ABD’nin Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşimlerini bir uluslararası hukuk ihlali olarak görmeyeceğini ilanı hem ahlaksız ve hukuksuz bir karar hem de sadece Filistinlileri değil tüm dünyayı hedef alan bir komplodan başka bir şey değil.

ABD dış politikadaki çirkin yüzünü bir kez daha gösterdi. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo geçtiğimiz hafta yeni bir skandala imza atarak ABD’nin bundan böyle Batı Şeria’da bulunan Yahudi yerleşimlerini bir uluslararası hukuk ihlali olarak görmeyeceğini ilan etti. Böylelikle ABD’nin (gerçekte hiçbir yere varmayan) iki devletli çözüm formülünü terk ettiğini de teyit etmiş oldu. Bu ahlaksız ve hukuksuz karar sadece Filistinlileri değil tüm dünyayı hedef alan bir komplodan başka bir şey değil. Bunun nedeni açık: Savaşla ele geçirilen topraklar üzerinde egemenlik iddiasında bulunmak, yani ilhak etmek, uluslararası hukukça yasaklanmıştır ve bu tür fiiller (tüm uluslararası topluma yönelik) erga omnes [herkes için geçerli] nitelikteki bir sorumluluk ihlali olduğu gibi, aynı zamanda uluslararası hukukun âmir hükmü niteliğindeki jus cogens [üstün hukuk] ihlalidir.

ABD ve İsrail uluslararası hukuk normlarını ayaklar altına alırken hukuk ve adaletin yerine orman kanunlarını tatbik etmeye çalışıyorlar. 

Devletlerin uluslararası ilişkilerinde yasadışı askeri güç kullanımları öncelikle 1945 tarihli BM Kurucu Antlaşması’nın 2/4. maddesi çerçevesinde yasaklanmıştır. Dahası, bu yasadışı fiilin sonucu olarak toprak kazanımı (egemenlik) hakkını ileri sürmek, uluslararası hukukça a fortiori olarak [evleviyetle] yasaklanmıştır. Nitekim 1970 yılında BM Genel Kurulu’nda konsensüsle kabul edilen Dostça İlişkiler Bildirgesi, silahlı saldırganlık sonucu toprak kazanımının yasaklandığını ilân etmiştir. Bu bildirgenin I. ilkesine göre, “Askerî güç kullanım tehdidinden ya da kullanımından kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı yasal sayılmayacaktır”. Öte yandan, 1974 yılında BM Genel Kurulu’nca kabul edilen Saldırganlığın Tanımına İlişkin Karar’ın 5/3. maddesine göre, “Saldırganlıktan kaynaklanan hiçbir toprak kazanımı ya da özel imtiyazlar ‘yasal’ kabul edilmeyecektir”.

Trump yönetiminin bu tehlikeli adımı, aslında daha önce ABD’nin İsrail’e ve Filistin sorununa ilişkin almış olduğu bazı kararlara da aykırılık teşkil ediyor. Nitekim 1967 yılında gerçekleşen Altı Gün Savaşı’ndan birkaç ay sonra BM Güvenlik Konseyi’nce kabul edilen ve İsrail’in bu son savaşta işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesini talep eden 242 sayılı karara ABD de olumlu oy vermişti. Öte yandan, 1980 yılında İsrail birleşik Kudüs’ü İsrail’in “ebedî başkenti” ilân ettiğinde, BM Güvenlik Konseyi’nde ABD’nin de desteğiyle kabul edilen 478 sayılı kararda, Siyonist devletin bu kararının hukuken hiçbir geçerliliğinin olmadığı açıkça ifade edilmişti. ABD bu ve buna benzer başka bazı kararlara da destek vermişti.

ABD’nin bu kararı aynı zamanda Arap dünyasındaki yönetimleri de zor durumda bıraktı. Trump yönetiminin bu meşum kararı sonrasında, baskıcı ve Batı işbirlikçisi Arap rejimlerine karşı kendi halklarının öfkesi artacaktır.

ABD’nin bu son girişimi aslında tüm dünyayı hedef alan bir uluslararası hukuk ihlalidir. Çünkü işgal edilmiş toprakların (Batı Şeria) ilhakına destek niteliğinde olduğundan, bir jus cogens normunun ihlaline çanak tutmaktadır. Dahası, bu karar uluslararası düzene ve istikrara vurulmuş bir darbe niteliğindedir. Donald Trump yönetime geldiğinden bu yana, ABD’nin İsrail-Filistin sorununa geleneksel yaklaşımından önemli ölçüde uzaklaşarak kendisini İsrail’in tüm ırkçı, saldırgan ve yayılmacı politikalarının “savunucusu” durumuna getirdi. Trump’ın bu yeni hamlesi, hükümet kurmayı bir türlü başaramayan Binyamin Netanyahu’yu siyaset sahnesinde yeniden güçlendirmeyi hedefleyen bir girişim olarak da okunabilir.

ABD ve İsrail uluslararası hukuk normlarını ayaklar altına alırken hukuk ve adaletin yerine orman kanunlarını tatbik etmeye çalışıyorlar. Bilindiği gibi, bu yıl Nisan ayında aynı Trump yönetimi, İsrail’in işgal altında tuttuğu bir Suriye toprağı olan Golan bölgesindeki egemenlik iddiasını tanıdığını ilân etmişti. Biraz daha geriye gidersek, Trump yönetimi Aralık 2017’de ABD’nin (İsrail tarafından işgal edilmiş olan) Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığını duyurmuş, Mayıs 2018’de ABD Büyükelçiliği Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmıştı. Bu yönetim aynı zamanda Eylül 2018’de Filistinlilerin ABD’deki diplomatik misyonlarını kapatmıştı. Son olarak, ABD BM’nin milyonlarca Filistinli mülteciye yardım eden ilgili kuruluşuna yapmakta olduğu mali yardımları 2018-2019 yıllarında büyük ölçüde kesmişti.

Filistin sorununa ilişkin tutumu değişmeyecek olsa da, bu ABD aymazlığı, Siyonist devleti ırkçı ve yayılmacı emelleri hususunda daha fazla cesaretlendirecektir. Bu noktadan sonra İsrail’e topyekûn yaptırım uygulamak bir zorunluk haline gelmiştir

Siyonist devlet, İsrail’in 1967’deki işgalinden hemen sonra Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te inşa etmeye başladığı yasa dışı yerleşimlere yer açmak için, Filistinlilere ait toprakları mütemadiyen gasp etmekten geri durmamıştır. Aynı devlet, elli yıldır Filistin halkının doğal kaynaklarına el koymakta, sıradan Filistinlilerin kendi topraklarında serbestçe dolaşmasını engellemektedir. 1967 işgalinden bu yana Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e taşınan Yahudi yerleşimci sayısı 750 bine ulaşmış durumdadır. Bu yerleşimler Filistin topraklarını âdeta bir köstebek gibi eşeleyerek altını üstüne getirmiş, buraların bütünlüğünü allak bullak etmiştir. Amerikan yönetimleri, geçmişte İsrail’e bu hususta baskı uygulamaktan genelde uzak dursalar da Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin yasa dışı olduğunu kabul etmekteydiler.

1993’te başlayan Oslo anlaşmaları serisine rağmen, şu anda Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ün yüzde 60’ı İsrail’in doğrudan işgali altındadır. Gazze ile birlikte (Doğu Kudüs dâhil) tarihi Filistin topraklarının yalnızca yüzde 22’sini kapsayan Batı Şeria, Filistinlilerin kurmak istedikleri Filistin devletinin ülke topraklarını oluşturuyor. Bu çözüm seçeneği hem Birleşmiş Milletler hem de Avrupa Birliği tarafından destekleniyor. İsrail ile Filistin arasında 1990’larda başlayan barış görüşmelerinin çıkmaza girmesinde, özellikle yasa dışı Yahudi yerleşimlerinin statüsüne ilişkin uyuşmazlık önemli bir rol oynamıştı. İleride kurulması öngörülen Filistin devletinin tam kalbinde yer alan bu yerleşimlerin varlığı, Filistinliler için, kendi egemenliklerinin gerçekte İsrail vesayetinden başka bir şey olmadığını her daim hatırlatacaktır. ABD-İsrail ikilisinin uluslararası toplum tarafından durdurulmaması halinde “iki devletli çözüm” olasılığı da buharlaşacaktır.

Bu adımlar Batı Şeria’nın önemli bir kısmının İsrail tarafından tedricen ilhakına gidebilecek sürecin yapı taşları olarak görünmektedir. Nitekim şimdilerde hakkında İsrail başsavcısı tarafından yolsuzluk ve rüşvet suçlamasıyla iddianame hazırlanmış olan Netanyahu seçimler öncesinde, bu yönde bir girişimde bulunacağına dair seçmenlerine vaatte bulunmuştu. Netanyahu’nun iktidara veda etmek durumunda kalması halinde bile, Batı Şeria’nın kısmî ilhakına ilişkin İsrail planı rafa kaldırılacak gibi görünmüyor. Çünkü önde gelen iktidar adaylarından Mavi-Beyaz İttifakı lideri Benny Gantz’ın kendi partisi de bu planı destekliyor. Siyonist İsrail ve onun baş destekçisi ABD ise Filistin devletinin kurulmasını imkânsız hâle getiren bu tehlikeli adıma karşı uluslararası toplumun dişe dokunur bir tepki vermeyeceğini çok iyi biliyorlar. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) bağlamında Müslüman ülkelerin ve Avrupa Birliği gibi aktörlerin (“kınama” kararlarının ötesinde) ABD’ye ya da İsrail’e karşı gerçekten can yakıcı bir girişimde bulunamayacakları gün gibi aşikâr.

ABD’nin bu kararı aynı zamanda Arap dünyasındaki yönetimleri de zor durumda bıraktı. Trump yönetiminin bu meşum kararı sonrasında, baskıcı ve Batı işbirlikçisi Arap rejimlerine karşı kendi halklarının öfkesi artacaktır. Bir ülke ve devlet olarak Filistin göz göre göre ortadan kaldırılmaya çalışılırken, bu liderlerin hâlâ iki devletli çözümden dem vurmaları, kendi halkları nezdinde tam bir acziyet ve basiretsizlik örneği olarak görülecektir. Filistin’den Siyonist rejim ve onun destekçileri tarafından çalınan her toprak parçası, emperyalizmin işbirlikçisi olan birçok Arap rejiminin Filistin sorununa ilişkin inandırıcılığına darbe vuracaktır.

Sonuç

Filistin sorunu bağlamında, aslında çok uzun bir süredir sözün bittiği noktadayız. Bugün ABD’nin gözünde bildiğimiz anlamda bir Filistin sorunu artık mevcut değil. Kuşkusuz “sû-i misal emsal teşkil etmez”. ABD’nin bu hukuk tanımaz tutumundan dolayı dünyanın Filistin sorununa ilişkin tutumu değişmeyecek olsa da, bu ABD aymazlığı, Siyonist devleti ırkçı ve yayılmacı emelleri hususunda daha fazla cesaretlendirecektir. Bu noktadan sonra İsrail’e topyekûn yaptırım uygulamak bir zorunluk haline gelmiştir. Arap ve İslam dünyasının ABD’yle ilişkilerinde bundan böyle daha az tavizkâr olması ve İslam ülkelerindeki Amerikan üslerinin, en azından bazılarının, “cezalandırma” amacıyla kapatılması, Trump yönetimini bundan sonraki süreçte zor durumda bırakabilir.

Prof. Dr. Berdal Aral

[İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olan Prof. Dr. Berdal Aral aynı zamanda Medeniyet Üniversitesi Uluslararası Kudüs ve Filistin Araştırmaları Birimi başkanıdır]

Tavsiye Edilen Yazılar