Ekonomistler: Yanlış politikaları düzeltmek kolay olmayacak

Geçen hafta Türkiye ekonomisi için bazı önemli veriler açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı enflasyon istatistiklerine göre Mayıs ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 73.50 ile 1998 yılı Ekim ayından bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Üretici enflasyonu ise yüzde 132,16 ile 1995’ten bu yana en yüksek seviyeyi gördü.

TÜİK’in açıkladığı büyüme verilerine göre de Türkiye’nin ilk çeyrekteki yıllık büyüme performansı yüzde 7,3 oldu. Maaşlı çalışanların büyümeden aldığı pay geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35,5’ten yüzde 31,5’e geriledi.

İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan İSO 500 istatistiklerinde ise Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının 2021 dönem kârları yaklaşık yüzde 140 artış gösterirken işçilere ödenen ücretlerde bu dönemlerde yapılan artışlar yüzde 33,4’e kaldı.

Bu üç veri bize özellikle sabit ücretle çalışan kesimin yakın geçmişte yaşadığı alım gücündeki kaybı net olarak gösteriyor.

Öğrenci evlerinde geçim derdine karşı kullanılan yöntemler

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

Bu anlamda dış ticaret istatistikleri de önemli bir sonucu ortaya koyuyor. Mayıs ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 10,7 milyar oldu. Oysa sonbahar aylarından sonra yapılan açıklamalarda yeni ekonomi modeli ile cari açığın kapatılarak kurun dizginleneceği belirtiliyordu. Bu noktada hedeflerden uzaklaşılırken aynı zamanda Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değer kaybı da devam ediyor.

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan ekonomistler ise bu noktaya ciddi politika hataları ile gelindiğini söylüyor ve tek çarenin doğru ve sürdürülebilir para politikalarına dönülmesi olduğunu vurguluyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının doların Türk Lirası karşısındaki yükselişini bir müddet durdurabildiğine değinen ekonomistler bu ve yürürlüğe konması beklenen benzer uygulamaların da Türkiye ekonomisi için uzun vadede ciddi tahribatlar yaratabileceği uyarısında bulunuyor. Ekonomistlere göre önümüzdeki dönemde uygulanacak yeni yöntemler bütçenin üzerindeki baskıyı artırabilir. İyileşme süreci ise ciddi bir zaman dilimine yayılabilir.

„Yapısal bir soruna dönüşüyor“

2021 krizi öncesinde Türkiye ekonomisinin yaşadığı hastalıkların şu anda yavaş yavaş yeniden sirayet ettiğini söyleyen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Birdal, „Karşılaştığımız durum basit bir krizden çıkıyor ve yapısal bir soruna dönüşüyor. Biz yıllarca bütçe açığı ile mücadele ettik. Özellikle kamu kesiminin açığı çok önemli. Çünkü bu sorun kronikleştiği taktirde daha sonra bunu yenmek için çok daha büyük mali disiplin politikalarına ihtiyacınız oluyor“ diyor.

Ekonomist Arda Tunca
Ekonomist Arda Tunca Fotoğraf: Emre Eser/Privat

Yakın dönemde açıklanan ekonomik hedeflerle sonuçların ciddi anlamda birbiri ile çeliştiğini anlatan ekonomist Arda Tunca ise artık hükümet kanadından ekonomi ile ilgili gelen açıklamaların toplumda bir karşılığının olmadığını söylüyor.

Türkiye’de alım gücü | Vatandaş giyinmeye çare arıyor

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

„Ne olacağını bilmek çok zor“

Şu anda diğer ülkelerin merkez bankalarının ne yapacağını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) ne yapacağından çok daha iyi bildiklerini belirten Tunca şöyle konuşuyor:

„Bir seçim sürecine giriyoruz. Bu tempo ile önümüzdeki bir yıl nasıl geçecek? Biz bilmiyoruz. Ekonomi ile ilgili atılacak adımlar konusunda kimse fikir sahibi olamıyor. Ödemeler dengesinde nereden geldiğini göremediğimiz kaynağı belli olmayan net hata noksan kalemi var. Bunu geçmişte de görüyorduk. Belki de bu kalem önümüzdeki dönemde biraz güçlenerek çalışacak ve nereden geldiğini bilemediğimiz kaynaklar yaratılacak. Ama bunun da cevabı yok. Seçim havasındaki bir ülkede kurun düşmesi ve bununla birlikte enflasyonun da tempo kaybetmesi gerekiyor. Ancak ne olacağını bilmek çok zor. Bu alanlarda kısa süreli piyasa sakinlikleri görebiliriz.“

Genel olarak yaşanan büyük bir refah kaybı olduğunu ve bunun bedelinin toplum tarafından ödendiğini hatırlatan Tunca, önümüzdeki dönemde ücretlerde bir artış yapılması gerektiğini dile getiriyor.

„Bazı acı reçeteler gerekebilir“

„Dengeli ve doğru bir politika uygulansaydı bugün bu sonuçlarla karşılaşmazdık diyen“ İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, „Gelir dağılımı çok bozuldu. Evet ücretlere yapılan artışlar dönüp enflasyona etki ediyor bu böyle bir sarmal olabilir ama siz bu dönemde her alanda yaşanan ücret artışlarının yanında ücretli kesime artış sağlamalısınız. Bu kadar gelir dağılımının bozulduğu yerde sabit ücretle çalışan kesime artış yapmamak da insafsızlık oluyor. Şu an üreticiler ucuza kredi alıp üretim yapabiliyorlar. Üreticiye böyle bir destek de var ama bir şekilde sabit ücretle çalışanların alım gücündeki kaybın da giderilmesi gerekiyor“ şeklinde konuşuyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan
İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege YazganFotoğraf: privat

Oluşan tabloyu tersine döndürmek için bazı acı reçetelerin uygulanması gerektiğini anlatan Yazgan’a göre bu acı reçetelerin de gelinen noktada insaflı uygulanması gerekiyor. Ancak Yazgan, ucuz kredilerin, faiz politikasının ve diğer uygulamaların devam etmesinin her geçen gün daha büyük bir yük getirdiğinin altını çiziyor. Politikalardaki güçlü ısrarlar nedeniyle bu maliyetlerin arttığına değinen Yazgan’a göre bu durumdan çıkmak kolay olmayacak.

Hükümet, Türk Lirası’nı daha cazip hale getirmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasından sonra enflasyona endeksli yeni bir finans ürünün de üzerinde çıkartılabileceğini açıklamıştı. Prof. Dr. Murat Birdal, „Kur etkisini sınırlandırmak için alınan önlemlerin bütünüyle hazine sırtından kaynak aktarımı sağlanıyor. Ama politika faizini arttırmaktan kaçınıyorlar. Böyle yaptıkça bütçe açığı artarak devam edecek. Hem enflasyon artacak hem de Hazine’nin üzerindeki yük büyüyecek“ diyor.

Birdal, ekonomideki sorunun çözülmediğini sadece ertelendiğini anlatıyor.

„Seçimden sonrası gözetilmiyor“

Enflasyona endeksli tahvil ile kurdaki hareketin bir miktar sınırlandırılabileceğini ve yaz aylarındaki turizm gelirlerinin katkısı ile bir rahatlama yaratılabileceğini vurgulayan Birdal, „Ancak önümüzdeki dönemlerde maaşlarda bir ücret artışına gidilmesi gerekecek. Bu geçmiş dönemlerdeki fiyat hareketlerine de baktığınızda artık bir sarmala girdiğimizin göstergesi. Geçmiş dönemde olduğu gibi belki enflasyon yazın biraz hız kaybetse de yıl sonuna doğru hedeflerden çok uzaklaşılacağı belli“ ifadelerini kullanıyor.

Ekonomi yönetiminin seçimden sonrasını gözetmediğini ve bu şekilde uygulamalarla yola devam ettiğini savunan Birdal, iktidarın bütün imkanları seçime göre dizayn ettiğini ve „benden sonrası tufan“ anlayışı ile hareket edildiğini söylüyor.

Seçim öncesinde çıkarılacak tüm finansal enstrümanların devletin borçlanma maliyetini yukarı çekeceğini ifade eden Birdal şöyle konuşuyor:

„Vatandaşın üzerine asimetrik bir yük binecek. Seçim ekonomisi uygulamaları da uzun vadede hazinenin yapısal sorunlarını arttıracak. Vatandaş geçtiğimiz aylar içerisinde çok ezildi enflasyon karşısında. Özellikle asgari ücrete düzeltilme yapılmazsa Kasım ayında seçime gitmek mevcut iktidar için intihar olur. Ben açıkçası iktidarın garip bir şekilde kendi söylediklerine ve kendi dile getirdiklerine inandıklarını düşünüyorum. Aralık ayında enflasyonun düşeceğine, yeni yıldan itibaren de farklı bir sürece girileceği yönündeki beklentiyi içtenlikle paylaştıklarını düşünüyorum. Çok garip ve gerçeklikten uzak gözüküyor.“

„Bundan sonrası kemer sıkmadır“

Mevcut ekonomik koşulları muhalefetin iyi değerlendiremediğini dile getiren Arda Tunca da siyasi atmosferin giderek sertleştiğini, bunun önümüzdeki süreçte de devam edebileceğini aktarıyor. Bu dönemde ekonomik adımların da bu yönde gideceğini anlatan Tunca, „Kurdaki artış bir şekilde vatandaşın ödediği vergiler tarafından karşılanıyor. Genel olarak toplumun bu bilince sahip olduğunu göremiyoruz. Devlet bankacılık sisteminin içerisinde bir banka gibi hareket ediyor. Dar gelirli insanların ödediği vergilerin de ödediği bir vergi havuzunun içerisinden finanse ediliyor tüm bunlar“ diyor.

Bundan sonra bu alandaki yanlışları düzeltmeye niyetlenen herhangi bir iktidarın işinin hiç de kolay olmayacağına değinen Tunca, „Bundan sonra yaşanacak olan şey bir daralma bir kemer sıkmadır. Halk bu genişlemeci politikaların sonuçlarını eninde sonunda ödeyecek. Bundan kaçış yok. Hangi iktidar bugünkü manzarayı toparlamaya niyetlenirse niyetlensin bunun bedelini de halk ödeyecek“ şeklinde konuşuyor.

Vergi uzmanı Ozan Bingöl
Vergi uzmanı Ozan Bingöl Fotoğraf: Privat

„Ciddi bir kaynak ihtiyacı var“

Vergi uzmanı Ozan Bingöl de DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede toplanan vergilerin adil bir şekilde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Bütçenin yaklaşık yüzde 82’sinin toplanan vergilerden oluştuğunu hatırlatan Bingöl, şunları söylüyor:

„TRT payını elektrik faturalarından kaldırıyoruz ama hemen ardından TRT bandrol ücretlerine yüzde 100’e varana artışlar yapıyoruz. O zaman TRT payını kaldırmanın ne anlamı vardı? Bütçeye kaynak sağlamak için ilk başvurulan yöntem vergileri arttırmak. Anladığımız kadarıyla ciddi anlamda bir kaynak ihtiyacı var. Bu zamların devamı gelir mi? Bunun için kâhin olmaya gerek yok. Vergi artışlarının devam etmesi de kaçınılmaz görünüyor. KKM gibi bir sistemi uygulayıp da Mayıs ayı sonuna kadar 25-30 milyar lirayı geçecek ve bütçede yer almayan bir parayı ödüyoruz. Zaten KKM uygulaması bütçe hedefinde yoktu döneme başlarken. Döneme 240 milyar lira faiz ödemesi ve 278 milyar bütçe açığı hedefi ile başladık. Bunda daha KKM ve diğer vazgeçilen vergiler de yok. Umarız önümüzdeki günler daha da kötüye gebe olmaz. En azından vatandaşın alım gücünün korunduğu yoksulluğun ve hayat pahalılığının önüne geçildiği günleri görmek istiyoruz.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ekonomistler: KKM dolarizasyonu dizginlemiyor

Türkiye Aralık ayında büyük bir kur krizi yaşamış ve dolar, Türk Lirası (TL) karşısında 18 seviyesinin üzerine çıkmıştı. Türk Lirası’nda yaşanan bu rekor değer kaybı sonrasında hükümet tarafından hızla Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması devreye alındı.

Bu uygulamada temel amaç hem yüzde 60’ı aşan dolarizasyonu dizginlemek hem de Türk Lirası’ndaki değer kaybını bu şekilde durdurmaktı.

Uygulamanın devreye alınması ile birlikte dolar, aynı günlerde TL karşısında 10 seviyelerine kadar geriledi. Sonrasında Dolar/TL yeni yıla 13 seviyesinden başladı ve uzun bir dönem yükselmeye devam etti. Gelinen noktada bugün dolar/TL kuru 17,20 seviyelerini gördü.

Toplam mevduatlar içindeki TL ve yabancı para cinsinden varlıkların dağılımını gösteren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre 24 Aralık haftasında yabancı para cinsinden mevduatların toplam mevduatlar içerisindeki payı yüzde 62,65’ti. Bu, ilerleyen haftalarda yüzde 65’lere gelse de bugün yüzde 58 seviyesinde. Yani bu veriye göre KKM ile dolara olan talep kısmen yavaşlatılmış oldu.

KKM ve yabancı para mevduatlarının payı artıyor

Ancak ekonomistler aslında dolarizasyonun sanıldığı kadar da düşmediğini aksine yükseldiğini belirtiyor. Zira ekonomistlere göre KKM uygulaması da bir şekilde yabancı paraya endeksli olduğu için dolarizasyon hesabına dahil edilmesi gerekiyordu. BDDK verilerine göre KKM ve yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payı 24 aralık haftası yüzde 62,65 iken şu an yüzde 71,84’e çıktı.

Aynı verilere göre 24 Aralık haftasına toplam mevduatlar içinde Türk Lirası varlıkların KKM hariç payı yüzde 37,35 seviyesindeyken geçtiğimiz hafta bu oran yüzde 28,15’e kadar geriledi.

DW Türkçe’ye konuşan Hazine ve Maliye Bakanlığı Mülga Gelir Politikaları Eski Genel Müdürü ve IMF eski ekonomisti Dr. Burcu Aydın Özüdoğru bu noktada dolarizasyon hesabı yapılırken KKM varlıkların sayılmamasının yanlış olacağını vurguluyor.

„Kur korumalı mevduat da bir çeşit bir döviz varlığıdır ve aslında sizin dövizdeki varlığınızın fiyatını garantileyen opsiyondur yani o da bir çeşit yabancı paradır“ diyen Özüdoğru, KKM uygulamasının hem dolarizasyonu durdurmakta hem de TL’deki değer kaybını engellemekte başarılı bir uygulama olamadığını söylüyor.

KKM uygulamasının ekonomide sadece geçici bir etki yarattığını ancak bu alandaki yapısal sorunlara çare olmadığını hatırlatan Özüdoğru, yabancı paraya geçişin uzun dönemdir devam eden bir davranış olduğunu belirtiyor. Özüdoğru „Bundan 10 sene öncesine bakacak olursak Türkiye’de toplam mevduat büyüklüğü içerisinde yabancı paraların toplam mevduat içerisindeki payı yüzde 30’lar civarındaydı. Ama uygulanmakta olan ekonomi politikalarıyla beraber dolarizasyon 2018’e doğru bir tırmanış yaşadı. Sonrasında da düşük faiz politikasına ilişkin söylemler ve uygulamalar bu pay çok yüksek seviyelere ulaştı. En son geçen yıl burada yüzde 70’lik seviyeleri gördük. KKM devreye girince burada dolarizasyon azalmış gibi göründü ancak azalmadı. KKM de bir döviz varlığıdır“ yorumunda bulunuyor.

 „Sorunu çözmedi, enflasyonu körükledi“

Ekonomist Arda Tunca da DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede hükümet tarafından 6 ay önce yapılan açıklamaları anımsattı. O gün yapılan açıklamalara göre enflasyonun, TL’nin ve diğer göstergelerin çok farklı bir noktada olduğunu söyleyen Tunca, „Her şey hızla düzelecek söylemleri vardı. Ancak KKM ile istenilen düzelmenin sağlanamayacağının sürekli altını çizdik. Gelinen noktada kimin haklı olduğu ortaya çıktı. Bu yöntemler Türkiye’deki dolarizasyon sorununu çözmediği gibi enflasyon sorununu da körükledi. Çünkü kredi genişlemesinin önüne geçemediğiniz sürece sürekli piyasada talep yaratan bir durum ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu koşullar altında ne dolarizasyon düşebilir ne de enflasyon sorunu çözülebilir“ diye konuştu.

KKM hesaplarındaki varlıkların da dolarizasyon hesabına katılması gerektiğinin altını çizen Tunca, „KKM dolara endeksli bir üründür ve dolarizasyonun içinde değerlendirilmesi gerekir. KKM’yi saymasak bile şu an toplam mevduatın içerisinde yabancı para cinsinden mevduatın payı yüzde 57 gibi yüksek bir seviyede. Bu şekilde enflasyonu düşüremezsiniz. Riskleri gideremezsiniz. Bu şartlar altında Türk Lirası’na geçiş olmayacaktır. Şu an gayrimenkul piyasasında yaşananlar da bununla bağlantılıdır. Gayrimenkul, Türk Lirası’ndan kaçış aracı olarak görülüyor“ diyor.

„Gelinen nokta rasyonel değil“

DW Türkçe’ye konuşan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Eğitim ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Atılım Murat ise o gün yola çıkılan ortamla bugün gelinen ortam arasındaki farklılıkların sorunun temelini oluşturduğunu anlatıyor.

KKM ile dolarizasyonun kısmen durdurulduğunu belirten Murat, Ukrayna-Rusya savaşı ve enerji krizi gibi hesaplanamayan etkenlerin ise bu hedefleri ulaşılmaz kıldığını ifade ediyor. Özellikle cari dengede yapılan öngörülerin tutmadığını ve ‘sıfır’ hedefi ile çıkılan yolda bugün milyarlarca dolarlık cari açığın konuşulduğunu hatırlatan Murat, şöyle devam ediyor: „Bu süreçte tüm dünyada dolar güçlendi. Bunun yanında ekonomideki faiz baskısını hissediyoruz. Gelinen nokta hala rasyonel değil. Şimdiye kadar gerçekleşen enflasyona bakacak olursak bugün doların seviyesi rasyonel gelmiyor. Enflasyon hesabına göre daha yukarı gidebilir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da (TCMB) doları daha düşük seviyelerde tutabilir ancak piyasanın gerçekleri ile uyuşmuyor“ diyor.

Dr. Atılım Murat şöyle devam ediyor „İlla ki müdahale gelecektir. Ancak bunun ne şekilde olacağını bekleyip göreceğiz. Beklentimiz bir örtülü faiz arttırımı uygulaması. Yani politika faizine dokunulmayacağını artık biliyoruz. Ama çeşitli uygulamalarla örtülü bir faiz arttırımı yapılacaktır. Yeni araçlar denenecektir. Tabii bunlar uzun vadeli çözümlerden daha çok kısa vadeli rahatlamalar getirebilir sadece.“

Dr. Burcu Aydın Özüdoğru da belli bir seviyenin aşılması ile farklı finansal enstrümanlar ve çeşitli sermaye kontrolleri ile beraber durumun kontrol altına alınmaya çalışılacağını söylüyor. Bu noktada dolar için 20 lira seviyesine yaklaşılmasının kritik olabileceğine vurgu yapan Özüdoğru, „Bu seviyelere gelindiğinde yine kuru olan talebin azaltılmasına yönelik bir çaba görebiliriz. Ama sonuçta Türkiye’ye çıkan ve giren paranın değeri uluslararası piyasalar tarafından belirleniyor. Şu an dünyada en yüksek negatif reel faizi uygulan bir ülke olarak TL’nin değerini yabancı paraya endeksleyerek korumaya çalışmamız bize yapısal bir sonuç vermeyecektir“ diyor.

„Faiz arttırımı da yıkım olabilir“

Türkiye’de çoğu kesiminin uzun süredir kredi ile yaşamaya alıştığını belirten Arda Tunca, „Gelinen noktada artık ne Türk Lirası’na geçiş istenildiği gibi sağlanabilir ne de yeni çıkacak ürünler istenilen etkiyi yaratabilir. Türkiye ekonomisi büyük bir çıkmazın içine girmiş durumda. Evet düşük faiz politikasından vazgeçilmesi gerekiyor. Evet bunun Merkez Bankası tarafından çok doğru adımlarla yürütülmesi gerekiyor ama şu an ani bir faiz arttırımı da Türkiye ekonomisi için bir yıkım olur. Bu kadar krediye bağımlı vatandaşların olduğu bir ortamda faizlerin yükselmesi de çözümden uzak olacaktır. Çünkü gerekli olan seviyelerde zamanında yapılmadı aksine indirildi. Bu ancak parça parça ve zamana yayılarak yapılacak bir faiz arttırımı ile mümkün. Ve bu nu yaparken politika metinlerinde bu kararlılığın herkes tarafından görüşmesi şart“ diye konuştu.

Kamunun yükü artıyor

Hem kur tarafında hem de enflasyonda istenilen hedeflerin yakalanamamasının yanında KKM uygulamasının da kamu bütçesi üzerinde önemli bir yük oluşturduğunu anlatan Dr. Burcu Aydın Özüdoğru, „Burada zengin ile fakir arasında bir adaletsizlik var. KKM ile birlikte kamu kaynaklarının bir bölümü mevduat sahiplerine aktarılmış oluyor. Bu Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle çelişen bir durumu ortaya koyuyor. Ayrıca kamu tarafı ciddi miktarda koşullu yükümlülüğü üstleniyor. Uygulama hayata geçirilirken kamu tarafında ciddi bir yük oluşması beklenmiyordu. Ancak yılın ilk 5 ayındaki gerçekleşmelere baktığımızda kurdaki değer artışı şu an yüzde 17 seviyesinde tavan uygulanan faiz oranının oldukça üzerinde. Bu yüzden kamu tarafında ciddi bir yük birikimi var“ ifadelerini kullanıyor.

Türkei Arda Tunca Ökonom Finanzdienstleister Eko Faktoring
Arda TuncaFotoğraf: Emre Eser/Privat

Ekonomist Arda Tunca ise KKM’nin istenilen etkiyi yaratmadığı gibi enflasyonun artmasıyla alım gücü düşen vatandaşın omuzuna yeni bir yük daha bindirdiğini belirtiyor.

„TL üzerindeki baskı artacak“

Dünyadaki merkez bankalarının faiz arttırımına gittiği bu dönemde TL üzerindeki baskının daha da artacağına değinen Dr. Burcu Aydın Özüdoğru, „Şu an Türk Lirası’nda durmak enflasyona karşı bir kayıp gösteriyor. Lirada kalan bir kişi her ay yüzde 3 ile 5 arasında kayıp yaşıyor enflasyona karşı. Bizim enflasyonu kontrol altına almadan Türk Lirası’nda değer artışı sağlamamız mümkün görünmüyor“ diyor.

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Enflasyon kısa sürede düşürülebilir mi?

Türkiye ekonomisinin en büyük problemlerinden biri olan enflasyon durdurulamıyor. Nisan’da yüzde 70’e dayanan yıllık tüketici enflasyonun Mayıs ayında da bu yükselişine devam etmesi bekleniyor. Dönem dönem hükümet kanadından yapılan açıklamalarda ise enflasyonun geçici olduğu ve kısa sürede bu sorunun çözüleceği vurgulanıyor.

Türkiye’de enflasyonu kısa sürede düşürmenin pek mümkün olmadığını söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, „Kur şokları ve maliyet şoklarının yanında bir de enflasyon beklentileri çok kötü. Yani artık burada enflasyon sürekli olarak kendi kendini besleyen bir sürece girdi. Sürekli fiyatların artacağına dair bir beklenti var. Bu belirsizlik enflasyonun kısa süreçte düşürülmesi için bir engel“ diyor.

 İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan
İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege YazganFotoğraf: privat

Maliyet artışlarının yanında güçlü iç talebin de enflasyonu arttırdığına değinen Yazgan, „Bu etkenler ortadan kalksa bile enflasyon bir süre daha kendi kendini besleyecek bir noktada“ ifadelerini kullanıyor.

Enflasyondaki yükseliş neden durdurulamıyor?

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

1990’lı yıllarında yaşanan enflasyonu örnek gösteren Yazgan, o dönem hemen hemen bütün ürünlerdeki fiyat artışının birbirine paralel gittiğini şimdi ise fiyatlamalarda bir bozulma yaşandığını belirtiyor. Yazgan, yaşanan bu bozulmanın da enflasyonu düşürme noktasında bir zorluk olduğunun altını çiziyor.

Mayıs ayı enflasyon oranının 3 Haziran'da açıklanması bekleniyor
Mayıs ayı enflasyon oranının 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor Fotoğraf: Emre Eser/DW

Merkez Bankası’nın bağımsızlığına vurgu 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) bağımsız karar alamaması ve faizlerde yaşanan baskının enflasyondaki tırmanışa katkı yaptığını dile getiren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Birdal, bunun yanında küresel anlamda yaşanan maliyet artışlarının ve Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın da Türkiye’yi önemli ölçüde etkilediğini anlatıyor.

Yurt dışında yüzde 10’lara ulaşan enflasyon istatistikleri rekor olarak nitelendirilirken Türkiye’nin aynı dönemde yüzde 70 enflasyon yaşadığını ifade eden Birdal, enflasyonunun düşürülmesi için atılması gereken adımı şöyle açıklıyor:

„Enflasyonun düşürülmesi için öncelikle Merkez Bankası’nın kurdaki sert hareketleri sınırlandırabilecek bir serbestliğe kavuşması lazım. Şu ana kadar ekonomi yönetiminden gelen hiçbir hamle bu yönde olmadı. Enflasyon bir kere yüzde 70’lere, yüzde 80’lere geldiği zaman artık bunu kolay kolay geriye getiremezsiniz. Çünkü tüm fiyatlar birbiri ile bağlantılı olarak hareket ediyor. Şu an gerçekleşen enflasyon kontratların yenilenme dönemleri geldiğinde o anlaşmalara yansıyor. Kira kontratlarında bunu görüyoruz. Şimdi Temmuz ayından itibaren memur ve emekli maaşlarına zam yapılacak. Bir kere geride bir enflasyon yarattığınız zaman bu birikerek önümüzdeki aylara yansıyor. Bir anda ‚kestik, bitirdik‘ diyerek yok edemezsiniz. Tek çözüm enflasyon beklentisini ortadan kaldırmak.“

Ekonomist Tunca: Enflasyonda bir köpük yaratıldı

Enflasyonun kısa sürede düşmeyeceğinin altını çizen ekonomist Arda Tunca da bu noktada beklentilerin tutarlı ve doğru yönetilmediği görüşünde. Hükümetin söylemlerinin ve bunların sonuçlarının altı ay önceye göre inanılmaz derecede çeliştiğini anlatan Tunca, şöyle devam ediyor:

„Enflasyondaki küresel etkiler gerçekten bu dönemde çok güçlü oldu ancak Türkiye’nin bu anlamda kendi kendine yarattığı bir köpük var. Bu da yanlış politikalar yüzünden oluyor. Maalesef bunun kısa vadede bir çözümü yok.“

Tunca’ya göre Merkez Bankası doğru politikalar uygularsa ve hükümet de bu yönde adımları desteklerse enflasyonda bir süre sonra iyileşme olabilir. Ancak Tunca bu ihtimalin çok zor olduğunu hükümetin mevcut politikalarından vazgeçmeyeceğini dile getiriyor.

Ekonomist Arda Tunca
Ekonomist Arda TuncaFotoğraf: Emre Eser/Privat

„Çok daha düşük bir enflasyon olabilirdi“

Tunca’ya göre geçmiş dönemde uygulanan yanlış politikalar yerine Merkez Bankası bağımsız bir şekilde hareket edebilseydi bugün Türkiye çok daha düşük bir enflasyon oranı ile karşı karşıya kalabilirdi. Tunca bunu, „Doğru politikalar kararlı bir şekilde uygulansaydı Türkiye belki de yüzde 12, yüzde 13 gibi bir enflasyonu yaşayacaktı“ sözleriyle ifade ediyor.

Yazgan: Ciddi politika hataları yapıldı

Çok ciddi bir politika hatasıyla bu noktaya gelindiğini belirten Prof. Dr. Ege Yazgan, Eylül ayındaki faiz indirimlerini işaret ediyor. Türkiye’nin yanlış bir zamanda erken faiz indirimlerini uyguladığını söyleyen Yazgan bunun sonuçlarını şöyle özetliyor:

„Erken faiz indirimi, yaşanan enerji, döviz ve diğer dış şoklarla beraber bu enflasyon dinamiğini yarattı. Böyle bir ortamda faizin sürekli baskılanması bunun talep tarafından devamlı beslenen bir mekanizma haline gelmesine neden oldu ve sonunda da enflasyonda bir atalet sorunu oluştu. Eğer bu faiz indirim sürecine Eylül’de değil de belki bir altı ay sonra başlasaydık bundan daha az sorunlu bir enflasyonla karşı karşıya kalacaktık. Elbette burada sadece faiz indirimlerini değerlendirmemek gerekiyor genel olarak para politikasının seyri de bu yöndeydi.“

Bu politikalarda ısrar edilmesinin enflasyon üzerinde olumsuz etkileri sürdüreceğine değinen Yazgan, „Negatif reel faiz astronomik seviyelere gelmiş durumda. Bu iç talebi orantısız şekilde oynatarak hem enflasyona negatif etki ediyor hem de diğer tarafta ev, otomobil gibi fiyatlarda ciddi etkiler yaratıyor. Servetler el değiştiriyor. Bu politikadan vazgeçmeden bu enflasyonu indirmek mümkün değil“ diyor.

Enflasyon yıl sonunda düşer mi?

Yıl sonundaki baz etkisinin de artık bir öneminin kalmadığını anlatan Ege Yazgan, Aralık ayında enflasyonun kısmen düşeceğini ama burada düşük denilen noktanın yüzde 60’lar olacağını belirtiyor.

Önümüzdeki süreçte aylık olarak yüzde beş ila yüzde yedi arasında aylık enflasyon artışlarının beklendiğini anlatan Prof. Dr. Murat Birdal ise Türkiye’nin yıl sonuna doğru üç  haneli enflasyonu yaşayabileceğinin altını çiziyor. Alınan kısmi önlemlerle yaz aylarında artışın biraz daha frenlenebileceğini, geçmişte de bunun örneklerinin yaşandığını ifade eden Birdal, bu durumun sadece artış hızını yavaşlatabileceğini söylüyor.

Ekonomist Arda Tunca da güncel olarak uygulanan politikalara bakıldığında enflasyonun önümüzdeki süreçte düşmesinin pek mümkün olmadığını aksine yıl sonuna doğru giderek yükselen bir enflasyon grafiği ile karşı karşıya olunduğunu anlatıyor.

„Enflasyon canavarı yaratılıyor“

Prof. Dr. Murat Birdal, gelinen noktada atılan adımların aslında bir enflasyon canavarı yarattığı görüşünde. „Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve yine gündemde olan enflasyona endeksli finansal ürünler hem bütçe açığını arttırıyor hem de dönüp enflasyonu daha çok tetikliyor“ diyen Birdal, bu noktada ekonomi yönetiminin de doğru hamleler yapamadığını hatta „Enflasyonun geçici olduğu“ söylemine ciddi şekilde inandıklarını söylüyor.

Gelinen noktada bir şekilde ücretli çalışanların da desteklenmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Ege Yazgan da şunları söylüyor:

„Bu noktada belli kesimlere ücret artışı yapmamak da insafsızlık olur. Gelir dağımı artık ciddi derece de bozuldu. Bu kesimlerin ücretlerinde artışa gitmek artık bir zorunluluk. Diğer taraftan da enflasyonla gerçek mücadelenin para politikası ile yapılacağını söylemek gerek. Kredi genişlemeleri de bu anlamda doğru değil. Zira belki de bu ortamda batacak olan firmayı siz kredilerle yüzdürmüş oluyorsunuz. Bunun içinden çıkmak da zor.“

Kredilere bağımlılık yükseldi

Türkiye’nin 2017’den itibaren Kredi Garanti Fonu (KGF) uygulamaları ile sürekli olarak kredi hacmini genişlettiğini anlatan ekonomist Arda Tunca şöyle konuşuyor:

„Türkiye, şu an kredi mekanizması üzerine bir büyüme hikayesi yazıyor. Piyasaya pompalanan krediler nedeniyle Türkiye’de çok sayıda firma ve vatandaş temel ekonomik nedenlerle ayakta kalmayı başaramadığı için bu kredilere bağımlı olmuş durumda. Ancak bu kredilerle ayakta kalabiliyorlar. Ekonominin temel doğrularından çok uzak. Oysa Kasım ayında açıklanan Yeni Ekonomi Programı sonrasında yapılan açıklamalarda altı aylık süre istenmiş ve bu altı ay sonunda kurun ve enflasyonun istenilen seviyeye geleceği belirtilmişti. Şu an sonuç ortada. Devam eden süreçte de daha yüksek sonuçlar göreceğiz.“

„Hükümetin bu konudaki tavrı çok net“

Hükümetin atacağı adımlarla faizi bir miktar arttırarak bu gidişatın önüne geçebileceğini söyleyen Tunca, „Ancak burada da Merkez Bankası’nın bağımsızlığına vurgu yapan bir anlayış olmalı. Faizler ilk Para Politikası (PPK) toplantısında yüzde 20’ye çekilebilir. Daha sonra kararlı olarak enflasyonu düşürme noktasında diğer PPK toplantılarında da faiz artışına gidilirse işte o zaman bir değişim olabilir. Belki politika faizi ile enflasyon yüzde 35’lerde yüzde 40’larda birbirini yakalayabilir. Daha sonrasında da enflasyonla beraber doğru adımlarla faizler aşağı çekilebilir. Ancak şu an bu adımları beklemek çok yanlış çünkü Hükümet’in bu konudaki tavrı çok net“ şeklinde konuşuyor.

Ekonomistlerin üzerinde durduğu en önemli konu enflasyonun düşürülmesi için para politikasında şu an uygulanan yanlışların hızla terk edilmesi gerektiği. Buna göre Merkez Bankası’nın bağımsızlığı tekrar sağlanamazsa ekonomideki hasarları tamir etmek gittikçe uzun bir zaman dilimine yayılabilir.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

IFM: Uluslararası yatırımcı için öncelik hukukun üstünlüğü

İnşaatı hala devam eden ve bu yıl içerisinde açılması planlanan İstanbul Finans Merkezi (İFM) için bir yandan da yasal hazırlıklar yapılıyor. Bu kapsamda Çarşamba günü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na AKP milletvekilleri imzası ile sunulan İstanbul Finans Merkezi Kanun Teklifi ile İFM’nin yönetilmesi, işletilmesi ve burada gerçekleştirilecek faaliyetlere dair teşviki indirim ve muafiyetler de düzenleniyor.

Kurumlar vergisi istisnası

İlgili kanun teklifine göre İstanbul Finans Merkezi’nde katılımcı belgesi alarak finansal faaliyette bulunan kuruluşlar tarafından gerçekleştirilecek finansal hizmet ihracatında kurumlar vergisi indirimi 2031’e kadar yüzde yüz indirim oranı ile uygulanacak. İFM’de finansal faaliyet harçları 5 yıl süreyle alınmayacak. Burada istihdam edilen personele ödenen aylık ücretin, yurt dışında en az 5 yıllık mesleki tecrübeye sahip kişilerde yüzde 60’ı, yurt dışında en az 10 yıllık mesleki tecrübeye sahip kişilerde ise yüzde 80’i gelir vergisinden istisna edilebilecek. Bu istisna, İFM’de çalışmaya başlamadan önceki son 3 yılda Türkiye’de çalışmamış olan personelin ücret gelirlerine uygulanacak. Katılımcıların tutmak zorunda oldukları defterler ile düzenleyecekleri belgelerin yabancı para birimiyle tutulabilmesi ve düzenlenebilmesine de imkân tanınacak.

İstanbul Finans Merkezi’nde aşınmazların kiralanması ile ilgili işlemler tüm harçlardan ve bu işlemlere ilişkin düzenlenen kağıtlar damga vergisinden istisna tutulacak.

DW Türkçe’ye bu kanun teklifi ile değerlendirmelerde bulunan vergi uzmanı Dr. Ozan Bingöl’e göre öngörülen teşvikler İstanbul’un bir finans merkezi olma hedefi doğrultusunda oldukça önem taşıyor.

Yapısal unsurlar teşviklerden önemli

Ancak Ozan Bingöl’e göre bu kapsamda verilen vergi teşvikleri İstanbul Finans Merkezi’ne çekilmesi planlanan uluslararası finans kuruluşları için ilk öncelik değil. Bingöl, teşviklerin diğer ülkelerdeki finans merkezleri ile rekabet edilebilmesi için oldukça önemli olduğunu ancak uluslararası finans kuruluşlarının bu teşviklerden önce gelecekleri ülkelerde hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, bağımsız yargıya, ekonomideki öngörülebilirliğe, teknolojik altyapıya, finansal ve siyasal istikrara daha fazla dikkat ettiklerini söylüyor.

Bingöl, bu noktada temel ve belirleyici unsurlarda problem olmadığı zaman bu teşviklerin bir rekabet gücü katacağına vurgu yapıyor.

İFM’de istenilen cazibe yaratılabilir mi?

Uluslararası bir finans kuruluşunun ya da yatırımcının Tokyo, New York ya da Londra yerine İstanbul’u tercih etmesi için bu teşviklerin verilmesinin oldukça doğal olduğunu anlatan Ozan Bingöl, „İstanbul Finans Merkezi (İFM) projesi mevcut iktidarın 15 yıllık bir istediği. Burada İstanbul’u finansal bir merkez haline getirme hedefi ile yola çıkıldı. Yani yeni bir durum değil. İnşaatta sona yaklaşılırken kanun teklifi ile cazibeli bir ortam yaratılmak isteniyor. Ancak bu şehirlerde faaliyet gösteren uluslararası kurumlar için teşviklerin önem açısından son sırada geliyor. Bunları sağlamadan cazibeli bir ortam yaratabilir miyiz? Umarım yaratabiliriz“ diyor.

İstanbul Finanz Merkezi'nin planı
İstanbul Finanz Merkezi’nin planıFotoğraf: Istanbul Financial Center

„Bazı teşvikler olumlu olabilir“

Kanunla sağlanması planlanan teşviklere ve muafiyetlere de değinen Ozan Bingöl, „Burada bazı şeyleri doğru anlamak lazım. İFM’de finansal hizmet ihracatı kapsamında yapılacak finansal ihracatlarda kurumlar vergisinde yüzde 75 istisna var. Ama bu belli bir dönem yüzde 100 olarak uygulanacak şekilde kurgulanıyor. Burada tüm gelirlerden bahsedilmiyor. Sadece finansal ihracattan bahsediliyor. Bu önemli ve olumlu. Teklifin genelinde sağlanan istisnalar yabancı kuruluşlar için. Yine bu şirketler için kuruluş aşamasındaki finansal faaliyet harçları da 5 yıl süreyle muaf tutuluyor. Bu da doğru bir teşvik aslında. Siz uluslararası finans kuruluşlarını çekmek istiyorsanız bu tarz teşvikleri vermek zorundasınız. Böylece diğer finans merkezleri ile rekabet sağlamayı amaçlıyorsunuz. Bu açıdan önemli ama yeterli değil. Daha öncesinde yapmanız gereken pek çok yapısal düzenleme, politika ve uygulama söz konusu“ ifadelerini kullanıyor.

Bu noktada bir parantez açan Bingöl, şunları ekliyor: İstanbul Finans Merkezi’nde alt ve üstyapı işlerinin ve işletmenin 20 yıl boyunca Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) bir şirkete devredildiğini görüyoruz. Burası da gerçekten önemli, buradaki yatırımı, İFM’nin çevresinin oluşturma sürecini bu şirket işletecek. Bu şirket nasıl bir şirket olacak? Yönetiminde kimler olacak? Bunların da bilinmesi gerekir.“

Teklifte ayrıca İFM’nin 15 yılda GSYH’ye 129 milyar lira katkı sunacağı ve 15 yılda istihdama 102 bine yakın ek bir istihdam sağlayacağı öngörüsü de yer alıyor.

„Şeffaf bir süreç yönetilmeli“

Bingöl, tüm bu hedeflerin gerçekleşmesi için önce şeffaflığın sağlanması gerektiğini vurguluyor. Buradaki vergi teşviklerinin aynı zamanda bir vergi harcaması anlamına geldiğini aktaran Ozan Bingöl, „Tüm bunlar yapılırken çok şeffaf bir sürecin yönetilmesi gerekiyor. Ne kadar vergi harcaması yapılacağının etki analizlerinin yapılıp bunun doğru şekilde kamuoyu ile paylaşılması lazım. Çünkü bu bir vergi harcamasıdır. Vazgeçilen verginin de bu anlamda kamuoyu ile paylaşılması şarttır“ şeklide konuşuyor.

Türkiye’de vatandaşın doğumdan ölüme iğneden ipliğe kadar her alanda vergi ödemek zorunda olduğunu hatırlatan Ozan Bingöl, vatandaşın vergi yükünün sürekli arttığını ama bu teşviklerden sadece belli sektörlerin ve grupların yararlanabildiğini söylüyor.

„Vergiyi toplamak kadar adil paylaşmak da önemli“

Vergiyi toplamak kadar verginin adil bölüşülmesinin de çok önemli olduğunu ifade eden Bingöl, „Vergi harcaması kısmından belirli bir grup daha fazla yararlanıyor. Yani siz geliri adil dağıtmak istiyorsanız vergiyi de adil toplamak zorundasınız. Biz verginin varlığına itiraz etmiyoruz. Verginin kimlerden, nasıl ve hangi ölçüde toplanıp yine kimlere hangi kriter ver ölçülere göre dağıtıldığına itiraz ediyoruz. İşte meselenin özü budur. Bütçede sadece belirli kalemlere yer açılıp vatandaşın talepleri görmezden geliniyor“ diye konuşuyor.

Ozan Bingöl, DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmeyi şu sözlerle noktalıyor: „Bu vergi sistemi gerçekten bütçe hakkının yok sayıldığı, temsilsiz vergileme olmaz ilkesinin rafa kaldırıldığı, vergilemede optimal sınırların aşıldığı, iki yılda bir gelen vergi afları ile mükellefin etik dışılığa sevk edildiği bir vergi sistemi. Aslında meşruiyetini bu anlamda yitirmiştir.“

İstanbul Finans Merkezi inşaatı
İstanbul Finans Merkezi inşaatıFotoğraf: Aram Ekin Duran/DW

İstanbul Finans Merkezi’nde kimler olacak?

İstanbul Finans Merkezi’nin (İFM) paylaştığı bilgilere göre şu ana kadar burada olması kesinleşen kurumlar arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul, Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Türkiye Sigorta ve İŞ GYO bulunuyor. Zamanla uluslararası finans kuruluşlarının da burada faaliyet göstermesi amaçlanıyor.

İFM’nin kendi internet sitesinde yer alan bilgilere göre İstanbul Finans Merkezi bünyesinde 1,4 milyon metrekare büyüklüğe sahip ofis alanları, 100 bin metrekarelik alışveriş merkezi, 2 bin 100 kişilik konferans merkezi ve 30 bin metrekarelik 5 yıldızlı otel bulunuyor.

Paylaşılan hedeflere göre İFM’nin kısa vadede bölgesel orta vadede ise küresel bir merkez olma planı var. Bu doğrultuda kamu ve özel sektör bankaları, portföy yönetim şirketleri, aracı kurumlar, sigorta şirketleri ve farklı kategorilerden finansal kuruluşların merkeze çekilmesi öngörülüyor.

 

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ukrayna savaşının gölgesinde Zafer Günü törenleri

Kurtuluş Günü, Zafer Günü, V-Day… Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Nasyonal Sosyalizme karşı kazanılan zafer, birçok şekilde adlandırılıyor. Fransa ve Slovakya gibi bazı ülkelerde bu gün resmî tatil ilan edilirken Almanya’da ise anma törenleri yapılıyor.

12 yıllık acımasız Nazi yönetimi, neredeyse altı yıl süren savaş, 60 milyona yakın can kaybı ve sistematik olarak öldürülen altı milyon Yahudi…  Böylesine vahim bir tabloya yol açan Nazi Almanyası, 8 Mayıs 1945’te teslim bayrağını çekti ve savaş sona erdi. Nazilerin kapitülasyonu birkaç güne yayıldı. Bu yüzden farklı ülkeler savaşın sona ermesini farklı günlerde anıyor. Wehrmacht Komutanlığı Kurmay Başkanı Albay General Alfred Jodl, 6-7 Mayıs 1945 gecesi Reims’te teslim belgesini imzaladı. Antlaşma 8 Mayıs 1945 tarihinde, yerel saatle 23:01’de yürürlüğe girdi.

Sovyet diktatörü Josef Stalin de 9 Mayıs gecesi, Alman Wehrmacht Yüksek Komutanlığı Başkanı Mareşal Wilhelm Keitel’e, Berlin-Karlshorst’taki Sovyet karargahında ayrı bir teslim belgesini imzalattı. Bu nedenle Rusya, savaşın sona ermesini geleneksel olarak 9 Mayıs’ta „Zafer Günü“ olarak yad ediyor. Hollanda’da ise Alman işgalinin sona ermesi 5 Mayıs’ta „Bevrijdingsdag“ (Kurtuluş Günü) adıyla kutlanıyor.

Alman Wehrmacht Yüksek Komutanlığı Başkanı Mareşal Wilhelm Keitel, Berlin-Karlshorst'taki Sovyet karargahında teslim belgesini imzalıyor.
Alman Wehrmacht Yüksek Komutanlığı Başkanı Mareşal Wilhelm Keitel, Berlin-Karlshorst’taki Sovyet karargahında teslim belgesini imzalıyor.Fotoğraf: picture alliance/dpa

Almanya’nın 8 Mayıs ile yüzleşmesi

Bu felaketin müsebbibi olan Almanya’nın 8 Mayıs ile yüzleşebilmesi uzun zaman aldı. „Saatin sıfırlanması“ olarak tabir edilen süreç, Alman halkı için Nazilerin teslim olmasıyla başladı. Kimse bu süreçten önceye bakmak istemedi. Zira 8 Mayıs, hem yenilgiyi hem de kurtuluşu sembolize ediyordu. Durum, savaş sonrası kurulan genç Federal Almanya Cumhuriyeti’nin bu çelişkiyle kolayca başa çıkamayacağı kadar karmaşıktı.

Doğu Almanya’da kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti ise Sovyetlerin izinden gitti. Kendisini anti-faşist bir devlet olarak gördü ve bu nedenle Nazi Almanyası’na karşı hiçbir sorumluluk hissetmedi. Hatta ilk birkaç yıl 8 Mayıs resmî tatil bile oldu.

Batı Almanya’da ise insanlar Kurtuluş Günü’ne giderek yabancılaştı. Federal Almanya’nın ilk Başbakanı Konrad Adenauer’in, bu tarihi ebedileştirmek için Anayasa’nın 8 Mayıs 1949 akşamı kabul edilmesinde ısrar ettiği söylenir. Ancak Adenauer amacına ulaşamadı ve Anayasa, o tarihten yaklaşık iki hafta sonra, 23 Mayıs’ta kabul edilip ertesi gece yarısı yürürlüğe girdi.

75’inci yıldönümü vesilesiyle 2020’de 8 Mayıs günü sadece Berlin eyaletinde bir defaya mahsus resmî tatil oldu. Zaman zaman bu günün ülke genelinde resmî tatil ilan edilmesi tartışmaları alevlense de, Almanya’da 8 Mayıs halen anma günü olarak genelde siyasi protokol ve bazı sivil toplum kuruluşları tarafından idrak edilmektedir.

Rusya Devlet Başkanı Putin 2019'da Moskova'daki Zafer Günü töreninde konuşma yaparken.
Rusya Devlet Başkanı Putin 2019’da Moskova’daki Zafer Günü töreninde konuşma yaparken.Fotoğraf: Alexander Zemlianichenko/AP Photo/picture alliance/dpa

Rusya’da siyasi propaganda vesilesi haline geldi

Rusya’da ise durum çok daha farklı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) döneminde adlandırıldığı gibi „Zafer Günü“ olarak bir gün sonra, yani 9 Mayıs’ta yapılan anma törenleri, uzun yıllar boyunca kutlama vesilesinden ziyade bir „yas günü“ olarak görüldü. Zira Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca vatandaşını kaybetti. Ancak şimdiki Devlet Başkanı Vladimir Putin, bu günü giderek iç politikada propaganda vesilesi olarak kullanmaya başladı.

Bugün artık 9 Mayıs denince akla görkemli askerî geçit törenleri geliyor. Geçen yılki geçit töreninde ateşli bir konuşma yapan Putin, özetle şunları söylemişti: „Rusya, her daim uluslararası hukuku savunuyor. Aynı zamanda, halkımızın güvenliğini sağlamak için ulusal çıkarlarımızı da kararlılıkla savunacağız. Zafer Günü’nü bize bahşeden askerlerin mirasçıları olan cesur Rus Silahlı Kuvvetleri, bunun güvenilir teminatıdır.“

Putin için Kızıl Ordu geleneği, „tehdit altındaki imparatorluğun“ yılmaz savunuculuğunu temsil ediyor. O nedenle de bu geleneğin izlerini her yerde canlı tutmaya çalışıyor.  Örneğin „Zafer Parkı“ olarak da adlandırılan Moskova’daki Vatanseverlik Parkı’nda bulunan bir kilisede bile Kızıl Ordu’ya ait pek çok fresk ve sembole rastlamak mümkün. Aynı kilisede Rusya’nın da müdahil olduğu yakın zamanlardaki Gürcistan ve Suriye savaşlarına dair resimler de yer alıyor.

Ukrayna savaşının genişlemesinden korkuluyor

Putin’in bu yılki 9 Mayıs törenlerini, Ukrayna savaşına yönelik propagandayı güçlendirmek için kullanabileceği yönünde spekülasyonlar yapılıyor. Hatta bazı uluslararası gözlemciler,  cepheye gidecek on binlerce yeni asker kazanabilmek için Putin’in genel bir seferberlik ilan edebileceğinden bile endişe ediyor. Ukrayna istihbaratı da Rusya’nın, büyük ölçüde işgal altındaki Mariupol kentinde 9  Mayıs’ta askerî bir geçit töreni ile gövde gösterisi yapabileceği uyarısında bulundu.

Bu ve benzeri adımlar nedeniyle 9 Mayıs, anma günü olmaktan çıkıp bir propaganda aracı haline geldi. Batı ülkelerinde yaşayan Ukraynalılar ve bazı aklıselim Ruslar, bu konuda farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Bu kapsamda Almanya’nın başkenti Berlin ve diğer bazı Avrupa kentlerinde, kamuoyunun dikkatini çekebilmek ve barışa destek vermek amacıyla 8-9 Mayıs günlerinde bir dizi etkinlik ve miting düzenlenmesi çağrısı yapıldı.

Lisa Hänel

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Almanya’da önemli seçim

Almanya’da gözler 15 Mayıs Pazar günü yapılacak Kuzey Ren-Vestfalya (KRV) eyalet meclisi seçimlerine çevrildi. Ülkede „küçük genel seçim“ diye de tanınan bu seçim, federal hükümete güven ve siyasi partilerin geleceği açısından hep büyük öneme sahipti, bu sefer daha büyük önem arzediyor. 

Henüz pandemi ve sonuçlarını atlatamamış ve beş aydır iktidarda olan yeni Federal Hükümet‚in Başbakanı Olaf Scholz, Ukrayna’ya ağır silah göndermedeki çekimser tutumuyla sert eleştirilerin hedefinde. Üzerindeki baskı giderek artıyor. Üstelik acımasız eleştiriler sadece muhalefetten değil hükümet ortaklarından da geliyor. Scholz’un kamuoyundaki sempati değerleri düşüşte.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz
Almanya Başbakanı Olaf ScholzFotoğraf: WPA Pool/Getty Images

Öte yandan 16 yıllık Angela Merkel dönemi sonrası muhalefete düşen Hristiyan Birlik ittifakında kumandayı ele alan yeni lider Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) üyesi Friedrich Merz profil arayışında. Tam toparlanıp sert muhalefete başlayacaktı ki Ukrayna Savaşı çıktı. O da Putin’i kınamak ve Rusya’ya yaptırımları desteklemekten başka bir tutum alamadı, muhalefet yapamadı.

Bu arada son iki ayda yapılan iki eyalet seçimlerinden ilkini Başbakan Scholz’un partisi SPD, ikincisini ise ana muhalefetten Hristiyan Demokrat Birlik CDU kazandı. Dolayısıyla ülkenin içinde bulunduğu geçiş döneminin galibini 15 Mayıs Pazar günü yapılacak seçimlerin sonuçları belirleyecek.

CDU'lu Friedrich Merz
CDU’lu Friedrich MerzFotoğraf: Getty Images/AFP/J. Schlueter

Kuzey Ren-Vestfalya’nın sayılarla önemi

2020 verilerine göre Almanya’nın nüfusu 83 milyon 240 bin. Bunun neredeyse 18 milyonu Kuzey Ren-Vestfalya’da (KRV) yaşıyor. KRV, Batıda Holanda ve Belçika’ya sınır olması itibarıyla pek çok yabancı yatırımcının Avrupa’ya açılan penceresi.  

Halihazırda Almanya’daki kayıtlı seçmen sayısına bakıldığında da 61 milyon seçmenin yaklaşık 13 milyonu yine KRV eyaletinde. Özetle hem nüfus hem de seçmen sayısı açısında KRV Almanya’nın yüzde 21’den fazlasına tekabül ediyor.

İlaveten Almanya‘nın en güçlü ve cirosu en yüksek 40 şirketinin kayıtlı olduğu Almanya Birleşik Borsa Endeksi DAX’daki şirketlerin dörtte biri de yine Kuzey Ren-Vesttfalya’dan. Deutsche Telekom, Deutsche Post, Bayer, E.On, Vonovia, RWE, Henkel, Brenntag bunlardan bazıları.

Ağır sanayinin Avrupa’ya yön verdiği yıllarda Alman maden ve sanayisinin kalbinin attığı bu eyalet, Türkiye dahil pek çok ülkeden gelen göçmen işçilerin de vatanı, onların torunlarının çoğunluğu bugün bu eyalette yaşıyor. 

KRV nüfus yoğunluğu sayesinde başka büyük bir öneme daha sahip. Almanya’da yasal düzenlemelerin, kararların yürürlüğe girmesinden önce en son onay alması gereken siyasi organ olan Eyalet Temsiciler Meclisi’nde 6 oya sahip. 16 eyaletteki hükümetler, buraya nüfus yoğunluğuna göre hesaplanan sayıda temsilci gönderirken, KRV 18 milyon nüfusuyla 6 temsilciye sahip. Özetle federal çapta muhalefette, ancak eyaletlerde iktidarda olup da bu önemli siyasi organda çok sayıda temsilciye, dolayısıyla da oya sahip olan partiler, hükümetin kabul ettiği, Federal Meclis’ten geçmiş pek çok yasayı veya ekonomik paketi bloke ederek ülkedeki gidişatı etkileyebiliyor.   

Ayrıca SPD ve CDU’nun geleceği söz konusu

Bu yıl yapılan iki eyalet seçiminden ilkini Saar Eyaleti’nde Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un partisi Sosyal Demokrat Parti (SPD), ikincisini Schleswig-Holstein’da Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) kazandı. Dolayısıyla KRV’deki duruma göre SPD ve CDU’dan biri güçlenecek, diğeri zayıflayacak.

SPD birinci parti olursa, Ukrayna Savaşı döneminde aşırı yıpranan Başbakan Olaf Scholz ile partisi biraz toparlanacak. CDU kazanırsa, Merkel sonrası Hristiyan Birlik ittifakında kumandayı ele alan Friedrich Merz’ın eli güçlenecek ve nihayet partiyi arkasında toparlamada ilerleme sağlayacak.  

Son kamuoyu araştırmalarına göre KRV’de partilerin alması muhtemel oy oranları şöyle sıralanıyor:

Eski başbakan Angela Merkel’in de partisi olan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 31-32. Başbakan Olaf Scholz’un partisi Sosyal Demokrat Parti (SPD) yüzde 28-29. Yeşiller Pazar günkü seçimlerin yükseleni, oyunu katlayacak. Kamuoyu yoklamalarında oy oranı yüzde 16-17 civarında. Federal Hükümet’te ortak olan Hür Demokrat Parti’yi (FDP) ise hezimet bekliyor. En fazla yüzde 6-8 oranında oy alması bekleniyor. Göç ve Müslümanlar karşıtı sağ popülist Almanya İçin Alternatif (AfD) partisi ise oylarını koruyor ve yaklaşık yüzde 7 seviyesinde. Türkiye kökenlilerin çok ilgi gösterdiği muhalif güçlerden olan Sol Parti ise yüzde 3 ile yine seçim barajını aşamayacak.

Türkiye ve Uyum Araştırmaları Merkezi Vakfı’ndan siyaset bilimci Caner Aver.
Türkiye ve Uyum Araştırmaları Merkezi Vakfı’ndan siyaset bilimci Caner Aver.Fotoğraf: Privat

Almanya’daki Türkiye kökenli seçmen sayısı 950 bin

Resmi verilere göre Almanya’daki Türkiye kökenlilerin sayısı 2 milyon 850 bin. Türkiye ve Uyum Araştırmaları Merkezi Vakfı’ndan siyaset bilimci Caner Aver‘e göre bunlardan 950 bini Almanya’da oy kullanma hakkına sahip. „Onlardan da 277 bini KRV’de yaşıyor ki bu da seçmenin yüzde 2,1’ine tekabül ediyor“ diyen Aver, „Son federal seçimlerde Sosyal Demokratlar‘ın yüzde 1,6 fark ile kazandığı düşünülürse Türkiye kökenlilerin oyları belirleyici“ diye de ekliyor.

Bunun içinse öncelikle seçimlere katılımı artırmak şart. Nitekim Aver, Türkiye kökenlilerin de göç kökenli diğer grupların da seçimlere katılımının Almanya ortalamasının epey altında olduğunu belirtiyor. Aver, „2017’de yapılan eyalet seçimlerine genel katılım oranı yüzde 65’ken, Türkiye kökenliler arasında bu oran ise sadece yüzde 56’da kaldı“ diyor. Yaklaşık yüzde 10’luk bu farkın genel seçimlerde de görüldüğünü aktarıyor.

KRV’nin önemi, Türkiye kökenli dernek ve çatı örgütlerine bakıldığında hemen farkediliyor. Zira Türkiye kökenli veya bağlantılı siyasi ve dini çatı örgütlerinin neredeyse tamamı KRV merkezli. Bunlar, okullarda din dersinden manevi danışmanlık hizmetlerine pek çok alanda eyalet hükümetleri, bakanlıkları, federal bakanlıklar ve kurumlarla işbirliği yapıyor ve muhatap alınıyor. Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB), İslam Toplumu Milli Görüş (İGMG), Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) bunlardan bazıları.  

Bu seçimlerde sayıca çok Türkiye kökenli aday var

Pazar günkü seçimler öncesi Türkiye bu sefer hiç gündeme gelmedi. Ukrayna Savaşı gölgesinde geçen seçim kampanyalarında öne çıkan konular öncelikle, pandeminin sonuçları, Ukrayna Savaşı’nın etkileri, enflasyon, enerji tedariği ve iklim koruma, eğitim, dijitalleşme ve ulaşım.

SPD'li İbrahim Yetim
SPD’li İbrahim YetimFotoğraf: NRWSPD

KRV seçimlerinde şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yüksek sayıda Türkiye kökenli aday yarışıyor, Sosyal Demokrat Parti‘den (SPD) seçilme olasılığı yüksek altı aday, halen de vekil olan Serdar Yüksel ve Volkan Baran ile birlikte Tülay Durdu, Sara Zorlu, Dilek Engin ve 2010’dan beri mecliste oturan kıdemli politikacı İbrahim Yetim. İbrahim Yetim, yıllardır seçmenlerin doğrudan oylarıyla, partisinin sempati değerlerinin de üzerinde destekle seçiliyor. Hedefi çifte vatandaşlık hakkı, eğitimde fırsat eşitliği, ödenebilir daha çok konut, iklim koruma ve bunu yaparken istihdamın korunması. Yetim‘in yıllardır ağırlık verdiği bir diğer konu da ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele.

Yeşiller KRV eyalet milletvekili Berivan Aymaz
Yeşiller KRV eyalet milletvekili Berivan AymazFotoğraf: Grüne Landtagsfraktion NRW

Irkçılık ve ayrımcılıkla mücadele, göç, uyum ve insan hakları konusunda mücadele, Yeşiller adına mecliste oturan ve bu seçimlerde de başarı şansı çok yüksek olan Berivan Aymaz’ın da öncelikleri. Aymaz, Türkiye’nin hiç öne çıkmadığı bu seçim sürecinde Türkiye’nin sınır ötesi askeri operasyonlarını, Kavala, Gezi ve Kaftancıoğlu kararlarını da açıkça gündeme getiren, kınayan bir politikacı. Aymaz’a göre Putin’i eleştirip Erdoğan’a tepki göstermemek mümkün olamaz.

Bu konuda Sosyal Demokrat İbrahim Yetim’in görüşü ise şöyle:

„Biz SPD olarak Türkiye’nin gelişimi ve insanların desteklenmesi söz konusu olduğunda Türkiye’nin yanındayız, ancak kesin olarak reddettiğimiz insan haklarının çiğnenmesi ve düşünce ve basın özgürlüğünün baskı altına alınmasıdır.“

Bir önceki seçimlerin yapıldığı 2017’ye göre oylarını katlayacak görünen Yeşiller’in seçilmesi yüksek doğrudan veya listeden adaylarının çoğunun kadın olduğu dikkat çekiyor. Berivan Aymaz dışında burada meclise girmesi muhtemel olan isimler  Gönül Eğlence, Derya Gür-Şeker, İlayda Bostancıeri ve Meral Thoms.

Hristiyan Demokrat Birlik CDU’da ise sadece bir Türkiye kökenli aday dikkat çekiyor, o da Sosyal Demokratlar’ın kalesi olan Duisburg’un kuzeyinden Deniz Güner.

Yine seçilme şansı olmayan bir diğer Türkiye kökenli aday da göç ve İslam karşıtı Almanya İçin Alternatif’ten Ahmet Türe.

Parti tercihleri

Türkiye ve Uyum Araştırmaları Merkezi Vakfı’ndan siyaset bilimci Caner Aver’e göre, Türkiye kökenliler uzun yıllar oy verirken partilerin yabancılar, göçmenler ve ırkçılıkla mücadele çizgisini baz aldılar ve çoğunlukla da SPD’ye oy verdiler. Aver’in verilerine göre Türkiye kökenli seçmenin yüzde 35-40‘ının birinci tercihi SPD oldu. Onu yüzde 17- 20 ile CDU izliyor. Yeşiller ise Türkiye kökenli seçmenden yüzde 12-15 oranında oy aldı. Sol Parti yüzde 13- 16 arasında. Hür Demokratlar ise yüzde 5 civarında. Pazar günü düzenlenecek eyalet seçimlerinde de oranların aşağı yukarı bu şekilde olacağını tahmin ediyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

KRV seçimleri: CDU’da zafer, SPD’de hüzün

Almanya’da yaklaşık 18 milyon nüfusuyla ülkenin en kalabalık eyaleti olan Kuzey Ren Vestfalya’da (KRV) eyalet parlamentosu seçimleri yapıldı. Resmi olmayan ilk sonuçlara göre seçimi halen iktidarda olan Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) yüzde 35 oy oranıyla önde tamamladı. Oyların yüzde 27,5’ni alan Sosyal Demokrat Parti (SPD) ise ikinci oldu. SPD böylece eyalette şimdiye kadarki en kötü sonucu almış oldu.

FDP’nin durumu kritik, Yeşiller mutlu

Mevcut hükümette koalisyon ortağı olarak yer alan Hür Demokrat Parti (FDP) ise ilk belirlemelere göre yüzde 5 oy oranıyla barajı kıl payı geçmiş görünüyor. FDP’nin barajı aşıp aşmadığı açılan sandıklardan çıkacak sonuca göre kesinlik kazanacak.

Göç ve İslam karşıtı söylemlerle öne çıkan sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) ise yüzde 5,6 oranında oy topladı. Bu seçimlerde oyları düşen AfD, 2017 yılındaki seçimlerde oyların yüzde 7,4’ünü almıştı.

Oylarını geçen seçime göre yaklaşık üç katı artıran Yeşiller ise 18,5 oranında oy aldı. Böylece Yeşiller KRV’deki en iyi sonucu elde ederek, bu seçimlerin belirleyici partisi olarak öne çıktı.

Ayrıca Yeşiller listesinden aday olan Türkiye kökenliler Berivan Aymaz, Gönül Eğlence, İlayda Bostancıeri, ve Meral Thoms milletvekili seçildi.

İlk sonuçlara göre SPD’den de Volkan Baran, Serdar Yüksel ve İbrahim Yetim yeniden milletvekili seçilirken Dilek Engin ve Tülay Durdu da ilk kez KRV parlamentosunda sandalye kazandı.

SPD'nin Başbakan adayı Thomas Kutschaty
SPD’nin Başbakan adayı Thomas KutschatyFotoğraf: Ina Fassbender/AFP/Getty Images

Yeşiller kilit parti konumunda

Mevcut koalisyonun küçük ortağı FDP’nin uğradığı oy kaybı, koalisyonun da sonunu getirmiş oldu. Resmi olmayan ilk sonuca göre CDU ve FDP’nin çıkardığı milletvekillerinin sayıları iki partinin yeniden hükümeti kurmasına yetmiyor. Ayrıca FDP’nin barajın altında kalması riski de söz konusu. Bu durumda Yeşiller’in kurulacak hükümette belirleyici bir rolü olacak.

Wüst’ün Başbakan olarak kalma olasılığı büyük

Resmi olmayan sonuçlara göre en fazla oyu alan CDU’nun Başbakan adayı Hendrik Wüst, geçen yılın ekim ayından bu yana eyalet başbakanı olarak görev yapıyor. 2017 yılında eyalet parlamentosu seçimlerini kazanan CDU, Hür Demokrat Parti (FDP) ile Armin Laschet liderliğindeki koalisyon hükümetini kurmuştu. Wüst, CDU’dan Angela Merkel’in yerine başbakan adayı olduğu için istifa eden Laschet’ten sonra KRV Başbakanlığına getirilmişti.

Koalisyon olasılıkları

Wüst liderliğindeki CDU seçimi birinci parti olarak tamamdı, ancak aldığı oy tek başına hükümeti kurması için yeterli değil. Resmi sonuçların açıklanmasının ardından Almanya’da „Sondaj görüşmeleri“ olarak adlandırılan, siyasi partilerle koalisyon müzakereleri öncesindeki ön görüşmelere başlanacak.

Siyasi gözlemcilere göre koalisyon görüşmelerinde yüzde 18,5 oy alan Yeşiller en etkili parti olacak, CDU, Yeşiller, FDP’nin de yer aldığı bir koalisyon kurulabilir. Aynı kaynaklar ikinci yol olarak SPD liderliğinde Yeşiller ve FDP’nin koalisyonu kurabileceğini belirtiyor. CDU’nun hükümeti kuramaması durumunda böyle bir alternatifin de gündeme gelebileceği ifade ediliyor. Bir diğer koalisyon olasılığı ise „Büyük koalisyon“ olarak da tanımlanan SPD ve CDU ortaklığında bir hükümet. 

Yeşiller'den yeniden milletvekili seçilen Berivan Aymaz'ın seçim afişleri
Yeşiller’den yeniden milletvekili seçilen Berivan Aymaz’ın seçim afişleriFotoğraf: Berivan Aymaz

KRV seçimleri ülke siyasetine de etki ediyor

KRV, 20 milyona dayanan nüfusuyla ülkenin en kalabalık eyaleti olması nedeniyle genel Almanya siyaseti açısından da önemli bir ağırlığa sahip. Bu nedenle KRV seçimleri „Küçük genel seçimler“ olarak da adlandırılıyor. KRV parlamentosunda 181 milletvekili görev yapıyor. KRV’de iktidarı oluşturan parti veya partiler, Federal Parlamento’da alınan kararları onaylayan son merci olan Eyaletler Meclisi’ndeki yapıyı da önemli ölçüde belirleyebiliyor. Böylece Federal Hükümet’in aldığı kararların uygulamaya geçmesinde de etkili olabiliyor.

18 yaş üzeri yaklaşık 13,2 milyon seçmenin bulunduğu eyalette 29 parti seçime katıldı. Oy sayma işlemlerinin sabaha kadar sürmesi bekleniyor. KRV’de mektupla oy kullanılabildiği için bir çok seçmen sandığa gitmeden, oy pusulalarını postayla yolladı.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Almanya’da uyuşturucudan ölenlerin sayısı artıyor

Almanya’da hükümetin Uyuşturucu İle Mücadele Sorumlusu Burkhardt Blienert, uyuşturucudan hayatını kaybedenlerin sayısının arka arkaya dördüncü yılda da artarak geçen yıl bin 826’ya ulaştığını açıkladı. 2020 yılında uyuşturucu kurbanlarının sayısı bin 581 iken, 2017 yılında ise bu sayı bin 272 olarak kayıtlara geçmişti.

Blienert’in verdiği bilgilere göre, en fazla can kaybı eroin ile opioidleri tek başına veya diğer maddelerle birlikte kullanan kişiler arasında görüldü. Aşırı dozda eroin kullanımı kaynaklı ölümlerin sayısı 195’e yükselirken, opioid kaynaklı ölümlerin sayısı ise 88 olarak tespit edildi. Verilere göre, amfetamin, amfetamin türevleri, metamfetamin ve kokain kullanımına bağlı ölümlerin sayısında da artış gözlendi.

Blienert: Bağımlılara ulaşmalıyız

Sayıların „şoke edici“ olduğunu belirten Blienert, Almanya’nın uyuşturucu ile mücadele politikasının şimdiye kadar olduğu şekliyle devam edemeyeceğini söyledi. Yardım, tedavi ve danışmanlık hizmetlerinin daha hızlı ilerlemesi ve doğrudan insanlara ulaşması gerektiğini belirten hükümet yetkilisi, eyalet yönetimleriyle temel ilkeler üzerinde istişarelere acilen ihtiyaç olduğunu vurguladı. Blienert, „Ağır bağımlı hastalara ulaşılamaması veya bu kişilerin hastalıkları ve bunun sosyal sonuçları ile yalnız bırakılması kabul edilemez“ dedi.

„Saf kokain bulmak hiç bu kadar kolay olmamıştı“

Avrupa Uyuşturucu ve Bağımlılık Gözlem Merkezi (EMCDDA) de bir süre önce yayımladığı raporda, Avrupa’da başta kokain olmak üzere uyuşturucu kullanımının rekor artış gösterdiği ve uyuşturucu üretiminin Avrupa’ya kaydığı uyarısı yapmıştı. Raporda,  2020 yılında Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Türkiye ve Norveç’te ele geçirilen kokain miktarının bir önceki yıla göre yüzde 6 oranında artarak 214,6 tona yükseldiği belirtilerek bu miktarın 2022’de 300 tona ulaşabileceği tahmininde bulunulmuştu.

Kokainin esrarın ardından Avrupa’da en çok kullanılan uyuşturucu haline geldiğini belirten uzmanlar, „uygun fiyatlarla yüksek saflığa sahip kokain bulmanın şimdiye kadar hiç bu kadar kolay olmadığı“ uyarısı yapmıştı. Raporda özellikle Fransa, Belçika, Hollanda ve İspanya’da uyuşturucu çeteleri arasındaki rekabetin yoğunlaştığı ve sokak çatışmalarına evrildiği de not edilmişti.

dpa,DW/BÖ,BK

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Tutuklular asgari ücretin artırılmasını istiyor

Almanya Anayasası, Alman devletini tutukluların sosyal hayata yeniden katılımını desteklemekle yükümlü kılıyor. Bunun sağlanmasında önemli rol oynadığı belirtilen işlevlerden biri olarak da tutukluların cezaevindeyken çalışması görülüyor. Cezaevinde çalışan tutukluların kendi kendini finanse ederek sorumluluk üstlenebileceği, bir meslek sahibi olabileceği ve cezaevinden çıktıktan sonra da istihdama uyumunun kolaylaşacağı savunuluyor. Bu nedenle pek çok cezaevinin kendi zanaat işletmeleri olduğu gibi cezaevi dışında özel sektör şirketleri için de tutukluların çalışmaları mümkün olabiliyor.

Federal İstatistik Dairesi’nin verilerine göre, Almanya’da Mart 2021 itibariyle cezaevlerinde 44 bin 588 tutuklu bulunuyordu. Federal sisteme sahip Almanya 16 eyaletten oluşuyor ve hemen hemen eyaletlerin tamamında tutukluların çalışmaları zaruri. Çalışamayan tutuklular ise sadece 50 euro cep harçlığı alabiliyor.

Yasa koyucuya göre tutukluların çalışması, para kazanabildiği bir işle hayatının düzene girmesi, cezaevi sonrası sosyal sisteme yeniden entegrasyonu için olumlu bir adım. Ancak bazı tutuklular, aldıkları ücretlerin aşırı düşük olmasından şikayetçi ve tüm bunları sağlayabileceğine inanmıyor. Almanya’da farklı eyaletlerde farklı ücret sistemine tabi olan tutuklu çalışanların saatlik asgari ücreti değişken. 

Symbolbild Gefängnis Gefangenschaft Absperrung
Fotoğraf: Fotolia/Joerg Mikus

Saat ücreti 1,37- 2,30 euro arasında değişiyor

Tutukluların çalışmasının zorunlu olduğu eyaletlerden olan Bavyera ve Kuzey Ren-Vestfalya’dan iki tutuklu, çalışanlara ödenen asgari saat ücretini „aşırı düşük“ bulduğu için konuyu yargıya taşıdı ve dosya üst mahkeme olan Federal Anayasa Mahkemesi’ne intikal etti. Avukatlardan uzmanlara ve Almanya Tutuklular Sendikası (GBBO) temsilcilerine, çok sayıda kişiyi dinleyen hakimler, tutukluların emeğinin değerini de yeniden tanımlayacak kararını önümüzdeki haftalarda açıklayacak.

Federal Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Doris König, hakimlerin ayrıca çalışan tutukluların aldığı aylık ücretin, Almanya Anayasası’nda tanımlanan resosyalizasyon hedefine uygun olup olmadığına da kafa yorduklarını vurguladı. 2020 yılında çalışan tutukluların saatlik asgari ücretinin 1,37 ile 2,30 euro arasında değiştiğini de belirten König, en yüksek seviyeye çok az tutuklunun erişebildiğinin de altını çizdi. Hakim König, ücretlerin 20 yıldır güncellenmediğini de hatırlatarak emeğin değerinin alacakları kararda önemli bir parametre olacağına işaret etti.

Almanya’da cezavindeyken çalışan tutukluların bir sendikası var

Federal Anayasa Mahkemesi’nin dinlediği bilirkişi ekibinde, 2014 yılında kurulan Almanya Tutuklular Sendikası GBBO’ndan da temsilci yer aldı. GBBO, cezaevlerinde çalışan tutukluların üye olduğu bir sendika ve alanındaki ilk tutuklu işçiler örgütlenmesi.

Deutschland Arbeit in Gefängnissen | JVA Ravensburg
Fotoğraf: Felix Kästle/dpa/picture-alliance

Sayıları sıklıkla değişse de kendi verilerine göre yaklaşık bin – bin 500 üyesi olan sendika, cezaevlerinde olup da istihdama katılanlar için yasal bir saatlik asgari ücret saptanmasını talep ediyor ve bunun için de ülkede geçerli olan genel asgari saat ücretinin baz alınmasını talep ediyor.

Almanya’da halen geçerli olan saatlik asgari ücret 9,82 euro. 1 Temmuz’da 10,45 olacak asgari ücret 1 Ekim’den itibaren de 12 euro’ya yükseltilecek. 

Almanya Tutuklular Sendikası, asgari ücret taleplerinin, „işveren ile çalışan arasında özgür koşullarda sağlanmış özel hukuk temelli bir iş akdi olmadığı“ gerekçesiyle ısrarla reddedildiğine işaret edip eleştiriyor. Sendika ayrıca, tutuklu çalışanlar için bir de emeklilik sigortası talep ediyor. Almanya’da tutuklular için emeklilik sigortası ve sağlık sigortası yapılmıyor. Sağlık ihtiyaçları cezaevi tarafından ücretsiz karşılanıyor. İşsizlik sigortası primleri ise ödeniyor ve tutuklular dışarı çıktıklarında en azından işsizlik yardımı alabilmeleri, bir iş bulana kadar hayatlarını idame ettirmeleri hedefleniyor.   

Tutuklular ayda 200 ila 300 euro kazanabiliyor  

Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nin bilirkişi olarak görüşüne başvurduğu kişilerden biri de Neumünster Tutukevi Müdiresi Yvonne Radetzki oldu.

Radetzki, Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde çalışan bir tutuklunun ayda toplam 200-300 euro arasında maaş aldığını, sigara içiyor ve dışarıya çokça telefon da açıyorsa elinde pek para kalmadığını söyledi. Ratzke, cezaevi sonrasına birikim de yapamadığını vurgulayarak Anayasa Mahkemesi hakimlerine, tutukluların saat ücretinin yükseltilmesini yönünde görüş belirtti.

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Kariyer yolundaki büyük engel: Sosyal köken

İyi bir performans gösteren ve çalışkan olan herkese Almanya’da tüm kapılar sonuna kadar açılır. Kulağa oldukça hoş geliyor, ancak ne yazık ki gerçeği yansıttığı söylenemez. “Hangi bağın üzümü olduğuna göre de değişir” ifadesinin de eklenmesi gerek bu cümleye. Zira genellikle yetenek ve azim yeterli olmuyor. İnsanlar elitlerin gizli kodlarını da çözmek zorunda kalıyor: Nerde nasıl davranmaları gerektiğini bilmeleri, doğru kıyafetleri seçmeleri, doğru hobiler edinmeleri ve doğru konuşma tarzını benimsemeleri gerekiyor ki üst düzey pozisyonların kapıları kendilerine açılsın. Bir diğer deyişle; sosyal köken birinin hangi akademik ve mesleki fırsatlara erişebildiğinde ve ayrımcılığa uğrayıp uğramadığında belirleyici oluyor.

Almanya’da ayrımcılık deneyimleri oldukça erken yaşlarda başlıyor. “Eğitimli ailerlerden gelenlerin yüzde 80’inden fazlası Gymnasium’da (not ortalaması yüksek olan öğrencilerin okuduğu liseler) okuyor. Daha az eğitimli ailelerde ise bu sayı yarısını bile bulmuyor.“ Bu sözler gazeteci Konstantina Vassiliou-Enz’e ait. Vassiliou-Enz, aynı zamanda medyada daha fazla çeşitlilik için çalışan Diversity Kartell’in de kurucusu.

Yüksek okul eğitiminin de çoğunlukla ailenin akademik düzeyiyle ilintili olduğu belirtiliyor. Eğitim düzeyi yüksek olan ailelere mensup 100 gençten 79’u üniversite eğitimi alıyor. Eğitim düzeyi düşük ailelerde ise 100 gençten yalnızca 27’si bu eğitimi alabiliyor.

Deutschland Symbolbild Hochschule
Eğitim düzeyi düşük ailelere mensup gençlerden üniversiteye gidebilenlerin oranı çok daha düşük.Fotoğraf: Christoph Hardt/Geisler-Fotopress/picture alliance

Sosyal kökenin rolü inkâr edilemez

Anne babanın eğitim seviyesi dışında sosyal kökeninde belirleyici olan başka faktörler de var. Ailenin sosyo ekonomik durumu, herhangi bir mirasa sahip olup olmadıkları ve işlerinin olup olmadığı gibi. Tüm bunlara alt sınıflardan gelenlerin durumunu daha da zorlaştıracak faktörler de eklenebiliyor. Örneğin göçmen kökenlilerde tablo daha da zor hale geliyor.

Vassiliou-Enz, „Almanya’da eğitimde başarı için ebeveynlerin geliri ve eğitim seviyesi oldukça belirleyici ve örneğin göçmen kökenli çocuklar çoğunlukla düşük gelirli ailelerden geliyorlar” diyor.

Alt sınıflardan gelenler için riskli ve engellerle dolu bir yol

Vassiliou-Enz, kariyer inşasında başarılı olmuş. Ancak onun gibi birçok kişi için eğitime yatırım yapma kararı almak dahi hiç de kolay değil. Vassiliou-Enz, güvencesiz koşullardaki insanların maddi sıkıntıları olduğunda genellikle ailelerinden destek alamadıklarıını; hatta bazen kendilerinin ailelerini desteklemek durumunda kaldığını aktarıyor.

Bu bağlamda örneğin ücretsiz staj yapmak herkes için mümkün değil. Ayrıcalıklı sınıflara mensup olanların genelde sosyal ağları da geniş oluyor ve bu sayede bu tür stajları kapabiliyorlar. Üniversite eğitimi için karar alanların da bir gün öğrenci kredilerini geri ödemesi gerektiği bilinciyle bu kararı alması gerekiyor, ki bu da zorlu koşullara sahip olanlar için kolay bir karar değil.

Kendisi de yoksul bir ailede büyümüş olan Vassiliou-Enz, „Özetle; yoksul ailelerden gelenler daha fazla risk almak ve yükselmek için de orta sınıftan ya da akademik ailelere mensup olanlardan daha fazla çaba göstermek zorunda“ diyor ve ekliyor, „Örneğin ben okumayı karşılayabileceğimi düşünememiştim.“ Paranın olmadığı bir ailede borçlanarak okumaktansa önce kendi parasını kazanmayı amaçladığını söylüyor.

Koşullara rağmen kendine inanmaktan vazgeçmemek

Zorlu bir yoldan geçerek kariyer yapmayı başaran bir başka isim de Natalya Nepomnyashcha. Ailesi Kiev’den Almanya’ya göç eden ve Bavyera’da yoksul bir bölgede büyüyen Nepomnyashcha, kendi hikâyesini şöyle özetliyor: „Benim durumumda tablo şu şekildeydi: Ailem yıllardır, 90’ların ortalarından beri işsizdi. Haliyle özgüvenlerini yitirmiş durumdalardı ve bu his, bir yere gelemeyecek olma hissi, çocuklara da geçmişti.“

Nepomnyashcha, düşük ortalamaya sahip öğrencilerin gittiği Hauptschule’den bir üst seviyede olan Realschule’ye geçmeyi başarmış. İyi bir not ortalamasına sahip olmasına rağmen öğrencileri üniversiteye hazırlayan bir eğitim veren Gymnasium’a ise alınmamış. Liseden sonra bir meslek eğitimi görmüş, sonra da İngiltere’de yüksek lisansını tamamlamış. Nepomnyashcha, bugün ünlü bir danışmanlık firmasında çalışıyor. Bunun yanı sıra Netzwerk Chancen adında alt sınıflardan gelen gençlere destek olan bir oluşum kurmuş.

Symbolbild Jobsuche Jugendliche
Sosyal köken, iyi bir iş bulmanın önünde engel teşkil edebiliyor. Fotoğraf: Hendrik Schmidt/dpa/picture alliance

„İyi bir iş sahibi olmak için yeterince iyi olmadığına ilişkin inancı yıkmak elzem“ diyen Nepomnyashcha, sözlerini şöyle sürdürüyor: „Kendi yeteneklerini, güçlü yanlarını, hangi iş kolunun sana zevk verdiğini keşfetmek çok önemli.“ Netzwerk Chancen alt sınıflardan gençlere danışmanlık, workshoplar, mentorluk veriyor ve onları iş arama sürecinde destekliyor.

Ayrımcılığın önünde geçmek için farkındalık eğtimleri verilmeli

Sosyal kökenden kaynaklanan ayrımcılığın önüne geçmek adına yalnızca ayrımcılığa uğrayanlara destek vermek değil, aynı zamanda o yoldaki taşları temizlemek de önemli. İnsanların çoğu başka bir sınıftan gelenlere haksızlık ettiğini kabul etmeme eğiliminde olsa da, araştırmalar yakın sosyal kökenden gelenlerin birbirini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Bunun sebebinin ise bilincinde olunmayan yerleşik önyargılar olduğu belirtiliyor.

Sosyal kökene dayalı ayrımcılıkla mücadeleyi zorlaştıran bir başka faktör de birinin yaşına, ırkına ya da göçmen kökenli olması nedeniyle uğradığı ayrımcılığa göre daha az görünür olması. Bu nedenle eğitim kurumlarında, personel birimlerinde çalışanlara bu yönde eğitim verilmesi ve kendi davranış biçimlerine özeleştiriyle yaklaşmalarının sağlanması daha da büyük bir önem taşıyor.

Nepomnyashcha, bu sürecin örneğin iş ilanlarında başladığına dikkat çekiyor. Netzwerk Chancen, iş ilanlarında adayların niteliklerinden çok gerçek yetilerinin dikkate alınmasını tavsiye ediyor. Nepomnyashcha, bunun sebebinin belirli bir sosyal sınıftan gelenlerin en iyi üniversitelere gidememiş ya da en yüksek notları alamamış olsalar dahi o yetenekli olabilecekleri gerçeği olduğunu kaydediyor.

Symbolbild | Fachkräftemangel in Deutschland
Almanya’da giderek büyüyen iş gücü açığının da ancak işyerlerinde daha fazla çeşitlilikle kapatılabileceği belirtiliyor. Fotoğraf: Monika Skolimowska/dpa/picture alliance

İş gücü açığını kapatmanın yolu da çeşitlilikten geçiyor

Medyada da görece bir homojenlik göze çarpıyor. Haber merkezlerinin çoğunda üniversite mezunları çalışıyor. Vassiliou-Enz, bazı medya kuruluşlarında ise bu durumun yavaş yavaş değiştiğine, kimilerinin üniversite diplomasının yanı sıra meslek eğtimini tamamlamış olanlara da gazetecilik eğitimi almalarını yolunu açtığına dikkat çekiyor.

Çeşitlilik kolay olmasa da işverenler için de elzem bir kavram. McKinsey tarafından yapılan bir araştırma, Almanya’nın nitelikli iş gücü açığının yüzde 50’sinin şirketlerde çeşitliliğin sağlanmasıyla kapatılabileceğini ortaya koyuyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle