Almanya’da enflasyon zirve yaptı: Hissedilen oran çok daha fazla

Pahalı enerji ve gıda, Almanya’da enflasyonu yeniden yaklaşık 50 yılın en yüksek seviyesine ulaştırdı. Enflasyon 7,8 olarak açıklandı. Ürünlerde fiyat artışı günden güne artıyor. TRT Deutsch Berlin’de hissedilen enflasyon oranını vatandaşa sordu.
Euro Bölgesi’nde enflasyon rekor kırdı. Enerji fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle ağustosta yıllık enflasyon yüzde 9,1’e ulaştı.

Avrupa İstatistik Ofisi EUROSTAT, Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi’nin ağustos ayına ilişkin yıllık enflasyon verilerini paylaştı.

Enflasyon artışına en fazla yüzde 3,95 ile enerji ürünleri neden oldu.

Avrupa Birliği’nde temmuzda yüzde 9,8 olan yıllık enflasyon ise, ağustosta yüzde 10,1 oldu.

Enflasyon oranı 15 AB ülkesinde çift haneye çıktı.

Almanların yüzde 40’ı faturaları ödemekte zorlanacak

Almanya’da yükselen enerji fiyatları ve hayat pahalılığı gündemde…

Ülkenin kamu yayıncısı tarafından yapılan ankete göre, Almanların yüzde 40’ı kışın enerji faturalarını ödemekte güçlük çekeceğini düşünüyor.

Anket sonuçları, gaz ve elektrik maliyetlerindeki yüksek artışların, Almanların geleceğe olumsuz ekonomik beklentilerle bakmasına neden olduğunu ortaya koydu.

Buna göre, katılımcıların yüzde 83’ü işlerini kaybetme endişesi taşıyor.

Hissedilen enflasyon daha fazla

Almanlar hissedilen oranın daha yüksek olduğu görüşündeler.

TRT Deutsch Berlin’de hissedilen enflasyon oranını vatandaşa sordu. Enflasyonun yüzde 40 ila 60 olarak hissedildiğini söyleyen vatandaşlar her şeyin pahalılaştığını ve arık anlam veremediklerini dile getirdi.

Önceden 10 euroya mal olan şeyin şimdi bir şekilde 20 euroya mal olduğunu aktaran vatandaşlar zammı her gün fark ettiklerinden şikayet ediyorlar.

Her şeyin kaçıyor gibi geldiğini söyleyen vatandaş, „Buna hiç alışamadık, diğer ülkeler buna çok alıştı. Bizim konfor alanımıza girilmiş gibi oldu“ dedi.

Kaynak: TRT Haber

https://www.trthaber.com/haber/dunya/almanyada-enflasyon-zirve-yapti-hissedilen-oran-cok-daha-fazla-709272.html

Avrupa’yı çetin bir kış bekliyor

Rusya Ukrayna savaşıyla birlikte enerji krizi yaşayan Avrupa Birliği ülkeleri çıkış yolu arıyor. Tasarruf önerileri peş peşe gelirken, yüksek elektrik ve doğal gaz faturaları Avrupalıyı zora sokmaya devam ediyor. Peki, bu krizden en çok etkilenen Almanya ve İngiltere’de son durum ne, halk ne düşünüyor? Detaylar haberimizde…

Deniz İyidoğan

Haberin devamı için: https://www.trthaber.com/m/haber/dunya/avrupayi-cetin-bir-kis-bekliyor-707651.html

Kaynak: TRT Haber

Almanlar pahalılığı protesto ediyor

Almanya’da sol ve sağ akımlar hükümetin kriz yönetimini protesto ediyor. Hükümet, toplumsal kargaşa çıkmasından endişe duyuyor. Marcel Fürstenau, vatandaşın hoşnutsuzluğunu anlayabildiğini belirtiyor.

Ekonomi Bakanı Robert Habeck, Ukrayna savaşının sürdüğü ve enflasyonun yükseldiği bir dönemde Almanya’nın yeni Angela Merkel’i konumunda. Sağ popülist parti Almanya için Alternatif (AfD) içinse ideal öcü rolünde. 2021’de görev süresi sona erdiğinde aşırı sağ cenah, önce mülteci politikası, ardından da koronavirüs politikası nedeniyle dönemin başbakanına cephe almıştı. Düzenledikleri tüm gösterilerde ortalığı „Merkel gitmeli!“ sloganıyla inletiyorlardı.

Eylül 2022’de, Rusya’nın komşu Ukrayna’yı işgalinden beş ay sonra, AfD lideri Timo Chrupalla öfkenin dozunu giderek artırıyor ve sürekli olarak „Habeck’in ekonomik savaşından“ bahsediyor. Böylece Yeşiller partili politikacıyı, tüm federal hükümet adına hayatın her alanında artan fiyatlar ve muhtemel bir ekonomik durgunluk için günah keçisi ilan ediyor.

Haberin devamı için: https://www.dw.com/tr/almanyada-sosyal-soğuğa-karşı-sıcak-sonbahar/a-63076904

Marcel Fürstenau
Yorum

Deutsche Welle Almanya

Hamburg küçük yatırımcıları daha iyi korumak için Federal Konseye öneri sunacak

Küçük yatırımcılar “gri sermaye piyasası“ olarak adlandırılan pazarda, milyarca euro kaybediyor. Senato tüketicilerin bu yüksek riskli finans ürün-lerine yatırımlarına üst sınır getirmeyi öngören tas-lağı Federal Konseye (Bundesrat) sunacak. Üst sınır ile tüketicilerin tüm varlıklarını kaybetmelerinin önüne geçilmesi hedefleniyor. Bankadaki tasar-ruflarının, artan enflasyon, sıfır faiz ve konto harç-ları nedeniyle küçüldüğü için, çok sayıda tüketicinin farklı yatırım yolları arayışında olduğu ifade edildi. Bu arayışta çok kez yanlış vaatler ve yönlendirme ile insanların, sonuçları hakkında bilgi sahibi olmak-sızın, yüksek riskli finans ürünleri satın aldıkları belirtildi. Senato hazırladığı ve Federal Konseye su-nacağı taslakta, Varlık Yatırım Yasası’na, her bir yatırım için, kişinin maddi durumu gözönünde bu-lundurularak, üst sınır getirecek bir maddesi eklen-mesini talep ediyor.

Güngör Yılmaz

Bundesliga’da enerji tasarrufu dönemi

Ukrayna savaşı nedeniyle Almanya’da artan enerji fiyatları, Alman futbol kulüplerini de etkiliyor. Bundesliga yöneticileri, enerji tasarrufu için harekete geçti.

Almanya’nın birinci futbol ligi Bundesliga’nın mütevazı kulüplerinden SC Freiburg, pek çok alanda örnek bir yapılanmaya sahip. Bu alanlardan biri de yenilenebilir ve sürdürülebilir enerji kaynaklarına öncelik verilmesi. Kulüp, bu sayedeenerji fiyatlarındaki aşırı dalgalanmalardan pek fazla etkilenmiyor.

Bir yıl önce açılışı yapılan Freiburg’daki yeni stadyum, devasa güneş enerjisi çatısıyla uluslararası standartlar alanında da öncü tesisler arasında yer alıyor. Çatıya yerleştirilen 6 bin 200 güneş paneli, yaklaşık 2,4 megavatlık elektrik enerjisi üretme kapasitesine sahip. Dünya çapında sadece Galatasaray’ın arenası çok daha büyük (10 bin 400 panel) ve daha güçlü (4,2 megavat) bir güneş çatısına sahip.

Yılda 1700 saatten fazla güneş ışığı alan Freiburg, Almanya’nın en güneşli şehri olarak kabul ediliyor. Stadyumun elektrik ihtiyacının tamamı fotovoltaik sistem tarafından karşılanıyor. Ayrıca çim ısıtma sistemi de dahil olmak üzere stadyumun tüm ısıtması, yakınlardaki bir kimya tesisinin ürettiği atık ısı ile sağlanıyor.

Işıklandırma ve çim ısıtma sistemleri
Alternatif enerji kaynaklarına yönelen bir başka Bundesliga kulübü olan Bayer Leverkusen de arenası için doğal gaz veya petrol yerine yenilebilir enerjileri tercih ediyor. Kulüpten yapılan açıklamada, „Genellikle ‚yeşil elektriği‘ çok önceden satın aldığımız için uzun vadede sabit fiyat garantisine sahibiz“ deniyor. Buna ek olarak kulüp, uzun süredir enerji kullanımını optimize etmeye çalışıyor. Örneğin, stadyumun çim ısıtma sistemi, bir meteoroloji istasyonuna bağlı. Bu da ısıtmanın sadece gerçekten ihtiyaç duyulduğunda devreye girmesini sağlıyor.

Almanya’nın rekortmen şampiyonu Bayern Münih ise çim ısıtma sistemini, büyük ölçüde güneş enerjisiyle çalışan bir hava-ısı pompasıyla donattı. Arenanın dış mekân LED aydınlatmasının hava karardıktan sonraki çalışma süresi yarıya indirilerek altı saatten üç saate düşürüldü. Kulüp ayrıca gece maçlarındaki stadyum içi ışıklandırma sistemini de optimize etmeye çalıyor.

Bu noktada akla hemen şu soru geliyor: Peki, maçların başlama saatleri neden daha erkene alınmıyor ve böylece elektrik sarfiyatından tasarruf edilmiyor?

Alman Futbol Ligi (Kulüpler Birliği) DFL, bu konuda mevcut sözleşmelere atıfta bulunuyor. Özellikle karşılaşmaların yayıncı kuruluşlarıyla yapılan sözleşmeler, maç saati değişikliklerinin önündeki en önemli engeli teşkil ediyor. Ancak bu konuda da bir hareketlenme görünüyor. Werder Bremen kulübü tarafından DW’ye yapılan açıklamada, „Naklen yayın gelirlerimizin bir bölümünden feragat ederek, enerji tasarrufuna katkıda bulunmak, toplumsal bir görev. Konuyla ilgili DFL ve yayıncı kuruluşlarla yakın temas halindeyiz. Alternatiflerden biri olarak, öğleden sonraki maçlarda ışıklandırmayı azaltmayı tartışıyoruz“ denildi.

Fakat ışıklandırma konusunda da sözleşmelerde bazı bağlayıcılıklar bulunuyor. Örneğin DFL, yüksek kaliteli TV yayınları için stadyumlarda belirli bir ışık yoğunluğunun olmasını öngörüyor. Ayrıca kale çizgisi teknolojisi ve VAR (Video Yardımcı Hakem) gibi sistemler de yalnızca yeterli aydınlatma olduğunda sağlıklı sonuç verebiliyor.

Bazı kulüpler sadece kiracı
Bundesliga stadyumlarındaki projektörlerin yaklaşık yarısı halihazırda LED ışıklara dönüştürülmüş durumda. Bunlar geleneksel halojen projektörlerden daha pahalı olsa da enerji sarfiyatı oldukça düşük ve ömrü çok daha uzun.

Ancak böyle bir yatırım her zaman sadece futbol kulüplerinin takdirine kalmıyor. Zira stadyumların bazıları, maçlarını orada oynayan Bundesliga kulüplerine ait değil. Örneğin, Eintracht Frankfurt, Mainz, Köln ve Hertha Berlin gibi kulüplerin maç yaptığı arenalar, ilgili belediyelerin mülkiyetinde. Dolayısıyla söz konusu kulüpler kiracı konumunda. Werder Bremen (yüzde 50 kulüp / yüzde 50 belediye) ya da Stuttgart (yüzde 40 kulüp / yüzde 60 belediye) ise stadyumlarda kısmî mülkiyet hakkına sahip.

Bu nedenle Bundesliga kulüplerinin enerji tasarrufu konusunda, korona salgını sırasındaki hijyen konseptine benzer tek tip bir uygulamaya gitmeleri olanaksız. Kulüplerin mevcut koşul ve maddi imkânları da birbirinden çok farklı. Bayern Münih, Leipzig ve Dortmund gibi zirveye oynayan kulüplerle Bochum, Augsburg veya Union Berlin gibi mütevazı ekipler arasında her anlamda derin bir uçurum söz konusu. Ancak yine de tüm kulüpler, enerji ve dolayısıyla maliyet tasarrufu çabalarında birleşmiş durumda. Elbette Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla başlayan savaş, bu tasarruf çabalarının tek nedeni değil. Ancak savaş, kulüpler üzerindeki maliyetleri düşürme baskısını daha da artırdı.

Buzdolabından yorgunluk havuzuna
Borussia Mönchengladbach’ın stadyumu artık her gün değil, sadece maç günleri yeşil renkte aydınlatılıyor. Pek çok kulüp, çalışanlarına mümkün olan her yerde enerji tasarrufu yapmaları talimatını verdi. Tıpkı Freiburg gibi güneş enerjisi teknolojisinde Bundesliga’nın öncülerinden olan Werder Bremen, mart ayında bir „enerji kurulu“ oluşturdu. Kurul üyelerinin görevi, ne kadar küçük görünürse görünsün, potansiyel tasarruf imkânlarını araştırıp uygulamaya koymak. Bu kapsamda stadyumdaki klima üniteleri ve kafeteryadaki buzdolapları, maç günleri dışında kapalı kalıyor. Ayrıca kulüp, ısıtma sisteminin sıcaklık ayarını da düşürdü.

Münih Arena’da da ısıtma tasarrufuna gidildi. Stadyumdaki odalar yazın iki derece daha az soğutuluyor. Kışın da aynı şekilde sıcaklık normalden iki derece daha düşük olacak. Hoffenheim ve Gladbach gibi kulüpler de hem iç hem de dış mekânlarda (örneğin otopark alanlarında) aydınlatmada tasarrufa gitti. Mönchengladbach’ta profesyonel takım oyuncuları, yorgunluk havuzlarını U23 takımı ve diğer genç takımlarla paylaşıyor. DW’nin konuyla ilgili sorusuna yanıt veren kulüplerin çoğu, sadece stadyumlarda değil, antrenman tesislerinde de enerji tasarrufuna yönelik kapsamlı önlemlerin alındığını açıkladı.

Katar’daki Dünya Kupası da kulüplerin enerji tasarrufu çabalarına büyük ölçüde katkıda bulunacak. Bu yıl ilk kez sonbahar/kış döneminde düzenlenecek dev turnuva nedeniyle Bundesliga maçlarına 13 Kasım 2022 ile 21 Ocak 2023 tarihleri arasında ara verilecek. Soğuk ve karanlık günlerdeki bu uzun mola, futbol kulüpleri için muhtemelen en etkili enerji tasarrufu yöntemi olacak.

Kaynak: DW Deutsche Welle

https://www.dw.com/tr/bundesligada-enerji-tasarrufu-d%C3%B6nemi/a-62824200

Almanya’da 70’inde emeklilik tartışmaları

Nüfusu yaşlanan Almanya demografik bir değişimle karşı karşıya. Bu da emeklilik fonlarının yükünü artırıyor. Çözüm önerilerinden biri 70 yaşında emeklilik. 70’inde emeklilik formülü tutar mı?

Almanya’da sadece bir kaç gün önce gazetelerin manşetlerinde şu cümle yer almıştı: „Gençlerin sayısı hiç bu kadar azalmadı.“

2021 yılı sonunda Almanya’da her on kişiden biri 15-24 yaşları arasındaydı ve bu da 8,3 milyondan fazla insana tekabül ediyordu. Buna karşılık 65 yaş üzeri insan sayısı 18 milyondan biraz fazla olarak tespit edilmişti.

Toplumun giderek yaşlandığı Almanya bir demografik değişimin tam ortasında bulunuyor. Bu olumsuz gidişatın önüne geçilebilmesi için doğum veya göç oranlarında gözle görülür bir artış olması gerekiyor. Oysa doğum da göç de yetersiz. Nüfusun hızla yaşlanmasının etkisi özellikle bir noktada kendini hissettirecek: Emekli aylıkları…

Çünkü Almanya’da emekli maaşları „Ek ücret prosedürü“ olarak adlandırılan bir yöntemle finanse ediliyor. Yani çalışanların aylıklarından kesilen emeklilik primleri doğrudan emeklilik kasalarına aktarılıyor ve burada toplanan paralar yine emeklilere maaş olarak ödeniyor. Bu şu anlamla geliyor: Şu anda düzenli olarak çalışan ve sosyal güvenlik primi ödeyen kişiler, daha önce aynı şartlarda çalışıp prim ödeyip emekli olanları finanse ediyor.

Ancak Almanya’da devlet şimdiden emekli maaşlarını vergi gelirleri üzerinden sübvanse etmeye başladı.

Gençler ve yaşlılar arasında Nesiller Sözleşmesi
Almanya’da uygulanan yöntem, emeklilik kasalarına emekli maaşlarını finanse edecek yeterli miktarda prim ödenmesi halinde işliyor. Buna Nesiller Sözleşmesi deniliyor. Bu da yaşlanan bir toplumda kilit noktayı oluşturuyor. OECD verilerine göre günümüzde Almanya’da emeklilik kasalarına prim yatıran her 100 kişiye 37 emekli düşüyor. Bu sayının 2050’de 58’e çıkması bekleniyor. Diğer ülkelerde durum daha da kötü. Örneğin Japonya’da 2050 yılında çalışan her 100 kişinin 81 emeklinin maaşını ödeyeceği hesaplanıyor.

Bu durum emekli maaşlarının düşmesi ya da ya da çalışanların emeklilk kasalarına daha fazla prim ödemeleri sonucunu doğuruyor. Bunların olmaması için de devletin emeklilik fonlarına olan desteğini artırması gerekiyor.

Devletin sübvansiyonları dışında üzerinde konuşulan bir seçenek de emeklilik yaşının 70’e çıkarılması. Almanya’da emeklilik yaşı 65’ten 67’ye kademeli olarak yükseltilmişti.

Kısa bir süre önce, Metal Sektörü İşverenler Birliği Başkanı Stefan Wolf konuyu tekrar gündeme taşıdı. Özellikle işverenler sık sık emeklilik yaşının uzatılmasını öneriyor. Ama bu öneri genelde pek sıcak karşılanmıyor. Münih Yaşlanma Ekonomisi Merkezi’nden Johannes Rausch, „Emeklilik yaşının kademeli olarak yükseltilmesi her zaman çok popüler olmayan bir önlemdir. Bu nedenle siyaset kurumu tarafından mümkün olduğunca erteleniyor, ancak sonuçta rahatlatıcı etkileri de geciktirilmiş oluyor“ diyor.

Rausch, er ya da geç -daha çok ileri bir zamanda- emeklilik yaşının artan yaşam beklentisine göre yeniden belirleneceğini öngörüyor. Rauscha’a göre bunun avantajları var. Çünkü halihazırda dengenin korunması için yeteri kadar prim ödeyen var. Rausch bu bağlamda örneğin, primlerin az miktarda yükseltilmesi ile emekli maaşlarının artırılabileceğini belirtiyor. Uzman böylece toplumda bir iyileşme sağlanabileceğini vurguluyor.

OECD, 20 üye ülkenin 38’inde emeklilik yaşının erkeklerde 66,1’e, kadınlarda ise 65,5’e yükseleceğini tahmin ediyor. Danimarka, İtalya veya Estonya gibi emeklilik yaşının yaşam beklentisine bağlı olduğu ülkelerde, emeklilik yaşının da çok daha yüksek olacağı şimdiden görülüyor. Japonya’da emeklilik yaşı sabit tutuluyor ancak bu ülkede çalışmaya devam eden emeklilerin sayısı oldukça yüksek.

Yüksek emeklilik yaşı eleştirisi
Buna karşın henüz 70 yaşında emeklilik konusunda bir uzlaşı sağlanabilmiş değil. Alman Yaşlılık Sorunları Merkezi (DZA) Enstitüsü Başkanı Clemens Tesch-Römer, emeklilik yaşı belirlenirken salt ekonomik ölçütlerin göz önünde bulundurulamayacağını belirterek, „Bir emeklilik sisteminde sadece finansmana dikkat etmemeliyiz“ diyor. Bu bağlamda neyin finanse edileceği ve emekli maaşlarının sağlanıp sağlanamayacağının önemli olduğunu vurgulayan uzman, „70 yaşında emeklilikte gördüğüm bir sorun, düşük gelirli kişilerin ve özellikle de kısa ve muhtemelen hastalığa bağlı iş biyografileri olan kişilerin dezavantajlı duruma düşecek olmaları“ uyarısında bulunuyor.

Zira düşük eğitim seviyesine sahip insanlar istatistiksel olarak daha erken ölüyor. Bu nedenle daha geç yaşta emekli olmak, bu insanlar için daha kısa bir emeklilik süresi anlamına geliyor. Tesch-Römer’e göre, emeklilik yaşını yükseltmeden önce başka seçenekler devreye sokulmalı. Örneğin nitelikli göçün artırılması, iş ve aile hayatının birbiriyle uyumlu hale getirilmesi, gençlere iyi bir temel eğitim verilmesi uzmanın önerileri arasında bulunuyor.

Uzman ayrıca şu anda Almanya’da ayrı emeklilik fonlarına ödeme yapan memurlar ve serbest meslek sahiplerinin aynı fona dahil edilmesini de öneriyor.

Yaşam boyu öğrenme
Bettina Schmitkunz’u bu tartışmaların hiç biri ilgilendirmiyor. Birkaç gün içinde 63 yaşına girecek ve kısa süre sonra da emekli olacak. 40 yıldır Nürnberg Üniversitesi Hastanesi’nde hemşire olarak çalışan Schmitkunz, işini „oldukça ağır“ olarak tanımlasa da, emeklilikte çalışmayı düşünüyor.

Deneyimli hemşire, „Sadece kendim için konuşabilirim ama, formda ve iyi olduğum sürece, kendimi zorlarım. Kasım ayından itibaren emekli olup her şeyden elimi çekmek istemiyorum“ diyor.

DW’ye konuşan Schmitkunz, birçok meslektaşı için de durumun benzer olduğunu vurguluyor. Ancak bu durumda çalışma koşullarının daha farklı olması gerektiğini belirterek, „Örneğin yaşlılar artık fiziksel olarak çok fazla çalışmamalı, bunun yerine, meslek okulu öğrencileri ve mesleğe yeni başlayanlarla daha yoğun bir şekilde çalışmalı ki bunun için normal günlük yaşamda kimsenin zamanı yok“ diye konuşuyor.

DZA’dan Clemens Tesch-Römer için de bu önemli bir nokta. İnsanların uzun süre çalıştığı bir ortamda edindiği deneyimlerini yaşam boyu öğrenmeyi teşvik etmek amacıyla paylaşmasının önemine dikkat çeken Tesch- Römer, „Eğitim, yaşamın tüm aşamalarında gerçekleşmeli, çünkü gelecekte hiçbir çalışan öğrendiği meslekte kalmayacak ve yaşam boyu eğitime bugün olduğundan çok daha fazla yatırım yapmamız gerekecek“ diye konuşuyor. Tesch-Römer’e göre 70 yaşında emekli olmak, yeterince formda olan ve çalışmak isteyenler için bir seçenek olabilir.

Çözüm olarak daha fazla esneklik
Tesch- Römer yaşam beklentisiyle bağlantılı emeklilik yaşının dezavantajlarının avantajlarından daha ağır bastığına da vurgu yapıyor. Ona göre sabit bir yaş sınırının olması faydasını gösteriyor. Daha fazla esnekliğin ise gelecek için bir çözüm olabileceğini belirtern Tesch-Römer, „Açıkça belirlenen bir sınır koymak iyidir, çünkü böyle olunca iletişim kurmak kolay olur, ancak birçok ek çözüme de ihtiyaç olacaktır. Emeklilik yaşı yukarıya doğru esnek olmalı fakat 67 yaşına kadar çalışamayan insanlara da yaşlılıkta iyi bir yaşam sunabilmek için aşağı doğru da esneklik sağlanmalı“ önerisini dile getiriyor.

Almanya’nın bir çözüm bulmak için hala zamanı var. Yaşlanan toplumun ihtiyaçlarına göre uyarlandığında, 65 yaşından sonra da çalışabilecek durumda olan zinde insanlara imkan tanıyan esnek bir emeklilik olabilir.

Demografik değişimin Almanya’yı bu yönde harekete geçirmesi muhtemel.

Kaynak: DW Deutsche Welle

https://www.dw.com/tr/70-ya%C5%9F%C4%B1nda-emekli-olmak-ekonomiyi-kurtar%C4%B1r-m%C4%B1/a-62761391

Almanya’da polis şiddeti tartışması

Emniyet güçlerinin operasyonlarında üç kişinin hayatını kaybetmesinin ardından, Dortmund’da da 16 yaşında bir gencin polis tarafından öldürülmesi polisin kullandığı şiddet konusunda tartışma yarattı.

Almanya’nın Dortmund kentinde Senegalli 16 yaşında bir gencin polis tarafından öldürülmesi kendini savunma mıydı, yoksa orantısız polis şiddeti mi? 8 Ağustos Pazartesi günü yaşanan olayın ardından birçok Alman bu soruyu soruyor.

Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinin Dortmund kentinde yaşanan olayda gençlik yardım merkezinden bir danışman Pazartesi günü öğleden sonra polisi aradı. Danışman, psikolojik sorunları olan, yanında refakatçisi olmayan sığınmacı Muhammed D.’nin bir bıçak ile kendisini öldürmesinden endişelendiğini aktardı. 11 polis memuru olay yerine gönderildi. Kuzey Ren-Vestfalya İçişleri Bakanı Reul’un yaptığı açıklamaya göre, önce genç ile konuşmaya çalışan polisler genci ikna edemeyince göz yaşartıcı gaz kullandı. Gencin gözlerini ovuşturmak için elindeki bıçağı bırakacağını düşünen polisler, bu işe yaramayınca elektro şok aletine başvurdu. Ancak bu da etkili olmadı ve Senegalli genç polise doğru koşmaya başladı. Bunun üzerine polis ateş açtı.

Otomatik bir tabancadan çıkan beş kurşunun isabet ettiği genç, olaydan kısa bir süre sonra hastanede yaşamını yitirdi. Ateş açan 29 yaşındaki polis memuru hakkında yaralama sonucu ölüme sebep verme şüphesiyle soruşturma başlatıldı.

Protestolarda „katil“ sloganları
Dortmund’da yaşanan olay, bu ayın başından beri ölümle sonuçlanan polis operasyonlarının son halkasını oluşturuyor. Frankfurt’ta geçen hafta elinde bıçak olduğu belirtilen 23 yaşındaki bir erkek, polis kurşunu ile vurularak yaşamını yitirdi. Yine geçen hafta Köln’de evinden tahliye edilmek istenirken polise bıçakla saldırdığı belirtilen 48 yaşındaki bir erkek, polis kurşunu sonucu hayatını kaybetti. Ruhr bölgesindeki Oer-Erkenschwick’te 39 yaşındaki bir erkek, polisin göz yaşartıcı gaz kullanmasının ardından öldü.

Ve son olarak Dortmund’da yaşanan olay, birçok kişi için bardağı taşıran son damla oldu. Polis şiddetine karşı düzenlenen protesto gösterilerinde özellikle siyasi yelpazenin solundaki göstericiler emniyet güçlerine yönelik olarak „katil“ sloganları attı.

„Irka dayalı kontroller rutin“
Dortmund’daki olay sosyal açıdan sorunlu olarak değerlendirilen Nordstadt semtinde yaşandı. Nordstadt, polisin müdahaleleri nedeniyle defalarca manşet olan bir semt. Polis ile çoğu göçmen kökenli olan vatandaşlar arasındaki ilişkinin genellikle gergin olduğu belirtiliyor.

Bochum Ruhr Üniversitesi’nde polis üzerine araştırmalar yapan hukukçu Thomas Feltes, „Dortmund Nordstadt’da polisin ten renginden bağımsız bir tutum izlemediği biliniyor“ diyor. DW’ye konuşan Feltes, bu bölgede ırka dayalı kontrollerin rutin olduğunu da sözlerine ekliyor.

Irkçılıkla mücadelenin artırılması gerekiyor
Dortmund’daki olayda söz konusu olan Afrikalı bir sığınmacı değil de, beyaz bir Alman olsaydı polisin operasyonu farklı bir şekilde sonuçlanır mıydı? Feltes, bu sorunun yanıtlanamayacağını, bir Alman’ın polis memurlarıyla iletişim kurabileceğini belirtiyor. Feltes, Senegalli gencin hiç Almanca bilmediğine dikkat çekiyor. Dortmund’da polisin operasyonunun ırkçı bir arka planı olmayabileceği değerlendirmesini yapan Feltes, ancak yine de operasyonun „Dortmund Nordstadt’ta polise sürekli yöneltilen suçlamalara dair şemaya uyduğunu“ söylüyor.

Polisin sadece Dortmund’da değil, Almanya’nın her yerinde ırkçılık ve antisemitizme karşı mücadelede yapacağı çok iş var. Göç, sığınmacılar, ayrımcılık gibi konularda gazetecilere yönelik bilgi platformu Medya Uyum Servisi’nin araştırmasına göre polislerin eğitimi sırasında uyum konusu nadiren ele alınıyor.

Tabanca son çare
Kriminoloji uzmanları polisin operasyon sırasındaki tutumunu eleştirirken, İçişleri Bakanı Reul ve polis izlenen tutumun doğru olduğunu savunuyor. Reul Dortmund’daki olayda polis memurlarının hatası olmadığı görüşünde. Reul, tehdit söz konusu olduğunda otomatik tabanca kullanmanın yaygın olduğu belirtti. Gencin, siper arkasındaki polislere doğru koştuğunu ifade eden Reul, „Durum tehdit edici hâle geldi. Memurlardan biri polislere zarar gelmesini önlemek için uzaktan ateş etti“ şeklinde konuştu.

Polis Sendikası Kuzey Ren-Vestfalya Eyalet Teşkilatı Başkanvekili Michael Maatz ise bıçaklı saldırıların hafife alınmaması gerektiğini konusunda uyarıda bulunuyor. DW’ye konuşayan Maatz, bıçağın atardamara isabet etmesi halinde kan kaybından ölüneceğini belirtiyor. Maatz, „Böyle bir saldırı karşısında saniyeler içinde karar vermesi gereken“ polise karşı anlayış gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Maatz, bu tip bir saldırıyı engellemek için başka bir araç işe yaramıyorsa „ateşli silahın son çare“ olduğunu da sözlerine ekliyor.

Polisin tutumuna eleştiri
Sol Parti milletvekili Nicole Gohlke ise polisin tutumunu eleştiriyor. Gohlke olayın ardından Twitter hesabından yaptığı paylaşımda „orada bulunan 11 polisin 16 yaşındaki genci öldürmeden yakalamasının neden mümkün olmadığı açıklanamaz“ ifadesini kullandı.

Kuzey Ren-Vestfalya eyalet parlamentosu Yeşiller Grup Başkanı Verena Schäffer de „güvenli bir gelecek için“ Almanya’ya sığınan gencin ölümünün sarsıcı olduğunu dile getirdi.

Emniyet uzmanları da polisin kullandığı şiddeti eleştiriyor. Hamburg Polis Akademisi’nden kriminoloji uzmanı Rafael Behr, otomatik tabancaya başvurulmasının „alışılmadık“ bir durum olduğunu belirtiyor. Bu silahların polis araçlarında mevcut olduğunu kaydeden Behr, ancak „kesinlikle istisnai durumlarda“ kullanılmasının öngörüldüğünü vurguluyor.

Bochum Ruhr Üniversitesi’nden Thomas Feltes de polisin tutumunu eleştiriyor. Otomatik tabanca kullanımının orantısız olduğunu ifade eden Feltes, „Gencin elinde bıçak vardı, ama bununla kısa bir süre içinde çok sayıda insana zarar veremezsiniz. Olay yeri pek de canlı bir bölge olmadığı için orada sadece genç ve 11 polis memuru bulunuyordu“ diyor. Feltes, polisin beklemesi ve gerilimi gidermesi gerektiğini de sözlerine ekliyor.

Ruhsal sağlığı yerinde olmayan kişilere yönelik tutum
Feltes, polisin ruhsal sağlığı yerinde olmayan kişilere karşı sıklıkla şiddete başvurup, sonra da „vurmaktan başka ne yapılacağını bilememelerini“ asıl sorun olarak değerlendiriyor. Ruhsal sağlığı yerinde olmayan kişilerin göz yaşartıcı gaz, biber gazı ve hatta elektro şok aletine karşı sağlıklı kişilerden farklı tepki verdiği biliniyor. Feltes, „Ruhsal sağlığı yerinde olmayanlar için bu kendilerine yönelik bir saldırı işareti olarak algılanarak, kendilerini savunmaları gerektiğini düşünüyorlar“ diyor.

Birbirlerini temize çıkarma çabası mı?
Alman Avukatlar Derneği (DAV) da 16 yaşındaki gencin öldürülmesine ilişkin olayların kapsamlı bir şekilde araştırılmasını ve aydınlatılmasını talep etti. Soruşturmanın henüz ilk aşamaları olsa da rahatsızlık yaratan noktalar bulunuyor. Kuzey Ren-Vestfalya eyaletinde iki emniyet müdürlüğünde soruşturma yürütülüyor. Dortmund’da Senegalli gencin öldürülmesine ilişkin soruşturmayı Recklingshausen’daki emniyet teşkilatı yürütürken, Recklingshausen’ın yetki alanına giren Oer-Erkenschwick’deki olayla ilgili soruşturmayı Dortmund üstlendi.

Polisler, şüpheli durumunda olduğu takdirde tarafsızlık ilkesi çerçevesinde soruşturma başka bir emniyet teşkilatı tarafından yürütülüyor. Bu konuda Recklingshausen ile Dortmund arasında iş birliği bulunuyor. Recklingshausen emniyet teşkilatında soruşturma yürütülmesi gerektiği takdirde bunu Dortmund polisi üstleniyor ya da tam tersi oluyor.

Göç konusunda araştırmalar yapan Aladin El-Mafaalani ise halen yürütülen iki soruşturmanın Dortmund ve Recklingshausen’ın birbirlerini temize çıkarma çabası olarak değerlendirilebileceğine işaret ediyor. El-Mafaalani Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, bunun güven sarsıcı olabileceğini belirterek, bu olağan bir prosedür olsa bile bu sefer farklı bir tutum izlenmesi gerektiğini ifade etti.

Hukukçu Feltes, bu uygulamayı „siyasi açıdan uygun değil“ sözleriyle eleştirirken, Hamburg Polis Akademisi’nden Behr, olayların bağımsız uzmanlar tarafından soruşturulmasını öneriyor. Ancak Behr, emniyet teşkilatının hiyerarşisi içinde yer almayan ve soruşturma yetkisi bulunan bir birimin ise henüz Almanya’da bulunmadığını sözlerine ekliyor.

Kaynak: Deutsche Welle
Link: https://www.dw.com/tr/almanyada-polis-%C5%9Fiddeti-tart%C4%B1%C5%9Fmas%C4%B1/a-62790538

Almanya’dan Ukrayna tepkisi: Yeni bir Rus propagandası

Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, DW ile gerçekleştirdiği söyleşide, Ukrayna’daki hedeflerini Donbas’ın ötesine taşıyacağını duyuran Rusya’nın bu hamlesini meşru gösterme çabalarının bir anlam ifade etmediğini belirtti.

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Ukrayna’daki askeri hedeflerini genişleteceğini açıklayan ve bu kararında Batı’nın Kiev’e silah göndermesinin rol oynadığını belirten Rusya’ya tepki gösterdi. Rusya’nın iddiasının bir anlam ifade etmediğini belirten Baerbock, Moskova’nın argüman değiştirmeye devam ettiğini ve bunun da „Rus tarafının yeni bir propagandası“ olduğunu dile getirdi.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Ukrayna’daki askeri hedeflerinin Moskova destekli ayrılıkçıların kontrolündeki Donetsk ve Luhansk bölgelerinden oluşan Donbas’ın da ötesine geçtiğini duyurmuştu. Lavrov, Batı’nın Kiev’e uzun menzilli silahlar tedarik etmeyi sürdürmesi hâlinde Rusya’nın Ukrayna’daki hedeflerini daha da genişleteceğini sözlerine eklemişti.

Almanya Dışişleri Bakanı Baerbock, DW ile gerçekleştirdiği söyleşide, „Rusya her defasında farklı bir argüman kullanıyor. Bu kez de askeri destekten ötürü olduğunu söylüyorlar. Ama Kiev ve Ukrayna’nın diğer bölgelerine daha önce de saldırıyorlardı“ dedi.

Almanya’nın Ukrayna’ya, „Sadece dayanışma göstererek ya da her gün bunun Rusya tarafından yapılmış asli bir uluslararası hukuk ihlali olduğundan söz ederek değil, aynı zamanda askeri destekte bulunarak da destek olacağını“ vurgulayan Baerbock, amaçlarının Ukraynalıların „ülkelerini, topraklarını kendi başlarına savunabilmeleri“ olduğunu belirtti.

Yetersiz destek eleştirilerine yanıt

Baerbock, Almanya’nın Avrupa’nın en büyük ekonomisi olmasına karşın Ukrayna’ya en fazla silah sağlayan ülkeler listesinde altıncı sırada olmasından ötürü yöneltilen eleştirilere de yanıt verdi.

„Bu, hangi ülke kaçıncı sırada yarışı değil“ diyen Almanya Dışişleri Bakanı, önemli olanın, NATO üyesi ülkelerin bir bütün olarak Ukrayna’ya ortaklaşa destek sağlaması olduğunu belirtti.

Baerbock, Almanya ve Hollanda’nın Kiev’e vereceğini açıkladığı obüs, hava savunma sistemleri ve diğer mühimmatları yaz sonuna kadar Ukrayna’ya ulaştırmayı „ümit ettiğini“ belirtti.

„Kimse Almanya’ya şantaj yapamamalı“

Baerbock ayrıca Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlı olmasının Moskova tarafından Ukrayna savaşında Batı’ya karşı bir silah olarak kullanılmasıyla ilgili soruyu da yanıtladı.

Almanya’nın benzer bir durumun tekrarlanmamasından kaçınması gerektiğini belirten Baerbock, Çin stratejilerini belirlerken bu kriteri de dikkate aldıklarını söyledi.

Berlin’in, Almanya’nın Pekin’e olan bağımlılıklarını „çok yoğun bir şekilde“ gözden geçirdiğini ifade eden Baerbock, „Kimsenin bize Rusya’ya bağımlılığımızdan ötürü yaşadığımız türden şantaj yapamayacağını açıkça göstermek zorundayız. Yeni Çin stratejimizin temelinde de bu var: Birlikte çalışabildiğimiz noktalarda birlikte çalışmak. Ama kritik altyapılar için bağımsız, özellikle de dış politikamıza uyacak şekilde egemen bir Avrupa stratejisine sahip olmak“ söyleminde bulundu.

DW / CÖ,ET

Kaynak: Deutsche Welle

https://www.dw.com/tr/almanyadan-ukrayna-tepkisi-yeni-bir-rus-propagandası/a-62550691

Schröder partisinden ihraç edilebilecek mi?

Schröder partisinden ihraç edilebilecek mi?

Almanya’nın eski başbakanlarından Gerhard Schröder’in Rusya’ya ilişkileri yüzünden partisinden ihracı isteniyor. Schröder için süreç başladı. Peki Schröder’in partisi SPD’den ihraç edilmesi ne kadar mümkün?

Gerhard Schröder’in Rusya lideri Vladimir Putin ile olan dostluğu, pek çok SPD üyesini rahatsız ediyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Schröder’in partiden ihraç edilmesi talep ediliyor. Peki bu ne kadar olası?

Almanya’da iktidardaki koalisyonun büyük ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) Hannover Bölge Beşkilatı Tahkim Kurulu, eski Başbakan Gerhard Schröder’in partiden ihraç edilmesine yönelik talepleri Perşembe gününden itibaren incelemeye başladı. Bölge Teşkilat Başkanı Christoph Matterne, DW’ye yaptığı açıklamada, çeşitli yerel parti derneklerden bu konuda kendilerine 17 başvurunun ulaştığını söyledi. Üç kişilik Tahkim Kurulu’nun incelemeleri tamamladıktan sonra üç hafta içinde karar vermesi bekleniyor.

Başbakanlık döneminden (1998-2005) bu yana Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile iyi bir dostluğu olan Schröder, Rus devlet şirketleriyle yakın ilişkisi ve buralarda üstlendiği görevler nedeniyle uzun süredir eleştirilerin hedefindeydi. Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından ise partinin dört yerel teşkilatı derhal harekete geçerek 78 yaşındaki Schröder’in ihraç edilmesini talep etti. Bu hamleyi aynı yöndeki diğer başvurular takip etti.

Schröder, kendisine yönelen tepkilerin ardından Mayıs ayında Rus enerji devi Rosneft’in yönetim kurulundan ayrılacağını açıkladı, Gazprom’un yönetim kurulu üyeliği adaylığını da geri çevirdi. Ancak Schröder’in Gazprom’un yan kuruluşları Kuzey Akım 1 ve 2’deki görevleri devam ediyor.

Partiye gerçekten büyük zarar verdi mi?

Peki Schröder’in partisinden ihraç edilmesi ne kadar mümkün? Almanya’da bir parti üyesinin ihraç prosedürü nasıl işliyor?

Öncelikle Federal Alman Anayasası, partilerin iç tüzüğünün „demokratik ilkelere uygun“ olmasını şart koşuyor. Ülkede 1967 yılında yürürlüğe giren Federal Siyasi Partiler Kanunu da bu ilkeleri ayrıntılı olarak düzenliyor.

Prensip olarak bir siyasi parti, herkesi üyeliğe kabul etmek zorunda değil ve üyelik başvurularını, somut bir gerekçe göstermeksizin reddedebiliyor. Ancak mevcut, üyelerin ihracı bu kadar basit değil. İhraç sürecini başlatabilmek için ilgili üyenin partiye „büyük zarar“ verdiğine dair somut kanıtlar gerekiyor.

Bu nedenle birçok hukukçu, Schröder’in SPD’den ihraç istemine temkinli yaklaşıyor. DW’ye konuşan siyasi partiler hukuku uzmanı Martin Morlok, disiplin soruşturmasına gerekçe olarak gösterilen „parti menfaatleriyle bağdaşmayan davranışlar“ iddiasını oldukça sorunlu ve muğlak görüyor.

Schröder’in ihraç talebinin gerçek nedeninin politikacının meslekî faaliyetleri ve Putin ile olan dostluğu olduğunu belirten Morlock, „Ancak bunun partiyle doğrudan hiçbir ilgisi yok. Bir partiye mensup olmalarından dolayı, kişilerin fikir veya meslek özgürlüğü kısıtlanamaz“ diyor.

„Bir partide manastır düzeni olamaz“

Morlok sözlerini söyle sürdürüyor:

„Sosyal demokrasi, parti yasasıyla korunabilecek bir mevhum değildir. Hiç kimse hayatın tamamına parti gözlükleriyle bakmak zorunda değil. Siyasi partilerde, tüm rahiplerin tek tip olmaya zorlandığı bir manastır düzeni olamaz.“

Avukat, ilke olarak ihraç müeyyidesini „parti düzeni ve işleyişi açısından gerekli bir araç“ olarak görüyor. Partinin çalışma ve karar alma kabiliyetinin korunması, oylama sonucu alınan çoğunluk kararlarının tanınması ve parti otoritesinin kabul edilmesi gibi hayati konulara riayet edilmemesi durumunda, ihraç gibi bir yaptırım seçeneğinin olması elzem.

Ancak ihraç prosedürleri bazen partinin kamuoyu nezdindeki imajını da zedeleyebiliyor. Bunun en bariz örneklerinin başında, yine SPD’de yaşanan Thilo Sarrazin krizigeliyor. 2002-2009 yıllarında Berlin Eyaleti Maliye Senatörü olarak görev yapan Sarrazin’in ünü, 2010 yılında yazdığı „Almanya kendini yok ediyor“ (Deutschland schafft sich ab) adlı kitapla Almanya sınırlarını aştı. Alman toplumundaki düşük doğum oranlarına karşın yabancı kökenlilerin çok sayıda çocuk yaparak yakın gelecekte Almanya’nın kilit noktalarını „ele geçireceğini“ savunan Sarrazin, ırkçılık ve sağcı popülizm eleştirilerine hedef oldu.

Bu nedenle eski senatör hakkında 2010 yılında SPD’den ihraç süreci başlatıldı. İlk iki girişim başarısız oldu. En nihayetinde 2020 yılının ortalarındaki üçüncü ihraç prosedürü, Sarrazin’in konuyu yargıya taşımaktan feragat etmesi nedeniyle amacına ulaştı. Ancak 10 yıllık bir yılan hikayesine dönen Sarrazin olayı SPD’nin imajına zarar verdi.

2000 yılından bu yana Almanya’daki belli başlı 23 parti ihraç kararı incelendiğinde, bunlardan onunun SPD’ye ait olduğu görülüyor. Schröder ise henüz bu listedeki yerini almadı.

Schröder soğukkanlılığını koruyor

Eski Başbakan da ihraç girişimleri karşısında soğukkanlılığını koruyor. Yaklaşık bir ay önce haftalık haber dergisi Der Spiegel’e yaptığı açıklamada, „Ben bir Sosyal Demokratım ve ömrümün sonuna kadar da öyle kalacağım“ ifadelerini kullandı.

SPD yerel teşkilatının tahkim kurulu toplantılarına ilk etapta Schröder’in ya da avukatının katılması beklenmiyor. İlk aşamada ihraç başvurusu yapanlar dinlenecek. Ardından Tahkim Kurulu’nun karar vermek için üç haftalık süresi başlayacak. Kararın açıklanmasından sonra ise iki haftalık bir temyiz süresi öngörülüyor.

Tabii bu arada konunun, bölgesel ve federal düzeyde farkı mercilere taşınması da mümkün. Bu yüzden meselenin bir süre daha sürüncemede kalması kuvvetle muhtemel görünüyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

https://www.dw.com/tr/schr%C3%B6der-partisinden-ihra%C3%A7-edilebilecek-mi/a-62482727