Milyonlarca canlı türünün nesli büyük tehdit altında. Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi’nin hazırladığı raporlar, yabani türlerin ekosistemler ve insanlar için yaşamsal öneme sahip olduğunu gösteriyor.

„Dünya nüfusunun neredeyse yarısı, yabani türlerin kullanımına bel bağlamış durumda. Bu, çoğu insanın düşündüğünden çok daha önemli bir konu“ diyor Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi Eş Başkanı John Donaldson.

2012 yılında BM Çevre Programı bünyesinde kurulan ve merkezi Almanya’nın Bonn kentinde bulunan IPBES’in son raporlarına, yaklaşık 400 uzman ve bilim insanının yanı sıra yerli toplulukların temsilcileri de katkıda bulundu. Bu kapsamda binlerce bilimsel kaynak değerlendirildi ve raporlar bu hafta Konsey’e üye 139 devlet tarafından kabul edildi.

Altıncı kitlesel yok oluş ekosistemleri tehdit ediyor

Şu anda dünya genelinde yaklaşık bir milyon tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekosistemlerin sağlığı ister karada ister ormanlarda veya okyanuslarda olsun, her zamankinden daha hızlı ve dramatik şekilde bozuluyor. Bu durum, ekonomi ve refah düzeyinin temelini sarsıyor, insan sağlığını olumsuz etkiliyor ve dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşam kalitesini düşürüyor.

İnsan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle, dünya şu anda sanayi öncesi döneme kıyasla 2,7 santigrat derece daha sıcak. Halihazırda, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bazı türler, normal koşullara göre on kat daha fazla risk altında. Bazı araştırmacılar, şimdiden gezegenimizin tarihindeki „altıncı kitlesel yok oluştan“ bahsediyor. IPBES tarafından hazırlanan son raporlar da bu bulgular üzerine inşa edilmiş.

Deniz ve nehirlerdeki balıklar, böcekler, mantarlar, algler, yabani meyveler, ormanlar ve kuşlar; kısacası tüm yabani türler, ekosistemler ve insanlar için hayati bir önem arz ediyor. BM’in biyoçeşitlilik araştırmasını kaleme alanlar, tüm bunları sürdürülebilir bir şekilde kullanmanın, gelecek nesiller için de önemli bir görev olduğunu vurguluyor.

Yabani türler insanlara nasıl fayda sağlar?

Yabani türlerin korunması ve ekosistemlerinin varlığını koruyacak şekilde kullanılması, aynı zamanda milyonlarca insanın geçim kaynağının güvence altına alınması anlamına geliyor.

Örneğin, tüm gıdaların üçte ikisinin doğal üretim ve gelişimi çoğunlukla yabani tozlayıcılara bağlı. Yabani bitkiler, mantarlar ve algler, dünya nüfusunun beşte birinin gıdasının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Özellikle düşük gelir seviyesindeki insanların büyük bir kısmının beslenmesi ve geçimi, doğrudan yabani türlere bağımlı durumda.

Dünya genelinde yabani ağaç türlerinin kullanımı, çok önemli bir gelir kaynağı. Aynı zamanda, iki milyardan fazla insan, yemek pişirmek için oduna ihtiyaç duyuyor. Ancak kereste endüstrisi büyük ölçüde sürdürülemez bir yapıya sahip. Her yıl yaklaşık beş milyon hektar orman, ağaç katliamı nedeniyle yok oluyor.

Diğer yandan insanlar tarafından hasat edilmeyen, yenmeyen veya işlenmeyen yabani türlerin faydaları da azımsanmayacak düzeyde. Tüplü dalış, kuş gözlemciliği, foto safariler veya vahşi türleri gözlemlemeye odaklanan diğer açık hava etkinliklerini de kapsayan doğa turizmi, 2018 yılında 120 milyar dolarlık bir pazar haline geldi. Milli parklar ve doğa koruma alanları, pandemiden önce dünya çapında yılda sekiz milyar ziyaretçi çekiyor ve bu sektörde faaliyet gösterenler yılda toplam 600 milyar dolara yakın gelir elde ediliyordu.

Karar vericiler bakış açılarını değiştirmeli

Bilim insanları, siyasi ve ekonomik kararlarda doğaya verilen değerin küresel biyoçeşitlilik krizinde çok önemli bir faktör olduğunu söylüyor. Çoğu zaman kararlar ekonomik mülahazalar temelinde alınıyor. Ancak bilim insanları, bunların doğadaki değişikliklerin insanların yaşamlarını nasıl etkilediğini göz ardı ettiğini belirtiyor. Örneğin, siyasi kararlar genellikle kısa vadeli kazançlara ve ekonomik büyümeyi ölçmek için gayri safi yurtiçi hasıla gibi değerlere odaklanıyor. Ancak karar sürecinde insanların ve kaynakların sömürülüp sömürülmediği, uzun vadeli etkileri ve sosyal adalet gibi faktörler genelde dikkate alınmıyor.

Raporlardan birinin eş müellifi olan Dr. Patricia Balvanera, „Birbiriyle bağlantılı bu değerlerin, karar alma sürecine dahil edilmesi için kalkınma ve yaşam kalitesi gibi terimlerin yeniden tanımlanmasının yanı sıra insanların birbirleriyle ve doğayla olan çoklu ilişkilerinin çerçevesinin çizilmesi gerekmektedir“ diyor.

Suşi furyasından orkinos popülasyonunun artmasına…

Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi Eş Başkanı John Donaldson ise, „Bunu doğru yaparsanız, sadece sürdürülebilirlik artmakla kalmaz, aynı zamanda aşırı sömürülen stokların geri kazanılması da mümkün olur“ diyor. Donaldson, suşi furyası nedeniyle 1980’lerden bu yana nesli tükenmek üzere olan mavi yüzgeçli orkinos (ton) balığını buna örnek gösteriyor.

Sivil toplum kuruluşlarının kararlılığı, avlanma sezonunun kısaltılması, avlanabilecek asgari balık boyutunun artırılması, avın izlenmesi ve kontrolüne yönelik daha iyi araçların yanı sıra yıllık avlanma kotalarında bariz bir azalmaya gidilmesi sayesinde orkinos popülasyonu yeniden artmaya başladı.

Ancak bilim insanları, teknolojik ilerlemenin sürdürülebilirlik için iki ucu keskin bir bıçak olduğunu da söylüyor. Zira teknolojinin gelişmesi, gelecekte doğal kaynakların daha hızlı ve yoğun olarak kullanılmasını ve tüketilmesini sağlayacak. Aynı zamanda ileri teknoloji sayesinde, ürünleri daha verimli şekilde üretme ve daha az atık oluşturma potansiyeli de mevcut olacak.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Empfohlene Beiträge