Almanya’nın Kovid-19’la mücadelesinin anatomisi

İspanyol gribinden yaklaşık 100 yıl sonra dünya yeni bir salgın hastalıkla mücadele etmeye çalışıyor. Yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) ortaya çıkardığı kriz hali, küresel sistemin günümüzde ne kadar farklı ve geleneksel olmayan tehditlerle karşı karşıya kaldığını ortaya koyuyor. Çevre katliamlarının ve küresel eşitsizliğin ortaya çıkardığı “Kovid-19” meydan okuması; sadece sağlık sistemlerini değil, aynı zamanda siyasetten ekonomiye, lojistikten turizme hayatın her alanını etkiliyor. Ve anlaşılan o ki uygun tıbbi tedavi ve aşı çalışmaları sonuçlanana kadar en az 1-1,5 yıl daha bu meydan okuma hayatlarımızın önemli bir gündem maddesi olmaya devam edecek.

Kovid-19, Almanya’da ilk vakanın görüldüğü 27 Ocak’tan bu yana ülkede hayatı ciddi bir şekilde etkilemekte. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerine göre, yüz otuz bini aşan hasta sayısıyla Almanya, ABD, İspanya, İtalya’dan sonra en fazla Kovid-19 vakasının görüldüğü 4. ülke. 16 Nisan itibarıyla ülkede 3 bin 254 kişi hayatını kaybetti. Alman hükümeti, Mart ayında aldığı kararlarla ülkede bir yandan okulların/üniversitelerin öte yandan pek çok işyerinin kapanmasını sağladı ve sokakta ikiden fazla kişinin yan yana gelmesini yasakladı. Kovid-19’a yakalanan hasta sayısındaki artış oranlarının düşmesiyle birlikte de 15 Nisan itibarıyla okullardaki son sınıfların yeniden eğitime başlaması ve kademeli bir şekilde işyerlerinin açılmasına karar verdi.

Bu yazıda, Almanya’nın salgınla mücadelede uyguladığı yöntemler ve ulaştığı sonuçlar, siyaset bilimi perspektifinden analiz edilecektir. Almanya’da her ne kadar vaka sayısı fazla olsa da ölüm oranının yüzde 2,7 ile dünyadaki en düşük oranlardan biri olması merak konusu oldu. Berlin yönetiminin Kovid-19 salgınıyla “göreceli başarılı” mücadelesinin altında yatan dinamikler bu çalışmada mercek altına alınacak, aynı zamanda yaşanan zorluklar da analiz edilecektir.

Her ne kadar virüs, ilk Çin’de çıkmış olsa da ABD’yle birlikte en çok zarar gören coğrafyalardan biri de Avrupa oldu. Fransa’da Kovid-19 virüsünü kapanların yüzde 15’i, İngiltere ve İtalya’da yüzde 13’ü, İspanya’da da yüzde 10’u hayatlarını kaybetti. ABD’de ölüm oranı yüzde 4’e ulaştı. Özellikle İtalya ve İspanya’da sağlık kurumları krizle başa çıkmada yeterli olamadı. Almanya ise nispeten düşük sayabileceğimiz yüzde 2,7 ölüm oranıyla pek çok basın kuruluşu tarafından “başarılı” bir ülke olarak değerlendirildi. Öyle ki Fransa’da ve İtalya’da bulunan durumları ağır Kovid-19 hastalarının bir kısmı Almanya’daki hastanelere getirildi. Hayatını kaybeden insanların oranının çift haneli rakamlara çıktığı ülkelerle kıyaslandığında Almanya’nın bu krizle daha iyi mücadele edebilmesini nasıl açıklayabiliriz? Üç unsurun, Berlin yönetiminin salgınla mücadelesine damga vurduğunu belirtebiliriz: Kurumsal yapı, siyasal sistem ve liderlik.

Almanya imparatorluk zamanlarında dünyada ilk kez sağlık sigortası sistemini kuran ülke. Tarihten gelen sosyal devlet anlayışı, bazı alanlarda kısıtlanmış olmasına rağmen, bugün de Almanya’da varlığını sürdürüyor.

Sağlık sigortası sistemini kuran ilk ülke

Kurumsal yapıdan başlayacak olursak, öncelikle Almanya’nın sağlık sistemini ele almamız gerekebilir. Almanya imparatorluk zamanlarında dünyada ilk kez sağlık sigortası sistemini kuran ülke. Otto von Bismarck’ın liderliği döneminde 1883’te kurulan sağlık sigortası, diğer sosyal refah devleti uygulamalarıyla birlikte bir yandan sosyal refah devletinin temellerini atıyor, öte yandan o dönemki ağır çalışma koşullarının etkilerini dizginlemeye çalışıyordu. Alman vatandaşlarının piyasanın acımasız koşullarında yalnız bırakılmasının önüne geçmeye çalışıyordu. Söz konusu inisiyatiflerle, Almanya 19. yüzyılın son 20 yılında dünyadaki en iyi sosyal refah devleti örneklerinden birini inşa etti.

Tarihten gelen sosyal devlet anlayışı, bazı alanlarda kısıtlanmış olmasına rağmen, bugün de Almanya’da varlığını sürdürüyor. Herkesin belli düzeyde yaşam standardına sahip olması, devletin ihtiyacı olan vatandaşlarına yardım elini uzatması ve gelir dağılımı uçurumunun yüksek olmaması hâlâ devlet politikasının öncelikleri arasında. Bugün Almanya’da halkın yüzde 99,9’unun, yani tamamına yakınının sağlık sigortası bulunuyor. Bu durum, ihtiyaç duyan neredeyse herkesin sağlık hizmetlerine erişebilmesi anlamına geliyor. Üstelik sağlık sigortasına sahip olanların yüzde 87’si kamusal sosyal güvenlik sisteminden faydalanmakta. Alman vatandaşlarının sadece yüzde 11’inin özel sağlık sigortası bulunuyor. Ülkede sağlık sigortasına sahip olmanın yasal zorunluluk olduğunu da vurgulamak önemli. Üstelik bütçenin yüzde 11’i sağlık harcamalarına ayrılıyor. Ayrıca sağlık harcamalarının yüzde 84,5’i devlet bütçesinden yapılıyor.

Bu durumun doğal sonucu olarak, Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistiklerine göre Birlik içinde kişi başına düşen sağlık harcamalarının en yüksek olduğu ülke Almanya. Resmi istatistiklere göre Alman devleti her bir vatandaşı için yıllık ortalama 4 bin 300 Avro sağlık harcaması yapmakta. Dolayısıyla, Alman sağlık sistemi, Kovid-19 gibi bir küresel salgınla mücadele edebilmek için dünyanın diğer pek çok ülkesine kıyasla büyük avantaja sahip. Bu noktada, bir kıyaslama yapmak gerekirse, ABD’de 27,5 milyon kişinin (nüfusun yüzde 8,5’i) sağlık sigortası olmadığını hatırlatmakta da fayda var. Almanya’nın sahip olduğu kapsayıcı sağlık sigortası, diğer gelişmiş pek çok ülkeye kıyasla daha iyi bir durumda.

Testler salgın gelmeden geliştirildi

Almanya’nın sağlık alanında uzun geçmişe dayanan kurumsal altyapısı ve bütçe imkanları, salgın henüz Almanya’ya ulaşmamışken Kovid-19 testinin geliştirilmesine imkân sağlamıştır. Ocak ayının ortasında henüz Almanya’da hiçbir pozitif vaka yokken Berlin’deki Charite hastanesi testi geliştirmeyi başarmıştı. Dolayısıyla, Alman kurumsal sisteminin parçası olan planlama ve disiplin bu krizde de devreye girdi. Salgının eninde sonunda Almanya’ya da ulaşacağı belli olduğunda Berlin yönetimi gerekli hazırlıkları yapmaya başlamıştı.

Bu durum, Almanya’nın DSÖ’nün mümkün olabildiğince fazla kişiye test yapılması konusundaki tavsiyesine uyabilmesine imkân verdi. Haftada yaklaşık 350 bin kişiye varan test sayılarıyla yetkililer, hastalığı erken aşamalarda teşhis edebilme ve hastanın temas edebildiği kişilere vakitlice ulaşabilme imkânı buldu.

Kurumsal yapının önemli bir parçası da elbette ki ekonomik altyapıdır. Avrupa’nın en büyük, dünyanın dördüncü büyük ekonomisine sahip olan Almanya, krizin etkilerini hafifletebilmek için hem yerel düzeyde hem de federal düzeyde yardım paketleri açıkladı. Alman bütçesi geçtiğimiz yıl rekor düzeyde fazla vermiştir. Bu durum, Almanya’nın Kovid-19’la mücadele için 1 trilyon 137 milyar Avro kaynak ayırmasına imkân tanıdı. Ayrıca yerel düzeyde de her eyaletin hükümeti çeşitli yardımlar yapmış, örneğin, Berlin yerel yönetimi, bu dönemde kendi masraflarını karşılayamayan işletme sahiplerinin her birine 5 bin Avro ödemiştir.

Bunun yanında, hükümet, sağlık konusunda bilimsel kuruluşlarla yakın işbirliğini devam ettirmiştir. 1891’de kurulan ve dünyada tıp alanındaki en eski araştırma kuruluşlarından olan kamu sağlığı merkezi Robert Koch Enstitüsü’nün 129 yıllık deneyime dayanan araştırmaları, hükümet için yol gösterici olmaya devam ediyor.

Kurumsal yapının yanı sıra Almanya’nın bir avantajı da siyasal sistemidir. Temel normlar ve değerler konusunda ana akım siyasi partiler arasında uzlaşıya dayanan Alman siyasal sistemi, aynı zamanda kontrol ve denge mekanizmalarını işletebilmekte. Almanya İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan seçim sistemi sayesinde 1949’dan bu yana koalisyon hükümetleriyle yönetiliyor. Böylece farklı siyasal partilerin birbirlerini hükümet içinde kontrol etmesi imkânı sağlanabilmektedir.

Berlin’de şu anda işbaşında olan federal hükümet de Hıristiyan Demokratlarla Sosyal Demokratların koalisyon ortaklığından oluşmaktadır. Hıristiyan Demokrat Birlik (CDU) / Hıristiyan Sosyal Birlik (CSU) ile Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) 2017 seçimlerinden sonra işbirliği yapmasıyla kurulan koalisyon hükümeti seçmenin yüzde 53,5’inin desteğiyle başa geçmiştir. Dolayısıyla, hükümetin söylemi ve icraatları halkın farklı katmanlarında güven duygusu inşa edebilmekte. Bu bağlamda, Başbakan Angela Merkel CDU’ya mensupken, Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in SPD kökenli olmasının devletin en tepesinde de nasıl bir denge oluşturduğuna vurgu yapılmalı.

Başbakan Merkel, popülist siyasetin küreselde tırmanışta olduğu bu dönemde bile popülizme taviz vermeden, bilime vurgu yapan ve herkesi kucaklayıcı, sadece tüm Alman halkını değil, Avrupa halklarını da dayanışmaya çağıran bir söylem benimsedi.

Merkel faktörü

Üçüncü unsur, liderlik boyutudur. Almanya Başbakanı Angela Merkel 2010’daki ekonomik krizden, 2015’teki mülteci krizine ve günümüzde de Kovid-19 krizine kadar tüm bu süreçlerde sadece Almanya’nın liderliğini yapmakla kalmamış, aynı zamanda AB içinde alınan önemli kararlarda da öncü rol oynamıştır. Merkel; popülist siyasetin küreselde tırmanışta olduğu bu dönemde bile popülizme taviz vermeden, bilime vurgu yapan ve herkesi kucaklayıcı, sadece tüm Alman halkını değil, Avrupa halklarını da dayanışmaya çağıran bir söylem benimsedi. Siyasal kariyerinin son aşamasında da virüs nedeniyle herhangi bir ülke ya da halkı ötekileştirmedi, komplo teorilerine başvurmadı ve realist güvenlik kavramlarını kullanmaktan kaçındı.

Bazı uluslararası gazetelerin haberlerinde, Kovid-19’la mücadelede nispeten başarılı olan Almanya, Tayvan, Yeni Zelanda ve Finlandiya gibi ülkelerin ortak yanının kadın liderler tarafından yönetiliyor olmalarının altı çizilmiştir. Burada en önemli unsur toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda mesafe katetmiş ülkelerin, diğer pek çok meydan okumaya karşı olduğu gibi, Kovid-19’la mücadelede de daha başarılı oldukları gerçeğidir.

Bu arada bir ilave not da Almanya’nın eleştiri kültürüyle ilgilidir. New York Times’tan BBC’ye kadar dünyanın prestijli yayın organları, Almanya’nın salgınla mücadelede “ne kadar başarılı” olduğuyla ilgili haberler yaparken, Alman resmi haber ajansı Deutsche Welle’nin “Almanya’nın salgınla mücadelesinde kurgular ve gerçekler” başlıklı haberi 8 Nisan tarihinde yayımlayarak Almanya’nın başarılı olamadığı noktalara da dikkati çekmesi eleştirel düşüncenin içselleştirilmesi açısından mühim. Almanya’nın göreceli başarı çıkma stratejisinde de farklı aktörler ve farklı kurumlar tarafından farklı fikirlerin dile getirilebilmesi de önemlidir.

Şu ana kadar sağlanan başarıya rağmen ülke bazı meydan okumalarla da karşı karşıya. Bunların en önemlisi Kovid-19 krizinin yabancı düşmanlığını nasıl etkileyeceği. Aşırı sağ Almanya için Alternatif (AfD) partisinin oy oranlarının, mevcut durumdan nasıl etkileneceği önemli bir soru.

Tehlike devam ediyor

Kurumsal yapı, siyasal sistem ve liderlik olarak özetlediğimiz üç unsur, Berlin’in Kovid-19’la mücadelesinde önemli rol oynamakta. Ancak aynı zamanda ülke bazı meydan okumalarla da karşı karşıyadır. İlk olarak, ilk vakaların görüldüğü günden bu yana ölüm oranları Almanya’da da artmıştır. İlk zamanlarda ölüm oranları yüzde 0,4 iken, sonra yüzde 1,6’ya, sonra da yüzde 2,7’ye çıkmıştır. Her ne kadar vakaların artış hızı düşse de ölüm oranlarının gelecekte artıp artmayacağı önemli bir soru işareti. İkinci bir konu, özellikle kırsal kesimdeki hastanelerin donanımının ve sağlık personelinin şehir merkezleriyle aynı seviyede olmamasıdır. Bir başka meydan okuma da Kovid-19 krizinin yabancı düşmanlığını gelecekte nasıl etkileyeceği. Almanya’daki aşırı sağ Almanya için Alternatif (AfD) partisinin oy oranlarının, mevcut durumdan nasıl etkileneceği önemli bir soru. Seneye Almanya’da federal seçimlerin yapılacağı hatırlandığında krizin seçmenler üzerindeki etkilerinin önemi anlaşılabilir. 2015’ten bu yana mültecilere saldıran aşırı sağ grupların varlığı ciddi bir sorun. Şubat ayında Hanau kentinde yabancı düşmanı bir saldırganın, 5’i Türk 10 kişiyi katletmesi yabancı düşmanlığının ciddi bir sorun olduğunun kanıtıdır.

Sonuç olarak, Almanya’nın yeni tip koronavirüsle mücadeledeki göreceli başarısı not edilirken, karşı karşıya kaldığı mevcut meydan okumaların da dikkate alınması gerekiyor. Almanya’nın politikaları ve söylemlerinin sadece Almanya’yı değil, AB’yi de etkileyeceği unutulmamalı.

[Prof. Dr. Birgül Demirtaş, Türk-Alman Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Bildiğimiz dünyanın sonu: Kovid-19 ve küresel siyaset

Dünyanın gündemine girdiğinden bu yana karanlık bir tünelin ucunda belirecek ışığa hasret yolcular gibi, bir yandan korku ve endişenin bir yandan belirsizliğin tüm yakıcılığıyla baş başa istisnai bir tecrübe yaşıyor insanlık. Dünya nüfusunun yaklaşık üçte ikilik kesiminin evlerine hapsolduğu bir modern dönem distopyası adeta. Bu, kesinlikle bildiğimiz dünya değil. Aşina olamadığımız, nüfuz edip kavrayamadığımız, kavrayamadığımız için de daha fazla sıkışmış hissettiğimiz bir başka dünya. Algılar, bakış açıları, hassasiyetler, alışkanlıklar, korkular, beklentiler ve değerlerin yönünün insanoğlu açısından aynı kalamayacağı bir varlık zemininde, küresel siyasetin sunduğu fotoğraf bize ne gösteriyor?

Tarihsel süreçte büyük salgınların, toplumların sosyal, kültürel, iktisadi ve siyasi yapısına derinden etki eden ivmeleri tetiklediğini biliyoruz. Veba, grip, kolera, tifüs ve çiçek hastalıklarının insanlık tarihinde önemli değişmelere kapı açtığı, güçlü iktidarların zayıflayıp yerlerini yeni güç odaklarına bıraktığı, üretim ilişkilerinin değiştiği, yeni inanç ve mezheplerin doğuşunu tetiklediği büyük dönüşümler bunlar. “Yıkılmaz Roma”nın “kuzeydeki yalın ayaklılar” tarafından yıkılışında önemli köşe taşlarından biri olan Antonine Vebası, örneğin, imparatorluk nüfusunun yüzde 30’unun ölmesiyle oluşan büyük güç boşluğunda devlet içinde iktidar savaşları ve iç çatışmaların patlak vermesine ve pagan Romalı yöneticiler tarafından sistematik baskı ve işkenceye maruz kalmış Hıristiyanların, dinlerini bütün imparatorluk coğrafyasına yaymalarına uzanan bir dizi sistemik kırılmanın tetikleyicisiydi. Yine, sonraki dönemde ortaya çıkan Justinian Vebası ve İran Vebası, ironik şekilde, dönemin iki karşıt süper gücünün (Doğu Roma/Bizans ve Sasani) güçler sahnesinden erken çekilmesine giden yolun taşlarını döşemişti. Haçlı Seferleri dönemi boyunca mükerrer zuhur eden salgınlar, arzu edilen siyasi ve askeri neticeden Haçlıları uzak tutan başat faktörlerdendi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü derken şimdi de Dünya Sağlık Örgütü ile karşımızda büyük bir küresel yönetişim zafiyeti/krizi mevcut.

Tarihin seyrini değiştiren salgınlar

Dünya tarihindeki en yıkıcı salgın olarak bilinen 14. yüzyıldaki Kara Ölüm adıyla da bilinen veba salgını Avrupa nüfusunun yüzde 60’ını yok etmekle Orta Çağ iktisadi, dini ve siyasi sisteminde çöküşü getiren asli dinamikti. Feodal dönemi kapatıp ulus-devlet modellemesiyle siyasi yapıya, ticaret kapitalizminin ilk nüvelerini yeşertmesiyle iktisadi yapıya, Kilise’nin otoritesini zayıflatıp Protestanlığın ve yeni Avrupalı insan modelinin doğuşuna açtığı zeminle dini-felsefi yapıya büyük dönüşüm hikâyesini vaz’ ediyordu. Büyük salgının, coğrafi keşifler ve yeni icatlara, 400 yıldan fazla sürecek Transatlantik köle ticareti ve sömürgecilik dönemine, elbette ki bunun yapısal neticesi olarak küresel iktisadi dengenin Avrupa lehine muazzam dönüşümüne, Rönesans, Reform ve Aydınlanma fikirlerinin filizlenmesine, yeni mezheplerin ortaya çıkışına ve pozitivist bilimselciliğe mutlak iman edilmesine giden sürecin başat tetikleyicisi olduğunu not etmek, dünya tarihini bütüncül anlama zaruretinin doğal bir gereği sadece.

Yine, Vestfalya’ya uzanan siyasi ve toplumsal düzenin öncüllerinin 15-19. yüzyılları arası dönemde tekrarlanan tifüs salgınlarında olduğunu hatırlamak gerek. Öyle ki, kıta içi savaşların seyrinin, dolayısıyla Avrupa güç dengesinin değişimine ve yeni bir uluslararası düzenin doğuşuna yol açan; 1815 Viyana Kongresi ve 1919 Paris Barış Konferansında biçimlenen yeni dünya düzenini getiren siyasi-askeri-toplumsal koşulların oluşumundaki belirgin etkisini vurgulamak gerekir. Yine, 20. yüzyılın en büyük salgını olan İspanyol Gribi, “sosyalleştirilmiş tıp” kavramının ortaya konarak halk sağlığı ve sosyal güvenlik sisteminin kurulmasının hükümetlerin öncelikli konusu haline geldiği ve salgınlarla uluslararası mücadele için Milletler Cemiyeti bünyesinde küresel kurumsallaşma adımlarının somutlaştığı çok eksenli bir ivmenin tetikleyicisiydi. Beraberinde, salgın sonrası dönemde dünyanın farklı bölgelerinde farklı siyasal tezahür biçimleriyle ortaya çıkan/derinleşen; Hindistan bağımsızlık hareketi, “üçüncü dünya” kaynaklı anti-emperyalist protesto dalgası ve Güney Afrika’daki ayrımcı Apartheid rejiminin içerdiği sosyal, siyasi ve iktisadi faktörler, salgının tetiklediği dinamiklerle doğrudan ilgili.

Tarihin akışını değiştiren büyük vakalar; doğal afetler, ekonomik çöküşler, salgınlar, savaşlar ve kıtlıklar, politik psikolojide “tetikleyici olay” olarak isimlendirilir. Bunlar, aynı zamanda büyük bir yıkım ve şok iken, bir aksiyon planı ve izleği olan akım ya da aktörler için inanılmaz alanlar da açarlar. Yakın zamandaki büyük olaylarla kıyaslandığında yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını, bu anlamda, uzak ara en büyük tetikleyici olaydır. Zira aynı anda hem doğal bir felaketi hem ekonomik bir çöküşü içeriyor. Tetikleyici olaylar -geçmişin büyük toplumsal hareketlerinin çoğunda olduğu gibi- taban örgütlenmesindeki dip dalgaları harekete geçirecek liminal alanlar oluşturur.

Henry Kissinger’ın suni solunumla diriltmeye çalıştığı “ABD rüyası” ve “doğal liderlik” misyonu süreçte ciddi bir yara daha aldı. Büyük zafiyetler içinde bocalayan ABD yönetiminin son bir umudu, bulunacak bir aşının ABD patentine sahip olması.

Sistemin Kovid-19’la somutlaşan krizi

Kovid-19 küresel salgınıyla bir yandan -doğal olarak- daha içe kapanmacı bir dinamik gelişirken, aynı anda süreçteki yetersizlikleri ve insan hayatını kurtarmadaki büyük zafiyetleri dolayısıyla devletler/hükümetler, kitlesel hoşnutsuzluk ve öfkenin başat muhatabı haline geldi. Peki, sosyal varoluş zemininde, özellikle bu tarz küresel şoklara ilişkin durumlarda devlet denilen mekanizmanın rolünü nasıl anlamak gerekiyor? Her şeyden önce, 1945’ten sonra siyasal karar alma sürecinde devletin rolü ile piyasa aktörleri arasındaki inişli-çıkışlı ilişkide yeni bir faza geçişi resmeden bir dinamik inşa ediyor bu salgın. Devlet, her şeyiyle birlikte ve her şeye rağmen geri mi döndü? Piyasa kapitalizminin sağlık ve sosyal politika tasavvuru, bu iktisadi modelin merkez üssü olan ABD’de günde 5 bine varan ölümler vuku bulurken, nasıl ayakta kalabilir? Hâsılı, soru çok ve birçoğu da sistemik sorular.

Modern dünya sisteminin başından beri sürekli merkezde ve zirvede olan kurum olarak devlet, 1973 petrol ve borç kriziyle birlikte çevre ve yarı-çevre ülkelerdeki hükümetlerin meşruiyet kaybı yaşamalarına neden olan sistemik bir krize girdi. 1980’lerle birlikte aktif öznelikten pasif konuma çekilen devletin yaşadığı mevzi kaybı, piyasa kapitalizmi merkezli bir dünyada toplumlar açısından yeni bir sosyal varoluş fikri demekti. Öyle ki, devletin güvenlik ağlarının (sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, sosyal politikalar) temel işleticisi vasfına karşı gelişen yaygın ve büyük saldırı, insanların devlete olan düşüncelerinde ciddi kırılmaları da tetikledi. Elbette devlet pratiklerinin negatif, işlevsiz ve verimsiz sonuçlarının da bu kırılmada büyük katkısının olduğunu unutmadan!

1970 ve 80’lerin bir başka eğilimi, bilimselci bilimin iddialarına dönük büyük kuşku idi. Newtoncu pozitivist bilimin sınırlılıklarına ve açmazlarına yapılan vurgular, ironik biçimde, bilim tarafından garanti altına alınan teknolojik ilerleme ile eşanlı yürüyordu. Teknolojiye olan bu derin inancın sosyal varoluşa entegre olma biçimi ve ortaya çıkan sonuçlarına ilişkin, yine 1970 ve 80’ler itibarıyla ciddi şoklara yol açacak bir başka semptomu ise, ekolojik bozulma idi. Aynı anda hem devletlerarası sistemin dengesini hem dünya üretiminin kârlılığını hem de devletlerin toplumsal birliği sağlama gücünü etkileyecek önemli bir sorun olarak ekosistemin sağlığı meselesinin, üretim ilişkilerinde ve ekosistemin tüketiminde insanlığı nereye götürebileceğine ilişkin ciddi endişeler baş gösterdi. Ve geldiğimiz noktada Kovid-19, her üç parametrenin de billurlaştığı somut bir fotoğraf sundu insanlığın önüne. Peki, dünya sisteminin ana kurumsal vektörlerindeki bu açmazlar dizisi sistemik bir kaos anlamına mı geliyor? Bunun cevabını sosyal gerçeklik gelişirken gözlemleyerek öğreneceğiz. Ama en azından bu gerçekliğin parametrelerine bakmak belki bir ufuk sunabilir.

Devletlerin, vatandaşların günümüzde dile getirilen taleplerine cevap verme gücü azaldıkça ve daha da önemlisi buna ilişkin kitlesel güven kayboldukça, yeni toplumsal hareketlerin iddialarının daha ikna edici hale gelmesi doğaldır. Bu ise iki kaynaktan beslenir: devletlerin güvenlik ve istikrarı sağlamaya daha az muktedir göründükleri bir durumda hayatta kalmayla ilgili endişeler (salgınla birlikte net görüldüğü üzere) ve diğer vatandaşların faydalandığı nimetlerden fiili olarak dışlanmış olan belli gruplardan (ABD ve bazı Batı Avrupa ülkelerindeki sağlık sisteminin durumunda yaşandığı gibi) gelen itiraz ve yeni bir demokrasi biçimi talebi.

Bu cevabın bir başka unsuru, meselenin asayiş/güvenlikle alakalı boyutu. Herhangi bir tarihsel sistemin işleyebilmesi, belirli bir minimal asayişe -can ve mal emniyetine- dayanır. Güvenlik derecesi yüksek değilse üretim sistemi çalışamaz ve mal tedarik, dağıtım zinciri işlemez, her türden politik-kültürel kurumun çalışması zorlaşır. Devlete olan güvenin çökmesinin muhtemel zararı bu bakımdan dramatik olabilir.

Bir başka unsur refah ve zenginlikle alakalı boyut. Immanuel Wallerstein’ın bundan 25 yıl önce modern dünya sistemi analizi olarak ortaya koyduğu fotoğrafın bu tarafında yer alan manzara; sistemin şu ana dek büyük başarısı olarak, en azından dünya nüfusunun üçte biri açısından halk sağlığı ve yiyecek dağılımındaki muntazam gelişmeyi işaret ediyor (geri kalan üçte ikisinin tutanakları ayrı defterde, bir gün açılmayı bekliyor). Son 200 yılda dünya sisteminin ideologları, hastalıkların yenilmesi ve kıtlıkların ortadan kaldırılmasıyla gururlanıyorlardı. Ancak bu tür problemlerin sayısı ve niteliğinin artması ve asayişin bozulması durumunda, temel sağlık problemleri yayılır ve dünya sağlık sisteminin bunların üstesinden gelme kapasitesini aşar. Kovid-19’dan dünyaya yansıyan fotoğraflardaki acı görüntüler, Wallerstein’ı haklı çıkarmışa benziyor.

Meselenin bir başka boyutunda devlet/hükümet yapılarını ve küresel yönetişim/küreselleşme boyutunu ilgilendiren birbirine geçişken iki temel eksen var. 1929 Büyük Buhranı, yeni oluşan küresel düzen açısından bir erken dönem şok etkisi oluştururken buradan çıkışın yolu da haliyle dönemin siyasi iklimine gömülüydü. Uluslararası işbirliğinin çok azaldığı, birçok hükümetin içe kapanmacı-milliyetçi politikalara sarıldığı ve komşusunu zarara uğratma politikasını işlettiği bir dönem bu. Yirmi birinci yüzyılın ikinci on yılında, özelde ABD ve bazı başat Avrupa devletleri açısından küresel siyasi iklimin sunduğu fotoğraf da bundan çok farklı değil. Daha otoriter, daha milliyetçi, daha yabancı düşmanı, tek taraflı, düzen ve uzmanlık karşıtı bir politika biçiminin, krizi stabilize etmekten çok, azdırdığını görmek de çok zor değil. Nihayetinde iki tercih var önümüzde: içe kapanmacı, siyasi güç kompozisyonunu merkezileştiren, kriz sonrasında da devam edebilecek bir otoriter, güvenlikçi devlet anlayışı ya da “ortak mücadele” perspektifine duyulacak ihtiyacın boyutu ölçeğinde küresel yönetişimin imkânlarını zorlayan bir politika biçimi. Oysa son 30 yıldır küreselleşme, liberal özgür dünya perspektifi, işbirliği temaları altında zeminde işleyen gerçeklik, ülke sınırları ve duvarların daha kalın şekilde örüldüğü bir reel politik durum ve güvenlikleştirme sürecine kesin bir dönüş olarak temayüz etti.

Sadece insan maliyeti açısından değil, siyasi ve ekonomik güç merkezi olma niteliğini kaybetme bağlamında da Avrupa, Kovid-19 salgınının en ciddi darbeyi vurduğu kıta olarak hatırlanacak.

Küresel kurumların işlevsizliği

Bu tarz kriz dönemlerinden çıkışın yolu, güvenilir bilgiye ve kamu kurumlarına güvenden geçer; ne var ki bu tür güvenler özellikle son on yılda küresel hegemon güçlerin popülist politikacıları önderliğinde büyük oranda aşındırıldı. Baskıcı-totaliter rejim tipine kaymaksızın toplumsal-kamusal dinamiklerle aşılabilecek olan bu krizler, bu yönüyle çift yönlüdür. Mahremiyet-sağlık ikileminde kolayca ve rasyonel biçimde üretilebilecek bir “meşruiyet çizgisinden” hareketle artan devlet gözetimi, ilgili sistemi bir totaliter inşaya da götürebilir. Üstelik böylesi bir ikilemin neden kaçınılmaz olduğu da haliyle hiç sorgulanmaz; çünkü bu bir akut dönemdir ve akut dönemlerin kendine has sosyal psikolojileri vardır. Bu yönüyle, özellikle küresel bir veriler düzeninin bu pandemiyle kurumsallaşarak derinleşmesi ihtimali, küresel ve ulusal ölçeklerde bir Panoptikon modeline evrilme riskini de içerir.

Toplumların, büyük istikrarsızlık ve güvensizlik durumunda gücün merkezi olan devlete sığınmaları olağan ve akılcı bulunur; üstelik küresel yönetişimin resmen ve fiilen inşa olunduğu 1945’ten bu yana yaşanan en küresel ve büyük çaplı bu olayda, -büyük vakaların hepsinde olduğu gibi- küresel kurumların işlevsizliği net şekilde ve bir kez daha teyit edilirken. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü derken şimdi de Dünya Sağlık Örgütü ile karşımızda büyük bir küresel yönetişim zafiyeti/krizi mevcut. Bu belki de başlı başına bir yanılsama zaten, zira söz konusu yapıların tamamı bir veya birkaç büyük güç merkezine bağlı yapılar ve çok boyutlu işlevsel kabiliyetleri son derece kısıtlı. Oysa bilginin küresel olarak ve güvenilir şekilde paylaşılması, teknik enstrüman ve personel paylaşımında işbirliği yapılması ve ekonomik felaketin engellenmesi için küresel işbirliğinin gereği orta yerde dururken, ABD yönetiminin söz konusu üç başlıkta da tam aksi yönde pozisyon alarak “önce ABD” tavrını sürdürmesi, ABD’nin sürece liderlik etmekten ne kadar uzak düştüğünü de gösteriyor. Buna rağmen Henry Kissinger’ın suni solunumla diriltmeye çalıştığı “ABD rüyası” ve “doğal liderlik” misyonu süreçte ciddi bir yara daha aldı. Büyük zafiyetler içinde bocalayan ABD yönetiminin son bir umudu, bulunacak bir aşının ABD patentine sahip olması. Trump’ın bu denli agresif biçimde konuya eğilmesi de bununla ilgili olsa gerek. Öte yandan Çin’le olan gerilim ve demeç savaşlarının yönü takip edilecek olunursa, kriz sonrası dönem için hegemonik güç mücadelesinin zemininin bu demeçler arasında saklı olduğu görülebilir. Trump’ın “Çin virüsü” söyleminde ısrarı, bu yönüyle, geleceğe matuf bir politik psikoloji faaliyeti. Yani ABD açısından, tıbbi bir “Manhattan Projesi” bulmak, siyaseten birçok şeyi kurtarabilecek. Sonraki aşama ise yeni bir Marshall Planını zorlayarak devreye sokmak.

Kissinger’ın ısrarla üzerine bastığı vurgu, dünya düzeninin rehabilite edilerek kurtarılmasının ancak ABD’nin içe kapanmaktan vazgeçerek oyuna geri dönüşüyle mümkün olabileceği, ki bunun aynı zamanda ABD’nin hegemonik geleceği açısından da önündeki tek rasyonel yol olduğu. Bir nevi 1945 şartlarını, daha yakın dönemde ise 2008 krizi sonrası koşulları geri çağıran ve oradan bir okuma yapan bir analiz biçimi bu. Oysa 2008 finansal krizinin ardından ulusal ekonomiler, küresel sistemi kurtarmak için iç politikalarını koordineli hale getirerek sistemin işlemesini sağladılar. Şu anki siyasi iklim buna uygun bir iklim mi oldukça tartışılır; üstelik salgının hiçbir sınır tanımadığı bir atmosferde bu sorular ve cevaplar da hayli farklılaşır. Kaldı ki 2008 krizi, değişim için kaybedilmiş bir imkânı işaret etmekle, halkın memnuniyetsizliği ve sağın ve solun öfkeli popülizminin yükseliş ve yayılışı ile neticelendi. Bu salgın bu anlamda, artık yeni bir tereddüdün kapısının kapalı olduğu bir dönemde vuku buluyor. Zira siyasi istikrarsızlık ve zafiyet, kitlesel hoşnutsuzluk, borç krizleri dünyanın çeşitli ülkelerinde büyük sallanmalara neden olur ve asıl siyasi hoşnutsuzluk, aşağıdan gelecek sağlık sistemi kaynaklı yaşamsal güvensizlikler, yoksulluk ve yoksullaşma ile vuku bulur. Tam da Kovid-19’un durduğu zemin! Beraberinde, 1945 sonrası inşa edilen yeni dünya düzeninin kurumsal yapılarının, geçen 75 yıllık süreçte işlevselliği ve güvenilirliğine olan inancın düzeyi ortadayken, ABD açısından küresel yönetişimin aktörleri üzerinden taşınabilecek böylesi bir misyon tanımlaması ne derece gerçekçi ve işler olabilir?

21. yüzyılda yaşadığımız bu küresel salgın, o halde, insanlığımızın her bir parametresine ilişkin yeniden düşünme ve sorgulama zaruretini dayatırken, aynı anda bunun imkânını da insanlığa sunuyor.

Avrupa ‘sınırlarını’ fark etti

Benzer bir durum Avrupa için geçerli. Kolay sonuç, bu pandeminin popülistlere bir armağan olarak geldiği ve otoriter milliyetçiliğe bir peşrev olduğu. Güvenliğin özgürlüğe baskın çıkmasını getiren bir ruh dünyası döneminden geçiliyor. Sorun bunun kurumsallaşıp kurumsallaşmayacağı. Kontrolsüz küreselleşme ve zayıflamış Batı demokratik kurumlarının bıraktığı büyük boşluklar bunlar. Avrupa Birliği’nin (AB), İtalya ve İspanya’nın virüse karşı ümitsiz savaşını desteklemede gerçek bir dayanışma gösterememesi, liberal uluslararasıcılığın, ulusal sınırların ve duvarların arkasında ne kadar kolay kalabileceğini gösterdi. Bu fiili durum, aslında 17. yüzyılın ortalarında ülke gerçek bir iç savaşla tarumar haldeyken Thomas Hobbes’a bir gerçeği söyleten durum: “Bütün siyasetin tam kalbinde, kaçınılmaz bir keyfilik unsuru bulunur ve bu da bireysel özgürlük ile kolektif tercih arasında bir pazarlık sürecidir”. Bir nevi “şeytanla pazarlık” yani… Hobbes’un da pekâlâ bildiği gibi siyasi yönetim icrası, vatandaşlar üzerinde yaşam ve ölüm gücüne sahip olmaktır. Bu keskin gerçeklik, modern siyasetin üzerine bina edildiği tasavvurdur. Evet, Hobbes’un 400 yıl önce kaçmaya çalıştığı korkutucu ve şiddet dolu dünyadan çok uzağız, fakat politik dünyamız hâlâ Hobbes’un tanıyacağı bir dünya. AB idealinin kalbine inecek darbe de buradan olacak gibi. Zira manevi yolculuğunun sonuna geldiği görülüyor. Sadece insan maliyeti açısından değil, siyasi ve ekonomik güç merkezi olma niteliğini kaybetme bağlamında da Avrupa, Kovid-19 salgınının en ciddi darbeyi vurduğu kıta olarak hatırlanacak.

AB vizyonu ve idealinin çöktüğü bir başka nokta, sınırların kapatılması olacak gibi görünüyor. Bir kriz dönemi için rasyonel görülebilecek bir önleyici tedbir, daha farklı politik kültürel anlamlara da kapı açabilir uzun vadede. Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri için -tabii AB’nin geneli için de- kolektif bir psikolojik boyutu var sınırların. Sınırlar, sadece coğrafya meselesi değil, bir varoluş meselesi çünkü. Bu ülkelerin 20. yüzyıl tecrübesi, döngüsel biçimde devletlerin çöküşü, egemenliklerin ihlali ve dışarıdan hissedilen baskı ve korku hissiyatı ile örülü. NATO ve AB’yi, kurumsal istikrar ve kişisel güvenlik bakımından bir garantörlük mekanizması olarak görüyorlar her şeyden önce. Schengen’e dâhil olmak ise, tehlike bölgesinden tamamıyla kurtulma olarak telakki ediliyor. İşin iktisadi yönünde ise, modernizasyon ve refah unsuru bulunuyor. Fakat aynı olguda madalyonun bir de öteki yüzü var: Söz konusu ülkeler açısından eğitimli işgücünün AB’nin müreffeh ülkelerine kitlesel göçü. Zira bu örnek bağlamında görülen durum, doktorların beyin göçünün bölgedeki birçok ülkenin sağlık sisteminde yaşanan dramatik durumun başat nedeni olduğu. Macaristan, örneğin, salgından çok daha önce genç ve eğitimli doktorların diğer gelişmiş AB ülkelerine göçünü engellemek için birtakım özel kontratlar düzenlemişti. Polonya’da, OECD ve Eurostat’ın resmi verilerine göre, 1000 kişiye düşen pratisyen hekim sayısı sadece 2,4. Yani bir diğer taraftan sınırların kapatılmasının gündeme gelişi bu bölgeler için zaten masada duran bir kaçınılmazlık da idi; Kovid-19 sadece katalizör oldu. Yani bu ülkelerin yaşadığı bu sıkışmışlık hali ve ortaya çıkan somut gerçeklikler, ortak bir AB çözümüne dair inancın erozyona uğramasına ciddi katkıda bulunuyor.

Bir başka mesele, popülistler için böyle zamanların doğurduğu alanlar. Şehirlerin bomboş ve ıssız görüntülerini servis ediyor ajanslar; fakat kamusal alanda sessizliğin bir anlamı vardır, klasik siyaset felsefesinde bu, despotizm tehlikesi ile ilişkilendirilir. Montesquieu, “düşman duvarları tırmanırken şehirlerdeki ölümcül sessizlik” hakkında yazmıştı. Nitekim Macaristan’da Başbakan Viktor Orban, ilan edilen OHAL durumunda pratikte ucu bucağı açık bir yetkiyle donattı kendisini. Yine Polonya’da hükümet, bir gecede seçim sistemini değiştirdi ve mevcut Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın seçim kampanyasına olanak tanıyan bir tarih olarak 10 Mayıs’ı başkanlık seçim tarihi olarak ilan etti. Slovakya’da halk, hükümetin kişisel verilere kontrolsüz erişimine olanak tanıyan özel düzenlemelerinden oldukça rahatsızlar. Bunlar, siyasi rejimlerin akut dönemlerin ötesine taşınarak yeni bir fiili gerçeklik inşa etme olanaklarına ilişkin göstergeler ve Kovid-19, bu yönüyle, siyasi rejimlerin niteliğini değiştirebileceği gibi bir bütün olarak AB’nin çehresini de kalıcı olarak değiştirecek semptomlar barındırıyor.

21. yüzyılda yaşadığımız bu küresel salgın, o halde, insanlığımızın her bir parametresine ilişkin yeniden düşünme ve sorgulama zaruretini dayatırken, aynı anda bunun imkânını da insanlığa sunuyor. Temizlenen hava, denizler ve tabiat gibi, ruhlarımızın da temizliğine gidecek sürecin, insanın özgür iradesini işleterek ürettiği tercihlerinde yattığı gerçeğini bizlere hatırlatıyor. Tüketim, üretim, dağıtım modellerimizi yeniden düşünmek için bir fırsat da bu aynı zamanda. Bunun ise başlı başına bir paradigma değişikliğinden geçtiğini görmek için yeni bir küresel şoku beklemek gerekmiyor.

[Doç. Dr. Abdurrahman Babacan Medipol Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

AB için tünelin sonunda ışık görünmüyor

Avrupa Birliği (AB) daha İngiltere’nin 31 Ocak 2020 tarihi itibariyle üyelikten ayrılmasını sindirememişken bir darbe de yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınından yedi. Virüsün Çin, İran ve ABD’nin yanı sıra en çok etki ettiği ülkeler İtalya ve İspanya olurken, AB üyesi diğer ülkeler İtalya ve İspanya’ya gerektiği şekilde yardımda bulunmadı. Her ne kadar AB’nin sembollerinden AB bayrağındaki mavi arka plan üzerinde 12 altın yıldızdan oluşan dairenin, Avrupa halkları arasında birlik, dayanışma ve uyum ideallerini temsil ettiği söylense de Avrupa bu zor günlerde birlik, dayanışma ve uyum konusunda sınıfta kaldı. Kovid-19’un kıtaya hızla yayılması sonucu AB üyesi ülkeler kendi önlemlerini alarak Schengen Bölgesi gibi ortak değerleri askıya aldı. İtalya ve İspanya’ya Türkiye, Çin, Küba ve Vietnam’dan yardım gönderilirken AB’nin kurucu üyelerinden Almanya ve Fransa’nın üzerinde oluşan baskılar sonucu bu ülkelere sadece maske göndermiş olması, AB içindeki çatlakları bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

AB’de 2009 yılının sonunda patlak veren ekonomik kriz, 2015’ten itibaren yaşanan mülteci sorunu ve Brexit’in etkileri, aslında bugün yaşananlara dair ipuçları veren olaylardı. Ekonomik kriz sürecinde Avro Bölgesi’nin dışında kalan AB ülkeleri kendi bağımsız ekonomi politikalarını uygulamaya koyarken, Avro Bölgesi’ne dahil ülkeler krizden daha çok etkilendi. AB ülkeleri arasında ekonomi politikaları bağlamında bir uzlaşı sağlanamaması AB’nin mottosu olan “Farklılıkta Birlik” söyleminin tam aksine Birlik’teki farklılığa bir örnek oldu. Yine mülteci sorununda da AB üyesi ülkelerin ortak bir göç politikası üzerinde uzlaşamaması Birlik’teki diğer bir uyumsuzluk örneğiydi. AB ülkelerinin mülteciler bağlamında sınır ve güvenlik konularında kendi iç politikaları doğrultusunda hareket etmeleri AB’ye yetki devri ve AB organlarının etkinliği tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Daha sonra Brexit’le AB bünyesindeki bu çatlaklar gün geçtikçe arttı; Avrupa entegrasyonu ve Birlik içi dayanışma konuları AB’de göze batan en büyük sorunsal haline geldi. Tüm bu olayların etkisi devam ederken son dönemde Avrupa’yı merkez üssü konuma getiren Kovid-19 salgını Birlik üyeleri arasında “önce kendini düşünme” olgusunu en üst seviyeye çıkardı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 5 Nisan tarihinde Twitter’da yazdığı “yavaş bir başlangıca rağmen Avrupa şimdi hep birlikte ayakta duruyor” sözleri adeta bir itiraf niteliğinde. Kendisi de AB’nin dayanışma için geç kaldığının farkında. Aynı tarihte sosyal medyadan yaptığı diğer paylaşımlarında Polonya’dan doktorların İtalya’ya gittiğini, Çekya ve Avusturya’nın İspanya’ya maske yolladığını, Almanya’da hastanelerde İtalyanların tedavi edildiğini belirtiyor ve “Bu Avrupa dayanışmasının gücüdür. Geleceği güvence altına almak için bunu somut politik eyleme ve yatırımlara dönüştürmeliyiz” diyerek Avrupa için yeni bir Marshall Planı’na ihtiyaç duyulduğunu ifade ediyor.

Virüs salgınının başından beri birlik ve uyumdan uzak bir görüntü çizen Avrupa Birliği, Brexit’le ilk defa üye kaybettiği gibi uluslararası arenada da “küresel bir güç” imajını yavaş yavaş kaybediyor.

Almanya borçlu ülkelere kefil olmak istemiyor

Bilindiği üzere Marshall Planı 2. Dünya Savaşı ertesinde ABD tarafından Avrupa ülkelerini savaşın etkilerinden kurtarıp yeniden ayağa kaldırmak için yapılan bir ekonomik yardım paketiydi. Yıllar sonra Avrupa’nın yeniden maddi ve manevi olarak güçlenmesi için Marshall yardımına benzer bir yardıma ihtiyaç duyduğu belirtiliyor. Ursula von der Leyen Alman Die Welt gazetesi için kaleme aldığı yazıda büyük yatırımlara ihtiyaçları olduğunu belirterek yeni ve güçlü bir AB bütçesi oluşturulması gerektiğini ifade ediyor. Aynı şekilde İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, Guardian gazetesine yazdığı makalede Avrupa’nın, 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığı en kötü kriz olan salgın nedeniyle ayakta kalmasının tehlikede olduğunu, kıta ekonomilerinin yeniden inşa edilmesi için Avrupa’nın kendi yeni Marshall Planı’nı oluşturması gerektiğini söylüyor. Bu yeni Marshall Planı aracılığıyla önemli ölçüde kaynakların harekete geçirilmesi için de AB’nin tüm ortak kurumlarının desteğine dikkat çekiyor. Ancak virüs salgınının başından beri yaşananlara bakarsak Avrupa bu konuda dayanışmadan uzak bir görüntü çiziyor. AB, Brexit’le ilk defa üye kaybettiği gibi uluslararası arenada da “küresel bir güç” imajını yavaş yavaş kaybediyor.

Ursula von der Leyen’den sonra bir itiraf da kriz yönetiminden sorumlu AB Komisyonunun Kriz Yönetiminden Sorumlu Üyesi Janez Lenarcic’ten geldi. Lenarcic, İtalya’nın başlangıçtaki çağrısına verilen destekte AB’nin yetersiz kaldığını ifade etti. AB dayanışma ve birlik vurgusunun en çok yapılması gerektiği bu dönemde sınıfta kalmış gibi gözüküyor. Zor durumda olan AB ülkelerine diğer AB ülkelerinden gönüllü yardımlar bile yeni yeni yapılıyorken AB’nin Marshall Planı gibi iddialı bir yardım paketini uygulamaya geçirmesi zor bir ihtimal. Ekonomik kriz döneminde bile ortak bir ekonomipolitik üzerinde anlaşılamamışken AB’nin şu dönemde ortak bir ekonomi politikası üzerinde uzlaşması zor. İtalya ve İspanya ortak borçlanma sisteminin kurulmasını savunurken Almanya’nın başını çektiği grup ortak borçlanma sistemi yerine Avrupa İstikrar Mekanizmasının (ESM) kredi şartlarının yumuşatılmasını destekliyor. ESM’nin devreye sokulmasına karşı çıkan ülkeler önümüzdeki günlerde daha kötü bir durumla karşılaşma ihtimaline karşı bu seçeneğin şu an kullanılmaması taraftarı. İspanya, İtalya, Fransa, Belçika, Lüksemburg, İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve Slovenya gibi ülkeler Kovid-19 tahvilleriyle ulusal borç yükleri de dahil borçların ortak bir şekilde paylaşılması gerektiğini savunurken Almanya, Hollanda, Avusturya ve Finlandiya gibi ülkeler bu fikre karşı. Özellikle Almanya AB içindeki en büyük ekonomiye sahip ülkelerden biri olarak borçlanan güney Avrupa ülkelerine kefil olmak durumunda kalacağı için bu fikre sıcak bakmıyor. Avro bölgesindeki AB üyesi ülkelerin maliye bakanlarının 7 Nisan’da video konferansla yaptıkları 16 saatlik görüşmeden de bir sonuç çıkmadı. Gidişat daha bir süre AB için ortak, etkili bir kurtuluş paketinin hayal olduğunu gösteriyor.

Şu durumda AB için tünelin sonunda ışık görünmüyor. Her şey düzeldiği zaman üye ülkelerin AB’ye üyeliğin artıları ve eksileri konusunda yeniden bir değerlendirmeye gitmeleri muhtemel.

Üyeliğin artıları ve eksileri yeniden değerlendirilecek

Oxford Üniversitesi Avrupa Tarihi profesörü Timothy Garton Ash, Der Tagesspiegel Gazetesi’ndeki 7 Nisan tarihli yazısında AB’nin önündeki sınavda İtalya’ya nasıl yardım edileceği ve Almanya’nın AB ülkeleriyle ne kadar dayanışma sergileyeceğinin en temel başlıklar olduğunu belirtiyor. Ayrıca Mart 2020’de İtalya’da yapılan bir araştırmaya göre İtalyanların yüzde 88’inin AB’nin desteğini hissetmediklerini, yüzde 67’sinin de AB üyeliğinde bir avantaj görmediklerini ifade ettiklerini söylüyor. Ash’e göre İtalya gazetelerinde “İtalyanların geleceği Almanların elinde” şeklinde başlıklar atılırken, Almanya’nın ulusal olarak salgına karşı gösterdiği başarıyı AB’ye karşı da gösterip göstermeyeceği AB’nin geleceğini etkileyecek en önemli husus.

Şu durumda AB için tünelin sonunda ışık görünmüyor. Her şey düzeldiği zaman üye ülkelerin AB’ye üyeliğin artıları ve eksileri konusunda yeniden bir değerlendirmeye gitmeleri muhtemel. Böyle bir durumda İngiltere’nin başlattığı “Exit” fırtınasına başka ülkelerin de katılması söz konusu olabilir. Bu kapsamda AB’nin hem siyasi hem ekonomik olarak kan kaybettiği açık ve net bir şekilde ortada. Bakalım AB herkesi şaşırtıp Jean Monnet’nin söylediği gibi “Avrupa krizlerden doğuyor” sözünün hakkını verip, toparlanıp daha güçlü bir şekilde ayağa kalkabilecek mi?

[Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. M. Nail Alkan Avrupa Birliği alanındaki araştırmalarını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’nde (ANKASAM) sürdürmektedir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Salgınla felç olan İtalya ‘normalleşmeyi’ umuyor

İtalyanlar hiçbir zaman Paskalya’yı bu kadar heyecanla beklemediler. Elbette birçok ailenin evinde hastalık korkusuyla yaşadığı veya sevdikleri için yas tuttuğu şu dönemde, Hz. İsa’nın “dirilişinin” kutlanacağı 12 Nisan’da, sofralarda çekirdek aileler yalnız oturacak ve hiç kimse neşeli olmayacaktır. Bir buçuk ay süren karantinadan sonra ve vaka artış grafiği nihayet yatay seyretmeye başladıktan sonra, hükümet Paskalya’nın ertesi gününde sokağa çıkma yasağı uygulamasını gevşetme kararı aldı. Buna rağmen bilim kurulunun talimatları son derece net: Evden çıkılsa bile sosyal mesafeye dikkat edilmesi ve kamuya açık yerlerde maske takılması şartıyla, kademeli bir şekilde normal hayata dönülebilecek.

Bugünlerde bir yanda dini bayramın heyecanını yaşayan İtalyan halkı, öte yandan öfke dolu. İtalyanlar dost belledikleri ülkeler tarafından en zor anlarında yalnız bırakıldıklarını ve diğer gelişmiş ülkelerden önce bu krizi yaşadıkları için kendileriyle alay edildiğini düşünüyorlar. Hâlbuki İngiltere veya ABD’de de kriz bütün vahametiyle yaşanıyor. Bu duygularla, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinden sonra sağlık sektörü, ekonomi, uluslararası siyasi ilişkiler ve aynı zamanda halklar arasındaki güven duygusunun nasıl yeniden inşa edileceği de düşünülüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birçok ülke gibi İtalya da kapsamlı bir refah devleti inşa etmişti. Bu kriz yaşanmadan önce sağlık sektörü de bu refah devletinin önemli bir gurur kaynağıydı. Ancak bu krizde, sağlık çalışanlarının çok büyük fedakârlıklarına rağmen, genel olarak sektörde bazı yetersizlikler ortaya çıktı. 1990’lardan bu yana sağlık sektörü çok zayıflamıştı. 2017 yılında ulusal sağlık sektörünün (yüzde 52’si kamuya ait olan) toplam bin kurumunda yaklaşık 191 bin yatak kapasitesi bulunmaktaydı. Bu sayı, her bin kişiye 3,6 yatak düştüğü anlamına geliyor. Fakat bahsedilen hastanelerin kapasitesinin, Avrupa Birliği (AB) ortalamasının binde 5’i olduğu dikkate alınırsa, yetersizlik ortaya çıkar. On sene önce yatak kapasitesi ortalama binde 4,3 iken, 1998’de bu oran binde 5,8’di. Yani nüfusun yaşlanmasına rağmen, sağlık sektöründe yatak sayısında ciddi azalma olduğu açık. Devlet bütçe sıkılaştırma politikaları kapsamında, özel sektörün bu konudaki yatırımlarına güvenerek kendi hastanelerine ayırdığı bütçeyi kısıtlamış, özel sektör de doğal olarak daha kârlı alanlara yönelerek bu tür krizlerde en çok ihtiyaç duyulacak olan yoğun bakım ünitelerine, risklerin ve maliyetlerin yüksek olması dolayısıyla yatırım yapmaktan kaçınmıştır. Netice itibariyle İtalya’da her 100 bin vatandaş için sadece 13 yoğun bakım yatağı bulunmakta. Gelişmekte olan ülkelerden Türkiye ise her 100 bin vatandaş için 40 yatak ile Avrupa ülkeleri içinde birinci sırada yer alıyor.

Bu rakamlar gösteriyor ki İtalya’nın sağlık sektöründeki yatırımlara yeniden hız vermesi gerekecek. Ne var ki son aylarda karayollarındaki altyapı yetersizlikleri ve buna bağlı olarak gelişen kazalar, kamu yatırımlarının zorluklarının ve gecikmelerinin olağan hale geldiğini gösteriyor. Örneğin yarımadanın en büyük şehirlerinden olan Napoli’deki metro hattı ekonomik büyümenin yaşandığı 1960’larda planlanmış, fakat inşaatına ancak 1976’da başlanabilmişti. Metronun ilk kısmı refah seviyesinin hâlâ yüksek olduğu 1993’te hizmete açılırken, geri kalanının ekonomik durgunluğun yaşandığı önümüzdeki aylarda tamamlanması bekleniyor. Maalesef İtalya’da bu tür bir yatırım serüveni anormal karşılanan bir şey değil. Ayrıca Kovid-19’un yaşattığı acı deneyim de bu gidişatı değiştirmek için gerekli kültürel, yasal ve ekonomik dönüşümü doğuracak güce sahip olmayabilir.

İtalya’nın demokratik anayasal rejimi, 20 bölgeye özerklik sağlayan “regionalismo” [bölgecilik] üzerine kurulu. Sağlık sektörü ulusal bir koordinasyonla birbirine bağlı olsa da, aslında bölgelerin sorumluluğunda yer alıyor. Bu yüzden bölgeler arasında kabiliyet, kapasite ve yatırım konularında ciddi farklılıklar bulunuyor. Virüsten en çok etkilenen Lombardiya bölgesinin sağlık sektörü aslında ülkenin en iyilerinden biriyken sonuç ortada. Sağlık hizmetlerinin en kötü olduğu Sicilya’da vali, adayı anakaraya bağlayan bütün deniz yollarını kapatarak bölgeyi korumaya çalışıyor.

Paskalya bayramının ardından, İtalyanlar geçim kaynaklarını da düşüneceklerdir. Bugünlerde hareket edilemediği ve alışveriş yapılamadığı için, piyasalarda çok ciddi bir talep düşüşü yaşanmakta. Bununla beraber fabrikalar kapalı olunca veya uluslararası tedarik zinciri aksayınca arzda da düşüş yaşanacağı, dolayısıyla ekonominin küçüleceği öngörülüyor. Bu durumdan en çok etkilenecek olanlar kuşkusuz dar gelirli vatandaşlar olacak. Devlet krizde geçim sıkıntılarına önlem olarak birçok mali yardımda bulundu. AB de mali disiplin politikasından vazgeçerek bu destekleri mümkün kılacak bütçe açığına yeşil ışık yaktı. Ancak bu politikadaki tarihi değişikliğe rağmen, karantinadan sonra şirketlerin mali durumları da iyi olmayacak. Devletler 2008 yılında yaşanan küresel krizde, şirketlerin iflasını önlemek için, kamulaştırma ve düşük maliyetli kaynaklar sağlamışlardı. İtalyan Mario Draghi’nin başkanlığında Avrupa Merkez Bankası (ECB), üye ülkelerin kamu borcunu satın alarak, kırılgan ekonomiler riskini tüm AB ülkeleri arasında paylaştırmıştı. Şimdi de riski paylaştırmak için benzer bir uygulama talep ediliyor. İtalyan politikacılar, Avrupa Merkez Bankası’nın Eurobond veya Coronabond olarak adlandırılacak tahvil çıkarma talebini olumsuz karşıladılar. Bu konularda Birliğin (birleşik gayrisafi milli hasılasının yüzde 60’ını temsil eden) Fransa dâhil 10 üyesi, ilk defa Almanya’dan ayrı hareket ederek, ortak bir hamleyle İtalya’nın taleplerine destek vermişlerdi. Ancak Kuzey Avrupa ülkelerinin ve en çok da Almanya’nın itirazıyla Avrupa Komisyonu, daha önce hayati konularda davranıldığı gibi ivedilikle bu yönde herhangi bir karar veremedi. Bu derin görüş ayrılıkları, daha önce mülteci krizinde veya Libya sorununda görüldüğü gibi, Kovid-19 krizinde de AB’yi hareketsizliğe sürükleyerek kıtanın küresel konumunu yıpratıyor.

Küresel gücünü yeniden kazanmaya çalışan Rusya bile, İtalya’ya daha önce hiç görülmemiş askerî geçit töreniyle tonlarca malzeme ve biyolojik savaş uzmanlarını gönderdi. Ayrıca Küba veya Arnavutluk gibi küresel bir güce talip olmayan iki ülkenin dahi sırasıyla 35 ve 30 gönüllü doktoru yardım olarak gönderdikleri bu durumda, daha müreffeh ülkelerin neden benzer bir duyguyla davranmadıkları çok düşündürücü. Daha doğrusu, İtalyan sağlık kurumlarını rahatlatmak amacıyla Kovid-19 teşhisi konulan İtalyan hastaları kendi hastanelerine getirten Almanya, acaba neden Rusya, Küba ve Arnavutluk’un İtalyan kamuoyunda meydana getirdiği etkiyi oluşturamıyor? İtalyan kamuoyu son yıllarda AB’ye şüpheyle bakan sağ popülist partileri benimserken, Avrupa’nın da İtalya’ya soğuk davranması, gerektiğinde dayanışma göstermemesi, önemli anlamlar barındırıyor. Fakat Avrupa ülkeleri, karşılıklı bağımlılıklarından ötürü İtalya’nın veya herhangi bir Akdeniz ülkesinin ekonomisinin zayıflamasının bütün Avrupa’da hissedileceğini düşünüyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İtalyan basınına verdiği bir röportajda, bu durumu, “Eğer Avrupa ölecekse, ölümünün sebebi hareket etmemesi olacaktır” diyerek ifade etmişti. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte da asgari müşterekte buluşan bir Avrupa görmek istemediğini, bilakis geleceğin Avrupasının dayanışma ve egemenlik içinde olması gerektiğini vurgulamıştı.

Diğer yandan Almanya gibi ülkeler, zayıf ülkelerin borçlarını satın almak ve başarısız mali politikalarının bedelini ödemek istemiyor. Aslına bakılırsa bu konuda tamamen bencilce davrandığı söylenemez. İtalya 2 trilyon 443 milyar avro kamu borcuna sahip ve bu zor şartlarda tek başına hareket edebilme kabiliyeti çok sınırlı. Bu krizden sonra sık göreceğimiz kamulaştırmalar da başka bir tehlike arz etmekte. Kamulaştırılacak şirketler arasında, bu krizde neredeyse hiç uçuş gerçekleştiremeyen havayolu şirketi Alitalia ilk sıralarda. Fakat yıllardır mali sıkıntı yaşamakta olan millî havayolu şirketi, AB’nin devlet yardımları sınırlarını zorlayan sayısız kurtarma planına rağmen, krizden önce de batmaktaydı. Kamulaştırma veya devletin ortaklık kurması, krizin ekonomik etkilerini azaltmak için kesinlikle önemli bir araç olsa da, kamu desteğinin yanlış firmalara verilmesi durumunda, ülkenin sınırlı kaynakları da israf edilmiş olacaktır.

Daha önce de çok derin anlaşmazlıkların yaşandığı AB’nin varlığını kimse sorgulamıyor. Şu sıralar pek istifade edilemese de AB içinde serbest dolaşım vazgeçilemez bir unsur. 1999 yılında kullanılmaya başlanan avro da, İtalya gibi daha esnek bir para birimi politikasına alışık ülkeleri çok sınırlandırmasına rağmen, bu gibi kriz dönemlerinde gerekli olan finansal istikrarın sağlanması açısından önemli. Bu nedenle avrodan vazgeçmek, maliyetinin hâlâ yüksek olması dolayısıyla, popülist hareketlerin boş bir vaadi olmaya devam edecektir. Avro bölgesi dışında kalan ülkeler de kendi para biriminden kolay vazgeçmeyeceklerdir. Bununla beraber AB’nin karar verme kabiliyetsizliği, ekonomik büyüklüğüne rağmen küresel gücünü gittikçe önemsizleştirecektir. Bıraktığı boşluğuysa bölgesel güçler doldurmaya çalışacaktır.

Uluslararası ilişkilerde yaşanan anlaşmazlıklara ilaveten, halklar arasında duyulan güvensizlik de ciddiye alınması gereken bir husus. Bugünlerde güven vermeyen Çin’den Aralık ayında salgın haberleri ilk çıktığı sıralarda, İtalya’da ilk olağandışı zatürre vakaları görülmüştü. 7 Ocak’ta ise Milano’daki hastanelerde, yıllık ortalamadan yüzde 50 ilâ 80 daha fazla zatürre vakası görüldüğü bildirilmişti. O haftalarda virüsün serbest dolaştığı besbelliydi; ulusal ve uluslararası kurumlar önlem alabilirdi. Fakat Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verdiği bilgilere binaen, İtalya Sağlık Bakanlığı uluslararası seyahat konusunda, hele de Çin’le turizm ve ticaret ilişkilerinde herhangi bir sınırlama tavsiye etmemişti. Yani diğer Avrupa ülkeleri gibi İtalya da vatandaşlarının sağlığı pahasına maliyeti yüksek olan önlemleri almakta zorlandı. Ancak yayımladığı vaka ve ölü sayısı şüphe uyandıran Çin, bir taraftan uluslararası kamuoyunu etkilemek amacıyla cömertçe yardımlar gönderirken, bir taraftan da DSÖ’nün hareketliliğini sınırlandırıp küresel tedbirlerin alınmasına engel oldu.

Önümüzdeki Paskalya bayramında Venedik’in göbeğinde bulunan ve Aziz Rocco’nun kalıntılarını muhafaza eden aynı isimli kilisenin kapıları aralansa da ayine katılan olmayacak. Kilisede bulunan meşhur Tintoretto’nun fresklerine şaşkınlık ve hayranlıkla bakan turistler de ortalıkta görünmeyecek. Hâlbuki Aziz Rocco, tam da bu günlerde en çok zorluk yaşayan Roma, Piacenza ve orta İtalya’da bulunan kasabaları, şehirleri ziyaret etmiş, vefa ve cesaret göstererek salgının vurduğu hastalara yardıma koşmuş ve vebalıları iyileştirmişti. Şimdi de İtalyanlar, Aziz Rocco’nun anılacağı 15 Ağustos gecesine kadar salgının tamamen bitmesini, sağlık sektörü, ekonomi, uluslararası siyasi ilişkilerde salgının meydana getirdiği sorunlara çözümler bulunmasını ve halkların birbirine yeniden güven duymasını umut ediyor.

[Prof. Dr. Michelangelo Guida İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Koronavirüs salgını, risk toplumu ve sosyo-psikolojik sonuçları

Küreselleşme süreci ve bu sürecin farklı alanlarda meydana getirdiği etkilerin anlaşılması ve açıklanması adına çeşitli analiz birimleri ve parametreleri düzleminde bakış açıları geliştirilmiştir. Söz konusu bakış açıları, küreselleşme sürecinin etkileri konusunda olgu, birim, alan ya da kavramları merkeze alan çeşitli yaklaşımlar bünyesinde analiz çerçevelerini oluşturmaktadırlar.

Çin’de ortaya çıkarak hızla dünyaya yayılan Kovid-19 salgınının yol açtığı sosyo-psikolojik durum, küreselleşme sürecinde risklerin öngörülemez ve tanımlanamaz bir niteliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Örneğin, küreselleşme sürecini tüm toplumları ve coğrafyaları kapsayan bir etki ve etkileşim süreci olarak tanımlayıp analiz eden yaklaşımların yanı sıra bu sürecin devlet olgusu ve özelde ulus-devlet birimi merkezinde ele alan ya da ekonomi, çevre veya sosyal/kültürel alan özelinde değerlendiren yaklaşım farklılıkları da mevcut. Bu yaklaşımlar, küreselleşme sürecinin etkilerini, temel alınan analiz birimi çerçevesinde incelemekte; bu yaklaşımlardan bazıları küreselleşme sürecinin etkilerini bütüncül bir anlayış ve yorum biçimiyle değerlendirirken diğer bazıları ise spesifik olgu veya birim bağlamında açıklamalar geliştirmektedir.

Koronavirüs salgını tüm çabalara rağmen, hangi biçimlerde, hangi ölçüde ve hangi kaynaklardan yayıldığı mutlak biçimde tespit edilemeyen, “tanınmayan” bir salgın tipi. Bu durum Kovid-19 salgınının, belirsiz ve net biçimde öngörülemez karakterine vurgu yapmak için yeterli.

Küreselleşme sürecini “risk” kavramı düzleminde ele alan Ulrich Beck bu anlamda kapsamlı bir perspektif ortaya koymuştur. Beck, küreselleşme sürecinin oluşturduğu ortamı “risk toplumu” kavramsallaştırmasıyla açıklamaya çalışmıştır. Buna göre, modernizmin “donmuş” sorunlarının yeniden işlevsellik kazanması ve küreselleşme sürecinin doğal dönüştürücü etkisi öngörülemez, kontrol altına alınamaz bir küresel ortamı meydana getirmiştir. Ulus-devlet başta olmak üzere devlet yapıları ve siyasal kurumların azalan etki ve kontrol kapasiteleri, teknolojik gelişmelerin doğurduğu öngörülemezlik algısı, küresel gelir eşitsizliğinin derinleşmesi ve dolayısıyla ortaya çıkan sosyal gerilim ve çatışma potansiyeli gibi bir dizi kaotik gelişme risk toplumu kavramsallaştırmasının dayanak noktasını oluşturmaktadır. Söz konusu sorun alanları, tüm bireyleri ve toplumları, kendilerini herhangi bir suretle bağışık kılamayacakları, öngöremeyecekleri ve kontrol altına alamayacakları bir riskler atmosferine sürüklemektedir.

Kovid-19 salgınının ortaya çıkardığı sosyo-psikolojik sonuçlar devlet mekanizmalarının bu süreçte daha fazla etkinlik göstermesini zorunlu kılıyor.

Maddi refah düzeyi ya da statü koruma sağlamıyor

Bugün itibarıyla, Çin’de ortaya çıkarak tüm dünyaya yayılan Kovid-19 virüsünün doğurduğu sosyo-psikolojik durum, Beck’in bu tasvirine son derece uygun bir görünüm sunuyor. Beck’in, risk toplumu çerçevesinde dikkat çektiği çevresel sorunlar ve salgın hastalıklar yeni tip koronavirüs salgını örneğinde somutlaşmış durumda. Kovid-19 salgını dünya çapında büyük bir kaos ve karmaşa meydana getirdi. Bu kaotik durum, yeni tip koronavirüsün ortaya çıkışı ve kökeni, tehdit düzeyi ve tehdit zeminleri, koronavirüs salgınıyla mücadele yöntemleri gibi konularda kendini en net biçimde gösteriyor. Devletlerin, Kovid-19 salgınıyla mücadelede çok farklı yaklaşımlar göstermesi, bireylerin ise tehdidin önemini ve niteliğini kavrama ve tehditten korunma konusunda yaşadıkları büyük karmaşa, Beck’in işaret ettiği sosyo-psikolojik durumun somutlaştığını ortaya koyuyor.

Bu doğrultuda Beck, içinde bulunduğumuz küresel süreçte risklerin her şeyden önce öngörülemez ve tanımlanamaz bir niteliğe sahip olduğunu savunuyor. “Risk antagonizmi” adını verdiği bu sürece ilişkin olarak Beck, risklerin tam bir belirsizlik karakteristiğiyle karşımıza çıktığını vurguluyor. Bununla ilişkili olarak, risklerin “tedbirleri geçersiz ve işlevsiz” kılan diğer bir niteliğe de sahip olduğunu öne süren Beck bireylerin artık risklerden korunamayacak şartlar içinde yaşadığını açıklıyor. Buna göre Beck, bireylerin maddi refah düzeylerinin ve bu doğrultuda uygulamaya çalıştıkları tedbir ve korunma reflekslerinin hiçbir anlam ve işlev ifade etmeyeceğini; hiçbir bireyin, maddi refah düzeyi ya da statüsüne bakılmaksızın risklerden bağışık kalamayacağını dile getiriyor. Beck bu durumu daha somut bir biçimde açıklayabilmek adına “Zenginler maddi imkanlarıyla kısmi bir risk muafiyeti sağlayabilirler. Fakat bu şartlarda ancak yememek, içmemek ve nefes almamak mutlak bir korunma sağlayabilir,” ifadelerini kullanıyor. Bu ifade risklerin artık kapsayıcı, ayrıştırılamaz ve bağışık kalınamaz niteliklerini öne çıkarıyor.

Yeni tip koronavirüs salgını bu çerçevede değerlendirildiğinde bu risk karakteristiklerinin tümünü yansıtan bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Koronavirüs salgını tüm çabalara rağmen, hangi biçimlerde, hangi ölçüde ve hangi kaynaklardan yayıldığı mutlak biçimde tespit edilemeyen; tüm dünyaca paylaşılan ifadeye göre “tanınmayan” bir salgın tipi. Bu durum Kovid-19 salgınının, Beck’in ifade ettiği gibi, belirsiz ve net biçimde öngörülemez karakterine vurgu yapmak için yeterli. Diğer yandan, koronavirüsle mücadelede ortaya çıkan karantina uygulamaları ve günlük sosyal yaşamı kısıtlamak zorunda olan önlemler de bu salgının, hiçbir toplumsal kesim tarafından bağışık kalınamayacak, tüm kesimleri farklı biçimlerde de olsa etkileyebilecek bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Net risk tanımlamalarına yönelik bilgi açlığı

Risklerin, bireylerin ve toplumun algı ve tutumlarını şekillendirme etkisine ilişkin olarak Beck öncelikle, risklerin tanımlanamazlık niteliğine vurgu yaparak, içinde bulunulan sürecin “gerçekliğe susamışlık” (thirst for reality) durumunu ortaya çıkardığını savunuyor. Gerçekliğe susamışlık, risklerin tanımlanamazlık niteliği karşısında bireyin net risk tanımlamalarına ulaşma arzusu ve ihtiyacını ifade ediyor ve bu durum bireyi bu ihtiyacı karşılama yollarına yönlendiriyor. Bu ihtiyacın karşılanması amacıyla bireyler net risk tanımlamalarını elde edebilecekleri kişi veya kurumların tanımlamalarını kabul ve içselleştirmeye eğilimli bir hale gelmektedirler. Beck’e göre, riskler, öngörülemezlik ve tanımlanamazlık nitelikleri dolayısıyla bireylerde karar verebilme ve ayrım yapma yetilerinin zayıflamasına yol açıyor. Bu noktada bireyler, riskli-risksiz tanımlamalarının tatmin edici bir biçimde kendilerine sunulmasına gereksinim duyuyorlar.

Beck bu durumu, “risk tanımları sunumu” çerçevesinde, “riskten kaçış” pazarlarının ortaya çıktığı bir iklimin belirleyici faktörü olarak tanımlıyor. Bu tanımlamayla Beck, riskler karşısında bireyin yaşadığı zihinsel karmaşanın risk kalıpları imali ve sunumlarına gereksinim ortaya çıkarmasının yanı sıra tanımlanmış olan risklerden kaçınma arzusunun da son derece dinamik bir arayışı desteklediğini ve buna karşılık, özellikle pek çok farklı kurumun veya bireyin “risk çözücü” imajı ile bu arzuya karşılık vermeye çalıştığını açıklıyor.

Yeni tip koronavirüs salgını sürecinde tüm toplumların karşı karşıya kaldığı “gerçeğe susamışlık” durumu bu sürecin en önemli sosyo-psikolojik sonuçlarının başında geliyor. Kovid-19’un Çin’den diğer ülkelere yayılmaya başladığı günlerden itibaren bireyler bu salgın hakkında büyük bir bilgi açlığı ile yüzleştiler. Bu ihtiyaç en temelde, koronavirüsün “riskli-risksiz” tanımlamaları doğrultusunda değerlendirilmesiyle karşılanmaya çalışıldı. Koronavirüsle mücadele etmek zorunda kalan farklı ülkelerde, farklı unvanlara ve niteliklere sahip bireyler veya kurumlardan bu salgının son derece hayati bir tehdit olduğunu ifade eden değerlendirmeler geldiği gibi, salgının hayati bir tehdit teşkil etmediği ve kısa zaman içinde sönümleneceğine yönelik yorumlar da kendini gösterdi. Bu durum, bireylerde ve toplumlarda ciddi bir zihinsel karmaşıklığa yol açtı; bazı ülkelerde devletler tarafından uygulanmaya çalışılan önlemlerin devreye verimli şekilde sokulamamasına zemin hazırladı.

Devlet mekanizmalarının daha etkin olmaslı zorunlu

Bununla birlikte, yeni tip koronavirüsle ilgili gerçekleştirilen “riskli-risksiz” tanımlamalarında, koronavirüsün hayati bir risk olduğu yönündeki algının tesis edilmesi sonrasında ise Beck’in ifadesiyle “risk çözücüler” devreye girmiştir. Bu süreçte, Kovid-19 salgınının insanlığın sonunu getirebilecek kadar tehlikeli bir salgın olduğu yönündeki söylemlerle panik iklimi inşa eden bireyler, kurumlar veya şirketler “riskten kaçış pazarları” oluşturdular. Bu pazarlar, bireylere ve toplumlara, yeni tip koronavirüsten korunma veya koronavirüse yönelik tedavi yöntemleri sunmakta ve böylece, belirsizlik, öngörülemezlik ve korunamazlık nitelikleriyle kendini gösteren bu salgının riskini ortadan kaldırma iddialarını ortaya koymaktalar. Koronavirüs salgını nedeniyle, “tanınmayan” bu salgına yönelik ciddi bir bilgi eksikliği ve endişe yaşayan toplumlar ise söz konusu “risk çözücülerin” oluşturduğu “riskten kaçış pazarlarına” yönelebilmekteler. Bu durum, söz konusu salgınının bir diğer önemli sosyo-psikolojik sonucunu yansıtmaktadır.

Kovid-19 salgınının ortaya çıkardığı sosyo-psikolojik sonuçlar devlet mekanizmalarının bu süreçte daha fazla etkinlik göstermesini zorunlu kılıyor. Devletlerin, bu salgınla mücadelede, “riskli-risksiz” tanımlamaları, “risk çözücülerin” ve “riskten kaçış pazarlarının” ortaya çıkmalarının engellenmesi konularında gerçekleştirecekleri hamleler son derece önem taşıyor. Salgınla mücadele sürecinin başarılı bir biçimde yönetilmesi, toplumlarda, devletlere yönelik “bilirkişilik” ve “şeffaflık” algılarının alsa zedelenmemesine, bu algının zedelenme girişimlerine karşıysa tüm önlemlerin alınmasına bağlı. Bu önlemler, Kovid-19 salgınının bir “risk toplumu” atmosferi oluşturmasının önüne geçebilecek yegâne alternatifler olarak önümüze çıkıyor.

[Milli Savunma Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Programı’nda doktor adayı olan Çağatay Balcı güvenlik ve terörizm alanlarında analizler kaleme almaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Pandemiden sonra bir AB kalır mı?

2019’un Aralık ayında Çin’in Hubey eyaletinin Vuhan kentinden yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi çok güçlü bir devlet bile büyük kayıplar veriyor. Yaklaşık dört aydır süren kâbusta, bugün artık kriz merkezi ABD ve Avrupa’ya kaymış görünüyor. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin en önemli merkezlerinden biri olan Avrupa Birliği (AB) coğrafyası da büyük bir imtihanla karşı karşıya. Muteber uzmanlar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı, küresel düzenin radikal bir biçimde değişeceği yönünde yorumlar yapıyor.

AB’nin salgında hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı.

AB’ye üye ülkelerin, Kovid-19 nedeniyle yaşanan felakette hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı. AB’nin salgın karşısında düşen ilk kalelerinden olan İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB yöneticilerinin ciddi bir yardım örgütleyememeleri, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep. İtalya’dan sonra İspanya’da ve Fransa’da artan Kovid-19 vakaları ve ölümler moralleri iyice bozdu; AB üyesi ülkelerin kamuoyları da Birliğin dayanışma sergileyememesini, ortak toplumsal ve ekonomik çözümleri uygulamaya koyamamasını keskin bir dille eleştirdi.

İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB’nin ciddi bir yardım örgütleyememesi, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep.

Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan virüsün bulaştığı AB üyesi ülkeler -başta İtalya, daha sonra İspanya ve Fransa’nın maruz kaldığı felaketle- tarihinde tanık olmadığı bir kaosla karşılaşarak adeta felç oldu. Almanya’nın da ilk başta çok sıkı tedbirler almaması, Birliğin hızlı bir şekilde tepki verememesinde şüphesiz etkili oldu. Bu krizde yaşanan en büyük sorun virüsün bilinmezliği olmakla birlikte, devletlerin karşılaştığı sorunun büyüklüğünü çok geç algılamış olmaları da kaosa ve karşılıklı suçlamalara yol açtı. İtalya’nın AB kurumlarından istediği yardımlara yanıt bulamaması, üstelik Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde’ın virüsten zarar gören ülkelere yardım yapılmayacağını açıklaması, sadece üye ülke liderlerinin değil, kamuoylarının belleğine de travmatik bir şekilde kazıldı. İtalya’ya maske, eldiven ve diğer sağlık ekipmanlarının Çin, Küba ve Rusya’dan gelmesi ise AB’ye karşı tepkilerin daha da büyümesine yol açtı; İtalyan sosyal medya kullanıcıları AB bayrağını yaktıkları görüntüleri paylaştılar.

Salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek.

Birlik virüsün İtalya’da ortaya çıkmasından ancak bir buçuk ay sonra, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen başkanlığında yapılan toplantıda, salgına ve salgın sonrasına ilişkin alınacak önlemleri açıklayabildi. 17 Mart 2020’de AB Konseyi, Komisyon’un krizden çıkma önerilerini onayladı. Bu önlemler Birlik üyelerinin daha fazla bütünleşmesini ve ortak çözümler üretmesini gerektiren, hatta zorunlu kılan önlemler. Zira üye ülkelerin sağlık, ekonomi ve güvenliğin sağlanması konularında tek başlarına karar vermeleri durumunda, herkesin kazanabileceğine yönelik inanç, Brüksel’deki AB yöneticileri nezdinde son derece zayıf.

Birliğin mevcut küresel kriz karşısında yetersiz ve hantallık derecesinde yavaş kaldığı doğru. 26 Mart 2020’de yapılan AB Devlet Başkanları toplantısında, Kovid-19 krizinin yol açtığı ekonomik sorunlarla başa çıkmak için ortak ve koordineli bir cevap bulunması konusunda anlaşılamadığı da doğru. Özellikle gelir seviyesi daha yüksek üyelerin Birliğin zayıf halkalarını kurtarmaya çok da gönüllü olmadığı ortada. Peki, bu durum Kovid-19 salgını sonrasında, AB bütünleşmesinin sona ermesine yol açacak mı? Bir başka deyişle, AB güçsüzleşerek artık ömrünü tamamlayacak mı? Bu sorulara cevap vermek sadece AB için değil, genel olarak dünya için hiç de kolay görünmüyor. Zira şimdiye kadar bildiğimiz krizlerden farklı olan Kovid-19 salgınında, neredeyse tüm ülkeler en az hasarla ayakta kalma mücadelesi veriyor.

AB yaşadığı bu krizle bir yandan ekonomik olarak, diğer yandan da etik değerler açısından sarsıldı. Ancak salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek. Kovid-19 kriziyle karşılaştığı sırada, AB zaten çok önemli birkaç sorunla mücadelesini nasıl yürüteceğine karar vermekle meşguldü: Mülteci krizi, neredeyse tüm üye ülkelerde yükselişte olan aşırı sağ akımlar ve 2008 ekonomik krizinin ve bir anlamda onun yol açtığı sonuçlardan biri olan Brexit meselesinin doğuracağı yeni sıkıntılar. İşte tam da bu dönemde, insanlığın vebadan beri karşılaştığı en büyük salgın olan Kovid-19 zamanında yaşananların, Birliğin bütünleşmesini iyice çıkmaza sokması elbette mümkün.

Yeni tip koronavirüs karşısında üye ülkelerin ve Brüksel’deki AB yönetiminin tepkisi(zliği) AB’nin varlığına büyük bir tehdit şeklinde algılandı. Ancak tam da bu virüs nedeniyle yaşananlar, AB üyesi ülkelerin tek tek ayakta kalabilmesinin, gerçekleştirecekleri ortak çözümlere bağlı olduğunu da gösterdi. AB’nin ulus-üstü yapısının daha fazla gelişmesi, üye ülkelerin AB yönetimine sorunlarla mücadele için daha fazla kaynak aktarması ihtiyacı, herhalde bundan daha hayati bir şekilde gözler önüne serilemezdi. İtalyan ve İspanyol başbakanlarının AB’yi eleştiren, hatta suçlayan açıklamaları bile, AB’nin krizler ve sorunlar karşısında daha etkin, daha hızlı organize olabilecek bir yapıya kavuşturulmasının önemine işaret ediyor.

Kovid-19 krizinde AB’nin tepkisine yönelik eleştiriler yapılırken iki önemli hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor: Öncelikle, unutulmamalıdır ki AB hâlâ dünya çapında en önemli ekonomik bütünleşmedir. Bu bütünleşmede, İngiltere dışında kalan 27 ülkenin kolayca çıkıp gidebilmesi Lizbon Antlaşması ile hukuken mümkün olsa da, o kadar kolay değil. Zira bilhassa eski Doğu Avrupa ülkeleri için AB önemli bir kalkınma aracı ve ekonomik birlikten öte, yeniden Rusya’nın etki alanına girmeye karşı, NATO üyeliğiyle birlikte bir kalkandır. Ukrayna’da yaşananlar daha çok tazeyken, adı geçen ülkelerin AB’den rahatça çıkabileceklerini düşünmek çok eksik bir analiz olacaktır. Bu noktada AB’nin birleştirici ve koruyucu gücü hâlâ önem taşıyor. Kovid-19 krizi sonrası dönemde de ekonomi, savunma, güvenlik politikaları ve dış politika açısından kırılgan ülkeler için, bu koruyucu kalkana ihtiyaç devam edecektir. Dolayısıyla AB Kovid-19 krizinden daha fazla ortak çözüm üreterek çıkmak zorunda. Aksi takdirde, bu salgın sonrası değişeceği söylenen küresel düzen, bir kez de AB yüzünden değişebilecektir.

Bu krizde AB’ye yönelik eleştiri ve analizler yaparken dikkate almamız gereken bir diğer önemli husus ise AB’de aşırı sağın yükselişidir. 2008 ekonomik krizinin üzerine mülteci meselesinin de eklenmesiyle iyice ağırlaşan bu sorun, AB içi güvenliği ve düzeni ciddi anlamda tehlikeye sokuyor. Kovid-19 krizi, aşırı sağın yükselişinin sadece AB içindeki yabancılara ve yabancı kökenli vatandaşlara karşı değil, AB üyesi ülkelerin birbirlerine yönelik tutumlarında da yozlaşmaya neden olduğunu göstermiş, ülkeler bu acil ve hayati sorun karşısında sergilemeleri gereken dayanışma ve işbirliğinde geç kalmışlardır. Aşırı sağ görüşlerin kamuoylarında, dolayısıyla da AB üyesi ülkelerde ve AB Parlamentosu’nda gücünün artmasına karşı eldeki en iyi panzehir, yine AB’nin bu krizden bütünleşmeyi artırarak çıkmasıdır. Bir başka deyişle, Birliğin güçlenmesi tüm üye devletler için kurtarıcı ortak çözümlerin üretilmesini de beraberinde getirecek, bu çerçevede aşırı sağ fikirlerin zayıflatılması da Birliğin güçlenerek bütünleşmesini sürdürmesinde büyük önem arz edecektir.

Uluslararası ilişkilerde “küreselleşmenin sonu” değerlendirmeleri, aynı zamanda bölgeselleşmenin güçlenmesine de işaret ediyor. Bu bağlamda AB de kendini siyasi ve ahlaki açılardan yeniden tanımlayarak ve hem içeride hem de dışarıda uluslararası ilişkilerin diğer aktörleriyle ilişkilerinde gerekli dönüşümleri gerçekleştirerek, bu krizden çıkmanın yollarını arayacaktır. Nitekim AB’nin Batı Balkanlarla ilgili son kararını, geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda, kriz ortamında bile revize edebilmesi ve Kuzey Makedonya ile Arnavutluk’a üyelik yolunda bu kez ciddi bir perspektif sunabilmesi, ilerleme gücüne bir örnek teşkil etti. Çözüm arayışında Kovid-19 krizi süresi uzadıkça AB çok zayıflayabilecektir; fakat tam da bu zayıflıktan kurtulmak için, AB Komisyonu’nun son toplantısında aldığı önlem kararları çerçevesinde, Kovid-19 gibi ölümcül krizler karşısında ortak adımlar atacağı mekanizmalar teşkil etme yoluna gidecektir.

Halihazırda birçok AB üyesinin ekonomik sorunlarla boğuştuğu bir ortamda, kriz sonrası ekonomik problemler artacak ve devletlerin desteğine daha fazla ihtiyaç duyulacaktır. Özellikle orta ve küçük ölçekli işletmeler bundan etkilenirken, popülist söylemlerin AB bütünleşmesini ve dayanışmasını tehdit etmemesini sağlamak, yine AB değerlerini öne çıkarmakla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda, AB yönetimi kadar AB üyesi devletler de Kovid-19 salgınının yol açacağı ekonomik kriz beklentisine yönelik olarak, tarihte görülmediği kadar büyük mali yardım paketleri açıklıyorlar. Gerek Brüksel’in gerekse üye ülke başkentlerinin planladığı bu paketler, AB’nin mali ve ekonomik politikalardaki ortaklığını da doğal olarak destekleyecektir.

Kuvvetle muhtemeldir ki uzmanların söylediği gibi, Kovid-19 krizinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Fakat ne kadar dönüşüm ve değişim geçirse de, dünya tarihinin en temel aktörlerinden olan Avrupa coğrafyası ve AB eskisi gibi yerinde duracaktır.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Küresel krizin ayak sesleri, bu kez bir ‘pandemi’

Yüzyıllar boyu dış borç birikimi, döviz kuru hareketleri, aşırı değerlenmiş varlıklar ve bankacılık sektörü kaynaklı birçok krize maruz kalan küresel ekonomide bu kez krizin ayak sesleri bir pandemi… Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının etki alanının sadece sağlıkla sınırlı kalmaması, ekonomi ve siyaset gibi birçok stratejik ve kritik alana sıçraması yeni dünya düzenine geçişin sinyalini verirken, tıkanmışlığın boyutunu ise merkez bankalarının ”kim, neye, ne kadar ihtiyaç duyuyorsa” çaresizliği ile aldığı kararlar ortaya koyuyor.

Dünya ne 1929 Büyük Buhran’daki ne de 2008 küresel finans krizindeki gibi kendi sonunu hazırladı, bu kez “görünmez düşman” küresel ekonomide tehlike çanlarını çaldı. İlk etkisini piyasalarda gösteren salgın, hisse senedi piyasalarında yılbaşından bu yana küresel çapta bir düşüşe neden oldu.

Bu durum karşısında küresel ekonomik kriz döneminde uygulanan genişlemeci para politikalarına dönen merkez bankaları, olağanüstü toplantılarla faiz indirdi, tahvil alımları açıkladı. Atılan adımların piyasalarda istenilen tepkiyi yaratmaması üzerine ABD Merkez Bankası (Fed), sınırsız tahvil alımını duyurdu ve “kim, neye, ne kadar ihtiyaç duyuyorsa” mesajını verdi.

Daha şimdiden son yüzyılın en kapsamlı ve sarsıcı krizi olmaya aday gösterilen koronavirüs pandemisinin “yayılma hızı” karşısında çaresiz kalan ülkeler, çözümü “süreci kontrol altına alana kadar insanların evlerden çıkmamasında” buldu. Ekonomide tüm işleyişi değiştiren ve işsizlikte önemli artış riskini doğuran bu çözüm için hükümetler de kesenin ağzını açmak zorunda kaldı.

Salgının yayılmasını engellemek amacıyla birçok ülkenin sınırlarını kapatması, doğrudan havacılık ve turizm sektörlerini etkilese de hızla globalleşen dünyada aslında en önemli sorun, üretim motoru olarak anılan Çin’in tedarik zincirini kıran salgının merkezi olmasıydı.

İhracat kanalını vuran bu sürecin üretimi azaltması arz şokuna neden olurken, eve kapanan ve gelir endişesi içine giren toplumun harcamalarını düşürmesi de talep tarafında şok yarattı. Bu sürece, Rusya ve Suudi Arabistan’ın petrol üretimini artırma konusunda restleşmesi de eklenince küresel ekonomide sorunlar derinleşti.

Şu ana kadar pandeminin küresel ekonomiye etkilerine dair somut bir veri alınamazken, kesin olan tek şeyin hükümetlerin trilyon dolarlara varan teşvik paketlerinin bu krizi çözmeye yeterli olamayacağı… Küreselleşen dünya ve gelişen finansal piyasalar sonucunda son yıllarda krizler sıklaşsa da 2008 finansal krizinden kalma yorgunluk ve kırılganlıklar da çözüme ulaşılmasını zorlaştıran faktörler olarak öne çıkıyor.

Ekonomistler, piyasalardaki düşüşlerin önceki krizlerden çok daha hızlı geliştiğini belirterek, koronavirüsün tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şokuna zemin hazırladığını, pandeminin kontrol altına alınmasının ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, ekonomik ve siyasi ilişkilerin yeniden tesis edileceğini, kısacası yeni bir dünya düzenine geçişin eşiğinde olunduğunu vurguluyor.

Tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şoku

Koronavirüs pandemisi kaynaklı sorunların küresel ekonomide bir krize yol açtığı aşikar iken, bu krizi diğerlerinden farklı kılan ise sürece dair kontrol mekanizmalarının tamamen virüsün seyrine bağlı olması… Bu da salgın durmadıkça dünya ekonomilerindeki arz ve talep kaynaklı düşüşün devam edeceği anlamına geliyor.

Üstelik 2008 finansal krizinden kalma yaralar da mücadele yeteneğini azaltıyor ve hem şirketlerin hem de bireylerin borçluluk oranı, merkez bankalarının “bol para” politikası ile çözümün gelemeyeceğini vurguluyor.

Hükümetlerin zor durumda kalan ve borçlanma maliyetlerinin artması sonrası temerrüt riskinin yükseldiği şirketlere maaş yardımı, vergi indirimi, kredi limitlerinin artırılması ve borçların ötelenmesi gibi çeşitli teşvikleri sağlayan “acil destek paketleri” ise kamu borçluluğunda artışa, hazine gelirlerinde de düşüşe yol açarak bir başka kırılganlık ortaya çıkarıyor.

Bir başka önemli nokta ise dünyada 723 bini aşan vaka sayısının hızla artacağı ve salgın nedeniyle dünyada ölen kişi sayısının yüz binleri aşacağı konusundaki öngörülerin artık yüksek sesle dillendirilmesi….

Tüm bunlar sonucu, ekonomistler koronavirüsün tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şokuna zemin hazırladığını belirtirken, pandeminin kontrol altına alınmasının ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, ekonomik ve siyasi ilişkilerin yeniden tesis edileceğini, kısacası yeni bir dünya düzenine geçişin eşiğinde olunduğunu vurguluyor.

Sadece ABD’de 18 Şubat-16 Mart dönemini kapsayan yaklaşık bir aylık süreçte Dow Jones, S&P 500 ve Nasdaq endekslerinde kayıpların yüzde 30’u aştığına işaret eden ekonomistler, Dünya Borsalar Federasyonu verilerine göre, Çin’de Şanghay borsasının piyasa değerinin de salgının ciddileştiği ocakta aralık ayına göre 68 milyar 491,7 milyon dolar eridiğini söyledi.

Ekonomistler, piyasalardaki düşüşlerin önceki krizlerden çok daha hızlı geliştiğine işaret ederek, kredi marjlarının 2008 seviyelerine yükseldiğini, JP Morgan, Morgan Stanley ve Goldman Sachs gibi önde gelen tahmin kuruluşlarının ABD büyümesinde ilk çeyrekte yıllık yüzde 6, ikinci çeyrekte ise yüzde 24 ila 30 arasında daralma beklediğini bildirdi.

Geçmiş dönemin en büyük krizi: Büyük Buhran

ABD, ekonomide 1900’lü yılların başlarında yakaladığı pozitif ivme ile işsizliği yok denecek seviyeye düşürmüş, üretim ve istihdamda dengeli bir ivme yakalamış ve bu sayede “dünyanın en büyük ekonomisi” haline gelmişti.

1920’li yılların sonuna gelindiğinde, ülkede finansal kurumların aracı kurumlara verdiği krediler hisse senedi alımında kullanılmaya başlanırken, aracı kurumlar ise aldıkları hisse senetlerini teminat göstererek bankalardan sağladıkları fonları artırdı. Bu dönemde borsadaki hisse senetlerinin değeri ise temettü kazançlarından çok daha fazla yükseldi. Borsanın düşme riski karşısında firmaların satışa geçmesi, hisse senetlerinin fiyatlarının değer kaybetmesini ve ödenmeyen kredi riskini beraberinde getirdi. Sonunda 25 Mart 1929’da marj ve komisyon oranlarındaki artışlar hisse senetlerinde satış eğilimine yol açtı. Bu tarihten sadece bir gün sonra ise borsada 8,3 milyon adet hisse senedi satıldı.

Piyasalarda oluşan oynaklıkları takiben beklenen oldu ve yabancı yatırımcılar hisse senetlerini ellerinden çıkarmaya başladı. Böylece “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim Perşembe günü borsa dibe vurdu ve toplam kayıp 4,2 milyar doları buldu. Bu süreçte 4 bine yakın bankanın battığı söylenirken, binlerce insanın mal varlığı yok oldu. Banka kredilerinin kesilmesi ve birçok bankanın iflas etmesiyle ekonomide hem tüketimde hem de yatırımda büyük bir düşüş yaşandı. İnsanların satın alma gücü neredeyse kalmadı, tarım ürünleri fiyatları yüzde 60’a varan oranlarda düştü. Talepteki düşüş; sanayi ve madencilik başta olmak üzere birçok sektörü de olumsuz etkiledi.

50 milyonu aşkın kişinin işsiz kaldığı ve literatürde halen “dünyada yaşanmış en büyük kriz” olarak gösterilen “Büyük Buhran”ın başlangıcı her ne kadar ABD borsasındaki çöküşe dayandırılsa da, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan tekel piyasasında her bir şirketin ekonomiyi tek başına sarsabilecek güce sahip olması ve bankalardaki kötü yapılanma da krizi tetikleyen nedenler arasında yer alıyor.

Yakın dönem: 2008 küresel finansal krizi

2007’de başlayan krizin temelinde Amerikan konut piyasası yer alırken, 2006’da olağanüstü yüksek rakamlara ulaşan emlak fiyatları, ne ABD enflasyon oranları ne de büyüme rakamları ile açıklandı.

Ekonomistlerin kronolojik sıralamasına göre, krizin başlangıcında aslında 28 Aralık 2006’da ipotekli bir kredi şirketi olan Ownit Mortgage Solution’ın batışı var. 7 Şubat 2007’ye gelindiğinde ABD Senatosu, bankalardan “krediyi geri ödeme riski en fazla, dolayısıyla en yüksek faiz oranına sahip krediler” anlamına gelen eşik altı yani “subprime” kredi piyasasını detaylandıran bilgi talep etti. Bu durum, senatonun 2007 başlarında dahi gidişattan hoşnut olmadığının bir kanıtı olarak gösterildi.

Şubat 2007’de HSBC’nin 10,7 milyar dolar zarar etmesi ve konut kredisi yönetiminin işten çıkartılması ile ülkenin en büyük inşaat şirketinin başındaki Donald Tommitz, “2007’nin konut sektörü için çok kötü bir yıl olacağını” açıkladı. Tarihler 12 Mart 2007’yi gösterdiğinde ise kreditörler en köklü finans şirketlerinden New Century Financial’a kredi vermeyi durdurdu ve nisanda şirket iflas etti.

4 Temmuz 2007’de İngiltere, “eşik altı ipotekli konut kredisi” satan 5 kurum için tedbir kararı alırken, bundan yaklaşık iki hafta sonra General Electric “eşik altı” kredi veren şirketlerini sonlandıracağını açıkladı.

Bu gelişmelere bakıldığında, aslında malumun ilanı 2008 ortalarında geldi. ABD hükümeti, krize müdahale etmeyerek 15 Eylül 2008’de 158 yıllık finans devi Lehman Brothers’ın iflasına göz yumdu. Bu iflastan kısa süre sonra Genaral Motors, Citigroup, AIG, Merrill Lynch ve Morgan Stanley gibi büyük şirketlerin iflasın eşiğinde bulunduklarının görülmesinin ardından Amerikan yönetimi 850 milyar dolarlık kurtarma paketini senatoda onayladı.

Konut piyasasında başlayıp tüm finansal sisteme sıçrayan ve dünya çapında domino etkisi yaratan krizin ardından merkez bankaları alışılmadık para politikalarına geçiş yapmış, dünya piyasaları o dönemden sonra ABD Merkez Bankası (Fed) öncülüğünde “parasal genişleme” kavramıyla tanışmıştır.

Toplam 3 faz olarak uygulanan parasal genişleme, 25 Kasım 2008’de başlamış ve Ekim 2014’te son bulmuştur.



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

GÖRÜŞ- Koronavirüs salgınından sonra ortaya nasıl bir dünya çıkacak?

Kovid-19 salgını felaket potansiyeline sahip gerçek bir kriz ve netice olarak tüm dünya adeta savaştaymış gibi bir görüntü veriyor. Pandeminin demokratik süreçlerine yapabileceği menfi etkilerden korkan birçok ülkede, bu dönemde bazı özgürlükler kısıtlandı veya kısıtlanmak üzere. Tekrar tekrar, ideolojik çizgilerimizden bağımsız bir şekilde, kriz zamanlarında hepimiz tek bir varlığın yardımına müracaat ederiz: Devlet. Hükümetlerin zaten işini yapması beklenir; ama Avrupalıların, sık sık ve çok yoğun şekilde eleştirilen o devlet denilen “devin”, en hafif tabiriyle, nasıl olsa hemen devreye girerek felaketi savuşturacağına dair kanıksanmış bir rahatlık içinde oldukları görülüyor.

Timothy D. Snyder’ın ifadesiyle, bedeninizin nerede olacağına karar verme gücü sadece devlette vardır. Çoğu kişi kitlesel şiddet konusunda devleti suçlama eğilimine sahip olsa da, çok sayıda insan zayiatına sebep olan şey aslında çoğu durumda bizatihi devletin yokluğudur.

Karantinalar uygulamaya konuldu, ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve her türlü aktivite ve halka açık toplantılara kısıtlamalar getirildi. Bazı durumlarda polisin ve askerin müdahil olması istenecek, acil durumlar ilan edilecek, gıda ihracatı yasaklanacak, sınır geçişleri kapanacak ve vatandaş olmayanlar sınırdan geri döndürülecektir. Avrupa’da devletin cebretme konusunda sahip olduğu kabiliyetler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç görülmedik şekilde sergileniyor. Bu kriz sona erdiğinde -gerçekte henüz ermediyse- dünya genelinde iş dünyası devletten yeni bir kurtarma hamlesi isteyecektir. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki etkisi felç edici seviyede olacaktır.

Fakat bir paradoks tezahürü olarak, küçük, fakir, daha seyrek nüfuslu ve dolayısıyla daha fazla izole edilmiş ülkeler salgından daha az etkilenecek ve süreci belki de daha rahat atlatacaktır. Tek ikilemse, çoğunlukla kırılgan ve kusurlu olan söz konusu devletlerin, bu duruma yeterli ve uygun bir şekilde yanıt verip veremeyeceği. Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan (LSE) gelir eşitsizliği konusunda önde gelen bir akademisyen olan Profesör Branko Milanoviç’in geçtiğimiz günlerde belirttiği gibi, pandeminin ardından ortaya nasıl bir dünya çıkarsa çıksın, o dünya “daha büyük” bir yer olacak; ekonomiler küçülecek, küresel ticaret ciddi şekilde kısıtlanacak, pazarlar kaybedilecek ve muhtemelen hem hükümetler hem de işletmelerin, üretimlerini ülkelerine geri getirme ve tedarik zincirini emniyete alma girişimlerine tanık olacağız.

Bununla birlikte, bazı rakamları bir mukayese olması için nazara verelim: 1992-1995 yılları arasında Sırplar tarafından sadece Doğu Bosna’da katledilen Boşnakların sayısı, şu ana kadar Kovid-19’dan ölenlerin sayısından daha fazla. Suriye’de Beşşar Esed’in soykırım rejimi tarafından son dokuz yılda çok daha fazla insan öldürüldü. Ancak dünya onlar için durmadı. Batı dünyasının, 1945’ten bu yana, dünyanın geri kalanının gündelik bir gerçeklik olarak kanıksamış olduğu zorlukların sadece bazılarını yaşamaya başladığına ilk kez şahitlik ediyoruz; dünyanın geri kalanının yaşamakta olduğu bu zorluklarsa, genellikle Batı’nın uyguladığı politikaların bir sonucudur ve bazıları İkinci Dünya Savaşı öncesi döneme kadar uzanır.

Avrupa, pandemi kendisini kırıp geçiriyor olsa bile, diğer taraftan hâlâ Suriyeli mültecilere karşı yapılan haçlı seferine önderlik ediyor: Yunan Deniz Kuvvetleri mültecilerin kullandığı küçük teknelere ateş ediyor, onları karasularından zorla çıkarıyor. Hepsi olmasa da çoğu AB başkenti, yaptığı çığırtkanlıkla Yunan makamlarının “Hıristiyanlığın müstahkem savunma duvarı” olarak vazife görmesini sağlıyor. Ne var ki Avrupa’nın şimdilerde yaptığı gibi, bir güvenlik çemberi oluşturarak kendinizi Suriyeli mültecilerin o yoğun, iç içe geçmiş kitlesinden uzak tutabilirsiniz; ama bunu yaparken, özellikle sizin faydanıza olacak şekilde kurgulanmış küresel ekonomik düzenin bedelini ödemekten de kaçamazsınız. En ufak bir rahatsızlığı bile paylaşmak istemiyorsanız, o zaman refahınızı ve güvenliğinizi paylaşmaya başlamak zorundasınız.

Tanık olduğumuz küresel muhasaradan sonra ortaya çıkacak olan dünya, belirsizlik ve kaygı dünyası olacak; nerede kalacağınız veya vaktinizi nasıl geçireceğiniz gibi en basit kararları bile kendi başınıza alamadığınız bir dünya… O dünya, küre çapında çok büyük sayılarda insanın on yıllardır, belki de daha uzun bir süredir içinde yaşadığı bir dünyadır. Pek çok yorumcunun gözden kaçırdığı nokta, Kovid-19 salgınıyla birlikte aslında dünyada ne kadar çok sayıda insan için, ne kadar az şeyin değişmiş olduğu gerçeği… Ayrıca Batılı hükümetler tarafından salgını kontrol altına almak maksadıyla alınan önlemlerin çoğu, küresel pazardaki göreceli konumlarını salgından sonra da muhafaza etmeye matuf. Bu yaklaşımları sadece ciddi bir muhayyile kısırlığına değil, aynı zamanda salgını daha ilk etapta durdurma konusunda sergilenen böylesine acınası hazırlıksızlığa yol açan geçici körlüğe de işaret ediyor. Kendi içinde tamamen birbirine bağlı olan küreselleşmiş ekonomi, şimdi ilk kez gerçekten çift yönlü bir cadde.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[Srebrenica Soykırım Anıtı Merkezi müdürü olan Dr. Emir Suljagiç, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesidir ve “Ethnic Cleansing: Politics, Policy, Violence – Serb Ethnic Cleansing Campaign in former Yugoslavia” ve “Postcards from the Grave” adlı iki kitabın da yazarıdır]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Rusya’nın sorunlu federe yapısı

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in talimatıyla hazırlanan yeni anayasa taslağı, 22 Nisan 2020’de referanduma sunulacak. Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde, dünya kamuoyunun da üzerinde durduğu gibi, Putin’in 2036’ya kadar devlet başkanı olarak görev yapmasının önü açılacak. 2000 yılında göreve gelen Rus lider, anayasada yer alan “İki defa üst üste görev yapan devlet başkanı üçüncü defa aday olamaz” maddesi nedeniyle, 2008-2012 yılları arasında başbakan olarak görev yapmıştı. Putin anayasadaki bu değişimle birlikte, iktidarı elinde tutmak amacıyla önceki dönemde gerçekleştirdiği göstermelik görev değişikliğine de gerek duymayacak.

Buna rağmen referandumu ilgi çekici kılan, Putin’in iktidarını uzun yıllar sürdürme isteği değil, Rus olmayan halklara yönelik alınan tavır. Özellikle “Rusya Federasyonu topraklarında devlet dili, kurucu halkın dili olan Rusçadır. Rus halkı devlet kurucu bir halk olduğu gibi, Rusya Federasyonu’nun ortak hukuka sahip halklarının çok milletli ittifakına dahildir” maddesiyle, açık bir biçimde Ruslar, devlet kurucu halk olarak nitelendirilerek, federasyon içindeki diğer halklara karşı adeta üstün ilan edilmiştir. Bu durum elbette Rusya Federasyonu vatandaşı olan ancak Rus olmayan halkların tepkisini çekiyor.

Bu süreçte dikkat çekici olan ise Rusya’nın tartışmalı hale gelen federe yapısıdır. Sovyetler Birliği sonrasında kendisini bir ulus-devlet olmaktan ziyade bir federasyon olarak kodlayan Rusya’nın “eşit halklar” kavramı da böylece bir söylemden ibaret kalarak hükmünü tamamen yitirecektir. Nihayetinde federasyon içinde yaşayan Rus olmayan halkların Rusya’ya karşı hissettiği (halihazırda zaten sınırlı olan) aidiyet duyguları da iyice sorgulanır hale gelecektir.

Kesin sayılara ulaşmak mümkün olmasa da, pek çok kaynak federasyon içindeki Müslümanların oranını yüzde 25 civarında gösteriyor. Etnik olarak ise Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Türk ve Kafkas halkları haricinde, Rus olmayan onlarca farklı etnik grup federasyon içinde yaşıyor. Bu sebeple, ülkedeki karmaşık ve sorunlu toplumsal yapı, yaşanan değişimle birlikte Rusya için daha sıkıntılı bir süreci gündeme getirebilir.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Bu noktada anayasa değişikliğine karşı ilk tepkiler de Rus olmayan halklar arasında yükselmeye başlamış durumda. Değişikliğe karşı çıkan Tataristan Müftüsü Kâmil Samigullin, Ruslarla birlikte birçok yerli halkın ülkede yaşadığını belirterek hatadan dönülmesi için uyarılarda bulundu. Yakutistan Milletvekili Sulustana Myraan ise Putin’in teklif ettiği anayasa değişikliğinin yasal ve meşru olmadığını öne sürerek istifa etti. Myraan 2018 yılında “O bizim çarımız değil” sloganıyla Putin’e karşı başlatılan protestolara da aktif şekilde katılmıştı.

Buna rağmen referanduma karşı verilen tepkiler, Rusya’daki toplumsal problemlerin epey küçük bir kısmını yansıtıyor. Nitekim son yıllarda hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesinde gündeme gelen pek çok ulusal hareket Moskova’yı endişelendiriyor. Kuzey Kafkasya istikrar altına alınmış bir bölge gibi görünse de, geçtiğimiz yıllarda yerel halk ile güvenlik güçleri arasında pek çok çatışma yaşandı ve birçok farklı protesto gösterisi düzenlendi. 2019 yılında Dağıstan’da hükümet bir su kanalı projesini gündeme taşırken, yerel halk bu girişimi gereksiz ve pahalı bularak protesto etti. Bölge halkı barışçıl gösterilerle projenin durdurulması için çaba gösterdiğinde güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Yaşanan süreç Dağıstan’daki protestoların daha fazla uzamasına yol açtı ve bölgesel bir mesele etnik bir duyguyla birleşerek Moskova’ya karşıtlık üzerinden daha fazla destek buldu. Bölge halklarının sorunlarını ve isteklerini anlamaktan epey uzak olan Moskova, İnguşetya’daki protestolarda ve Karaçay-Çerkesya’daki etnik gerilimler karşısında da yetersiz kaldı. Putin ise olaylar karşısında önlem olarak, bölgede yetersiz bulduğu görevlilerini değiştirmeyi tercih etti.

Son yıllarda Kuzey Kafkasya’daki önemli konulardan biri ise Çerkes ulusal hareketinin devam eden yükselişi. Moskova potansiyel bir tehdit olarak gördüğü Çerkesleri yıllardır alt gruplara ayırdı. Ancak son dönemde Çerkes ulusunun üyeleri olan Kabardey, Çerkes, Şapsığlar ve Adigeler Rusya’da Eylül 2020’de gerçekleştirilecek nüfus sayımında kendilerini ortak etnik bir isim olan “Çerkesler” olarak ilan etmeye karar verdiler. Böylelikle bölgede tek bir Çerkes cumhuriyetinin kurulması planlanmakta; böyle bir sonuç ise Kuzey Kafkasya’daki sınırların yeniden çizilmesini gerektirecek bir süreci beraberinde getirebilir. Çerkeslerin planladığı süreç başarılı olursa, Moskova’nın kontrol etmekte daha fazla zorlanacağı bir Kuzey Kafkasya ortaya çıkabilir.

Kuzey Kafkasya dışında, Ruslardan farklı, kendine has bir kültüre sahip olan İdil-Ural bölgesinde yaşanan ulusal hareketler de Moskova’yı endişelendiriyor. Bölgede bulunan Tataristan, Başkurtistan, Çuvaşistan (Türk cumhuriyetleri), Udmurtya, Mordovya ve Mari El (Fino-Ugor) cumhuriyetleri, bağımsızlık yahut daha geniş özerlik talepleriyle son dönemde daha fazla gündeme geliyorlar.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Sovyetler Birliği dağıldığında pek çok halk bağımsızlığına kavuşurken İdil-Ural cumhuriyetleri Rusya Federasyonu’nun içinde kaldı. 1990’lı yıllarda Rusya içinde devam eden ulusal hareketler Çeçenistan’da sıcak savaşa dönüşürken, Tataristan daha barışçıl yollarla Moskova’ya karşı özgürlük talebinde bulunmuştu. 1992 yılında Tataristan’da yapılan referandumla başlayan bağımsızlık hareketleri günümüzde de devam ediyor. 2008’de resmi olarak kurulan, ancak sürgünde faaliyetlerini sürdüren Tataristan hükümetinin en büyük amacı, İdil-Ural bölgesinde bulunan altı cumhuriyetin Rusya’dan bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu diaspora hükümetinin temsilcileri Moskova’ya karşı mücadelelerine devam ediyorlar.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Buna rağmen Moskova hükümeti sert tutumundan taviz vermemeye devam ediyor. Nitekim günümüzde, Başkurt dili ve kültürünü korumayı amaçlayan barışçıl “Başkort” toplumsal hareketinin faaliyetleri bile Moskova tarafından baskılanıyor, hareketin öncülerine davalar açılıyor. 1990’lardan itibaren Başkurt asimilasyonuna karşı çıkan Ayrat Dilmuhammetov halen mahkûm durumunda.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesindeki cumhuriyetlerdeki etnik ve dini konularda meydana gelen gelişmeler, anayasa değişikliğiyle birlikte daha da sorunlu bir hal almakta. Rus olmayan halkların federasyona olan aidiyet duyguları giderek azalırken, küresel gelişmelere bağlı olarak Rus ekonomisinin de zayıflaması, sistemi daha sorgulanır hale getirdi. Nitekim son yıllarda küresel sistemde etkin bir rol oynamaya başlayan Moskova, ilerleyen süreçte kendi sınırları içinde bir hesaplaşmayla karşılaşabilir.

[İNSAMER Avrasya araştırmacısı olan Burak Çalışkan Orta Asya siyaseti, Rus dış politikası ve Avrasya jeopolitiği konularında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Putin’e ömür boyu başkanlık yolu açıldı

Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in Seçimle Gelen Krallar adlı eserinin girişinde, halkın oylarıyla seçilen siyasetçinin yetkileri üzerinde durulur. Duverger, bir numaralı kişinin “eşitler içinde birinci” olduğu görüşündedir ve bu durumu şu şekilde ifade eder: “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır. Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında, aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: Her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdarda’ atar ve parlamento sadece bir denge ağırlığı görevini taşır”.

Görev süresinin sona ereceği tarihten itibaren 12 yıl daha başkanlık yapması için anayasa değişikliği yapılan Putin için Duverger’in ne düşündüğünü öğrenme imkânımız yok. Bugünlerde yaşıyor olsaydı, muhtemelen Putin’in “ebedi başkanlığı” için de bir tanım yapabilirdi. Zira Rus siyasi sistemi içinde Vladimir Putin’in durumu, yukarıda sıralanan örneklerin çok ötesinde bir fiili durumu yansıtıyor.

Putin 2036’ya kadar başkanlık görevini sürdürecek

Anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve ülkede Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır

Eski bir KGB yöneticisi olan Putin, 1993 tarihli Rusya anayasasına göre 2000 ve 2004 yıllarında iki kez üst üste başkan seçildi. Anayasa aynı kişinin üçüncü kez görev yapmasını yasakladığı için, 2008-2012 döneminde bu göreve Dmitriy Medvedev seçildi; Putin de başbakanlık görevini üstlendi. Anayasa değişikliği sonucunda başkanın görev süresinin 6 yıla çıkarılması üzerine, Putin 2012 yılında yeniden aday oldu ve ardından 2018 yılında yapılan seçimleri de kazandı. Olağan koşullarda Putin’in görev süresinin 2024 yılında sona ermesi gerekiyor. Ne var ki Ocak 2020’de Rusya anayasasında yapılan değişikliklerle, Putin’in yeni dönemde de başkanlık yapmasının önü açıldı. Anayasa değişikliği tasarısı hem Rusya parlamentosunun üst kanadı Federal Konsey’de, hem de alt kanadı olan Duma’da onaylandı. Anayasa değişikliği tasarısının 22 Nisan 2020’de halk oylamasına sunulması bekleniyor.

Rusya Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan yoruma göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkarıyor. Mahkeme, Putin’in anayasa değişikliği sonrası yeniden başkan adayı olabilmesine yeşil ışık yaktı. Durumu daha net ifade etmek gerekirse, anayasa değişikliği esas itibarıyla Putin’in başkanlık görevini 2024 sonrasında sürdürmesini sağlamak için gündeme getirildi. Değişiklik kesinleştikten sonra, Putin’in seçimlere katılımı “ilk defa başvuru yapan aday” kategorisinde değerlendirilecek. Mahkemeye göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkardı. Aday olmak istediği takdirde Putin, değişiklik sonrasındaki anayasa hükümlerine göre ilk kez başvuru yapan aday gibi kabul edilecek. Mahkeme bu yorumu, Federal Konsey üyesi Valentina Tereşkova’nın başvurusu üzerine benimsedi. Uzaya giden ilk kadın kozmonot olan Tereşkova, Putin’in başkanlık seçimlerine yeniden katılımını “bir kişinin ardı ardına iki kez başkan seçilemeyeceği” kuralına aykırılık teşkil etmediği şeklinde yorumlamıştı. Tereşkova’nın yorumuna göre, anayasa değişiklikleri yürürlüğe girdiği andan itibaren geçmiş dikkate alınmayacak. Dolayısıyla yeniden başvuru yaptığı takdirde, Putin ilk kez başvuru yapan aday statüsünde kabul edilecek. Anayasa Mahkemesi bu yorumu kabul ettiğini geçen hafta açıkladı.

Tasarı Federal Konsey ve Duma tarafından da geçen hafta kabul edildi. Federal Konsey Rusya’nın federal birimlerinden gelen 170 üyeden oluşuyor. Buna karşılık üyeleri doğrudan seçilen Duma’nın 450 üyesi var. Anayasa değişikliği tasarısının geçerli olabilmesi için aynı zamanda 22 Nisan 2020 tarihinde yapılacak referandumda da kabul edilmesi gerekiyor. Anayasa değişikliği Putin’e 2036 yılına kadar Rusya Federasyonu başkanı olarak görevde kalma imkânı veriyor. Değişikliğin ardından 16 yıl daha Rusya’yı yönetmesi beklenen Başkan Putin şu anda 67 yaşında. Bundan sonra kendisini engelleyecek tek şey, ancak ileri yaşlarında karşılaşacağı sağlık sorunları olacak.

Rusya’da anayasa değişikliği Putin’in “iktidar tekelinin” güçlenmesi anlamına geliyor. Değişikliğe karşı Rusya’da geçen hafta cılız da olsa muhalefet sesleri yükseldi. Sayıları 350’yi bulan hukukçular, anayasa değişikliği önerisini “anayasa karşıtı darbe” şeklinde nitelendirdiler. Hukukçuların savunduğu bu görüşler “Moskova’nın Yankısı” adlı radyoda okunan bildiriyle kamuoyu gündemine taşındı. Hukukçular halkın iradesinin gasp edildiğini öne sürüyorlar. Moskova’da geçen hafta anayasa değişikliğini protesto etmek için bir araya gelen ve sayıları 40’ı bulan göstericiler ise polis tarafından gözaltına alındı ve Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından sorgulandı.

Anayasa değişikliği tasarısında neler var?

Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek.

Rusya’da anayasa değişikliği önerisi 15 Ocak 2020 tarihinde Putin tarafından gündeme getirildi. Bu amaçla kurulan ve 75 kişiden oluşan çalışma grubunun hazırladığı taslağın en önemli maddesi başkanlık seçimlerini düzenliyor. Yeni tasarıya göre, başkan adayı bu göreve en fazla iki kez seçilebilecek. Halen yürürlükte olan anayasada başkan adayının görev süresi, “üst üste en fazla iki kez” şeklinde ifade edilmişti. Yeni tasarıda ayrıca, başkan adayının 25 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olması kuralı getiriliyor. Anayasanın mevcut halinde bu madde “10 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olma” şeklinde yer alıyor. Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna göre, halen başkanlık görevini sürdüren Putin, anayasa değişikliği sonrasında aday olmak isterse, eski durum dikkate alınmayacak ve yeni değişiklik milât kabul edilecek. Bir başka ifadeyle Putin’in anayasa değişikliğinden sonra adaylığı, ilk başvuru olarak değerlendirilecek.

Anayasa değişikliği tasarısında dikkati çeken bir diğer husus, parlamentonun alt kanadı olan Duma’nın yetkilerinin artırılması. Buna göre başkan, Duma’dan güvenoyu alan başbakan ve bakanları atamak zorunda kalacak. Bu madde değişikliği ilk bakışta yasama organının yürütme karşısında yetkilerinin artırıldığı izlenimi vermekteyse de başkanın görevden alma ve takdir yetkisinde değişiklik yok. Yani başkan isterse başbakanı veya bir bakanı görevden alabilecek. Ayrıca anayasa değişikliği tasarısıyla, Rusya Federasyonu’nda görev yapan başbakan, bakan, federal devlet organları başkanları, vali, senatör, milletvekili ve yargıçların Rusya dışında bir başka ülkenin vatandaşı olamayacağı hükmü getiriliyor.

Rusya’da demokrasi ve hukuk devletinin varlığının sorgulanmasına yol açabilecek bir başka değişiklik maddesinde ise ulusal yasaların, taraf olunan beynelmilel sözleşmelerden önce geldiği ifadesine yer veriliyor. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa Konseyi üyesi olan Rusya Federasyonu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ulusal yasaları çeliştiğinde sözleşme hükümlerine değil, ulusal yasalarına öncelik verecek. Bu maddenin Rusya’nın Batı’dan uzaklaşmasını daha da hızlandırması bekleniyor.

Anayasa değişikliğinde ayrıca asgari ücretin nasıl belirleneceği de kayıt altına alınıyor. Buna göre, Rusya’da asgari ücret, asgari geçinme seviyesinden daha aşağı olamayacak. Emeklilerin ücretlerinin belirlenmesinde de asgari geçinme seviyesi dikkate alınacak. Yeniden başkanlığa aday olmaya soyunan Putin’in bu değişikliği gündeme getirme sebebi ise açık: Asgari ücretle çalışanlardan ve emeklilerden oy almak.

Tasarıda evlilikten ne anlaşılması gerektiği de tanımlanmış. Önerilen anayasa değişikliğinde evlilik, erkek cinsi ile kadın cinsinin birlikteliğinin hukuk tarafından onaylanması şeklinde ifade ediliyor. Böylece aynı cins evliliklerinin hukuki bakımdan geçersiz olduğu kayıt altına alınıyor. Bu madde, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yorum ve değerlendirmelerinin yönetim tarafından kabul edildiğini gösteren örneklerden sadece birisi.

Rusya’nın demokrasi tecrübesi çok sınırlı

Rusya’da anayasa değişikliği referandumu, eğer son anda yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi nedeniyle ertelenmezse 22 Nisan 2020’de yapılacak. Halkın tasarıyı “Putin’in görev süresini uzatma” olarak gördüğü ve sonucun da olumlu olacağı tahmin ediliyor. Bunun anlamı açık: Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek. Ortalama bir Rus vatandaşı bu durumdan rahatsızlık hissetmiyor. Çünkü Rusya’nın siyasi kültüründe “çok partili demokrasi” tecrübesi son derece sınırlı. Ülkede 1990’ların başından bugüne kadar yaşananları, “demokrasinin türevi” uygulamalar olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de Ruslar açısından koca bir 20. yüzyıl totaliter bir yönetim altında geçti. Çarlığın yıkılmasının ardından, 1917’den 1991’e kadar ülkeyi Komünist Parti idare etti. Totalitarizmin hâkim olduğu bu dönemde, muhalif tüm siyasi hareketler ve dini faaliyetler yasaklandı. “Komünist partinin iktidar tekeli ve öncü rolü” esas kabul edildi.

Rusya siyasi tarihinde demokrasiye en yakın olunan dönem, hiç kuşku yok ki Boris Yeltsin’in iktidarda bulunduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde, bir yandan SSCB sonrasında kargaşadan kurtulma ve yeniden yapılanma faaliyetleri devam ederken, öte yandan da siyasi katılım en yüksek seviyeye ulaştı. Her türlü siyasi partinin örgütlenme ve propaganda yapmasına izin verildi. Yeltsin sonrası dönemde ise Putin’i “tek adam” olarak öne çıkaran KGB kurgusuyla, ince senaryolar uygulamaya aktarıldı. Yeltsin’in sağlık sebepleriyle görevinden ayrıldığı 1999 yılının sonunda Putin, bir teknokrat olarak geçici başkan ilan edildi. Görevi ülkeyi seçimlere kadar yönetmekti. Ne var ki yoğun bir medya propagandasıyla, bu dönemde Putin halka “üstün nitelikleri olan lider” olarak empoze edildi. Kısa bir süre sonra da Evimiz Rusya Partisi’nin adayı olarak başkanlık yarışına katıldı ve 2000 yılı Mart ayında başkan seçildi. Putin o zamandan günümüze, Rusya Federasyonu’nun tek karar vericisi konumunda. Gazeteler, radyolar, diğer kitle iletişim araçları o zamandan günümüze, biteviye Putin’in başarı ve kahramanlıklarını anlatarak halkı yönlendiriyor. Son anayasa değişikliği çabasını bu çerçeveden ayrı ele almamak gerekiyor. Putin Rusya “derin devletinin” bir kurgusudur ve görevi de Avrasyacı ekolün resmi strateji belgesini uygulamaya aktarmaktır.

Avrasyacılık akımına kilise ve siyasi partiler de destek veriyor

Rusya Federasyonu’nda 21. yüzyılın başından bugüne kadar yaşananları bir başka perspektiften Avrasyacıların, “Çarlık Rusyası” hayaliyle yaşayanların ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin ortak faaliyeti olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de SSCB 1991 yılında dağıldığında bu ülkede iki ana siyasi akım vardı. Bunlardan ilki olan Atlantikçilik ekolü, Rusya’nın temelde Avrupalı olduğu, Batı değerlerini benimsediği ve Batı ile iyi ilişkiler kurması gerektiği görüşünü savunuyordu. Avrasyacı ekol ise bir yandan Çarlık Rusyası hayalini canlandırmak isteyenlerden, öte yandan Slav milliyetçilerinden destek alıyordu. Rus Ortodoks Kilisesi ve hatta Komünist Parti de bu ekolün yanında saf tutmuştu.

Atlantikçiler Yeltsin iktidarının ikinci döneminde tedricen güç kaybetmeye başladılar. 1999 yılının son ayının son gününde Putin’in geçici devlet başkanı olarak atanması, Avrasyacı ekolün iktidarı ele geçirmesi anlamına geliyordu. O zamandan günümüze Rusya, içeride ve dışarıda Avrasyacı ekolün paradigmasını esas alan bir dış politika takip ediyor. İşin daha da ilginç yanı, klasik ana muhalefet partisi olarak kabul edilen Rusya Komünist Partisi’nin bu ekole mensup olması ve örtülü biçimde Putin yönetimini desteklemesidir. Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma’da grup kuran üçüncü parti olan Liberal Demokrat Parti de Avrasyacı ekole mensuptur. Akıcı biçimde Türkçe konuşabilen Vladimir Jirinovsky’nin liderliğini yaptığı partinin ideolojik söylemi, bir yandan Çarlık hayalleri, öte yandan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üzerinde nüfuz kurma söylemleriyle, Avrasyacı ekolün paradigmasıyla tam uyum halindedir.

SSCB sonrası dönemde Rusya içinde ve dışında etkinliği günden güne artan bir başka kurum da Rus Ortodoks Kilisesi. SSCB döneminde faaliyetleri yasaklanan kilise, günümüzde devletin iç politikası, eğitim sistemi, savunma ve dış politikasını yönlendiren temel aktörlerden biri haline gelmiş durumda. Orta dereceli okullar ve askeri kurumlardaki dini eğitimin müfredatını Rus Ortodoks Kilisesi düzenliyor. Kilise ayrıca ülke dışında yaşayan diaspora Ruslarının ve diğer Ortodoks milletlerin koruyuculuğuna da soyunmuş vaziyette. Nasıl ki Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezi konumunda bulunuyorsa, Rus Ortodoks Kilisesi de kendisini Ortodoks halkların ana karargâhı olarak değerlendiriyor. Bundan dolayı da İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Kilisesi ile rekabet halinde.

Rusya’nın ülke dışında yaşayan Rusların hak ve çıkarlarını korumak amacıyla yaptığı müdahaleler, çoğu kez Rus Ortodoks Kilisesi kanalıyla yürütülüyor. Ortodoksların dini özgürlüklerini koruma amacıyla başlatılan girişimler, zaman içinde siyasi operasyonlara dönüşebiliyor. Rus Ortodoks Kilisesi’nin devlet içindeki konumu komünizmden sonra tedricen güçlenmiş ve günümüzde neredeyse Rus dış politikasına yön veren odaklardan biri haline gelmiştir. Anayasada her ne kadar devletin laik olduğu ve inanç mensuplarına eşit seviyede durduğu hükmü yer almaktaysa da uygulamada Ortodoks öğretisi Rusya devletinin gayri resmî mezhebi haline gelmiştir.

Netice olarak, Rusya’da 22 Nisan 2020 tarihinde halk oylamasına sunulması beklenen anayasa değişikliği tasarısı büyük ihtimalle kabul edilecek. Putin’in 2024 sonrasında iki dönem daha Rusya başkanı olarak görev yapmasının kapısı aralandı. Ülkede bağımsız kitle iletişim organlarının faaliyetleri (giderek artan bir şekilde) baskı altında tutuluyor. 2012 yılında kabul edilen “yabancı ajan” yasasıyla, medyada ve sivil toplum kuruluşlarında resmi perspektifle örtüşmeyen görüşlerin ileri sürülmesi engellendi. Tüm bunları dikkate alarak şu görüşü ileri sürmek mümkün: Rusya’da anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA