 Haziran Cuma günü, Maliye Bakanı Christian Lindner de 14 Haziran Salı günü Yunanistan’ı ziyaret edecek.

Aslında Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un da, Scholz’tan bir gün önce Atina’yı ziyaret etmesi planlanıyordu. Ancak koronavirüse yakalanması nedeniyle Pakistan ziyaretini yarıda kesen Baerbock, Atina ve hemen ardında da Ankara için planlanan resmi ziyaretlerini ertelemek durumunda kaldı.

Baerbock’un Atina ziyareti son anda ertelenmeseydi, Yunanistan ilk kez bir haftadan daha kısa bir süre içerisinde, Almanya’dan hem başbakan hem de iki önemli kabine üyesini ağırlamış olacaktı.

DW Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Atina merkezli Avrupa ve Dış Politika Vakfı’nın (ELIAMEP) kıdemli uzmanı Dr. Ronald Meinardus, „Yakın tarihte, Almanya’dan bu kadar üst düzey siyasetçinin çok kısa aralıklarla Yunanistan’ı ziyaret etmedikleri konusunda hemen herkes hemfikir. Bu gerçekten çok istisnai, özel bir ilgi ve yoğunluk“ dedi.

Scholz’un Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitsotakis’in Selanik’e davetini kabul etmesinin „büyük bir sürpriz“ olduğunu söyleyen Meinardus, Maliye Bakanı Lindner’in de hemen ardından Yunanistan’ı ziyaret etmesinin bu temasların önemini gösterdiğini vurguladı.

Geçmişte Alman hükümetlerinin Yunanistan’ın ekonomi politikalarını sıklıkla eleştirdiğini, son dönemde ise Berlin’in Atina’nın ekonomide uyguladığı reformları övdüğünü belirten Meinardus, „Yunan ekonomik reformları için Bakan Lindner’in olumlu değerlendirmeleri, Almanya’nın Yunanistan’a daha kapsamlı yeni bir söylemini de yansıtıyor“ diye konuştu.Scholz’un bölge turu ve Selanik ziyareti

Almanya Başbakanı Scholz, cuma günü Batı Balkanlar, Yunanistan ve Bulgaristan’ı kapsayan iki günlük bir seyahate çıkıyor.

Scholz’un ilk durakları Kosova ve Sırbistan olacak, akşam saatlerinde ise Yunanistan’a geçecek. Mitsotakis’in özel daveti üzerine, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (SEECP) ülke liderleriyle Selanik’teki akşam yemeğine katılacak olan Scholz, Yunan mevkidaşı ile ikili bir görüşme de gerçekleştirecek. Bir gün sonra da önce Kuzey Makedonya ardından da Bulgaristan’a geçecek.

Alman hükümeti, Scholz’un ziyaretlerinde, Batı Balkan ülkelerinin AB perspektiflerinin ele alınacağını, Almanya’nın bölgesel işbirliğinin geliştirilmesine katkılarının görüşüleceğini açıkladı. Görüşmelerin ana gündem maddeleri arasında ayrıca „Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısına ortak tepkinin” de yer alacağı ifade edildi.

Ukrayna’ya destek için Atina ile işbirliği

Almanya Başbakanı Scholz’un, Mitsotakis‘in akşam yemeği davetini kabul etmesinde, son dönemde Berlin ile Atina arasındaki yakın temasların, Ukrayna’ya destek konusunda işbirliğinin etkili olduğu yorumları yapılıyor.

Ukrayna’ya askeri açıdan yeterli destek vermediği için müttefikleri tarafından eleştirilen Alman hükümeti, söz verdiği yardımları zamanında sevk edemediği için de artan bir kamuoyu baskısıyla karşı karşıya bulunuyor.

Berlin son olarak Atina’ya, elindeki Sovyet yapımı BMF-1 zırhlı araçları Ukrayna’ya göndermesini, karşılığında Almanya’nın Yunanistan’a Marder model zırhlı muhabere aracı vermesini önerdi.

Yunan hükümetinin bu öneriyi kabul etmesi ağır eleştirilerin hedefindeki Scholz’u kısmen de olsa rahatlattı.

„Atina Berlin’den siyasi destek bekliyor“

ELIAMEP uzmanı Meinardus, Almanya’dan Yunanistan’a üst düzey ziyaretleri yorumlarken, „Sanırım Berlin, özellikle şimdi, Ukrayna savaşı nedeniyle, Yunanistan’ın önemli bir ortak ve Batılı müttefik olduğunun altını çizmek istiyor“ görüşünü dile getirdi.

Yunanistan’ın izlediği politikalar ve attığı adımlarla Batı’yı desteklediği konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmadığına işaret eden Alman uzman, „Ama Yunan diplomasisini bugünlerde daha çok endişelendiren konu, Ege’de Türkiye ile tırmanan yeni gerilimler“ şeklinde konuştu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, „Benim için Mitsotakis diye biri yok” çıkışıyla Atina ile ikili diyalogu askıya aldıklarını duyurması, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da Yunanistan’ın Ege’deki adaları silahlandırmaktan vazgeçmediği takdirde „bu adaların egemenliğinin tartışılır hale geleceğini“ açıklaması, Yunanistan’da büyük yankı uyandırmış durumda.

Türk yetkililerin neredeyse her gün Yunanistan hakkında yaptıkları açıklamaların Atina’da „hasmane söylemler“ olarak algılandığını anlatan Ronald Meinardus, Yunan hükümetinin Scholz’dan beklentisini şöyle özetledi:

„Yunan tarafı, Ukrayna konusunda Batı’yı desteklediklerini çok net bir şekilde ortaya koyarken, bunun karşılığında Almanya’nın, Türkiye ile olan ihtilaflarında kendilerine siyasi destek vermesini isteyecektir.“

Macron kınadı, Scholz „kabul edilemez“ mesajı verdi

Başbakan Mitsotakis, sadece Almanya’dan değil tüm AB üyelerinden Yunanistan ile dayanışma sergilemelerini istiyor.

Mayıs sonunda Brüksel’de düzenlenen AB liderler zirvesinde Ankara ile tırmanan gerilim hakkında Avrupalı mevkidaşlarını bilgilendiren Mitsotakis, Türkiye’yi „Doğu Akdeniz’de istikrarsızlık faktörü“ olarak betimledi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron zirveden ayrılmadan önce yaptığı açıklamada, „hiçbir ülkenin AB üyesi bir ülkenin egemenliğini tehlikeye sokamayacağını“ vurgularken, Türk yetkililerin Yunanistan’ın adaları üzerindeki egemenliğini sorgulamalarının kınanması gerektiğini söyledi, „Ben de bunu şu anda yapmış bulunmaktayım“ dedi.

Almanya bir süre Ankara-Atina hattında tırmanan tansiyonu yakından izlenmekle birlikte, konuyla ilgili açıklama yapmaktan imtina etmişti. Scholz Hükümeti konuyla ilgili yöneltilen sorulara „her iki tarafa diyalog çağrısı yapıyoruz“ yanıtını vermekle yetinmişti.

Bu tutum Yunanistan’ın Avrupa ülkelerinden destek istediği ve Scholz ile Mitsotakis’in Ukrayna için zırhlı takası konusunda mutabakata vardıkları AB zirvesi sonrasında değişti.

Almanya’dan Türkiye’ye yönelik eleştirel ifadeler

Alman Hükümeti Sözcü Yardımcısı Wolfgang Büchner, zirveden bir gün sonra, 1 Haziran’da, Berlin’de düzenlenen hükümetin olağan basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtlarken Macron’un aksine Türkiye’yi kınamadı, ancak Ankara’yı ve üstü kapalı ifadelerle Erdoğan’ın sergilediği tavrı eleştiren ifadeler kullandı.

Büchner, „Başbakan Scholz, özellikle içinden geçilmekte olan süreç nedeniyle, NATO’daki tüm müttefiklerin birlik sergilemeleri ve aralarında birbirlerini hedef alan provokasyonlardan kaçınılmaları gerektiği görüşünde“ açıklamasını yaptı.

„Yunan hava sahasının ihlali ve Yunan adaları üzerindeki uçuşlar doğru bir tavır değil“ diyen Büchner, „AB üyelerinin egemenliğinin sorgulanmasını kabul edemeyeceğimizi de açıkça vurgulamak istiyorum. Biz sorunların gerilimin tırmandırılması yoluyla değil diyalog yoluyla çözümlenmesinden yanayız“ görüşünü kaydetti.

„Yunanistan yola gelmeyecek. Artık bu ülke ile ikili görüşme yapmayacağız“ açıklamasını yapan Erdoğan’a da dolaylı olarak mesaj veren Büchner, müttefikler ile görüşmelere kapıyı kapatmanın yapıcı bir tutum olmadığını ve bunun ittifakın ruhuna aykırı olduğunu vurguladı.

Berlin’in mesajları ne anlama geliyor?

ELIAMEP kıdemli uzmanı Ronald Meinardus, „Bu açıklamalar, Sayın Erdoğan’a son derece diplomatik bir dille, ‘agresif söylemlere ve Yunan hava sahası ihlallerine son ver, diyalog masasına dön‘ mesajıdır. Bu konuda Almanya’nın Yunanistan’a verdiği destek çok açık. Yine doğu Ege adaları konusunda da Berlin, AB’nin politikalarını destekliyor. Ankara’nın öne sürdüğünün aksine adaların egemenliğinin sorgulanamayacağı görüşünde“ dedi.

Almanya’nın önümüzdeki dönemde, Türk-Yunan geriliminde, nasıl bir tavır takınacağı, diplomatik bir inisiyatif üstlenip üstlenmeyeceği büyük ilgi uyandırıyor. Alman Hükümeti’nin geçmişte Türkiye’ye yönelik silah satışlarına getirdiği sınırlamaları sürdürüp sürdürmeyeceği, bu politikasını daha da sertleştirip sertleşmeyeceği de merakla izleniyor.

Almanya denizaltılarını teslim eder mi?

ABD’nin Türkiye’nin F-16 talebine yeşil ışık yakmaması için yoğun çaba gösteren Yunanistan, uzun bir süredir Almanya’dan da Türkiye’ye satın aldığı modern denizaltıları teslim etmemesini istiyor.

Alman hükümetinin ortaklarından Yeşiller Partisi, seçimlerden önce silah satışına, özellikle de Türkiye’ye satın aldığı denizaltıların teslimatına karşı olduklarını duyurmuştu. Ancak Rusya’nın Ukrayna saldırısı, büyük bir değişime yol açtı. Pek çok siyasi analist Yeşillerin Ukrayna’nın askeri olarak desteklenmesine büyük önem atfettiği, silah satışları ile ilgili pozisyonunda bu nedenle esnekliğe gittiğine dikkat çekiyor. Bunun Türkiye’ye yansımaları olup olmayacağı ise henüz net değil.

Alman Hükümeti’nin, başta Ukrayna’daki savaş ile ilintili pek çok konu olmak üzere Ankara’yı kendi safında tutmak için elinden geleni yapmaya çalıştığına, ama aynı zamanda Erdoğan’ın ve ortağı MHP’nin Yunanistan’a karşı hamlelerini de çok ciddiye aldığına dikkat çeken Meinardus, şu görüşü aktardı:

„Yeşiller Rusya’nın saldırısına karşı koyabilmesi için Ukrayna’ya ağır silahların verilmesini destekliyor, silah tedariğinde daha esnek hareket ediyor. Ama söz konusu olan Ukrayna. Erdoğan Türkiye’sine silah verilmesine onay verip vermeyecekleri, Kuzey Suriye’ye yeni askeri operasyon ve bir partner, NATO müttefiki olan Yunanistan’a tehditler ışığında apayrı bir konu.“

Scholz, Merkel gibi arabuluculuk için devreye girer mi?

Bir önceki Almanya başbakanı Angela Merkel, Türkiye ile Yunanistan arasında gerilimin bir askeri ihtilafın eşiğine gelmesi üzerine devreye girmiş, taraflar arasında yeniden bir diyalog sürecinin başlatılmasını sağlamıştı. Peki, Scholz hükümeti de benzer adımlar atar mı?

Alman Hükümeti’nin Sözcü Yardımcısı Büchner, „Almanya geçmişte de Yunanistan ile Türkiye arasında yanıt aranan sorulara, güvene dayalı diyalog ve uluslararası hukuk zemininde yanıt bulunabilmesine için çaba göstermişti. Gayet tabii ki, tarafların bunu yararlı görmeleri halinde bunu desteklemeye hazırız“ açıklamasını yaptı.

Avrupa’nın güneydoğusunda huzurlu, yapıcı bir ortamın Almanya için önem taşıdığına dikkat çeken Ronald Meinardus ise, „Bunun için Atina ile Ankara arasında gerilimin düşürülmesi büyük önem taşıyor. Alman Hükümeti de Ankara’yı Atina ile diyalogun sürdürülmesi için iknaya çabalayacaktır. Ancak şu aşamada Alman tarafının somut bir arabuluculuk girişimini görmüyorum. Bunun için her iki tarafın onayı ve açık bir talebi gerekli“ değerlendirmesini aktardı.

Merkel’ın Erdoğan’ın kulak verdiği, ciddiye aldığı çok az sayıdaki yabancı liderlerden biri olduğunu, iki liderin arasında çok özel bir ilişki bulunduğunu hatırlatan Alman uzman, Alman hükümetinde yakın vadede Merkel’in konumuna benzer bir statüye sahip olabilecek bir siyasi çıkmasının güç olduğunu aktardı, „Sayın Merkel, bu konuma Türk hükümeti gibi zorlu bir partner ile çok, çok uzun yıllara dayanan, sabırlı diplomasi girişimleri ile geldi“ dedi.

„Çok baş ağrıtan, sorunlu partner“

Bu arada bir çok Batılı başkentte olduğu gibi Berlin’de de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki dış politika hamleleri, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerine blokajı, Suriye’nin kuzeyine askeri operasyon hazırlığı ve Yunanistan ile tırmandırılan gerilimi, endişeyle izleniyor.

Alman hükümet kaynakları, Erdoğan’ın sadece dış politika hamleleri değil, iç politikada süren otoriterleşme adımları, Türkiye ekonomisinde istikrarsızlığa yol açan politikalarının da endişe kaynağı olduğunu dile getiriyorlar.

„Türkiye, bir kez daha, çok baş ağrısına yol açan sorunlu partner konumunda“ değerlendirmesini yapan Ronald Meinardus, „Oysa Berlin ve Batı’nın ana hedefi Moskova’ya karşı safların sıkılaştırılması“ dedi.

„Erdoğan Batı ile uyumlu ilişkilere ilgi duymuyor“

Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, hasta olmasaydı Atina’dan sonra Ankara’ya da ilk resmi ziyaretini gerçekleştirecekti.

Ziyareti hakkında yaptığı açıklamada Baerbock, Türkiye’yi „vazgeçilmez partner“, Almanya ile Türkiye arasındaki bağı da „benzersiz“ olarak olarak nitelendirmişti.

Ancak Baerbock, derin görüş ayrılıkları bulunan konuları da Türk muhataplarıyla görüşmek istediğini söylemiş, insan hakları konularını, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi olarak yerine getirmediği yükümlülüklerini bu kapsamda dile getirmişti.

Baerbock açıklamasında „Bu konularda, izlediğimiz yolların ne denli ayrışmakta olduğunu görüyoruz, bunların yeniden birbirine yakınlaşmasını sağlamak zorundayız“ demişti.

ELIAMEP kıdemli uzmanı Ronald Meinardus,  Almanya’nın Türkiye’nin daha fazla Batı’dan uzaklaşmasını istemediğini söylerken, sözlerini şöyle tamamladı:

„Ama soru şu: bunun bedeli ne olacak? İlişkilerin düzeltilmesi için çok yoğun bir diplomasi gerekecek. Şahsen, Erdoğan’ın iç siyasi gerekçeler nedeniyle bu aşamada Batı ile uyumlu ilişkilere ilgi duymadığı hissiyatına sahibim. Erdoğan, Almanya ve Batı ile gerilimli ilişkilerin seçmenlerde karşılık bulduğunu düşünüyor.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Kira düzenlemesi AYM’ye gidebilir

Türkiye’de emlak piyasasında yaşanan problem büyüyerek devam ederken ev sahipleri ve kiracılar arasındaki anlaşmazlıkların önüne geçmek için yeni bir düzenlemeye gidiliyor.

Buna göre Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda kabul edilen düzenlemeyle 1 Temmuz 2023 tarihine kadar kira yenileme dönemlerinde ev sahipleri kiracılarına en fazla yüzde 25 zam yapabilecek.

Mevcut şartlarda kira artış oranı tüketici enflasyonun son 12 aylık ortalaması dikkate alınarak hesaplanıyor. Bu hesaba göre Mayıs ayı için kira artış oranı yüzde 39,33 olarak belirlenmişti. Ekonomistlere göre Türkiye’deki enflasyonun önümüzdeki süreçteki projeksiyonuna bakıldığında bu oranın Temmuz ayında yüzde 50’ye yaklaşması, Ekim ayında yüzde 60’ı aşması Aralık ayında ise yüzde 70’e dayanması bekleniyordu.

Türk Lirası’ndaki değer kaybı düşünüldüğünde bu beklenti çoğu kiracı için ciddi bir problem oluşturdu. Zira ev sahiplerinin büyük bölümü son günlerde yasal artış oranını yetersiz bulduğu için kiracılara baskı yapıyor ve ev sahipleri ile kiracılar bu anlaşmazlığın çözümünü mahkemelerde arıyordu.

Hükümet ilk olarak bu anlaşmazlıkların çözümü için arabuluculuk şartı getirerek geçmişteki anlaşmazlıkların mahkemeler üzerindeki yükünü hafifletmeye çalıştı. Yüzde 25’lik tavan oran ise bu anlaşmazlıkların bir yıl süre ile dondurulmasını hedefliyor.

Peki kira artış oranının sabitlenmesi emlak piyasasını nasıl etkiler?

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Coldwell Banker Türkiye Başkanı Gökhan Taş’a göre uygulama mevcut kiracılar için olumlu görünse de yeni kiracılar için büyük problemleri de beraberinde getirecek.

Bazı evler ilandan çekildi

Daha uygulama yürürlüğe girmeden bunun ilk etkilerini göremeye başladıklarını anlatan Gökhan Taş, „Evini 5 bin liraya kiraya vermek isteyen bazı mal sahipleri bizi arayarak bu ilanları geri çekmek istedi. Mevcut kira artış oranını yetersiz buluyorlar ve aradaki farkı yeni kiracılara yansıtacaklar. Yani evlerini artık 5 bin liraya değil daha fazla bir ücretle kiraya vermek için hazırlanıyorlar“ diyor.

Gökhan Taş, ev sahiplerinin bundan sonra gerçekleşmesini tahmin ettikleri enflasyon bedelini de kiraya ekleyeceğini söylüyor.

„Aradaki fark anlaşmazlıkları sürdürür“

İstanbul’da emlakçılık yapan Erkan Özbaş, son dönemlerde kiracılar ile ev sahipleri arasında yaşanan anlaşmazlıkların ciddi boyutlara ulaştığını ve mahkemelerin bu dosyalarla dolu olduğunu aktarıyor. Mevcut sorunların bu uygulama ile düzeltilemeyeceğini söyleyen Özbaş, bu oranın yeni kiralık ev ilanlarını hızla yükselteceğini belirtiyor.

Başka bir emlakçı Ferik Kesik ise çözümün yüzde 25’lik artış oranında olmadığını vurgulayarak şöyle devam ediyor: „Değil yüzde 25, yüzde 10’a sabitlense de bu sorun çözülemez. Şimdi 2 bin liraya evini kiraya veren bir kişi sözleşme yenileme döneminde yüzde 25 zam yapacak ve eline artık aylık 2 bin 500 lira geçecek. Ama o ev sahibi kiracısını çıkarıp yerine başka bir kiracı koyabilirse 7 bin liradan kiraya verecek. Arada çok büyük bir fark var. Bu da anlaşmazlıkların önüne geçmez.“

İstanbul'da bir emlakçı
Fotoğraf: Ethem Tosun/DW

„Ev sahipleri için sorun olacak“

Avukat Hikmet Güngör de DW Türkçe’ye yaptığı yorumda uygulamanın şu an kirada olan ve Temmuz ayı ile birlikte sözleşme yenilecek kiracılar için oldukça olumlu olduğunun altını çiziyor. Ancak Güngör’e göre uygulama diğer taraftan ev sahipleri için ciddi bir mağduriyeti de beraberinde getiriyor.

Bazı mülk sahiplerinin bu mağduriyeti yaşamamak için kiracıları arayıp, „Bu uygulama bizi bağlamaz, biz daha yüksek oranda kira artışı yapacağız“ diyerek şimdiden niyetlerini belli ettiklerini anlatan Hikmet Güngör, kira düzenlemesinin hukuk dışı uygulamalara kapı aralayacağını dile getiriyor.

„Anayasa Mahkemesi’ne gideceğiz“

Durumu kendi müvekkilleri üzerinden anlatan Hikmet Güngör, kira düzenlemesi uygulamasının Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardından hemen iptal edilmesi için harekete geçeceklerini belirterek, şunları söylüyor:

„Bazı ev sahibi müvekkillerimizin Temmuz ayında sözleşme yenileme dönemleri geliyor. Bu enflasyonist ortamda onlar için yüzde 25’lik oran kabul edilemez. Burada 20 yıllık kira ile evin değerinin hesabından bahsediliyordu. Şu an bu 30-35 yıla çıktı. İnsanlar yaptıkları yatırımlardan mağdur olmamalı. Biz ilk olarak zamanı gelen sözleşmeler için Sulh Hukuk mahkemelerine oradan da Anayasa Mahkemesi’ne taşıyacağız bu olayı. Ancak burada yürütmenin durdurulması lazım. Çünkü dava süreçleri çok uzun ve Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karar geriye dönük işlemez. O yüzden burada bu uygulamanın hızla durdurulması için Anayasa Mahkemesi’ne gideceğiz.”

Uygulama ile birlikte her mülk sahibinin büyük bir tehlike içine düşeceğinin altını çizen Güngör, „Mülk sahiplerinin büyük bölümü de kira geliri ile harcamalarının bir kısmını finanse ediyor. Şu an onların giderleri yüzde 80 artarken kira gelirinin yüzde 25 artması çok büyük bir tehlike oluşturuyor. Yasal kira artış oranı yüzde 40. Siz ilk aydan ev sahiplerini yüzde 15’lik bir zarara uğratmış oluyorsunuz. Devam eden kira artış oranı zaten enflasyona karşı kiracıları koruyordu ama yeni çıkan uygulama ile aradaki makas çok açılacak ve iki taraf arasına çok büyük anlaşmazlıklara neden olacak“ diyor.

„Boş tarihli tahliye taahhüdü imzalatmak isteyecekler“

Hikmet Güngör, bugünden itibaren yaşanacak bir sıkıntı hakkında da uyarıda bulunuyor. Buna göre ev sahipleri son uygulamadan sonra artık yeni kiracılardan boş tarihli tahliye taahhüdü almak isteyecek. Güngör, „Ev sahipleri bunu yapmak isteyecek ve bir sorun daha ortaya çıkacak. Hükümet istediğine de tam olarak ulaşamayacak ve aynı zamanda anlaşmazlıklar körüklenecek“ ifadelerini kullanıyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ekonomideki önlemler silsilesi ne kadar etkili olur?

Türkiye ekonomisi bir süredir içinde bulunduğu darboğazdan çıkmak için yeni yollar arayışında. Son olarak Aralık ayında yaşanan kur krizi sonrasında devreye alınan Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının üzerinden henüz 6 ay geçmesine rağmen dolar, Türk Lirası karşısında yeniden 17 seviyesinin üzerine çıktı.

Uzun süredir yükseliş gösteren enflasyon da göz önünde bulundurulduğunda ekonomi yönetiminden son zamanlarda bazı önlemler gelmesi bekleniyordu. Beklenen açıklama 9 Haziran Perşembe gecesi geldi.

Hazine ve Maliye Bakanlığı enflasyon ve döviz alanlarında çeşitli başlıkları içeren yeni adımların  gece boyunca geleceğini duyurdu. Açıklamanın ardından piyasalarda heyecan yükselirken dolar, Türk Lirası karşısında yüzde 2’den fazla değer kaybetti. Ancak birkaç saat sonra Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan Gelire Endeksli Senet (GES) uygulaması beklentiyi karşılamadı ve dolar yeniden 17 lira seviyesini üzerine çıktı.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamasının ardından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından da farklı yeni adımların duyurusu yapıldı.

Peki bu adımların detaylarında neler var? 

İlk olarak Türk Lirası’na olan talebin arttırılması amacı ile açıklanan yeni uygulamaya yani Gelire Endeksli Senet (GES) ihracına bakalım. Hazine ve Maliye Bakanlığı, 15-22 Haziran tarihleri arasında GES ihracına ilişkin talep toplanacağını bildirdi. Gelire Endeksli Senetlerin Hazine tarafından belirlenen dönemsel getiri oranı yüzde 5,32, yıllık bileşik getiri oranı ise yüzde 23,04 olarak açıklandı. Bu çerçevede, söz konusu senetlerin getirilerine ilişkin ödemelerin hesaplanmasında Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) ve Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü (KEGM) tarafından bütçeye aktarılan üç aylık hasılat payları toplamı esas alınacak.

Türkei | Erhan Aslanoglu
Erhan AslanoğluFotoğraf: Privat

Yapılan açıklamada „GES’lerin kupon ödemelerinde esas alınacak beklenen hasılat payı tutarı olarak, 2022 Yılı Bütçe Kanunu’nda açıklanan 2022 yılı için toplam 874.144.000 TL (DHMİ’den sağlanan gelir tahmini 565.993.000 TL ve KEGM’den sağlanan gelir tahmini 308.151.000 TL) olan gelir tahmini tutarı baz alınacaktır“ denildi.

Türkiye, benzer uygulamaları geçmişte de yapmıştı. Gelire Endeksli Senet uygulaması bu anlamda bir ilk olma özelliği taşımıyor.

„Getiri oranı talebin zayıf kalmasına neden olacak“

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Piri Reis Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu’na göre açıklanan önlemlerin tamamına bakıldığında kısıtlı bir etki söz konusu olabilir.

Aslanoğlu, sunulan getiri oranının negatif faiz ortamı ve 12 aylık enflasyon beklentileri düşünüldüğünde oldukça düşük kaldığını söylüyor. Aslanoğlu’na göre bu oran uygulamaya olan talebin zayıf kalmasına neden olacak. Buna göre ciddi bir etki için 12 aylık enflasyon beklentileri de göz önünde bulundurularak buna yaklaşan bir oranın belirlenmesi gerekiyordu.

„Gelire Endeksli Senet bir ara formül“

Şimdiye kadar piyasada enflasyona endeksli tahviller ve bonoların konuşulduğunu ifade eden Aslanoğlu, „Bunların sistemde yaratabileceği negatif etkiler yeniden değerlendirildiğinde sanırım vazgeçildi. Sonuçta Türkiye’de çok ciddi bir negatif faiz var ve tasarruf sahipleri de bunu aşmanın yollarını arıyor. Kimi konuta kimi borsaya kimi de dövize ya da riskli varlıklara yöneliyor. Özellikle son dönemde dövize olan talepte ciddi artış var. Bir yandan da cari açık kura baskı yapıyor. Özetle Gelire Endeksli Senet (GES) dövize yönelimi yavaşlatmayı amaçlayan bir ara formül olarak düşünülmüş görünüyor“ diyor.

GES dolarizasyonu düşürür mü?

KKM mevduat uygulaması dövize endeksli olduğu için ekonomistler toplam mevduatların içerisinde KKM de dahil olmak üzere yabancı para cinsinden varlıkların payının yüzde 70’in üzerine çıktığını belirtiyor.

Hazine ve Maliye Bakanlığı açıklamasında GES’in vatandaşların Türk Lirası varlıklarına yönlenmesi için alternatif bir araç olarak planlandığı vurgulanıyor. Bu noktada Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu Türkiye’de tasarruf sahiplerinin davranışlarına bakıldığında uzun vadeli düşünmediklerini belirterek „KKM’deki tasarrufların bir kısmının buraya kayması ve mevduattaki tasarrufların bir bölümünün buraya kayması söz konusu olabilir. Ama Türkiye’nin hem yeni tasarrufa ihtiyacı var hem de döviz talebini azaltmaya. Burada asıl döviz talebi ithalattan kaynaklanıyor. Uygulama döviz talebinin önüne geçecek bir unsur gibi pek görünmüyor. Sadece bir süre daha mevcut tasarrufların yer değiştirmesi dövize olan talebi bir miktar bastırarak kurdaki baskıyı alabilecek nitelikte görünüyor“ değerlendirmesinde bulundu.

KKM gibi zaman kazandırır

Aslanoğlu, döviz talebinin güçlü kaynağı olarak ihracatçıları işaret ediyor. İhracat yapmak için temin edilen hammaddelerin dövizle alındığını ve aynı zamanda ihracat gelirlerinin yaklaşık yüzde 40’nın TCMB tarafından talep edildiğini hatırlatan Aslanoğlu, bu yüzden döviz talebinin sürekli canlı kaldığını anlatıyor. Aslanoğlu, GES uygulamasının KKM gibi sadece zaman kazandırıcı etkisi olabileceğini söylüyor.

BDDK ve TCMB’den kredi sınırlandırmaları

Önceki gecenin bir diğer önemli konu başlığı ise BDDK tarafından tüketici kredilerine getirilen yeni kısıtlamalar oldu. BDDK, artık 100 bin liranın üzerindeki bireysel krediler için taksit üst sınırının 12 ay olduğunu, 50 bin liradan 100 bin liraya kadar olan krediler için ödeme süresinin ise 24 ayla sınırlandırdığını açıkladı.

Aynı şekilde bu kısıtlamalar kredi kartı harcamalarına da sıçradı. Buna göre, limiti 25 bin lira ve altı olan kredi kartlarında aylık asgari ödeme tutarı yüzde 20, daha yüksek limitli kartlar için ise yüzde 40 olarak belirlendi.

TCMB de ticari kredilere ilişkin duyurusunu paylaştı. TCMB, ticari kredilerde yüzde 10 olarak uygulanan zorunlu karşılık oranının yüzde 20’ye çıkarıldığını duyurdu.

Yük yine Hazine’ye

Kredilere getirilen sınırlandırmaların ise örtülü bir faiz artışını gösterdiğine değinen Prof. Dr. Erhan Aslanoğlu, sözlerine şöyle devam ediyor: „Para politikası olarak doğrudan faizi kullanmama eğilimi var uzun süredir. Tam tersine düşüş amaçlanıyor. Bir taraftan da reel döviz talebini kesmek için adına faiz demesek de faize çok benzer bir araç sunulmaya çalışılıyor. Tabi bu yük de Hazine’ye kalmış oluyor. Kamu kendi elde ettiği geliri bir şekilde tasarruf sahibine aktaracak KKM’de olduğu gibi.“

Talep bastırılmak isteniyor

Son dönemde enflasyon ve cari açık sorununun ekonomi üzerindeki baskısını ciddi derecede arttırdığını ifade eden Aslanoğlu, „Bu talebi bastırarak enflasyonu bir miktar bastırmak hedefleniyor. Bir de yine ithalatı bu anlamda azaltarak hem enflasyonu hem de cari açığı azaltmaya yönelik adımlar diyebiliriz. Evet kısmen etkili adımlar olabilir. Ancak kredi talebi yüksek de olsa alım gücünün düştüğü bir ortamda insanlar ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik davranış gösteriyor. Diğer talepleri yaratanlar da zaten daha yüksek gelir grupları. O talebi bastıracak bir adım olmayabilir. Mevcut ortamda bu talebi azaltacak bir durum gözükmüyor“ diye konuştu.

Aslanoğlu, Türkiye’nin asıl ihtiyacının enflasyonun düşmesi olduğunu vurgularken atılan adımların enflasyonun sonuçlarına yönelik olduğunu anlatıyor. Aslanoğlu’na göre atılan adımlar bu yüzden kısa süreli ve zayıf etkisi olan adımlar olarak görülebilir.

Yurt dışından kaynak getirmeye teşvik

GES ve kredi sınırlandırmalarının dışında önceki gece açıklanan diğer adımlar ise şöyle oldu:

*Borsa İstanbul bünyesinde Emtia Borsası kuruldu. Emtia yatırımı için yurt dışına gitmek zorunda kalan yatırımcılara işlemlerini yurt içinde yapabilme imkânı getirildi. Altın sertifikası ihracı için de çalışmalara başlandığı duyuruldu.

*Yurt dışı borsalarda halka arz için başvuran şirketlerin SPK’ya ihraç ücreti ödemeyeceği açıklandı. Ayrıca yurt içinde halka arz olacak şirketler ise yabancı yatırımcıdan kaynak getirirse, Sermaye Piyasasın Kurulu’na ödenen kayıt ücretinde yüzde 90’a kadar indirim alacak.

*Bankalar, döviz hesabına karşılık ilave olarak Türk lirası cinsinden uzun vadeli sabit faizli menkul kıymet tesis edecekler. 

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Kriz büyürken 89 bin kişi milyoner oldu

Türkiye’de geçen Aralık ayı itibariyle kurlardaki ve enflasyondaki hızlı yükseliş orta ve alt gelir grubundaki vatandaşların gelirlerinin erimesine yol açarken, bu dönemin kazananı milyonerler oldu.

Ekonomik sorunların arttığı son beş ayda Türkiye 89 bine yakın yeni milyoner kazanırken, milyonerlerin toplam serveti 3,9 trilyon liraya ulaştı.

Türkiye’de resmi verilere göre Kasım 2021’de yüzde 21,3 olan yıllık enflasyon, Aralık’ta yüzde 36, Mart’ta yüzde 61 ve son olarak Mayıs ayında yüzde 73,5 ile geride kalan 24 yılın zirvesine tırmandı. Dolar kuru ise Aralık ayında gördüğü 17,82’lik rekor seviyesine yakın seyrediyor.

Kur artışları son dönemde gıda, elektrik, doğal gaz ve akaryakıt başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinde zam yağmuruna neden olurken, bütçedeki sıkıntı da ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) artışlarıyla giderilmeye çalışıldı. Enflasyondaki tırmanış karşısında gelirleri azalan vatandaşa bir yük de vergi artışlarından geldi.

Kurlardaki ve enflasyondaki yükselişi durdurmak için para politikasının etkin araçlarından biri olan faiz artırımından ise kaçınıldı. Geçen yılın son dört ayında toplam 500 baz puanlık faiz indirimi yapılırken, bu yılın ilk beş ayında politika faizi yüzde 14’te sabit tutuldu. 

Veriler Bakan Nebati’yi teyit ediyor

AKP’nin hafta sonu gerçekleşen kampında konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, kurlardaki ve enflasyondaki artışa rağmen neden faiz artırımına gitmediklerine ilişkin, „Bu sistemde dar gelirliler hariç firmalar, ihracatçılar kâr ediyor“ demişti.

Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati
Nureddin NebatiFotoğraf: Baris Oral/AA/picture alliance

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verileri, bu sistemden dar gelirliler hariç kazananlar olduğuna işaret ederek Nebati’nin sözlerini teyit ediyor. Veriler, düşük faiz yüksek kur politikasına dayanan ve „Yeni Ekonomi Modeli“ olarak adlandırılan sistemde banka hesaplarında 1 milyon lira ve üzerinde mevduatı olan kişi sayısının ve bu kişilerin toplam mevduatının arttığını gösteriyor.

Milyoner sayısı 600 bini geçti

BDDK’ye göre hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olan mudi sayısı Kasım 2021’den Nisan ayına dek geçen beş aylık süreçte 511 bin 405 kişiden 600 bin 118’e çıktı. Buna göre yüksek enflasyon döneminde 88 bin 713 kişi daha milyoner oldu. Milyoner sayısı beş ayda yüzde 17 arttı.

Hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olanların serveti ise Kasım 2021’deki 3 trilyon 246 milyar 796 milyon TL’den 3 trilyon 896 milyar 209 milyon TL’ye çıktı. Buna göre beş ayda milyonerlerin serveti 649 milyar 413 milyon TL arttı. Öyle ki servet artışı yüzde 20 oldu.

Milyonerlerin ortalama mevduatı ise aynı dönemde 6 milyon 349 bin liradan 6 milyon 492 bin liraya çıktı. Milyonerlerin 545 bin 477’sini yurt içi yerleşikler, 54 bin 641 bini yurt dışı yerleşikler oluşturdu. Yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 1 trilyon 533 milyar lirası yerel para cinsi, 1 trilyon 993 milyar lirası döviz tevdiat hesabı, 125 milyar 781 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu.

Kasım ayına göre, hesabında 1 milyon liranın üzerinde mevduat olan yurt içi yerleşiklerin TL cinsinden hesapları 572 milyar 426 milyon lira, döviz hesapları 28 milyar 572 milyon lira, kıymetli maden depo hesapları 18 milyar 171 milyon lira arttı.

Milli gelirdeki payları arttı

DW Türkçe’ye konuşan ekonomist Doç. Dr. Evren Bolgün, Kasım 2021 ile Nisan ayı arasındaki birikimli enflasyonun yüzde 45 olduğunu belirterek milyoner mevduatlarındaki yüzde 20’lik artışın enflasyon artışının gerisinde kaldığını söylüyor. Burada önemli olan hususun ise milli gelirden alınan payda göründüğüne işaret eden Bolgün, „Gayri safi yurt içi hasıla içerisinde emek ve ücret kesiminin aldığı pay 2016 yılından itibaren yaklaşık yüzde 5 kadar düştü. Buna mukabil sermaye ve brüt işletme gelirlerinin payı yüzde 7 kadar arttı“ diyor.

Doç. Dr. Evren Bolgün
Evren BolgünFotoğraf: Privat

Yabancı para mevduat ve kur korumalı mevduat toplamının toplam mevduat içerisindeki payının yüzde 72’lere ulaştığını belirten Bolgün, „Dolarizasyon tüm hızıyla devam ediyor. Gayri safi yurt içi hasılanın da yaklaşık 9 yılda, 900 milyar doların üzerinden 800 milyar doların altına doğru geldiğini görmekteyiz. Yani aslında paylaşılan pasta ciddi anlamda küçülmüş durumda. Paylaşım kavgası da seçime kadar olağan hızıyla devam edecek gibi gözüküyor“ ifadelerini kullanıyor.

Milyonerlerin sayısının arttığı dönemde asgari ücretli başta olmak üzere alt gelir grupları aylık kazançlarının önemli bir kısmını enflasyon karşısında kaybetti.

Asgari ücretlinin kaybı bir maaştan fazla

Bu yıl için net asgari ücret yüzde 50’ye yakın zamla 4 bin 253 lira 40 kuruş olarak belirlenmişti. Ancak yapılan zam aylar içerisinde eridi.

Asgari ücretlinin enflasyondan zarar görmemesi için maaşların Ocak ayında 4 bin 725 lira 50 kuruş, Şubat’ta 4 bin 952 lira 80 kuruş, Mart’ta 5 bin 223 lira 20 kuruş, Nisan’da 5 bin 601 lira 90 kuruş ve Mayıs ayında 5 bin 768 lira 80 kuruş olması gerekiyordu. Buna göre asgari ücretlinin beş aylık toplam enflasyon kaybı 5 bin 5 lira 20 kuruş ediyor. Bu da bir asgari ücretten daha fazlasına denk geliyor.

Prof. Dr. Aziz Çelik
Aziz ÇelikFotoğraf: privat

DW Türkçe’ye konuşan çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, „Sayın Nureddin Nebati aslında bir gerçeği itiraf etti. Bu gerçek, uygulanan ekonomik politikaların dar gelirlileri, emeklileri, işçileri, memurları ezdiği gerçeğidir“ diyor.

Ocak ayından bu yana asgari ücretliler ve emeklilerin enflasyonun altında ciddi bir biçimde ezildiğini söyleyen Çelik, asgari ücretin alım gücünün sadece Mayıs ayında 1500 lira civarında gerilediğine işaret ediyor. 

Ocak ayında emekli ve memura yapılan zammın, yılın ilk beş ayındaki yüzde 35 civarındaki enflasyon nedeniyle ciddi biçimde eridiğini vurgulayan Çelik, resmi enflasyonun gerçek enflasyonu yansıtmadığının da altını çiziyor.

„Yüzde 99 dışarıda tutuldu“

İşçi, memur ve emeklilerin en çok gıda enflasyonundan etkilendiğini ifade eden Çelik, bu enflasyonunun resmi verilere göre yüzde 90, DİSK Araştırma Merkezi’ne göre ise yüzde 118-135 arasında olduğuna dikkat çekiyor.

Ekonomik politikalardan hariç tutulan dar gelir grubunun Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturduğunu dile getiren Çelik, „Bu ülkede 21 milyon ücretli ve maaşlı çalışan var. 14 milyon emekli var, 2,5 milyondan fazla tarım çalışanı var, 5 milyondan fazla küçük esnaf var ve bunların aileleri var. Bunları topladığınız zaman bunlar ülkenin yüzde 99’unu oluşturuyor. Maliye Bakanı Sayın Nebati de izledikleri ekonomik politikaların bu yüzde 99’u dışarıda tuttuğunu açıklamış oldu“ ifadelerini kullanıyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle