Nazi yönetimindeki Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda aldığı mağlubiyetle ırkçı ideoloji yenilgiye uğrasa da aradan geçen dönemde Almanya‘da ırkçılık fikri ve eğilimi hayatta kalmayı başardı. Hatta bu eğilimin temsilcileri kaybedilen savaşın yaraları henüz tazeyken yeni oluşumlarla tekrar siyaset sahnesine dahil olmaya çalıştı.

Nitekim sağ eğilimli Alman Partisi (DP) ilk Alman Federal Meclisinde yer almayı başarmış ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yönetiminde Hür Demokrat Parti (FDP) ile birlikte üçlü koalisyona dahil olarak ilk Alman Federal Hükümetinin de parçası olmuştu. İlk üç hükümetin koalisyon ortağı olan DP, 1961 seçimlerinde meclise giremeyerek siyasi serüvenini noktalamış oldu. DP’nin yanında ayrılıkçı Bavyera Partisi ile BP’den daha sağ olan Alman Muhafazakar Parti-Alman Sağ Parti (DKP-DRP) de ilk meclise girmeyi başardı. Bunların yanı sıra Sürgün Edilenler ve Haklarından Yoksun Bırakılanlar Liginin (BHE) listesinden meclise giren eski Nazi üyesi Theodor Oberlander’in 1953’te bakan olarak 4. Alman Federal Hükümetinde görev alması, Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisinin (NSADP) Almanya’yı yıkıma sürüklemiş olmasına rağmen hem sağ partilerin hem de eski Nazi mensuplarının siyasette ve federal Almanya hükümetlerinde aktif rol aldıklarını gösteriyor. Her ne kadar 1961’den sonra Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (NPD) ve Alman Halk Birliği (DVU) gibi sağ partiler, 2017 yılına kadar meclise girememiş olsa da ırkçılar farklı örgütlenme şekillerinde faaliyet göstermeye devam etti. Bu zaman diliminde siyasi arenada ırkçılar etkin olamasalar da aynı düşüncedeki Gruppe Freitel, Oldschool Society, Kameradschaft Süd gibi terör örgütleri varlığını ve eylemlerini Almanya’da sürdürmeye devam etti. Özellikle 9 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü 2011 yılına kadar aktifti.

Sağ partilerin yasaklanmasına yönelik davalar sürerken oluşan boşluğu doldurmak üzere 2013 yılında kurulan Almanya için Alternatif (AfD) partisi 2017 yılında güçlü bir şekilde meclise girmeyi başardı. Dolayısıyla yasa dışı örgütlenen ırkçıların yanı sıra siyaseten de ırkçı ideolojinin temsil edildiği yeni bir düzen oluştu. Bu gelişmelerle birlikte Almanya’da hızla artan ırkçı saldırılar sağ cenahın giderek güçlendiğini ve ırkçı ideolojinin tekrar şiddete meyilli hale geldiğini gösteriyor. Özellikle son dokuz ay içinde gerçekleşen Kassel Bölge Valisi Walter Lübcke cinayeti, Yom Kippur (Kefaret Günü) bayramında Sinagoga silahlı saldırı, “Gruppe S”, dört camiinin bomba ihbarı üzerine tahliye edilmesi ve 20 Şubat’ta Hanau’da meydana gelen terör saldırısı Almanya’nın Nazi sorununu en açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Esasen geleneksel Nazi yapılanmasından ziyade artık yeni bir uluslararası ırkçı organizasyon şekliyle karşı karşıyayız. Özellikle bu tür mecralarda yapılan paylaşımların İngilizce olması yeni bir tür uluslararası örgütlenmeyi gözler önüne seriyor.

Yeni nesil ırkçı yapılanma

Ancak saldırıların bireysel olmasına işaretle çoğu kez faili harekete geçiren sebebin ırkçılık değil ruhsal sağlık sorunları olduğuna dair medya yer alan haber ve yorumların aksine teröristlerin her birinin eylem öncesinde internet sitelerinde faşizm içerikli manifesto yazıları ve videolar paylaştıkları hatta bazılarının çok uzun süre bu tür paylaşımlarda bulundukları tespit edildi. Irkçı bir ideolojiye sahip olan bu insanlar, internet ortamında fikir alışverişinde bulunarak birbirlerini destekliyorlar. Dolayısıyla fiziki bir birlikten ziyade sanal dünyada bir araya gelen yeni nesil ırkçılar, manifesto ve videolar paylaşarak fikirlerine destekçi buluyor ve böylece ırkçı ve faşist fikirlerini onaylatmış oluyorlar. Bunların yanı sıra terör eylemlerini videoyla kayıt altına alarak paylaşmaları, onların yalnız olmadıklarını gösterirken, kendi ideolojileri uğruna yaptıkları ‘kahramanlıklarını’ da diğer faşist zihniyetli insanlara göstermek ve böylece onlara örnek olmak istedikleri de anlaşılıyor. Nitekim 2019 yılının Mart ayında Yeni Zelanda’da meydana gelen terör saldırısında da ırkçı terörist, saldırıyı canlı yayında paylaşarak aynı etkiyi uyandırmayı hedeflemişti.

Esasen geleneksel Nazi yapılanmasından ziyade artık yeni bir uluslararası ırkçı organizasyon şekliyle karşı karşıyayız. Özellikle bu tür mecralarda yapılan paylaşımların İngilizce olması yeni bir tür uluslararası örgütlenmeyi gözler önüne seriyor. Almanya’nın Halle şehrinde gerçekleşen terör saldırısında, saldırganın İngilizce konuşması ve Hanau saldırganının İngilizce bildiri ve video paylaşımında bulunmuş olması sadece Almanca konuşan bir kitleye değil dünyanın çeşitli yerlerinde aktif olan bir kitleye seslendiğini ve onlarla fikir paylaşımında bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bahsedilen bu yeni nesil uluslararası faşizm eğilimli sanal örgütlenmenin sadece Almanya’yı değil bütün dünyayı yakından ilgilendiren bir problem olduğunu gösteriyor.

Diğer bir açıdan bakıldığında işaret edilen her bir terör eyleminin münferit bir olay olarak gerçekleşmesiyle birlikte teröristlerin ruhsal hastalıklarından dolayı böyle bir eyleme giriştiklerinin iddia edilmesi olayın ehemmiyetini görmezden gelinmesine neden oluyor. Dolayısıyla internet ortamında yapılan ırkçı paylaşımlar ve sanal faşist örgütlenmeleri görmezden geliniyor. Vahşi terör eylemleri sonrasında teröristlerin psikiyatrik rahatsızlıkları olduğunun iddia edilmesiyle faşist ve ırkçı düşüncelerinin üstü kapatılmaya çalışılıyor. Elbette bu tür terör eylemlerini gerçekleştiren insanların ruh ve akıl sağlığının yerinde olduğunu söylenemez. Ancak birçok terör uzmanına göre ruhsal problemler ve ırkçılık birbirinden uzaklaşan değil tam aksine birbirini harekete geçiren içgüdüler. Bu anlamda, sosyal çevreden izole bir şekilde hayatını sürdüren ve ırkçı forumlarda sosyalleşen bu tek tip saldırgan modeline karşı önlemler alınması gerekiyor. Her ne kadar bu insanlar izole bir hayat yaşıyor gibi görünseler de eylem öncesinde bu fikirlerini mutlaka birileriyle paylaşmaya çalışıyorlar. Son yıllarda karşılaştığımız bu tek tip ırkçı terörist profiline uyan insanların yaptıkları ideolojik paylaşımların ciddiye alınması ve takip edilmesiyle ancak onlara karşı mücadele edilebilir. Nitekim Hanau örneğinde saldırgan kendi dünyasında kurduğu faşist teorileri kendine saklayamamış ve çevresiyle paylaşmıştı. Hatta bu fikirlerini mektup yoluyla yaymaya çalıştığı da biliniyor. Ancak bütün bunlara rağmen mahkeme tarafından ciddiye alınmamış ve ruhsatlı silahına el konulmamıştır. Dolayısıyla ihmallerin ve önemsizleştirmenin bir sonucu olarak bir terör olayı vuku bulmuş oldu. Anlaşılıyor ki bu kişilerin ırkçı eğilimlerini ciddiye almamak ve önemsememek bu tür terör eylemlerinin sadece önünü açmaktadır. Dolayısıyla bu tutumla aşırı sağ probleminin çözüme kavuşması imkansızdır. Artık Almanya’da ve dünyada uluslararası ırkçı ve faşist bir örgütlenmenin varlığını kabul etmek ve onlara karşı harekete geçmek gerekiyor.

Irkçı terör saldırılarında yabancı düşmanlığı ve farklı dünya görüşüne sahip insanlara olan düşmanlık söz konusu olsa da son yıllarda bu ırkçı eğilimin İslam ve Müslüman düşmanlığına doğru evrildiğini ifade etmek gerekiyor.

Medya ve siyasetin rolü

Her ne kadar bu tür ırkçı terör saldırılarında yabancı düşmanlığı ve farklı dünya görüşüne sahip insanlara olan düşmanlık söz konusu olsa da son yıllarda bu ırkçı eğilimin İslam ve Müslüman düşmanlığına doğru evrildiğini ifade etmek gerekiyor. Nitekim son yıllarda camilere yönelik terör saldırılarının sayıları önemli ölçüde arttı. Ayrıca tesettürlü kadınlara yönelik çirkin ve tahrik edici hakaretler sıkça gündeme geliyor. Bu kapsamda ırkçılığı İslam düşmanlığına dönüştüren etkenler arasında medyanın rolüne özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Nitekim Erfurt Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonucu bunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, Almanya devlet yayın organları olan ARD ve ZDF kanallarında yapılan haberler yüzde 80 oranında olumsuz bir İslam algısı yansıtıyor. Bild ve Spiegel gibi yayın organları da İslam’a karşı olumsuz tutumlar içeren yayınları nedeniyle sık sık eleştirilerin hedefi olmakta. Özellikle 11 Eylül sonrası dönemde İslam, terör ve şiddetle ilişkilendirilerek bu dine yönelik olumsuz bir algı oluşturulduğu bir vakıa. Medyanın benimsediği dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı dilin yanı sıra İslam dininin Alman siyasetinde sürekli gündem malzemesi olarak kullanılması ve tartışma konusu yapılması da İslamiyetle ilgili olumsuz algının başlıca sebepleri arasında. Örneğin tesettürün Alman toplumundaki yeri, okullarda yasaklanması gibi tartışmalar dolayısıyla İslamiyet, Alman siyasetinde sürekli gündemdeki bir tartışma konusu olarak tutuluyor. Özellikle 2018 yılında İslam’ın Almanya’ya aidiyeti çok uzun süre siyasetçiler arasında tartışıldı. Hatta Almanya Federal Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Horst Seehofer, İslam’ın Almanya’ya ait olmadığını açık bir şekilde ifade etmişti. Siyasilerin İslam hakkındaki tartışmalarının yanında Almanya için Alternatif (AfD) partisi açık bir şekilde ırkçılık ve İslam düşmanlığı yapıyor. Alenen aşırı sağ eğilimin siyasi kolunu temsil eden AfD, 2017 yılında geçekleşen genel seçimlerde yüzde 11,5 oy alarak 94 milletvekili çıkardı. Hatta 2019 yılında gerçekleşen Saksonya eyalet seçimlerinde AfD yüzde 27,5 oranını buldu. Bu oranlar Alman toplumunda sağ siyasete olan eğilimin arttığını açıkça ortaya koyuyor. Medyanın ve siyasetin benimsediği dilin sonucu olarak giderek yayılan İslam ve Müslüman karşıtlığı AfD’nin oy oranında artışla doğrudan bağlantılı. Ayrıca Hanau saldırganının yayınladığı manifestoda görüşlerini desteklemek için medyadan ve siyasilerin söylemlerinden kaynak göstermesi, medyanın ve siyasilerin bu tür terör eylemlerine olan katkılarını açıkça ortaya koyuyor.

Hedef göçmen nüfusu tedirgin etmek

Berlin Hür Üniversitesi’nden (FU Berlin) siyaset bilimci Carsten Koschmieder’e göre, doğrudan bir bağlantısı olmasa da AfD mensuplarının söylemlerinin Hanau’da gerçekleşen terör saldırısı gibi olaylara dolaylı etkisi bulunuyor. Öte yandan, AfD’nin önde gelen politikacılarından Björn Höcke’nin, göçle birlikte Alman nüfusunun yok olacağına dair sözleri ile Hanau saldırganının yazdığı manifestoda içerik bakımından paralelliklerin bulunması AfD ile ırkçı saldırganların arasındaki yakın ilişkinin apaçık göstergesi. Bu zamana kadar hedef olarak camileri seçen aşırı sağcıların, son saldırıda görüldüğü üzere nargile kafelere yönelmesi de bu ilişkinin bir tezahürü. Nitekim AfD’den son zamanlarda gelen açıklamalarda, yabancı uyrukluların rağbet ettiği nargile kafeler, kapatılması gereken tehlike yuvaları olarak nitelendirilmişti. Diğer bir ifadeyle, ırkçı teröristlerin ve ırkçı siyasilerin söylemleri arasındaki paralellik, bir bakıma ideolojik birliği gösterirken diğer yandan ikisinin de yabancılar ve azınlıklar üzerinde bir tedirginlik meydana getirmek gibi bir ortak hedefi mevcut. Dolayısıyla açık bir şekilde fikir ve eylem birliği bulunuyor.

Özet olarak Almanya hükümeti kritik bir dönemeçten geçiyor. Ülkede artan İslam ve yabancı düşmanlığı artık sadece söylem ile yetinmeyerek terör saldırılarıyla fiziki bir boyut kazandı. Bugüne kadar bu tür saldırıların ciddiye alınmaması, basitleştirilmesi ve önemsenmemesi Hanau örneğinde karşılaştığımız gibi saldırıları katliam boyutuna taşıdı. Medyanın olumsuz İslam algısı, siyasi partilerin İslam’a ilişkin tutumu ve son seçimlerde yukarı doğru ivme kazanan ırkçı parti AfD’nin başarısı, Almanya’da açıkça bir sağ eğilimin varlığını ve gün geçtikçe taraftar kazandığını gösteriyor.

[Lisansüstü eğitimine Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde devam eden Abdulsamet Bayram aynı üniversitenin Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi’nde Almanya uzmanı olarak çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Tavsiye Edilen Yazılar