BİR KARTAL HİKAYESİ!..

Dört tavuk bir kartal yuvasına gidip bir yumurta çaldılar.
Yumurtayı kümese getirdiklerinde, kümeste bulunan diğer tavuklar gördükleri bu yumurtanın çok büyük bir tavuğa ait olduğunu düşündüler. Zaman geçti, yumurtayı getirenler de unuttu, onlar da bu yumurtanın büyük bir tavuğa ait olduğunu inandılar…

Bir anne bulundu yetim yumurtaya, kuluçka başladı. Kısa bir zaman sonra yumurta kırıldı. İçinden simsiyah kanatlı, ilginç gagalı tuhaf bir tavuk çıktı….

Herkes mutluydu,böylesini ilk defa görmüşlerdi. Anne tavuk, dersler vermeye başladı yavrusuna: “Bak yavrum, yerden bulduğun böceği şöyle ye! Arpayı buğdayı böyle ye!.” Anne tavuk her geçen gün yeni şeyler öğretiyordu yavrusuna. Büyük tavuk annesinin her söylediğini yapıyordu. Tehlikelere karşı nasıl davranılacağını da öğretti annesi: “Bak yavrum, eğer kedi buradan gelirse aksi istikamete doğru kaç, şuradan gelirse buraya kaç…”

Büyük tavuk büyüdükçe güzelleşiyordu. Oldukça uzun kanatları vardı. Diğer tavuklar onun kanatlarına bakmak için geliyorlardı…

Bir gün anne tavuk yavrusuna havadan gelen tehlikelere karşı kendini nasıl savunacağını anlatırken büyük tavuğun gözü, gökyüzünde çoook yukarılarda süzülerek korkunç bir ihtişamla uçan başka bir canlıya ilişti.

-Anne bu ne? dedi.
Büyük tavuk;
-Ha o mu? O kartal yavrum, kuşların padişahı.
-Ne de güzel uçuyor!.. deyip iç geçirdi yavru.
-Evet yavrum! Ama sen sakın ona özenme. Asla onun gibi olamazsın! Sen bir tavuksun. Senden önce baban, deden, amcan hepsi ona özendi ama hiç biri onun gibi uçamadı..
SEN BİR TAVUKSUN VE BİR TAVUK GİBİ YAŞAMALISIN.

O günden sonra küçük tavuk, ömrü boyunca arka bahçede kartalın ihtişamlı geçişini izleyip iç çekti… Ve her seferinde “keşke bende bir kartal olup uçabilseydim.” dedi.
Yine bir gün siyah uzun kanatlı büyük tavuk, ihtişamlı kartalı izlerken ölüp gitti…
O nu bir tavuk gibi defnettiler; kii hakikatte ölen bir kartaldı…

Etienne de La Boétie – Gönüllü kulluk kitabında der ki;
Eğer iki kuşak köleleştirilirse, bundan sonra gelen kuşak, özgürlüğü hiç görmeyip tanımadığından dolayı, pişmanlık duymadan hizmet eder ve ondan öncekilerin zorla yaptıklarını seve seve yerine getirir. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler. Dolayısıyla bu insanlar, siyasal iktidarı yıkmaya yönelik herhangi bir eyleme kalkışamazlar. Böyle bir eylemin gerektirdiği özgür düşünceden, özgür iradeden yoksundurlar. Kurulu düzeni sevip benimsemekte ve sürdürdükleri yaşamın dışında başka yaşam biçimleri olduğunun ya da olabileceğinin bile farkına varamazlar. Oysa, boyunduruk altında doğup özgürlüğün gölgesini bile göremeyip köle olmak kadar kötü bir şey olamayacağı açıktır. Çünkü insanların, içinde bulundukları durumu doğal karşılayıp benimsememeleri için onlara belli değer ve davranış kalıpları, belli bir dünya görüşü aşılamak gerekir. Bu gönüllü kulluğun yok edilmesi yine, iktidarın elindedir.

Yani iktidarlar,
İsterse Kartal, isterse Tavuk yetiştirir.

Atatürk Kartal yetiştirmek istemiştir.

Bazıları Kartallara düşman. Onlar tavuk beslemek istiyor…

Batı medyasının Türk-Rus gerilimi beklentisi boşa çıktı

Erdoğan karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi hedef alan yayınlarını yıllardır sürdüren genelde Batı, özelde Libya’da Hafter’i destekleyen Fransa’nın ana akım medyasında beklenen, hatta belki arzu da edilen bir Türk-Rus ittifakı değil çatışmasıydı.

Batı medyası bundan iki hafta öncesinden başlayarak Libya’nın Türkiye ile Rusya arasında yeni bir çatışma alanı olacağını yazıp çiziyordu. Fransız medyası da Erdoğan-Putin Zirvesi’ni kapsamlı haber ve analizlerle gördü. İki devlet başkanının İstanbul buluşmasını, Le Figaro “Türk-Rus tandemi Libya’ya yerleşiyor”, Le Monde ise “Putin ve Erdoğan İstanbul’da dünyanın jandarmalığını üstlendi” başlığıyla aktardı. Her iki gazete de aralarındaki sorunlara karşın iki ülke ilişkilerinin şaşırtıcı ölçüde geliştiğine dikkat çekti. 

Türkiye ve Rusya, 2015’te düşürülen Rus uçağı krizini de Suriye’de karşıt cephelerde yer almalarından kaynaklanan sorunları da aşmayı başarmış bulunuyor.

Le Figaro’ya göre, aslında “Orta Doğu’da başarılı olan bu yeni ikiliyi kültür ve tarihin birbirinden uzaklaştırması gerekiyordu. Ne var ki stratejik çıkarlar, ekonomi ve karşılıklı çekim, Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaklığının birçok uzmanın tahminlerinin de ötesinde uzun sürmesine yol açmış bulunuyor.” Gazetenin İsabelle Laserre imzalı haber analizi, bu başarıda “ABD’nin bölgeden çekilmesiyle oluşan boşluğun ve zayıf, bölünmüş Avrupa’nın kendini hala bir güç olarak görmediği için boş bıraktığı alanın” rolü olduğunun altını çiziyor. Gazetecinin “bölge” ifadesiyle kastettiği aslında Suriye ve Libya ile sınırlı. Laserre, Erdoğan ve Putin’in birkaç yıl içinde Suriye iç savaşının başlıca aktörleri olduklarını, Suriye’de rejimi Putin’in, muhalifleri Erdoğan’ın desteklediğini, Libya’da da bu ikilinin Rusya’nın isyancı Hafter saflarında yer alan paralı askerleri nedeniyle karşı cephelerde saf tuttuklarını ama bu krizi de yönetmeye soyunduklarını anlatıyor. 

Le Monde’un Marie Jégo ve Laure Stéphane imzalı analizinde, Türkiye’nin aslında Rusya’nın terörist saydığı YPG’yi Suriye’nin kuzey-doğusundaki hakimiyet bölgesinden çıkartmadığı için memnun olmadığına vurgu yapılıyor. Sanki Fransa daha ileri giderek onları “öz müttefik” ilan etmemiş gibi, bu sorunun varlığı sadece Rusya’ya fatura ediliyor. Analizde ayrıca rejimin Türkiye’nin yanı sıra, Fransa dahil Avrupa’yı da rahatsız edegelen İdlib’deki saldırılarına da işaret ediliyor. Putin’in Ankara’ya gelmeden önce gittiği Şam’da Esed ile konuyu ele aldığına değinen gazete, Rusya’nın özellikle Süleymani suikastından sonra Suriye’deki kazanımlarını kaybetmemek için rejimi ve büyük destekçisi İran’ı bölgede kırılgan dengeleri bozmamaları için dizginlemeye çalıştığının, bu açıdan Türk müttefikinin katkılarını çok değerli bulduğunun altını çiziyor. 

Oysa Erdoğan karşıtlığı üzerinden Türkiye’yi hedef alan yayınlarını yıllardır sürdüren genelde Batı, özelde Libya’da Hafter’i destekleyen Fransa’nın ana akım medyasında beklenen, hatta belki arzu da edilen bir Türk-Rus ittifakı değil çatışmasıydı. Ama Türkiye ve Rusya, 2015’te düşürülen Rus uçağı krizini de Suriye’de karşıt cephelerde yer almalarından kaynaklanan sorunları da aşmayı başarmış bulunuyor. 

Türk-Rus çatışması beklentisi

Batı medyası iki hafta öncesinden başlayarak bu defa Libya’nın Türkiye ile Rusya arasında yeni bir çatışma alanı olacağını yazıp çiziyordu. Fransa’nın resmi radyolarından France Culture’de geçen 26 Aralık’ta yayınlanan uluslararası basınla ilgili günlük program “Libya, Türkiye ile Rusya arasında gelecek muharebe alanı mı?” başlığını taşıyordu. Programı sunan Camille Magnard, bu başlığın o gün İspanyol El País’in yayımladığı “Libia, el nuevo campo de batalla entre Turquía y Rusia” başlıklı analizden esinlendiğini belirtmiş ve Türkiye Libya’ya asker gönderirse ileride iki ülke vatandaşı askerlerin sahada göğüs göğüse savaşma olasılığına dikkat çekmişti. 

Bugün genelde Batı’nın özelde Fransa’nın bölgeye yönelik siyaseti, yüzyıl önce Osmanlı’yı olduğu gibi, Türkiye’yi de hasım, hatta düşman görüyorsa, Türk-Rus dostluğu ve işbirliği daha da büyük önem taşıyor.

Courrier International’de 7 Ocak’ta yayımlanan konuyla ilgili haber analiz de ne hikmetse benzer bir başlık taşıyordu: “Çatışma. Libya Putin ve Erdoğan’ın yeni oyun alanı.” Kaynak olarak İtalyan L’Espresso dergisinde Francesca Mannocchi’nin imzasıyla yayımlanan yazıyı gösteren gazete, tüm tarafların farklı pozisyonlarının yanı sıra, Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni (UMH) destekleyen ama isyancılarla da görüşerek arabuluculuk yürütmeye çalışan İtalya ile Hafter’e DEAŞ’la mücadelede etkin olduğu bahanesiyle destek veren Fransa arasındaki farklı konumlanmaya işaret ediyordu. Dergideki bilgilerden Libya’da hangi ülkenin, hangi ülkeyle karşı karşıya geldiği anlaşılıyordu ama ön plana çıkarılan, Türkiye’nin örneğin YPG/PKK’ya verdiği destek nedeniyle Fransa ile değil Suriye’de her şeye karşın işbirliği yaptığı Rusya ile çatışma olasılığıydı. 

Siyaset ve tarih

Le Monde ayrıca 9 Ocak tarihli Tribune köşesinde “Les Pachas du Sultan” başlıklı kitabı “Sultan’ın Paşaları” adıyla Türkçeye de çevrilmiş olan Osmanlı tarihi uzmanı Profesör Bouquet’nin “Erdoğan ve Libya’da tarih politikası” (Erdogan et la politique de l’histoire en Libye) başlıklı bir yazısını yayımladı. Bouquet bu yazısında çok tartışmalı bir yaklaşımla, Erdoğan’ın Libya’ya asker göndermesini ülkenin 1912’ye kadar Osmanlı toprağı olmasıyla izah ettiğini ve bunun da “yayılmacılığını savunmak (ve iktidarını korumak) için tarihi araçsallaştırmak” olduğunu ileri sürüyor. Oysa bu kararın gerekçesini Libya’nın Osmanlı geçmişi oluşturmuyor. Bouquet’nin iddia ettiği gibi tarihte Osmanlı’ya ait olmuş her yerin bir gün yeniden Türkiye’nin parçası olmasını öngören “Erdoganizm” diye bir ideoloji de yok. Ama evet, yazdığı gibi, Yunanistan, Kıbrıs (GKRY), İsrail ve müttefiklerinin Akdeniz’e en uzun kıyıya (1577 km) sahip Türkiye’yi dışlayarak ve uluslararası hukuka aykırı biçimde bölüşmesine dur demek, öne sürdüğü gibi Erdoganizm’in olmasa da Türkiye’nin ulusal çıkarlarının gereği. 

Bouquet yazısında Türkiye’deki muhalefetin iktidara yönelttiği “Libya’ya gidip ne yapacağız” sorusunu içselleştiriyor ve Erdoğan’a “yeni Osmanlıcı” sıfatını yakıştırıyor. Aynı yaklaşımı benimseyecek olursak, Fransa’nın Libya’da ne işi olduğunu sormak ve Libya’yı karıştırmış olan Sarkozy’den başlayarak, Hollande ve Macron’u “yeni kolonyalist” olarak damgalamak hakkımız. Ama kuşkusuz çok daha önemli olan şu sorunun yanıtını almak: Fransa’nın biri sağda, diğeri solda, biri ne sağda ne solda üç cumhurbaşkanı, ortak bir deniz sınırı ve tarihsel/kültürel ortaklığı bulunmayan bir ülkeye, oradaki meşru hükümeti değil de isyancı güçleri desteklemek amacıyla neden özel kuvvetlerini gönderir? 

Fransa sadece Libya’da değil, eski kolonilerinin bulunduğu bölgelerde de askeri varlığını sürdürüyor. Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan’la birlikte Türkiye’nin karşısında. Suriye’de Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan ayrılıkçı terör örgütlerini destekliyor. Fransa bu politikalarıyla yüzyıl öncesine dönmüşse, Türkiye’de Olivier Bouquet’nin tanımladığı gibi, “milliyetçi, anti-emperyalist” bir tepkiyle karşılaşması doğal. Ama yanıldığı bir nokta var: o da Kemalizm’e benzettiği bu eğilimin, yukarıda belirttiğimiz gibi, “Erdoganizm” adını verdiği ve pusulasının İslamcı olduğunu iddia ettiği ayrı bir ideoloji olmadığı gerçeği. 

Bugün genelde Batı’nın özelde Fransa’nın bölgeye yönelik siyaseti, yüzyıl önce Osmanlı’yı olduğu gibi, Türkiye’yi de hasım, hatta düşman görüyorsa, Türk-Rus dostluğu ve işbirliği daha da büyük önem taşıyor. Kurtuluş Savaşımızın başarısında, Çarlık Rusya’sının Ekim Devrimi ile yıkılarak İtilaf Devletleri bloğundan çekilmesinin ve Bolşeviklerin desteğinin nasıl rolü olmuşsa, bugün de Erdoğan ile Putin arasındaki yakınlaşmanın bölgesel sorunların iki ülkenin çıkarlarına uygun olarak çözümüne katkıda bulunduğu aşikâr. Genelde Batı özelde Fransız medyasının, Suriye’de olduğu gibi, Libya’da da Türk-Rus çatışması beklentisini uzun süre dillendirmiş ve sonunda düş kırıklığına uğramış olması bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor. 

Akın Özçer 

[“Agur, ETA artık yok” (Aralık 2018), “Çoğul İspanya: Anayasal Sistemi ve Terörle Mücadele Modeli” (2006) ve “Euskal Herria: İspanya Siyasi Tarihinde Bask Milliyetçiliği” (1999) kitaplarının yazarı olan Akın Özçer emekli Dışişleri mensubudur]

GÖRÜŞ – Araplar Türkiye’den neden korkar?

Araplarda atalarının hırsı olsaydı, Türkiye’nin gelirlerinin iki katı olan gelirleriyle bir güç oluştururlar ve Türkiye’den korkmak yerine, onu Endonezya’dan Mağrib’e kadar tüm ümmetin korkularını gideren bir sığınak olarak görürlerdi.

Yunanistan Türkiye’nin ilerlemesinden, tekrar kendini toparlaması, rolüne geri dönmesinden ve şanlı günlerinin geri gelmesinden korkuyor olabilir; bunu anlayabilirim. Çünkü halifeliğin otoritesi altında olduğunu unutmadığını, fakat Ortodoks hoşgörüsüzlüğünün aksine İslam inancı gereği dini özgürlüklere saygı duyulduğunu unuttuğunu görüyorum. Fransa da aynı sebepten dolayı Türkiye’den korkabilir ki bunu da anlayabilirim. Çünkü Osmanlı hanedanlığının gelişiyle atalarının yaptığı çapulculuğun durduğunu unutmasa da atalarının Osmanlı halifeliğine sığındığını unuttu. Portekizlilerin de Türkiye’den korkmasını anlarım; çünkü Osmanlı onları Arap denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz’den kovdu. Almanya’nın da Türkiye korkusunu anlarım; çünkü Osmanlı modern Avrupa’nın kurucusu 5. Şarlken’i Akdeniz’den çıkardı ve Mağrib’deki İstirdad Savaşı (Müslümanların Endülüs’te fethettiği toprakları tekrar ele geçirmek için İspanya’nın başlattığı savaş) bölgedeki Hristiyan kayzerliği projesini sona erdirdi. Türkiye’ye karşı Farsların korkusunu da anlayabilirim; çünkü günümüzde olduğu gibi geçmişte de Sünni İslam’a karşı savaşıyorlardı ve onları Selçuklular ve Osmanlı hilafetinden başka kimse engelleyemedi.

İsrail’in Türkiye korkusuna gelince, burada nankörlük ve ırkçı saldırıdan başka bir şey göremiyorum. Çünkü Avrupa’daki din ve ırk temelli savaşlarda, Yahudileri sadece İslam halifeliği korumuştu.

Arapların Türkiye’nin kalkınmasına karşı düşmanlıklarının gizemi

Bazı Arap yöneticilerin Türkiye’den ve gelişmesinden duyduğu korku ise beni gerçekten şaşırtan bir gizem. Biraz mertliği olan bir Arap, büyük ve küçük Emevi hilafetlerinin yıkılmasından sonra Osmanlı olmasaydı, tek bir Arabın kalmayacağı gerçeğini inkâr edemez. Selçuklular olmasaydı, Sünniler ve Araplar darmadağın olurlardı. Osmanlı olmasaydı bölgede Müslüman kalmazdı; çünkü İstirdad Savaşı Haçlı Seferleri’nden bile daha çetindi. İstirdad Savaşı Müslümanların daha ilerlemiş ve güçlü olduğu dönemde yaşanırken, Haçlı Seferleri Müslümanların maddi-manevi çöküşe başladığı dönemde gerçekleşmişti. 

Osmanlı ve Akdeniz’in korunması

Osmanlı olmasaydı 5. Şarlken’in almak istediği ve o dönemde “Mare Nostrum” (bizim deniz) diye adlandırılan Akdeniz Roma’ya bağlı kalırdı. Aynı şey Arap denizi, Kızıldeniz ve Körfez için de geçerli olurdu. (Osmanlı olmasaydı) İran ve Portekiz ittifakı, İran’ın İslamiyet öncesi dönemde sömürgesi olduğu için iftihar ettiği Lahmiler devletini (el-Menazire) ve Gassanîler devletini geri alabilirdi.

İsrail Bizans’a alternatif olabilir ve belki Rusya da şu an Bizans’a alternatif olma hayalini kuruyor olabilir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de Bizans’ın rolünü devam ettirmeyi planlıyor olabilir. Bunların yanında, İngiliz sömürgeciliği tarafından halifeliğe ihanet etmeleri ve Batı ile ittifak yapmaları için başa getirilen [Arap] yöneticilerin tutumunun böyle olmasını anlıyorum. Bunların hepsinin Türkiye’nin eski günlerine, özellikle atalarının şanlı günlerine geri dönmesinden korkmasını anlıyorum.

Bu, modernlik ve aydınlık bahanesiyle medeniyet kılıfına sokulmuş, barların ve cinselliğin ötesine geçemeyen ilkel yaşam hayallerinin sonu anlamına gelecektir. Hayatımda bu ülkelerde bunlar kadar ahmak ve anlayışı kıt bir grup görmedim. Bunlar modernliği onur, özgürlük ve bağımsızlık koşullarının gerçekleştirilmesinde değil, tüketim ve dilencilikte zannediyor.

Arapların elinde Türkiye’den korkmalarını gerektirecek bir şey yok

Gerçekten anlamadığım şey, Arapların elinde Türkiye’den korkmalarını gerektiren hiçbir şeyin olmaması. Azıcık düşünseler ve akıllı olsalar, Körfez’deki “devletçiklerinden” sadece dört tanesinin Türkiye’den iki kat daha güçlü ekonomik ve hatta askeri güç oluşturabileceğini görürlerdi. Bu dört ülkenin milli gelirlerinin toplamı 2 trilyon doları aşıyor. 

Araplarda çocukların elinde oyuncak olmaktan kurtulmak için atalarının hırsı olsaydı, Türkiye’nin gelirlerinin iki katı gelirleriyle bir güç oluştururlar ve Türkiye’den korkmak yerine, onu Endonezya’dan Mağrib’e kadar bölgesel sorunlara takılmadan tüm ümmetin korkularını gideren bir sığınak olarak görürlerdi. Eğer Araplar birleşerek bir İslam devleti kursa, o devleti ve hedeflerini koruyacak olan Türkiye’dir.

Fakat halklarından uzak bulunan, gerçekleşmesi mümkün olan bu rüyanın gerçekleşmesi hırsına sahip olmayan Arap yöneticileri “köleler” ve “korunanlar” olarak iki kısma bölünmeyi tercih ediyorlar. Birleşmek yerine, Safevilerin ve Siyonistlerin köleleri olarak ayrışıyorlar. Eski kabilelerin kendi aralarındaki savaşlarına dönme “keyfini” yaşamak için ABD’ye, Rusya’ya ve onların kolları mesabesindeki İsrail ve İran’a iki katı haraç ödüyorlar.

[Ebu Ya’rab el-Marzuki devrim sonrası Hammadi el-Cibali hükümetinde Devlet Bakanlığı da yapmış Tunuslu bir düşünürdür]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Ebu Ya’rab el-Marzuki 

Tercüme: Said İbicioğlu,Ali Semerci

Küresel ekonomideki belirsizlik ABD-İran gerginliği ile derinleşiyor

Küresel ekonomide ABD-Çin ticaret savaşlarının tetiklediği belirsizlikler sürerken, bir de ABD-İran gerginliği ile Körfez bölgesi ve Hürmüz boğazı civarında fiziki çatışma riskinin doğması, finansal yatırımcıların beklentilerini olumsuz etkiledi.

Küresel ekonomik sistemde son yıllarda hem başat güçler arasındaki siyasi gerginlikler hem de ABD-Çin özelinde uluslararası kamuoyunu meşgul eden ciddi bir gündem haline gelen ticaret savaşlarından kaynaklanan endişeler büyüme dinamiklerini olumsuz etkiliyor. Bu bağlamda, 2019’da inişli çıkışlı bir küresel büyüme performansı ortaya koyan dünya ekonomisinin, 2020 yılına daha güçlü bir başlangıç yapacağı ve sanayileşmiş ülkelerin liderliğinde refah artışlarının yaygınlaşacağı yönündeki beklentiler, daha yeni yılın ilk haftasında zayıflamış görünüyor. Bunun temel nedeni ise ABD ve İran yönetimleri arasında Donald Trump’ın Başkan seçilmesinden itibaren giderek yükselen ve son günlerde Irak topraklarında gerçekleşen doğrudan ve dolaylı saldırılarla artık düşük yoğunluklu bir çatışmaya dönüşen gerginlikler. Son bir hafta içinde, ABD Bağdat Büyükelçiliğinin ablukaya alınmasının ardından Washington yönetiminin hiç beklenmeyen şiddette bir tepki verip İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü Komutanı General Kasım Süleymani’ye ölümcül bir saldırı düzenlemesi ve bu gece gerçekleşen İran’ın Irak’taki ABD üslerine yönelik füze saldırıları, iki ülke arasındaki gerginliklerin tamamen yeni bir düzeye taşınmasına yol açtı. 

Son aylarda iki ülke yetkilileri arasında karşılıklı sert söylemlerle ve özellikle Irak coğrafyasındaki adımlarla ilerleyen tansiyonun orta vadede devam etmesi küresel piyasa aktörleri tarafından beklenmekle birlikte, ABD yönetiminin ani bir şekilde “el yükseltmesi” tüm küresel risk algılamalarını kökten dönüştürdü.

Son aylarda iki ülke yetkilileri arasında karşılıklı sert söylemlerle ve özellikle Irak coğrafyasındaki adımlarla ilerleyen tansiyonun orta vadede devam etmesi küresel piyasa aktörleri tarafından beklenmekle birlikte, ABD yönetiminin ani bir şekilde “el yükseltmesi” tüm küresel risk algılamalarını kökten dönüştürdü. İran’da en önemli askeri figürlerden biri olarak görülen ve bölge politikalarının şekillenmesinde başrolü oynayan isimler arasında gösterilen Süleymani’nin bu şekilde hayatını kaybetmesi, çok ciddi misilleme ihtimallerini gündeme getirdi. İran’ın bu gece gerçekleştirdiği füze saldırılarıyla yetinip yetinmeyeceği belirsiz; Tahran yönetiminin hem kendi iç kamuoyu tarafından kahraman addedilen bir isme sahip çıkarak meşruiyetini korumak, bir yandan da uluslararası planda ABD’nin bu ağır saldırısını cevapsız bırakmamak için kısa, orta ve uzun vadeli karşı hareketlere girişeceği tahmin ediliyor. Avrupa ülkeleri ve Türkiye gibi bölgesel güçler bu konuda itidal çağrısında bulunsalar da, reel politik dengeler ciddi misilleme ihtimallerinin değerlendirmeye alınması gerektiği yönünde. 

Körfez’den petrol ticaretini engelleyecek ya da zorlaştırabilecek olağanüstü gelişmeler, uzun süre düşük seyreden petrol fiyatlarının 80 dolar seviyesini aşma ihtimalini getirebilir ve sektör analizlerinde bu sıkça seslendiriliyor.

ABD yönetiminin siyasi ve ekonomik gözlemcilerde şok etkisi meydanaz getiren bu radikal adımı, tahmin edilebileceği gibi, özellikle Orta Doğu’da zaten yüksek seyreden jeopolitik riskleri daha da arttırarak askeri çatışma ihtimallerinin yakın olasılık olarak değerlendirilmelerine yol açtı. Bu algının küresel piyasalar ve yatırımcı davranışları üzerindeki somut yansımaları da çok kısa bir süre içinde ortaya çıktı. İlk etapta uluslararası petrol piyasalarındaki ham petrol fiyatları bu yeni güvensizlik konjonktüründen etkilendi ve Brent ham petrol fiyatları bir gün içinde yüzde 4’lük bir artış gerçekleştirerek 70 dolar düzeyine ulaştı. Londra ve New York’taki “futures” petrol piyasalarında da benzeri düzeyde bir artış olması, önümüzdeki dönemde petrol fiyatlarının görece yüksek seyredeceğine dair bir işaret olarak algılandı. Hiç şüphe yok ki küresel piyasalardaki petrol fiyatlarında görülen artış eğilimi, askeri gerginliklerdeki tırmanmanın özellikle Körfez bölgesindeki enerji altyapısına ve enerji nakil hatlarına yönelik yeni saldırıları tetikleyebileceği düşüncelerinden kaynaklanıyor. Bilindiği gibi, 2019 yılı içinde Hürmüz boğazı çevresindeki petrol tankerlerine ve Suudi Arabistan’ın önemli petrol tesislerine yönelik ciddi fiziki saldırılar gerçekleşmiş ve bu saldırılar petrol fiyatlarında kısmi bir yükselişe yol açmıştı. Önümüzdeki dönemde Körfez’den petrol ticaretini engelleyen ya da zorlaştıran olağanüstü gelişmelerin ortaya çıkması ya da Irak’ın güneyindeki petrol sahaları çevresinde güvenlik riskleri oluşması durumunda, uzun süre düşük seyreden petrol fiyatlarının daha da tırmanarak 80 dolar seviyesini aşması, sektör analizlerinde sıkça seslendirilen bir ihtimal. Zira kısa vadede ortaya çıkabilecek ikili gerginliklerin ağırlıklı olarak Irak topraklarında çatışma riskleri doğuracağı ve buradaki ABD üsleriyle birlikte enerji üretim ve nakil altyapısını hedef alabilecekleri değerlendiriliyor.

İran-ABD gerginliğinin dünya piyasaları üzerindeki olumsuz etkilerinden bir diğeri, Dow Jones endeksinden başlayarak, önde gelen tüm küresel borsa endekslerinin değer kaybı eğilimi göstermeleriyle ortaya çıktı. Küresel ekonomide ABD-Çin ticaret savaşlarının tetiklediği belirsizlikler halen devam ederken üstüne bir de ABD-İran gerginliklerinin eklenmesi ve yüksek tansiyonun gerek enerji gerekse ticaret piyasaları açısından kritik önemdeki Körfez bölgesi ve Hürmüz boğazı civarında fiziki çatışma riski doğurması, finansal yatırımcıların gelecek beklentilerini olumsuz etkiledi. Böylece ABD’de düşük enflasyon, düşük petrol fiyatları ve FED’in faiz indirme kararının, ortaya çıkarmaları umulan büyüme etkisi de küresel jeopolitik risklerdeki ani artış sebebiyle kesintiye uğramış oldu. Gündeme gelen gerginliklerin bir sıcak ve doğrudan savaşa dönüşmesi ihtimali genel olarak çok küçük bir olasılık olarak görülse de özellikle Orta Doğu coğrafyasının farklı bölgelerinde yaşanabilecek vekâlet çatışmalarının hem küresel enerji sektörü hem de uluslararası ticaret üzerinde ciddi olumsuz etkileri olabileceğini öngörmek zor değil. Dolayısıyla küresel borsalardaki değer kayıplarıyla dalgalı denizlerde güvenli liman olarak görülen altın fiyatlarındaki astronomik artışların aynı anda gerçekleşmesini bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Altının ons fiyatının bin 570 doların üzerine çıkarak son dört aylık dönemin rekorunu kırması, dünya ekonomisinde istikrarsızlık dinamiklerinin güçlendiğini düşünen yatırımcıların kendilerini sağlama alma eğilimlerinin net bir yansıması. 

Diğer yandan, İran yönetiminin Tahran Anlaşması olarak da bilinen nükleer anlaşmayı askıya aldığını ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine hız vereceğini resmen ilan etmesi, uzun vadede daha geniş kapsamlı stratejik gerginliklerin yaşanabileceğine dair önemli bir işaret. Ancak hem Tahran hem de Washington yönetiminin bu süreçte nasıl ilerleyeceklerine dair bir yol haritası oluşturduktan ve o yol haritası etrafında iç konsolidasyonu sağladıktan sonra adım atmaları daha muhtemel. Zaten uluslararası siyasi ve ekonomik dengeler üzerinde bu kadar önemli yansımaları olabilecek kritik bir saldırı kararının ABD Kongresi’ni ve diplomatik mekanizmaları tamamen dışlayan Başkan Trump tarafından tek taraflı olarak alınması, Amerikan iç siyasetinde sert tartışmaları tetiklemiş görünüyor. Bundan sonraki dönemde, benzeri adımların devlet bürokrasisi ve demokratik denetim kanallarını es geçerek alınmaması için Trump yönetimi üzerinde ciddi bir baskı oluşacağını öngörebiliriz. Ancak bir taraftan da seçim sath-ı mailine giren Trump’ın kendisini bir ulusal kahraman haline getirip “Orta Amerika’nın duygularına hitap edebilecek atmosferi oluşturma” çabaları hiç şüphesiz devam edecektir. Tüm bu gelişmeler, küresel piyasalarda güvensizlik ve istikrarsızlık dinamiklerinin 2020 boyunca güçlenmelerinin ve emtia fiyatlarında yükselişlerin sürmesinin kuvvetle muhtemel olacağı bir resmi önümüze koyuyor. 

Prof. Dr. Sadık Ünay 

[Prof. Dr. Sadık Ünay İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesidir]

Brezilya’yı 2020’li yıllarda ne bekliyor?

2010’lu yılları ekonomik gerileme, sokak hareketleri ve yolsuzluk skandallarının rutine dönüştüğü olumsuz bir havada geçiren Brezilya, 2020’li yıllara girerken de pek umut vermiyor.

Latin Amerika’nın en büyük nüfusa, topraklara ve ekonomiye sahip ülkesi Brezilya 2000’lerde tam anlamıyla ekonomisini genişletti ve aktif bir dış politika izleyerek bölgede lider, dünyada ise önemli bir aktör haline geldi. Gelişmekte olan ülkeler listesinde ismini ön sıralara yazdıran Brezilya, küresel finansal krizi de ciddi yara almadan atlatarak gelişimini 2013’e kadar sürdürdü. Fakat 2013 yılında ulaşım ücretlerine yapılan zamlarla başlayan, sonrasında hükümetteki yolsuzluk ve polisin orantısız güç kullanması gibi çeşitli nedenlerle kısa sürede ülkenin tamamına yayılan protestolar, beklenmedik bir şekilde uzun süreli bir istikrarsızlık sürecinin başlangıcı oldu. Ekonomisi gerileyen ve siyasilerin de karıştığı yolsuzluk skandallarının açığa çıktığı Brezilya’da dış ilişkilerin ihmal edilmesi, ülkenin uluslararası prestijinin azalmasına sebep oldu. Yaşanan bu olayların üzerinden altı yıl geçmesine rağmen ülke henüz toparlanabilmiş değil.

Peki, özellikle 2000’li yılların başından itibaren eski Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’nın başarılı iç ve dış politikalarıyla yükselişe geçen Brezilya’nın, 2020’li yıllarda ekonomisini toparlayıp tekrar “Latin Amerika’nın lider ülkesi” durumuna gelmesi ne kadar mümkün? Bunun gerçekleşme ihtimalini değerlendirmek için, öncelikle Brezilya’nın son yıllardaki durumunu ve ardından yeni sağcı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro’nun politikalarını ele almak gerekiyor.

Yükselişe geçiş

Bayrağındaki sembolün ifade ettiği “düzen ve ilerleme” ilkelerini düstur edinen Brezilya, sivil demokrasiye geçişinden sonra, 1995-2003 yılları arasında devlet başkanı olan Fernando Henrique Cardoso ile “düzeni” sağlarken, “gelişimi” ise ancak 2000’li yılların başından itibaren hayata geçirebilmeye başladı. 2003 yılında devlet başkanı seçilen İşçi Partisi lideri Lula da Silva başarılı politikalarıyla ülkedeki yoksulluğu büyük oranda azalttı. Lula’nın göreve geldiği yıl ülke çapında başlattığı “Sıfır Açlık” projesiyle, Dünya Bankası’nın da desteğini alarak milyonlarca Brezilyalıyı açlık ve yoksulluktan kurtardığı biliniyor.

Ulusal ekonomideki etkili siyasetinin yanı sıra, Lula, başkanlık yaptığı süre boyunca dışarıda da aktif ve belirgin politikalar izledi. Dönemin elverişli zemininden de faydalanan lider, Orta Doğu ve Çin de dahil olmak üzere dünyanın çeşitli ülkeleriyle siyasi ve iktisadi ilişkilerini güçlendirdi. Lula serbest piyasa ekonomisini şiddetle savunarak gelişmekte olan ülkelerle ticari ortaklıklar başlattı. Bu yıllarda, uluslararası işbirliğini artırmayı hedefleyen Hindistan, Brezilya ve Suudi Arabistan’ın dahil olduğu IBSA Diyalog Forumu başlatıldı. Bu süreçte Brezilya’nın Arap ülkeleriyle ticaret hacmi üç katına çıkarken, 2010 yılında Çin Brezilya’nın en büyük ticari ortağı haline geldi. Brezilya ile tarihi ve kültürel bağları sebebiyle her zaman ayrı bir yeri olan Afrika kıtasına ise açılımlar ilk kez bu dönemde yapıldı. Bunun yanı sıra, Brezilya bölgesel liderlik rolünü kaptırmamak için, bölgedeki Güney Amerika Ortak Pazarı (MERCOSUR) gibi mevcut örgütleri kullanarak ve bizzat Güney Amerika Uluslar Birliği (UNASUR) gibi yeni bölgesel birlikler kurarak komşu ülkelerle siyasi ve ekonomik ilişkilerini pekiştirmeyi hedefledi.

En önemlisi, başlattığı çok yönlü diplomasiyle yumuşak gücü etkili kullanan Lula, aynı zamanda başkanlığı boyunca uluslararası forumlarda küresel adaletsizliğe karşı politika geliştirerek adeta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan gibi “Dünya 5’ten büyüktür” dedi. Fakat diğer yandan, Lula’nın hem “Dünya 5’ten büyüktür” niteliğinde bir duruş sergilemesi hem de eleştirdiği BM sistematiği içerisinde daimî üyelik istemesi, bu politikasının samimi olmadığı yönünde yorumlara da neden oldu.

Brezilya ekonomisi 10 yıldan fazla bir süredir durağan seyrediyor. Başkanlık görevine başlamasının üzerinden bir yıl geçen sağcı Jair Bolsonaro da ülkenin ekonomik istikrarını sağlama konusunda henüz başarıya ulaşamadı.

Gerileme dönemi

Latin Amerika devi Brezilya’nın istikrarlı ve yükseliş eğilimi içindeki durumu, birkaç yıl önce başlayan istikrarsızlık ve gerilemeyle akamete uğradı. Zira Başkan Lula’nın koltuğuna 2011’de Dilma Rousseff’in geçmesinden iki yıl sonra, ulaşım ücretlerine yapılan zamlar büyük şehirlerde protesto edildi. Bu protestolarda polisin bazı göstericilere karşı şiddet uygulaması, ülkede mevcut olan yüksek vergiler, ekonomik eşitsizlik, enflasyon artışı, yetersiz kamu hizmetleri ve siyasi yolsuzluk gibi çeşitli motiflerle birleşti ve protestolar alevlenerek ülke çapında yayıldı. Halkın bu taleplerine cevap vermek için hükümetin toplu taşıma hizmetlerine çok para harcaması, bütçe açığının artması endişesini beraberinde getirdi ve bu da Brezilya para birimi realin değer kaybetmesine neden oldu. Ülke ekonomisinin geriye gitmesine rağmen 2014’te Brezilya’da yapılan Dünya Kupası için devletin kasasından yüklü miktarda para harcanması yeni sokak hareketlerini başlattı. Bu süreçte Brezilya’nın ilk kadın başkanı olarak bir dönemini tamamlayan Dilma Rousseff 2014 yılı sonunda ikinci kez başkan seçildi.

“Brezilya Baharı” olarak da adlandırılan protestolar doruk noktasına ise 2015 ve 2016 yıllarında ulaştı. Başkan Lula döneminde (2003-2011) Brezilya’nın petrol şirketi Petrobras’taki ihalelerle ilgili bazı siyasetçilerin (çoğunlukla İşçi Partisi üyelerinin) rüşvet aldığı iddiası üzerine yapılan yolsuzluk operasyonları, zaten ekonomik sıkıntılar nedeniyle tansiyonu yüksek olan ülkeyi tekrar çıkmaza soktu. Ülke Başkan Rousseff’in görevden alınması, kabinenin üçte birinin soruşturulması, Lula dahil bazı siyasetçilerin ve işadamlarının yargılanmasıyla daha da sarsıldı. Tarihinin en büyük yolsuzluk skandalını yaşayan Brezilya hâlâ sürmekte olan uzun bir istikrarsızlık sürecine girdi.

Brezilya ekonomisi 10 yıldan fazla bir süredir durağan seyrediyor. Başkanlık görevine başlamasının üzerinden bir yıl geçen sağcı Jair Bolsonaro da ülkenin ekonomik istikrarını sağlama konusunda henüz başarıya ulaşamadı. Ülke yolsuzluk operasyonlarından sonra rahat bir nefes alsa da, ekonomik verilerin olumlu yönde seyretmesi süreci çok ağır işliyor. Ekonomideki bu belirsizlik de yabancı yatırımcıların ülkede iş yapma planlarını ertelemesine sebep oluyor.

Dış politikada ciddi bir yön değişikliği sözü veren Bolsonaro, UNASUR gibi sosyalist birliklerle arasına mesafe koyarak, örnek aldığı Donald Trump’la ve ABD ile ilişkilerini güçlendirmek istiyor. Fakat asker kökenli olan Bolsonaro İsrail ve ABD ile iyi ilişkiler kurmayı hedeflerken, Trump’ın yakın zamanda Brezilya ve Arjantin’den ithal edilen metallere yönelik gümrük vergisini geri getireceğini ilan etmesiyle hayal kırıklığına uğradı. Ülkesinin en büyük ticari ortağı olan Çin ile ilişkilerine de sıcak bakmayan sağcı başkan, dış politika konusunda seleflerinin neredeyse tersi yönünde adımlar atıyor.

Latin Amerika’nın birçok ülkesinde patlak veren kitlesel halk hareketleri, henüz ateşi birkaç yıl önce sönen Brezilya’da görülmedi. Fakat bölgedeki “ekonomik eşitsizlik” motifli bu protestoların 2020 yılında Brezilya sokaklarını da hareketlendirmesi ihtimal dahilinde.

2020’li yıllar ne getirir?

2010’lu yılları ekonomik gerileme, sokak hareketleri ve yolsuzluk skandallarının rutine dönüştüğü olumsuz bir havada geçiren Brezilya, 2020’li yıllara girerken de pek umut vermiyor. Ağustos ayında yapılan anketlere göre, Brezilya’nın milliyetçi muhafazakâr görüşlere sahip yeni lideri Bolsonaro’nun popülaritesi yüzde 38’den 29 civarına düşmüş durumda. Yine aynı anket sonuçlarına göre, sağcı başkanın yolsuzlukla mücadele, güvenliği artırma ve hükümeti küçültme politikalarında başarılı olduğu düşünülürken, çoğunlukla sağlık, eğitim ve çevre konularında kötü bir performans sergilediği anlaşılıyor. Bireysel silahlanmayı kolaylaştıran yasaya onay vermesi ve kürtaj gibi çeşitli konularda yaptığı sert açıklamalar ise Bolsonaro’nun halk arasında en çok tepki çeken eylemleri olarak sıralanıyor.

Göreve başladıktan birkaç ay sonra Bolsonaro, Venezuela’da kendini devlet başkanı ilan ederek hükümete darbe yapmaya çalışan Juan Guaido’ya desteğini iletmişti. Fakat Venezuela’daki bu siyasi karmaşa sonuçta 224 bin Venezuelalının Brezilya’ya göç etmesine neden oldu. Bununla birlikte, son günlerde eşitsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizlik nedeniyle Latin Amerika’nın birçok ülkesinde patlak veren kitlesel halk hareketleri, henüz ateşi birkaç yıl önce sönen Brezilya’da görülmedi. Fakat bölgedeki “ekonomik eşitsizlik” motifli bu protestoların 2020 yılında Brezilya sokaklarını da hareketlendirmesi ihtimal dahilinde. Bu muhtemel protestolar hükümetin uzun soluklu ekonomi politikalarıyla değil, ancak vatandaşları şu an ilgilendiren ekonomik sorunlara çözüm bulunmasıyla önlenebilir.

Görevi devralmasının üzerinden tam bir yıl geçen Bolsonaro’nun, Donald Trump’ın dış politika tarzını daha fazla benimseyeceği öngörülebilir. Bazıları tarafından aşırı sağcı olarak da nitelendirilen neo-liberal ekonomi yanlısı Bolsonaro, 2020’li yıllara girerken içe kapanık ve büyüme odaklı politikalarını sürdürerek ülke ekonomisini canlandırmayı hedefliyor. Geçtiğimiz aylarda kurulan Doğrudan Yatırım Ombudsmanlığı (OID) Bolsonaro yönetiminin bu yönde attığı bir adım olarak öne çıkıyor.

İklim değişikliği tartışmalarının zirvede olduğu günümüzde, Bolsonaro’nun çevre politikaları absürt bulunarak yakın zamanda dikkatleri üzerine çekmişti. Amazon ormanlarında çıkan çoklu yangınlar ve Bolsonaro’nun bu yangınlar için dünya liderleri tarafından G7 zirvesinde teklif edilen 20 milyon dolarlık yardımı reddederek ortaya koyduğu umursamaz tavırlar, hükümet üzerinde baskı oluşturmaya devam edeceğe benziyor.

Özetle, Bolsonaro 2020 yılında yeni ekonomik açılımıyla özelleştirme yapmaya ve devleti küçültmek için çalışmaya devam edecek gibi görünüyor. Öte yandan, sağcı başkan ülkede aynı yıl yapılacak yerel seçimler için de epey çalışacak. Zira yerel seçimlerin 2022 yılındaki genel seçimin trendlerini belirlemede önemli rol oynayacağı öngörülüyor. Kritik öneme sahip olan 2022 genel seçimlerinin de Bolsonaro için kolay geçmeyeceği söylenebilir.

Brezilya’nın gelişimi ve ekonomik durgunluğu yaklaşık olarak onar yıl sürdü. Hâlâ güçlü bir demokrasiye ve büyük bir ekonomiye sahip olan Brezilya’nın kaderinde Bolsonaro’nun politikaları belirleyici olacak. Fakat sağcı lider ülkesini 2020’li yıllarda zirveye taşıyacak treni yakalamakta çok ağır ilerliyor.

Muhammet Tarhan

Türkiye-Rusya dostluğunun yeni sembolü: TürkAkım

Geçen yıla damgasını vuran Türkiye-Rusya çok yönlü iş birliği, 2020 yılının başında da tüm dünyada kendisinden söz ettirmeyi başardı.

Geçtiğimiz yıla damgasını vuran Türkiye ile Rusya arasında gelişen çok yönlü iş birliği, 2020 yılının başında da tüm dünyada kendisinden söz ettirmeyi başardı. 8 Ocak günü Rusya ile Türkiye liderleri TürkAkım Boru Hattı’nın açılışını gerçekleştirerek enerji alanında muazzam bir projeyi hayata geçirdiler. İran ile ABD arasında yaşanan gerginlik ile bölgedeki genel vaziyet de bu önemli olayı gölgede bırakamadı.

Projenin Türkiye açısından da önemi büyük. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi “Türk Akımı sayesinde yılda 15,75 milyar metreküp gaz hiçbir aracı ülke olmadan doğrudan Türkiye’ye ulaştırılacaktır.” Bunun dışında Türkiye de aynen Rusya gibi başka projeler üzerinde de çalışmaktadır. Nitekim yine yaklaşık bir ay önce şimdilik kapasitesi 16 milyar metreküp olan, ileride ise 31 milyar metre küpe çıkartılacak ve Azerbaycan gazını Türkiye’ye ulaştıracak TANAP Projesi hayata geçirildi. 

TürkAkım Doğalgaz Boru Hattı çok kısa sürede (boru hattı 15 ayda inşa edildi) hayata geçirilse de tarafların bu projede mutabık kalışlarının bir hikâyesi var. Bundan daha birkaç yıl öncesinde Rusya ile Türkiye birbirine rakip olan projeler üzerinde çalışıyorlardı. Rusya, Güney Akım projesi (Karadeniz’in altından geçecek boru hattı Rus gazını Anapa şehrinden Bulgaristan’ın Varna limanına ulaştıracaktı) üzerinde çalışırken, Türkiye de Orta Doğu ve Orta Asya doğalgazını Avrupa’ya ulaştıracak Nabucco Projesi ile ilgileniyordu. Ancak siyasi, ekonomik, güvenlik vb. sebeplerden ötürü her iki proje de hayata geçirilemedi. Hem bu husus hem de Rusya ile Türkiye arasında çok yönlü gelişen iş birliği, TürkAkım fikrinin ortaya atılmasında ve hayata geçirilmesinde önemli rol oynadı. Yine Rusya’nın doğalgazı Avrupa’ya ihraç konusunda Ukrayna ve Belarus’a alternatif arayışı içerisinde olması ile Türkiye’nin enerji “hub”ı olmak istemesinin de bu projenin hayata geçirilmesinde etkisi büyük. İşin ilginç tarafı Avrupa devletlerinin birçoğu TürkAkım projesinin hayata geçirileceğine son güne kadar inanmamıştı. 

Anapa ile Kıyıköy’ü Karadeniz’in altından bağlayacak ve deniz kısmı 935 kilometre olan iki hattın toplam kapasitesi 31,5 milyar metreküptür. Bu miktarın yarısını Türkiye kendisi kullanacak, diğer yarısı ise Bulgaristan üzerinden Avrupa ülkelerine gönderilecek. Şimdiden Bulgaristan, Kuzey Makedonya ve Yunanistan bu gazı almaya başladılar. Bu proje şüphesiz hem her iki ülkenin hem de bu hattan gelecek doğalgazı kullanacak ülkelerin çıkarına olan bir proje. Nitekim Rusya, TürkAkım ve Kuzey Akımı boru hattıyla birlikte Ukrayna’ya transit konusunda olan bağlılığını azalttığı gibi, Avrupa ülkelerinin de en önemli tedarikçisi olarak kalmaya devam etmektedir. Rusya açısından bu projenin hayata geçmesinin bir başka önemi de bunun ABD’nin, hatta AB’nin baskısına rağmen gerçekleşmiş olmasındadır. Dolayısıyla Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov ile Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandr Vuçiç’in de törene katılmasının bu bağlamda sembolik de olsa önemi büyüktü.

Türkiye ile Rusya, Orta Doğu’da istikrarın sağlanmasından yana siyaset izlemekteler. Zira bölgede barış ve istikrarın tesisi, her iki ülkenin de çıkarına. Rusya son yıllardaki atılımıyla Orta Doğu’da eski nüfuzunu tekrar kazanmaya başladı, bölge ülkeleriyle askerî ve enerji alanında iş birliğini artırdı. Dolayısıyla yeni çatışma alanlarının çıkması, Rusya’nın istediği bir durum değil. Ayrıca ekonomik olarak da Moskova “yeni cephelerin” açılmasını kaldıramayacaktır.

Türkiye enerji merkezi olma yolunda hızla ilerliyor

Projenin Türkiye açısından da önemi büyük. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da belirttiği gibi “Türk Akımı sayesinde yılda 15,75 milyar metreküp gaz hiçbir aracı ülke olmadan doğrudan Türkiye’ye ulaştırılacaktır.” Bunun dışında Türkiye de aynen Rusya gibi başka projeler üzerinde de çalışmaktadır. Nitekim yine yaklaşık bir ay önce şimdilik kapasitesi 16 milyar metreküp olan, ileride ise 31 milyar metre küpe çıkartılacak ve Azerbaycan gazını Türkiye’ye ulaştıracak TANAP Projesi hayata geçirildi. Aynen TürkAkım’ın ikinci hattında olduğu gibi TANAP’tan alınacak doğalgaz da Avrupa ülkelerine ulaştırılacak. Bunun dışında Türkiye, Mavi Akım aracılığıyla Rusya’dan ve ayrıca İran ile Katar’dan da doğalgaz almaktadır. Diğer bir deyişle Türkiye hem kendi enerji ihtiyacını karşılamakta hem de küresel enerji merkezlerinden biri hâline gelmeye çalışmaktadır. Bunun dışında Türkiye’nin nükleer santral inşa sürecini başlatması, imkânları dâhilinde alternatif tedarikçi ve alternatif kaynak arayışında bulunması, Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlamasında attığı önemli adımlardır. Diğer bir deyişle Ankara, Rusya-Ukrayna krizi, Rusya-AB enerji anlaşmazlığı ve ABD’nin Rusya konusunda AB ülkelerine uyguladığı baskı siyasetinden iyi bir şekilde istifade ederek Avrasya’da enerji alanında önemli bir oyuncu olma yolunda adım adım ilerlemektedir. 

Bu projenin ikili ilişkilerin genel durumunu da olumlu etkileyeceğini söylemek gerekiyor. Nitekim boru hattının açılışı için Türkiye’ye gelen Vladimir Putin’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşme sırasında her iki lider de başta Akkuyu Nükleer Santrali’nin inşaatı olmak üzere diğer projelerin de bir an önce hayata geçirilmesinin önemi üzerinde durdu. İkili görüşme sırasında iş birliğinin ekonomik boyutu da özetlendi: “30 milyar dolarlık ticaret hacmi, 10’ar milyar dolarlık karşılıklı yatırımlar, 75 milyar dolarlık müteahhitlik işleri, yılda 5 milyondan fazla Rus turistin Türkiye’ye gelişi vs.”

2019 yılı olduğu gibi 2020 yılının da Tür-Rus münasebetleri açısından yoğun geçeceği görülmektedir. Özellikle diplomatik temasların aynı yoğunlukta devam ettirilmesi her iki ülke açısından da önemli. Zira gelişen hızlı iş birliğinin yanı sıra taraflar arasında görüş ayrılıklarının olduğu meseleler de var. Ancak Suriye sorununun da gösterdiği gibi diplomatik temaslar ve karşılıklı çıkarlara olan saygı sayesinde taraflar en zor sorunları geride bırakabilmişlerdir. 

Bölgesel kriz konularında ortak tutum

İki lider bölgedeki gelişmeleri de ele aldılar. Bu bağlamda Vladimir Putin’in açıklaması aslında Rusya ile Türkiye’nin bölgedeki gelişmelere ve buradaki sorunların çözümüne yaptıkları katkıyı da ortaya koymaktadır: “Bizlerin yaşadığı bölgede sorunların artma eğilimi vardır. Rusya ile Türkiye ise bambaşka şekilde davranmakta ve gerek kendi gerekse de komşu devletlerin halklarının hayrı için çalışmaktadırlar.” Putin bu sözleri ile bir taraftan Rus-Türk iş birliğinin bölgedeki diğer ülkeler için de örnek teşkil etmesi gerektiğini diğer taraftan da Ankara ile Moskova’nın Suriye sorununun çözümü ve İran-ABD gerginliğinin azaltılması konusunda yürüttükleri diplomasi trafiğini kastetmektedir. Görüşmeden çıkan bir başka önemli sonuç ise Libya konusu ile ilgili varılan mutabakattır. İki ülke arabuluculuğu üstlenerek Libya’daki tüm taraflara 12 Ocak günü itibarıyla çatışmaların durdurulması ve bütün tarafların katılımıyla diyaloğun başlatılması çağrısında bulundu. İran-ABD geriliminin azaltılması ve Suriye’de önceden varılan mutabakatın hayata geçirilmesi konusundaki kararlılık da dile getirilen hususlardı. 

Türkiye ile Rusya, Orta Doğu’da istikrarın sağlanmasından yana siyaset izlemekteler. Zira bölgede barış ve istikrarın tesisi, her iki ülkenin de çıkarına. Rusya son yıllardaki atılımıyla Orta Doğu’da eski nüfuzunu tekrar kazanmaya başladı, bölge ülkeleriyle askerî ve enerji alanında iş birliğini artırdı. Dolayısıyla yeni çatışma alanlarının çıkması, Rusya’nın istediği bir durum değil. Ayrıca ekonomik olarak da Moskova “yeni cephelerin” açılmasını kaldıramayacaktır. Türkiye ise doğrudan bu bölgenin bir parçası ve gerek İran gerekse de Libya’da gerginliğin artması, Türkiye’yi doğrudan etkileyecektir. Bölgede istikrarın tesisi, başta Türk halkları olmak üzere tüm halkların güvenliğinin ve Suriyeli mültecilerinin memleketlerine dönüşlerinin sağlanması, Türkiye’nin bölgeye yönelik siyasetindeki başlıca hedefleridir. Başta YPG/PYD terör örgütleri olmak üzere bölgedeki gelişmelere Rusya ile yaklaşımlarda bir takım farklılıklar olsa da şu bir gerçektir ki Orta Doğu’da günümüzde oluşan mevcut durumda Rusya ile birlikte hareket etmek, Türkiye’nin çıkarınadır. Aynı şey Rusya için de geçerli. Bunun Kremlin’de de iyi anlaşıldığı görülmektedir. Libya ile ilgili varılan mutabakat ve tarafların arabuluculuk üstlenmesi de bu bağlamda büyük önem arz etmektedir. 

2019 yılı olduğu gibi 2020 yılının da Tür-Rus münasebetleri açısından yoğun geçeceği görülmektedir. Özellikle diplomatik temasların aynı yoğunlukta devam ettirilmesi her iki ülke açısından da önemli. Zira gelişen hızlı iş birliğinin yanı sıra taraflar arasında görüş ayrılıklarının olduğu meseleler de var. Ancak Suriye sorununun da gösterdiği gibi diplomatik temaslar ve karşılıklı çıkarlara olan saygı sayesinde taraflar en zor sorunları geride bırakabilmişlerdir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da atıfta bulunduğu “Akıllı dost, yolun yarısıdır” atasözü yine her iki ülke için geçerlidir. Etrafta bu nitelikte fazla ülkenin olmaması ve Rusya ile Türkiye’nin aynı zamanda komşu olmaları da bölgede Türk-Rus iş birliğini zorunlu kılmaktadır. 

Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu 

[Prof. Dr. İlyas Kemaloğlu Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesidir]

İran krizinde dönüşü olmayan noktaya nasıl gelindi?

İran-ABD gerilimi, 40 yılın muhtemel bir “nihai tırmanışı” ve son dönemde birbirini izleyen “yanlış muhasebeler” yüzünden açık bir savaşı kaçınılmaz hale getirebilir.


1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliğinin işgali ve 52 Amerikan diplomatının 444 gün boyunca rehin tutulmasıyla başlayan ve süreklilik arz eden İran-ABD gerilimi, 40 yılın muhtemel bir “nihai tırmanışı” ve son dönemde birbirini izleyen “yanlış muhasebeler” yüzünden açık bir savaşı kaçınılmaz hale getirebilir.

ABD’nin yıpratıcı yaptırımlarını bir “ekonomik savaş” olarak tanımlayan İran, Trump yönetimine ve bölgedeki müttefiklerine yönelik baskıyı arttırmak için “kontrollü gerilimi tırmandırma” stratejisini uygulamaya koymuştu. ABD’ye ait insansız hava araçlarının düşürülmesi, Suudi Aramco tesislerine düzenlenen saldırı, Kerkük’te Amerikan askerlerinin bulunduğu K1 üssünün vurulması ve nihayetinde ABD Bağdat Büyükelçiliğinin basılmasıyla kritik bir “eşik” aşıldı. Tahran’a ağır bir karşılık veren ABD, bu eylemlerin mimarı olarak gördüğü Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral Kasım Süleymani’yi hedef aldı.

Tuğgeneral Süleymani suikastının duyurulmasının ilk saatlerinden itibaren “sert intikam” tehditlerinde bulunan İran, retorikte hamaset gösterse de saldırı sonrasındaki üç günlük boyunca temkinli ve aşamalı bir strateji izledi: İçeride ve dışarıda geniş bir propagandayla siyasi aktörlerin ve özellikle de kitlelerin desteğini topladı; Irak parlamentosundan yabancı askerlerin ülkeyi terk etmesi gerektiğine dair kararın çıkmasını sağladı ve nükleer anlaşmayı sonlandırdığını duyurdu.

Süleymani suikastı sonrasında “askeri güç kullanma seçeneği” hakkını saklı tuttuğunu sık sık dile getiren İran’ın füzelerini alarm vaziyetine geçirmesi ve bazı isimlerin uzun menzilli “Siccil” füzelerinin ABD ve İsrail’e ait hedeflere doğru fırlatılabileceğini söylemesi ve bunun üzerine Trump’ın misilleme tehdidinde bulunması, tırmanışın nihai aşamaya varabileceğinin ve bölgede açık bir savaşın çıkabileceğinin işareti olarak görülüyor.

Mayıs 2018’den itibaren tırmanan gerginliğin seyrinin tekrar değerlendirilmesi ve Tahran ve Washington yönetimlerinin karşılıklı yanlış hesaplarının incelenmesi, bu tırmanışın gelecek seyrini öngörmemize yardımcı olacaktır. Özellikle Türkiye’nin olası bir çatışmadan son derece olumsuz etkileneceğini göz önünde bulundurduğumuzda, İran ile ABD arasında açık savaşa varabilecek bu sürecin doğru okunması büyük önem arz etmektedir.

İran’ın hataları: Kaçırılan fırsatlar ve yanlış okumalar

Rejiminin tepesindeki karar alıcıların, birçok defa İran’ın ABD’yle süregelen çatışmadaki eylem kapasitesiyle ilgili kritik hatalar yaptıkları ifade edilebilir.

İran’ın ABD stratejisinde, belki de en kritik hata denilebilecek yanlış muhasebesi, Obama dönemindeki fırsatları yeterince değerlendirmemekti. İran’ın bölgesel rakiplerine, özellikle Suudilere mesafeli duran Obama yönetimi, İran’ın izolasyonuna son vermeyi istemiş ve ülkenin uluslararası camiaya geri dönmesi için “onurlu” bir çıkış fırsatı sunmuştu. Fakat Tahran’daki şahin kanadın “ABD politikalarının Amerikan müesses nizamı tarafından belirlenmesi” ve “Obama’nın diğerlerinden farklı olmaması” gibi yanlış okumalarda ısrar etmesi, Tahran’ın Obama dönemindeki “fırsat penceresini” kaçırmasına neden oldu.

Tahran ikinci stratejik hatasını Trump yönetiminin Beyaz Saray’a girdiği ilk günlerde yaptı. Nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte neredeyse Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun ve ABD’nin ülkeye yönelik ekonomik yaptırımlarının kaldırdığı bir dönemde, içeride halk desteğinin artması, ekonomisinin yeniden büyümeye geçmesi ve uluslararası alanda “meşru” bir aktör olarak görülmeye başlanması başta olmak üzere çeşitli imtiyazlar elde etmişti. Fakat Trump yönetimini “ciddiye almayan” Tahran, Trump’ın seçim kampanyasından itibaren sık sık vurguladığı mesajları görmezden geldi. Seçmenlerine Obama döneminde yapılan neredeyse her şeyi geri alacağını ve tersine çevireceğini vaat eden, şahin isimlerden oluşan kadroyla savaş kabinesi kuran, İsrail-Evanjelist lobilerinin istediğini yerine getiren ve Suudilerle yakın temas içinde bulunan Trump’a karşı İran, ilk baştan meydan okuma seçeneğini tercih etti. Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de dört Arap başkentini “kontrol etmenin” zafer sarhoşluğu içerisinde olan İran, bölgede ABD müttefiklerini provoke edecek yayılmacı politikalarını daha da şiddetli bir biçimde izledi.

Trump yönetiminin farklı öncelikleri ve keyfî Orta Doğu politikası

İran-ABD ilişkilerinin sadece Tahran’ın adımlarının sonucunda bu aşamaya geldiğini düşünmek doğru bir okuma olmayacaktır. ABD elçiliğini Kudüs’e taşımak ve Türkiye’ye karşı ticari kısıtlamalar uygulamak gibi tek taraflı politikalar izleyen Trump yönetimi, özellikle İran’a karşı alternatif sunmayan ve tehlikeli bir strateji izlemiştir.

Trump yönetimi, maksimum baskı politikası çerçevesinde, İran ekonomisini kuşatmaya alarak nükleer programını ve özellikle bölgesel yayılmacı faaliyetlerini durdurmayı amaçlamıştır. Washington’ın İran nükleer anlaşmasını tek taraflı olarak feshetmesi, gerilim sürecinin tekrar tırmanmasını tetikleyerek bu noktaya gelinmesi üzerinde azımsanmayacak bir etki bırakmıştır. İran’la ilişkilerin normalleşmesi için 12 şart öne süren Trump yönetimi, siyasal Şiilik temelinde kurulan ve ideolojik bir kimliğe bürünen İslam Cumhuriyeti rejiminin neredeyse kendisini inkâr etmesini talep etmiştir. ABD DİB İran Özel Temsilcisi Brian Hook’un defalarca vurguladığı “İran rejiminin maksimum baskı önünde boyun eğmesi” önermesinin gerçekçi olmadığı ve şu ana kadar savaş dışında hiçbir çıkış yolu sunmadığı ortadadır.

ABD güvenlik birimleri Süleymani’yi ortadan kaldırma seçeneğini devamlı masada tutsalar da bunun tırmanmaya giden bir tehlikeli adım olduğunun bilincindeydiler. Hatta Mossad’ın 2015 yılında Süleymani’ye Şam yakınlarında bir suikast planladığından haberdar olan Washington, Tel Aviv’i bu kararından vazgeçiremeyeceğini görünce doğrudan Tahran’ı uyarmıştı.

ABD basını, güvenlik bürokrasisine mesafeli tavrıyla bilinen Trump’ın Süleymani suikastının emrini verirken, hasım bir ülkenin iki numaralı isminin ortadan kaldırılmasının ağır stratejik sonuçlar doğurabileceği konusunda pek bir fikrinin olmadığını ve farklı öncelikleri dikkate aldığını öne sürüyor. Özellikle 1979 ABD Tahran Büyükelçiliği baskını ve 2012 yılında ABD’nin Libya Büyükelçisinin Bingazi’de öldürülmesinin ABD’li seçmende bıraktığı travmatik etkinin farkında olan ve benzer bir durumun Irak’ta yaşanmasının seçim kampanyasını yerle bir edeceğinden kaygılanan Trump, Bağdat’taki elçilik baskınının sorumlusu olarak gördüğü Süleymani’nin ortadan kaldırılması emrini vermiştir.

Sonuç

İki karşıt cephenin arasındaki jeopolitik anlaşmazlığın karşılıklı yanlış muhasebeler sonucu askeri çatışmaya dönüştüğüne dair birçok örnek tarihte karşımıza çıkar. Dünya siyasi tarihinde Osmanlı’nın çöküşü gibi derin izler bırakan Birinci Dünya Savaşı böyle bir yanlış muhasebe ve hatalar dizisinin çığ gibi büyümesinin sonucunda patlak vermişti. 40 yıllık bir gerginliği sürdüren ve “şer ekseni” ve “büyük şeytan” gibi kavramsallaştırmalarla birbirine karşı son derece hasmane tutumlar içerisinde olan İran ve ABD’nin bu hata sarmalına girdiklerini söylemek abartılı olmayacaktır.

ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğine düzenlenen saldırı ve İran’ın bölgesel politikasının baş mimarı olan Süleymani’nin öldürülmesi, iki ülkeyi uçurumun eşiğine sürüklediği gibi, Orta Doğu’yu da yıkıcı bir çatışma sahnesine dönüştürebilir.

Hadi Khodabandeh Loui 

[Şii jeopolitiği, İran’ın savunma stratejisi ve Körfez güvenliği konularında çalışan Hadi Khodabandeh Loui İran Araştırmaları Merkezi’nde (İRAM) araştırmacı olarak görev yapmaktadır]

AA

TürkAkım Türkiye’nin enerjide merkez ülke konumunu güçlendirecek

Yarın açılışı yapılacak TürkAkım projesi, Avrupa’nın güneyindeki ülkeler açısından hayati önem taşırken Türkiye’nin enerjide merkez ülke konumunu da güçlendirecek .

Rusya’dan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya doğal gaz taşıyan TürkAkım projesinin 8 Ocak 2020 tarihinde doğal gaz akışına başlaması Türk-Rus ilişkilerinde enerji alanında ileri bir aşama olarak yorumlanıyor. 

Her biri 15,75 milyar metreküp doğal gaz taşıma kapasitesine sahip iki hattan oluşan proje özellikle Avrupa’nın güneyindeki ülkeler açısından da önemli. Bu proje ile birlikte Rus doğal gazı ilk kez Türkiye üzerinden geçerek Avrupa’ya ulaşmaktadır. TürkAkım projesi Türkiye’nin Batı Hattı’ndan aldığı doğal gazı direkt olarak Türkiye’ye taşırken aynı zamanda Avrupadaki ülkeler için de yeni bir güzergâh anlamına gelmektedir. Böylece Türkiye Avrupa’nın enerji güvenliğine katkı yapan ülke konumunu güçlendirmektedir.

Macaristan, Bulgaristan ve Sırbistan’ın artan doğal gaz talebinin TürkAkım ile karşılanacak olmasından dolayı bu ülkelerin enerji güvenliği için Türkiye’nin önemi artacak.

Türkiye’nin enerji güvenliği artıyor

Batı Hattı’ndan gelen doğal gazı direkt olarak TürkAkım projesiyle alacak olan Türkiye’nin enerjide merkez olma iddiası güçlenmektedir. BOTAŞ ve GAZPROM’un kurduğu ortak firma tarafından işletilecek olan TürkAkım, Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacını karşılayan önemli bir rota niteliği taşımaktadır. Ankara ile Moskova’nın karşılıklı bağımlılık oranlarını artıran proje iki ülkenin gelecekteki ilişkileri açısından iş birliği zemininin artmasına olumlu katkı sunmaktadır. Böylece TürkAkım, enerji kaynaklarının çatışmadan ziyade iş birliğini kuvvetlendiren ve ekonomik fayda sağlayan yönünün ortaya çıkması açısından önem arz etmektedir.

Avrupa’ya gidecek ikinci hattın işletmesini yapacak olan BOTAŞ ile GAZPROM ortaklığı, Türkiye’nin TürkAkım projesinden ekonomik olarak fayda sağlayacağı anlamına geliyor.

Rusya’dan gelen iki rotadan biri olan Batı Hattı Ukrayna ve Bulgaristan’ı geçerek Türkiye’ye ulaşmaktadır. Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan siyasi ve ekonomik gerginlikler Batı Hattı’ndan Türkiye’ye gelen doğal gazda zaman zaman kesintiler yaşanmasına neden olmaktadır. Bu durum Türkiye ekonomisi açısından büyük riskler ortaya çıkarmaktadır. Batı Hattı’ndan alınan yıllık 14 milyar metreküp gazın mevcut sözleşmelerin şart ve koşulları değişmeksizin TürkAkım’ın birinci hattı üzerinden Türkiye’ye teslim edilmesi, bu riskin azalması anlamına gelmektedir. Böylece aracı ülkelere gerek kalmaksızın doğrudan Rusya’dan Türkiye’ye gaz ulaşmış olacak ve üçüncü taraflardan kaynaklı muhtemel kesintilere maruz kalınması sorunu ortadan kaldırılacaktır. Sonuç olarak bu proje ile birlikte Türkiye’nin enerji güvenliği artmıştır.

TürkAkım Ankara ile Moskova’yı birbirine daha fazla yakınlaştırmakla birlikte Türkiye’ye dış politikanın önemli meselesi olan Suriye ve Libya gibi konularda kazanımlar sunuyor.

Ukrayna’daki boru hatları hizmet ömrünün sonuna ulaştığı için tamir edilmesi ve yenilenmesi gerekmektedir. Toplamda 33 bin km iletim boru hattının 20 bin km’si 33 yaşın üzerindedir. Yaklaşık 13 bin km’si ise 11-33 yaşında olan hatların daha fazla çalışması için büyük bir kaynağa ihtiyaç vardır. Bu koşullara bir de Rusya’nın isteksiz davranması, bakım ve onarım yerine başka güzergâhlara yatırım yapmak istemesi bu hattan beslenen ülkeler için önemli bir risk barındırmaktadır. TürkAkım projesi yapılmasa bile gelecekte Batı Hattı’nın eski işlevini yerine getirmede yetersiz kalacağı anlaşılmaktadır. Bu yüzden TürkAkım ile birlikte ileride ortaya çıkacak altyapı eksikliği problemi de bertaraf edilmiştir.

Bağımlılığa etkisi

Türkiye’nin 2011-2018 yılları arasında Rusya’dan almış olduğu doğal gaz miktarının ortalama 26,4 milyar metreküp olduğu anlaşılmaktadır. En düşük miktar ise 2018 yılında 24 milyar metreküp olarak gerçekleşmiştir. Doğal gazda AB ülkelerinin ortalama yüzde 40 oranında Rusya’dan doğal gaz ithal ettiği görülmektedir. Bu oran bazı AB ülkeleri arasında yüzde 100’e kadar çıkmaktadır. Türkiye Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması noktasında önemli adımlar atmaya devam etmektedir. Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklardan daha fazla istifade edilmesi Rusya’dan gelen gazın oranını yüzde 60’lardan 2018 yılında yüzde 48’lere kadar düşürmüştür. Ayrıca 2020 yılında Türkiye’ye ayrılan TANAP’tan gelen doğal gaz kapasitenin tam olarak kullanılması durumunda bu oranın yüzde 40’a kadar düşeceği beklenmektedir.

Türkiye yıllık ortalama 50 milyar metreküp doğal gaz tüketmekte ve bu miktarın da yüzde 99’unu yurtdışından temin etmektedir. Tek bir kaynağa bağımlı kalmayan Türkiye TANAP gibi yeni boru hatlarıyla kaynak ülke ve güzergâh çeşitlendirmesini önceleyen stratejiler ortaya koymaktadır. Aynı şekilde 2023’te yaklaşık 10 milyar metreküp doğal gaz depolama kapasitesine ulaşmayı hedefleyen Türkiye tükettiği doğal gazın yarısını LNG (Liquefied Natural Gas – sıvılaştırılmış doğal gaz) olarak alabilecek teknik kapasiteye sahiptir. Ayrıca elektrik üretimi içerisinde doğal gaz kullanım oranını düşürme politikasını takip eden Türkiye uluslarası enerji projelerine katılarak bölgesel aktör gücünü artırmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığını azaltırken TürkAkım ile birlikte Rusya’nın Türkiye’ye olan bağımlılığının eskiye göre daha fazla arttığı anlaşılmaktadır.

TürkAkım’ın Balkanlara gelmesi ile birlikte burada doğal gaz yapısının bir ölçüde değişeceği anlaşılmaktadır. Batı Doğal Gaz Boru Hattı’nın TürkAkım’dan dolayı işlevsiz hale geleceği ifade edilmektedir. Macaristan, Bulgaristan ve Sırbistan’ın artan doğal gaz talebinin TürkAkım ile karşılanacak olmasından dolayı bu ülkelerin enerji güvenliği bakımından Türkiye’nin önemi artacaktır. Ayrıca Avrupa’ya gidecek olan ikinci hattın işletmesini yapacak olan BOTAŞ ile GAZPROM ortaklığı, Türkiye’nin TürkAkım projesinden ekonomik olarak fayda sağlayacağı anlamına gelmektedir.

ABD yaptırımları ve muhtemel sonuçlar

TürkAkım’ın AB’nin stratejik amaçları ve üçüncü enerji paketiyle uyuşmadığı iddia edilmektedir. Diğer taraftan ABD ise CATSAA (Yaptırımlarla Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Koyma Yasası) yaptırımları ile TürkAkım’a karşı olduğunu ortaya koymaktadır. Kongre, 2019 Aralık ayında kabul ettiği “2020 yılı Ulusal Savunma Yetki Yasası” ile bazı yaptırımları destekleyerek TürkAkım ve Kuzey Akım 2’ye karşı baskısını arttırmaktadır. Bu projelerdeki deniz tabanına boru döşenmesinde görev alan gemileri hedef alan maddelerin 2020 yılında uygulanması gündeme gelebilir. Ancak bu projenin deniz kısmını Türk firmaları yapmadığı için Türkiye’ye direkt olarak ABD yaptırımlarının uygulanması söz konusu değildir. Diğer taraftan TürkAkım projesi CAATSA’nın kanunlaşmasından daha önce yapılmaya başlandığı için bu yaptırım kapsamına girmemesi gerekmektedir.

TürkAkım Ankara ile Moskova’yı birbirine daha fazla yakınlaştırmakla birlikte Türkiye’ye dış politikanın önemli meselesi olan Suriye ve Libya gibi konularda kazanımlar sunmaktadır. Bu iş birliğinin ilerlemesi ve artması Türkiye’ye dış politikada önemli esneklikler sağlayacaktır. Diğer taraftan AB’nin ihtiyacı olan doğal gazın Türkiye üzerinden AB’ye taşınması ve taşınan miktarın zamanla çoğalması ortaya çıkan bu iş birliğinin sonucu olarak görülmektedir. AB’ye yakın olmasısından dolayı sigorta niteliği taşıyan Norveç’in rezervlerinin kısa sürede bitmesi durumunda AB, daha fazla doğal gaz ithal etmek durumunda kalacaktır. 2000’li yıllarda AB’nin doğal gazda dışarıya bağımlılık oranı yüzde 47 iken 2017 yılında bu oran yüzde 55’e yükselmiştir. Bu oran 2030 yılında yüzde 70’lere kadar yükseleceği öngörünmektedir. Bundan dolayı Türkiye AB’nin enerji ihtiyacının karşılanması noktasında en güvenilir güzergahlardan biri olarak ön plana çıkmaktadır.

TürkAkım ve TANAP gibi projeler Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacını karşılamak için ortaya çıkmıştır. Bu projelerin sayılarının artırılması bölgesel ve küresel düzeyde güvenlik ve ekonomik başta olmak üzere olumlu katkılar sunmaktadır. Orta Asya’daki kanıtlanmış en büyük doğal gaz rezervine sahip olan Türkmenistan gibi bu coğrafyaya yakın ülkelerle yeni işbirlikleri ortaya çıkabilir. Türkmen gazının Avrupa’ya ulaştırılmasında aktif rol oynayacak kilit ülkelerden biri olan Türkiye enerjide oyun kurucu rolünü TANAP ve TürkAkım’dan elde ettiği tecrübe ile daha kolay ortaya koyabilir. Bundan dolayı uluslararası projelerin hayata geçirilmesi bakımından Türkiye’nin enerjideki liderlik rolünün güçlenmekte olduğu ifade edilebilir. 

Yunus Furuncu

[Lisans ve yüksek lisansını Viyana Ekonomi Üniversitesi’nde, doktorasını Düzce Üniversitesi’nde tamamlayan Yunus Furuncu, SETA enerji masasında araştırmacı olarak çalışmaktadır]

AA

Bağdat saldırısı: Kontrollü gerginlikten doğrudan çatışmaya

ABD’nin İran’ın bölgesel yayılma stratejisinin merkezindeki isim Kasım Süleymani ile Haşdi Şabi liderlerini hedef alan saldırısı, oyunun kuralarını tamamen değiştirecek bir adım.

Ortadoğu bugün günün erken saatlerinde, sonuçları itibariyle ABD-İran ilişkilerinde büyük bir siyasi ve askeri dönüşüme neden olabilecek bir saldırıya tanıklık etti. ABD Hava Kuvvetleri Bağdat havaalanından dönen ve içinde İran Devrim Muhafızları Kudüs Güçleri Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Konseyi Başkan Yardımcısı (ya da de facto lideri) Mehdi el-Mühendis’in de içinde bulunduğu konvoyu hedef aldı ve saldırı sonucunda Süleymani ve el-Mühendis’in de aralarında bulunduğu sekiz kişi hayatını kaybetti.

Hatırlanacağı üzere önce geçen hafta, 27 Aralık Cuma günü ABD’nin K1 üssüne Haşdi Şabi unsurlarından Ketaib Hizbullah saldırı düzenlemiş ve bu saldırıda ABD’li bir sözleşmeli personel yaşamını yitirmişti. Bu saldırı tam olarak, Irak’ta yaklaşık üç aydır devam eden sokak gösterileri sonucunda, İran’ın ve Iraklı müttefiklerinin ülke ölçeğinde popülaritelerinin hızla çöküş yaşadığı bir anda gelmişti. ABD beklenmedik bir şekilde, bu olayın hemen ertesinde Irak el-Kaim’de Ketaib Hizbullah karargahını hedef almış ve saldırı esnasında 25 Ketaib Hizbullah milisi hayatını yitirmişti.

Açıkçası bu hadise, Washington’un “kontrollü gerginlik”ten ziyade İran ve vekillerine karşı artık doğrudan ve misliyle rövanşist yaklaşacağını gösterir nitelikteydi. Bu olayın yanıtı ise salı günü ABD Bağdat Büyükelçiliğinin Haşdi Şabi milis komutanları eşliğinde basılması şeklinde gerçekleşti. Fakat ABD’nin bugün erken saatlerde elçilik baskınına verdiği cevap oyunun kurallarını toptan değiştirecek türdendi. 1980 Tahran Elçiliği ve 2011 Bingazi Konsolosluğu travmalarını yeniden deneyimlemek istemeyen ABD’nin düzenlediği saldırıda, İran’ın son on yılda bölgede geliştirdiği vekiller aracılığıyla nüfuz kurma stratejisinin sembol ismi haline gelen Kasım Süleymani ve 1983 Kuveyt’te yabancı misyonlara ve petrol tesislerine düzenlenen saldırıların mimarı olduğu iddia edilen Ebu Mehdi el-Mühendis öldü. Bu durum, aynı zamanda İran’ın son on yılda bölgede “Komutan Süleymani” ve askerleri aracılığıyla sahada yaratmış olduğu psikolojik propaganda anlatılarının da bir anlamda sona erdiğini gösteriyordu.

Süleymani’nin ölümü ve psikolojik yenilgi

Kasım Süleymani İran’ın özellikle 2010’lı yıllardan itibaren Ortadoğu’da devlet-dışı aktörlerle girdiği ittifaklarla oluşturduğu stratejik nüfuzun başlıca aktörü olmasının yanı sıra, aynı zamanda bu stratejik kazanımların sahada görünen yüzü oldu. “Hacı Kasım” lakabıyla Beyrut, Şam, Bağdat ve Sanaa’daki fotoğraf ve videolarıyla sahadaki varlığını taraftarlarına aksettiren Süleymani, iki yıl önce reformist Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin dahi “Bölgedeki birçok Arap ülkesinde İran’ın rızası dışında karar alınamaz” diyerek övünmesinin gerçek mimarı olarak sunuluyordu. Bunun yanında General “Hacı Kasım”ın Hasan Nasrallah ve Ebu Mehdi el-Mühendis gibi devlet-dışı grup liderlerinin “gönüllerin serdarı” adı altında övgülerine mazhar olması, birçok kez Süleymani’nin insani ilişkilerinin liderlik yetenekleri kadar güçlü olması şeklinde işleniyordu. Başka bir deyişle, sahada “yenilmez komutan” olarak gösterilen Kasım Süleymani, İran ve müttefikleri tarafından, birçok Arap ülkesinde “gönül köprüleri kuran bir serdar” olarak da tanımlandı. Kısacası Kasım Süleymani’nin bugünkü ölüm haberi, İran için sahada bir kayıp olmasının yanı sıra, daha çok hem ABD’ye hem de bölgedeki hasımlarına karşılık psikolojik propaganda savaşında da ciddi bir yenilgi anlamına geldi. Mehdi el-Mühendis gibi (on yıllardır İran Devrim Muhafızları bünyesinde faaliyet gösteren) İran’ın eski bir müttefikinin ölümü, ayrıca Hadi Amiri ve Kays el-Hazali gibi İran destekli milis liderlerin tutuklanması da İran’ın Irak’ta hem ciddi siyasi-askeri bir dayanağının elden gidişini hem de itibar kaybı yaşamasını beraberinde getirdi.

Mevcut durum nereye evirilir?

Bundan sonra akıllara gelen ilk soru, kontrol taktiklerini bir kenara bırakan yeni savaş düsturunun nasıl bir hale evirileceğidir. Diğer bir deyişle, öncelikle karşılık silsilesi içinde İran ve vekillerinin nasıl yanıt vereceği önem taşıyor. Tahran tarafında, özellikle ABD’ye karşı (son yılda yaptırımlar nedeniyle yaşadıkları ciddi materyal ve psikolojik kayıpların sonucu) gündeme düşen tehdit içeren demeçler, Bağdat saldırısı sonrası oldukça yüksek sesten ve “intikam” kavramı üzerinden dile getiriliyor. Bu bakımdan İran ile alakalı senaryoların büyük kısmı ABD’ye ciddi bir karşılık vereceği yönünde. Karşılık senaryoları arasında ise bölgedeki ABD üslerinin yanı sıra, dünya ölçeğinde ABD ve İsrail diplomatik misyonlarının ve sivillerin dahi hedef alınabileceği geçiyor. Aksi takdirde, Washington’ın ortaya koyduğu yeni kurallar karşısında, Tahran’ın ve müttefiklerinin pes edeceği anlamı çıkacaktır ki bu durum özellikle son iki yıldır protesto silsileleriyle karşı karşıya kalan İran’ın iç politikada da yaptırım gücünü aşındıracak bir aşamaya evirilebilir.

Peki, ya Washington? Öncelikle yüzleşme arenasını İran’ın yanı başı Irak olarak seçti ve meydan okudu. Buna ek olarak, Beyaz Saray erkanının demeçleri ve pratikteki eylemleri, karşılığın misliyle verileceğini de şimdiden gösterdi. Kısacası Kasım Süleymani’nin konvoyuna yapılan beklenmeyen ABD saldırısı, Washington-Tahran geriliminin bundan sonra yüksek perdeden süreceğini ve bölgenin önümüzdeki günlerde daha da istikrarsızlaşabileceğini gösterdi.

Taylan Çökenoğlu

[Orta Doğu’nun toplumsal ve siyasal dönüşümü ve modern Şii topluluklarda din-siyaset ilişkisi konularında çalışan Taylan Çökenoğlu İRAM dış politika uzman yardımcısıdır]

AA

Kasım Süleymani sonrası Orta Doğu’nun geleceği

Süleymani’nin karizmatik otoritesinin yeri kolaylıkla doldurulacağa benzemiyor. Bu durum, Humeyni’nin ölümünün ardından, onun kadar karizmatik olamayan Hamaney dönemine geçişin doğurduğu büyü bozumunu akla getiriyor.


İran’ın 
en etkili askeri-siyasi figürlerinden Kasım Süleymani’nin 3 Ocak sabahı ABD’nin drone saldırısıyla öldürülmesi, kendisinden sonra Orta Doğu’yu neyin beklediği sorusunu gündeme getirdi. Bu sorunun temelinde, Süleymani’nin İran için olduğu kadar Orta Doğu’daki askeri dengeler açısından da kilit bir aktör olması yatıyor. 

Benzer bir büyü bozumunun, sahadaki Şii milis ağı bazında yaşanması kaçınılmaz duruyor. Süleymani’nin kaybının pratik ve sembolik sonuçları, İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlanması anlamına gelecek.

İran’ın sınır ötesi operasyonlarını yöneten Devrim Muhafızları’nın seçkin Kudüs Gücü’nün komutanı Süleymani (İran’ın ideolojik isimlendirmesiyle “direniş ekseni” denilen) Irak-Suriye-Lübnan hattındaki Şii milis kuvvetlerinin mobilizasyonu konusundaki en kritik isimdi. Bununla da kalmayıp Afganistan ve Pakistan’dan Fatımiyyun ve Zeynebiyyun tugaylarına Şii milislerin devşirilmesi ve bu milislerin Suriye ve Irak başta olmak üzere İran’ın bölgesel siyasetiyle uyumlu şekilde işlevsel hale getirilmesi de Süleymani’nin görevlerinin başında geliyordu. Dolayısıyla Süleymani’den sonra İran’ın bölgesel siyasetinin nasıl şekilleneceği, bölge ülkeleriyle ilişkilerinin vaziyeti, başta AB olmak üzere bölge dışındaki aktörlerin alacağı pozisyon ve ABD’ye verilmesi muhtemel cevabın bölgeyi nasıl bir denklemin içerisine sokacağı soruları anlamlı hale geldi. Bu sorulara isabetli yanıtlar verebilmek için, suikasttan önce ve sonra yaşananları, İran dış siyasetinin çeşitli veçhelerini içerecek biçimde, geniş bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

ABD’nin Süleymani gibi üst düzey bir komutana suikast düzenlemekten imtina etmemesi, İran’ın bundan sonraki hamlelerinde daha dikkatli olması sonucunu doğuracak.

Henüz hayattayken İran dini lideri Ali Hamaney’in deyimiyle “yaşayan şehit”, İranlılar ve İran’ı takip edenlerin bildiği lakabıyla “gölge komutan” olarak efsane mertebesine erişen Kasım Süleymani’nin kaybı, İran’ın bölgesel siyaset kapasitesinin derinden yara alması anlamına geliyor. Bu durum kabaca iki sebepten kaynaklanıyor: İlk olarak, her ne kadar İran’ın Orta Doğu vizyonu Süleymani’nin bireysel çabalarını aşan bir kurumsallıkla muhkem olsa da, onun temsil ettiği -Weberci tabirle konuşmak gerekirse- karizmatik otoritenin yeri kolaylıkla doldurulacağa benzemiyor. Bu durum, Humeyni’nin ölümünün ardından, onun kadar karizmatik olamayan Hamaney dönemine geçişin doğurduğu büyü bozumunu akla getiriyor. Benzer bir büyü bozumunun, sahadaki Şii milis ağı bazında yaşanması kaçınılmaz duruyor. Zira konvansiyonel savaşın asli unsuru olan düzenli ordu birliklerinin modern ve rasyonel süreçlere içkin tanımlanmış eylemlerinin aksine, milis kuvvetleri yüksek propaganda ve ideolojik motivasyonla eylemde bulunurlar. Hal böyle olunca, liderlerin imajları ve kişilik özellikleri önem kazanır. Bu sebeple, Süleymani’nin kaybının pratik ve sembolik sonuçları, İran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlanması anlamına geliyor.

Bugüne kadar “kontrollü gerginlik” stratejisi kapsamında Körfez’de gerilimi yükseltmekten çekinmeyen İran’ın, bundan sonra adımlarını çok daha dikkatli ve temkinli atacağı aşikâr.

İkinci sebep ise ABD’nin Süleymani gibi üst düzey bir komutana suikast düzenlemekten imtina etmemesinin, İran’ın bundan sonraki hamlelerinde daha dikkatli olması sonucunu doğuracak olmasıdır. Çünkü ABD Başkanı Trump, İran’ın tarihi ve kültürel özellikleri haiz bölgelerini de kapsayacak 52 hedefin belirlendiğini ve herhangi bir İran saldırısı durumunda bu hedefleri vurmaktan çekinmeyeceklerini açıkça belirtti. Bugüne kadar “kontrollü gerginlik” stratejisi kapsamında Körfez’de gerilimi yükseltmekten çekinmeyen İran’ın, bundan sonra adımlarını çok daha dikkatli ve temkinli atacağı aşikâr. Ancak bu durum İran’ı çözülmesi zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor; o da İran yönetici elitinin, rejimin itibarı ve varlığının sürdürülmesi açısından, ABD’ye mukabelede bulunmak zorunda olmasıdır. Fakat bu cevabı verdiği takdirde, ABD’nin çok sert ve yıkıcı yeni saldırılarıyla karşılaşıp rejimin varlığını ve ülkenin emniyetini daha da tehlikeye atma riski bulunuyor. Bu noktada İran yönetiminin içeride ve dışarıda iki paralel süreç işleteceği düşünülebilir.

Rejimin son yıllarda kaybettiği prestiji geri kazanma aracı olarak, Süleymani’nin ölümünü efsanevi bir anlatı haline getirip buradan moral-politik bir sermaye kazanmak, ilk etapta İran yönetiminin başvuracağı seçeneklerden. Pek çok şehirde gerçekleştirilen ve milyonların katıldığı görkemli cenaze törenleri, Kerbela anlatısının ve şehitlik kültünün Süleymani üzerinden yeniden üretimi, yas ve matem törenleriyle Batı’ya ve bilhassa ABD’ye yönelik kini diri tutmak, rejimin tahkim edilmesi açısından hayati öneme sahip. Süleymani’nin (farklı siyasal çevrelerin ve hatta rejim karşıtlarının bile üzerinde ittifak ettiği) bir İran ulusal kahramanı olması, halkın birliğinin sağlanmasını kolaylaştırıyor. Böylelikle rejimin ömrü uzamış oluyor.

İkinci olarak, İran’ın vekil kuvvetleri üzerinden ABD’ye Orta Ddoğu’nun çeşitli alanlarında dağınık saldırılar düzenlemesi gündeme gelecektir. Bu hususta en muhtemel çatışma bölgesi Irak olarak karşımıza çıkıyor. ABD cephesinde Irak’a yönelik askeri hazırlıklar, Irak parlamentosunun ABD’yi ülkeden çıkarma kararı, Haşdi Şabi güçlerinin ABD noktalarına şimdiden düzenlediği füze saldırıları, NATO’nun Irak’taki eğitimlerini durdurması, Ketaib Hizbullah’ın açıkça ABD’yi hedef alacağını söylemesi, Mukteda es-Sadr’ın Mehdi Ordusu’nu yeniden faal hale getirmesi gibi gelişmeler, Irak’ın savaş meydanı olmaya namzet olduğunu düşündürüyor. Ayrıca bu süreçte Bağdat yönetimi ile Erbil yönetimi arasındaki uyumsuzluğun siyasi gerginliğe evrilmesi riski de var. ABD Bağdat üzerinde baskı kurmak için Erbil’i kullanmaktan çekinmeyecektir. Irak dışında Suriye, Lübnan ve Körfez bölgesinde de gerginliğin sıcak çatışmaya dönüşmesi riski bulunuyor. Bundan sonraki süreç itibarıyla, vekil kuvvetler arasındaki savaşın, ABD-İran orduları arasında doğrudan bir savaşa evrilme riski artmış durumda.

Körfez tedirgin

Artan gerilimin en çok tedirgin ettiği ülkelerin başında Körfez’deki Arap ülkeleri geliyor. Saldırının hemen ardından gerçekleşen Katar Dışişleri Bakanı Muhammed es-Sani’nin Tahran ziyareti ve diğer ülkelerden birbiri ardına yapılan itidal çağrıları, Körfez’in alarma geçtiğini gösteriyor. Zira Körfez ülkelerinde bulunan ABD üsleri ve İran’ın Suudi Arabistan ve BAE başta olmak üzere Körfez ülkeleriyle problemli ilişkileri, bu ülkeleri muhtemel bir İran saldırısının hedefi haline getirdi. Söz konusu Körfez ülkeleri saldırıdan sonra ABD-İran geriliminin dozunun azaltılması için mekik diplomasisine başladılar. Bu ülkelerin, olası bir İran saldırısında Trump’ın kendilerini koruyacağından şüphe duymaları için yeterli sebebe sahip oldukları söylenebilir. Dolayısıyla İran’ın teskin edilmesi ve Süleymani suikastının istihbarat ya da eylem süreçlerine dâhil olmadıkları konusunda İranlı makamların ikna edilmesi için fazla çaba harcıyorlar. Körfez’in savaşın bir parçası olması, savaş sahasını genişletmenin dışında, dünya petrol arzına büyük darbe vuracağı için, petrol fiyatlarında ciddi dalgalanmalara sebep olacaktır. Yalnızca Süleymani suikastı bile petrol fiyatlarının yüzde 3 artmasına sebep oldu. Bu yüzden, süreç boyunca, petrol arzını önemseyen (Körfez ülkeleri dışındaki) aktörlerin de devreye girmesi beklenebilir.

AB ile ilişkilerin geleceği

ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesinin ardından, İran AB ile anlaşmayı yürütmeye çalışıyordu. AB beklenildiği üzere İran ve ABD arasında arabuluculuk için tansiyon düşürme faaliyetlerine girişse de İran’ın sakinleştirilmesi zor görünüyor. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell İran Dışişleri Bakanı Zarif ile görüşüp İran’ı gerginliği artıracak adımlardan kaçınmaya davet etti. Almanya da bir taraftan arabuluculuk faaliyetlerinde bulundu. Ancak buna rağmen İran’ın 5 Ocak akşamı nükleer anlaşma kapsamındaki yükümlülüklerini askıya aldığını açıklaması, anlaşmanın ABD olmadan da sürdürülmesi ihtimalini sıfıra yaklaştırdı. Her ne kadar İran şeklî olarak hâlâ anlaşmanın içinde olduğunu söylese de, uranyum zenginleştirme üzerindeki tüm sınırlandırmaları kaldırarak anlaşmadan fiilen çıkmış oldu. Bu noktadan sonra İran’ın anlaşmaya geri dönme ihtimalinin bulunmadığını söylemek bir mübalağa olmayacaktır. İran’ın formel olarak anlaşmanın içinde kalmasının sebebi ise anlaşmadan ayrılmanın sorumluluğunu almak istememesidir. İran’ın anlaşmadan fiilen çekilmesinin ardından Fransa, Almanya ve İngiltere liderleri ortak bir açıklamayla İran’ı ve hususen Kudüs Gücü ile Kasım Süleymani’yi kınamışlardı. Dolayısıyla İran’ın ABD’yi AB ile dengeleme stratejisinde sona gelindi ve sonuç olarak İran uluslararası destek konusunda yalnızlaştığı bir noktada bulunuyor. Diplomatik izolasyona maruz kalan İran’ın Batı’ya karşı daha saldırgan bir dış politika izlemesi beklenebilir.

Türkiye ve diğer önemli aktörlerin duruşu

Türk Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamayla bölgede suikastlara karşı olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. Bakanlığın açıklamasının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan da bölgeye dışarıdan müdahalelere karşı ilkesel tavrını hatırlatarak Süleymani meselesini de o çerçevede değerlendirdiklerini söyledi. Türkiye’nin ilkesel tavrının dışında, meseleye taraf olarak dâhil olması beklenmemelidir. Süleymani olayının tüm dünyanın dikkatini Orta Doğu’ya yoğunlaştırması, Türkiye’nin bir numaralı önceliği olan Doğu Akdeniz ve Libya meselesinde daha rahat hareket edebilme imkânını beraberinde getirmiştir. Türkiye önümüzdeki süreçte Libya’ya olan ilgisini daha da yoğunlaştıracaktır. Ayrıca ABD yönetiminin İran’a yoğunlaşması, bir süredir Türkiye aleyhinde yürütülen yaptırım siyasetinin de hızını kesecektir. Yine de ABD-İran gerginliğinin bölgesel yayılımı, bir noktada Türkiye’nin de pozisyon almasını gerektirecektir. Özellikle ABD ve İsrail’in Erbil (ve dahi PKK) üzerinden Irak’ta bir sözde bağımsız devlet projesini yeniden gündeme getirmeleri halinde, Türkiye de durumu değerlendirip ulusal çıkarları doğrultusunda gerekli adımları atacaktır.

Rusya ABD’nin bölgedeki varlığının artmasından duyduğu kaygıyla Süleymani suikastını kınamıştır. Süleymani ve Rus komutanlar 2015 yılından beri Suriye’de iş birliği içinde savaşıyorlardı. Rusya’nın sahada önemli bir müttefikini kaybetmesinin haricinde, ABD ile bölgede karşı karşıya gelme riski de düşündürücüdür. Çin ise meseleye enerji tedariki açısından yaklaşıyor. İran ve Körfez ülkeleri, Çin’in ana petrol tedarikçileri olarak hayati önem taşıyorlar. Bu bölgede yaşanabilecek bir enerji krizi Çin’i doğrudan etkileyecektir. Ayrıca ABD-Çin rekabetinin, bu anlamda Pasifik’e ek olarak Orta Doğu’ya taşınma ihtimali de söz konusu. Bu sebeple gerek Rusya gerekse Çin söz konusu gerilimin sürekli ve kontrolsüz bir sıcak çatışmaya dönüşerek bölgedeki ABD varlığının artması sonucunu arzu etmiyor. Özellikle Rusya’nın Suriye’deki kazanımları dikkate alındığında, savaşın o bölgeye sıçraması durumunda denkleme fiilen dâhil olma ihtimali söz konusu olacaktır.

Mustafa Caner 

[Mustafa Caner Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nde (ORMER) İran uzmanı olarak çalışmaktadır]

AA