Salgınla felç olan İtalya ‘normalleşmeyi’ umuyor

İtalyanlar hiçbir zaman Paskalya’yı bu kadar heyecanla beklemediler. Elbette birçok ailenin evinde hastalık korkusuyla yaşadığı veya sevdikleri için yas tuttuğu şu dönemde, Hz. İsa’nın “dirilişinin” kutlanacağı 12 Nisan’da, sofralarda çekirdek aileler yalnız oturacak ve hiç kimse neşeli olmayacaktır. Bir buçuk ay süren karantinadan sonra ve vaka artış grafiği nihayet yatay seyretmeye başladıktan sonra, hükümet Paskalya’nın ertesi gününde sokağa çıkma yasağı uygulamasını gevşetme kararı aldı. Buna rağmen bilim kurulunun talimatları son derece net: Evden çıkılsa bile sosyal mesafeye dikkat edilmesi ve kamuya açık yerlerde maske takılması şartıyla, kademeli bir şekilde normal hayata dönülebilecek.

Bugünlerde bir yanda dini bayramın heyecanını yaşayan İtalyan halkı, öte yandan öfke dolu. İtalyanlar dost belledikleri ülkeler tarafından en zor anlarında yalnız bırakıldıklarını ve diğer gelişmiş ülkelerden önce bu krizi yaşadıkları için kendileriyle alay edildiğini düşünüyorlar. Hâlbuki İngiltere veya ABD’de de kriz bütün vahametiyle yaşanıyor. Bu duygularla, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisinden sonra sağlık sektörü, ekonomi, uluslararası siyasi ilişkiler ve aynı zamanda halklar arasındaki güven duygusunun nasıl yeniden inşa edileceği de düşünülüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birçok ülke gibi İtalya da kapsamlı bir refah devleti inşa etmişti. Bu kriz yaşanmadan önce sağlık sektörü de bu refah devletinin önemli bir gurur kaynağıydı. Ancak bu krizde, sağlık çalışanlarının çok büyük fedakârlıklarına rağmen, genel olarak sektörde bazı yetersizlikler ortaya çıktı. 1990’lardan bu yana sağlık sektörü çok zayıflamıştı. 2017 yılında ulusal sağlık sektörünün (yüzde 52’si kamuya ait olan) toplam bin kurumunda yaklaşık 191 bin yatak kapasitesi bulunmaktaydı. Bu sayı, her bin kişiye 3,6 yatak düştüğü anlamına geliyor. Fakat bahsedilen hastanelerin kapasitesinin, Avrupa Birliği (AB) ortalamasının binde 5’i olduğu dikkate alınırsa, yetersizlik ortaya çıkar. On sene önce yatak kapasitesi ortalama binde 4,3 iken, 1998’de bu oran binde 5,8’di. Yani nüfusun yaşlanmasına rağmen, sağlık sektöründe yatak sayısında ciddi azalma olduğu açık. Devlet bütçe sıkılaştırma politikaları kapsamında, özel sektörün bu konudaki yatırımlarına güvenerek kendi hastanelerine ayırdığı bütçeyi kısıtlamış, özel sektör de doğal olarak daha kârlı alanlara yönelerek bu tür krizlerde en çok ihtiyaç duyulacak olan yoğun bakım ünitelerine, risklerin ve maliyetlerin yüksek olması dolayısıyla yatırım yapmaktan kaçınmıştır. Netice itibariyle İtalya’da her 100 bin vatandaş için sadece 13 yoğun bakım yatağı bulunmakta. Gelişmekte olan ülkelerden Türkiye ise her 100 bin vatandaş için 40 yatak ile Avrupa ülkeleri içinde birinci sırada yer alıyor.

Bu rakamlar gösteriyor ki İtalya’nın sağlık sektöründeki yatırımlara yeniden hız vermesi gerekecek. Ne var ki son aylarda karayollarındaki altyapı yetersizlikleri ve buna bağlı olarak gelişen kazalar, kamu yatırımlarının zorluklarının ve gecikmelerinin olağan hale geldiğini gösteriyor. Örneğin yarımadanın en büyük şehirlerinden olan Napoli’deki metro hattı ekonomik büyümenin yaşandığı 1960’larda planlanmış, fakat inşaatına ancak 1976’da başlanabilmişti. Metronun ilk kısmı refah seviyesinin hâlâ yüksek olduğu 1993’te hizmete açılırken, geri kalanının ekonomik durgunluğun yaşandığı önümüzdeki aylarda tamamlanması bekleniyor. Maalesef İtalya’da bu tür bir yatırım serüveni anormal karşılanan bir şey değil. Ayrıca Kovid-19’un yaşattığı acı deneyim de bu gidişatı değiştirmek için gerekli kültürel, yasal ve ekonomik dönüşümü doğuracak güce sahip olmayabilir.

İtalya’nın demokratik anayasal rejimi, 20 bölgeye özerklik sağlayan “regionalismo” [bölgecilik] üzerine kurulu. Sağlık sektörü ulusal bir koordinasyonla birbirine bağlı olsa da, aslında bölgelerin sorumluluğunda yer alıyor. Bu yüzden bölgeler arasında kabiliyet, kapasite ve yatırım konularında ciddi farklılıklar bulunuyor. Virüsten en çok etkilenen Lombardiya bölgesinin sağlık sektörü aslında ülkenin en iyilerinden biriyken sonuç ortada. Sağlık hizmetlerinin en kötü olduğu Sicilya’da vali, adayı anakaraya bağlayan bütün deniz yollarını kapatarak bölgeyi korumaya çalışıyor.

Paskalya bayramının ardından, İtalyanlar geçim kaynaklarını da düşüneceklerdir. Bugünlerde hareket edilemediği ve alışveriş yapılamadığı için, piyasalarda çok ciddi bir talep düşüşü yaşanmakta. Bununla beraber fabrikalar kapalı olunca veya uluslararası tedarik zinciri aksayınca arzda da düşüş yaşanacağı, dolayısıyla ekonominin küçüleceği öngörülüyor. Bu durumdan en çok etkilenecek olanlar kuşkusuz dar gelirli vatandaşlar olacak. Devlet krizde geçim sıkıntılarına önlem olarak birçok mali yardımda bulundu. AB de mali disiplin politikasından vazgeçerek bu destekleri mümkün kılacak bütçe açığına yeşil ışık yaktı. Ancak bu politikadaki tarihi değişikliğe rağmen, karantinadan sonra şirketlerin mali durumları da iyi olmayacak. Devletler 2008 yılında yaşanan küresel krizde, şirketlerin iflasını önlemek için, kamulaştırma ve düşük maliyetli kaynaklar sağlamışlardı. İtalyan Mario Draghi’nin başkanlığında Avrupa Merkez Bankası (ECB), üye ülkelerin kamu borcunu satın alarak, kırılgan ekonomiler riskini tüm AB ülkeleri arasında paylaştırmıştı. Şimdi de riski paylaştırmak için benzer bir uygulama talep ediliyor. İtalyan politikacılar, Avrupa Merkez Bankası’nın Eurobond veya Coronabond olarak adlandırılacak tahvil çıkarma talebini olumsuz karşıladılar. Bu konularda Birliğin (birleşik gayrisafi milli hasılasının yüzde 60’ını temsil eden) Fransa dâhil 10 üyesi, ilk defa Almanya’dan ayrı hareket ederek, ortak bir hamleyle İtalya’nın taleplerine destek vermişlerdi. Ancak Kuzey Avrupa ülkelerinin ve en çok da Almanya’nın itirazıyla Avrupa Komisyonu, daha önce hayati konularda davranıldığı gibi ivedilikle bu yönde herhangi bir karar veremedi. Bu derin görüş ayrılıkları, daha önce mülteci krizinde veya Libya sorununda görüldüğü gibi, Kovid-19 krizinde de AB’yi hareketsizliğe sürükleyerek kıtanın küresel konumunu yıpratıyor.

Küresel gücünü yeniden kazanmaya çalışan Rusya bile, İtalya’ya daha önce hiç görülmemiş askerî geçit töreniyle tonlarca malzeme ve biyolojik savaş uzmanlarını gönderdi. Ayrıca Küba veya Arnavutluk gibi küresel bir güce talip olmayan iki ülkenin dahi sırasıyla 35 ve 30 gönüllü doktoru yardım olarak gönderdikleri bu durumda, daha müreffeh ülkelerin neden benzer bir duyguyla davranmadıkları çok düşündürücü. Daha doğrusu, İtalyan sağlık kurumlarını rahatlatmak amacıyla Kovid-19 teşhisi konulan İtalyan hastaları kendi hastanelerine getirten Almanya, acaba neden Rusya, Küba ve Arnavutluk’un İtalyan kamuoyunda meydana getirdiği etkiyi oluşturamıyor? İtalyan kamuoyu son yıllarda AB’ye şüpheyle bakan sağ popülist partileri benimserken, Avrupa’nın da İtalya’ya soğuk davranması, gerektiğinde dayanışma göstermemesi, önemli anlamlar barındırıyor. Fakat Avrupa ülkeleri, karşılıklı bağımlılıklarından ötürü İtalya’nın veya herhangi bir Akdeniz ülkesinin ekonomisinin zayıflamasının bütün Avrupa’da hissedileceğini düşünüyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İtalyan basınına verdiği bir röportajda, bu durumu, “Eğer Avrupa ölecekse, ölümünün sebebi hareket etmemesi olacaktır” diyerek ifade etmişti. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte da asgari müşterekte buluşan bir Avrupa görmek istemediğini, bilakis geleceğin Avrupasının dayanışma ve egemenlik içinde olması gerektiğini vurgulamıştı.

Diğer yandan Almanya gibi ülkeler, zayıf ülkelerin borçlarını satın almak ve başarısız mali politikalarının bedelini ödemek istemiyor. Aslına bakılırsa bu konuda tamamen bencilce davrandığı söylenemez. İtalya 2 trilyon 443 milyar avro kamu borcuna sahip ve bu zor şartlarda tek başına hareket edebilme kabiliyeti çok sınırlı. Bu krizden sonra sık göreceğimiz kamulaştırmalar da başka bir tehlike arz etmekte. Kamulaştırılacak şirketler arasında, bu krizde neredeyse hiç uçuş gerçekleştiremeyen havayolu şirketi Alitalia ilk sıralarda. Fakat yıllardır mali sıkıntı yaşamakta olan millî havayolu şirketi, AB’nin devlet yardımları sınırlarını zorlayan sayısız kurtarma planına rağmen, krizden önce de batmaktaydı. Kamulaştırma veya devletin ortaklık kurması, krizin ekonomik etkilerini azaltmak için kesinlikle önemli bir araç olsa da, kamu desteğinin yanlış firmalara verilmesi durumunda, ülkenin sınırlı kaynakları da israf edilmiş olacaktır.

Daha önce de çok derin anlaşmazlıkların yaşandığı AB’nin varlığını kimse sorgulamıyor. Şu sıralar pek istifade edilemese de AB içinde serbest dolaşım vazgeçilemez bir unsur. 1999 yılında kullanılmaya başlanan avro da, İtalya gibi daha esnek bir para birimi politikasına alışık ülkeleri çok sınırlandırmasına rağmen, bu gibi kriz dönemlerinde gerekli olan finansal istikrarın sağlanması açısından önemli. Bu nedenle avrodan vazgeçmek, maliyetinin hâlâ yüksek olması dolayısıyla, popülist hareketlerin boş bir vaadi olmaya devam edecektir. Avro bölgesi dışında kalan ülkeler de kendi para biriminden kolay vazgeçmeyeceklerdir. Bununla beraber AB’nin karar verme kabiliyetsizliği, ekonomik büyüklüğüne rağmen küresel gücünü gittikçe önemsizleştirecektir. Bıraktığı boşluğuysa bölgesel güçler doldurmaya çalışacaktır.

Uluslararası ilişkilerde yaşanan anlaşmazlıklara ilaveten, halklar arasında duyulan güvensizlik de ciddiye alınması gereken bir husus. Bugünlerde güven vermeyen Çin’den Aralık ayında salgın haberleri ilk çıktığı sıralarda, İtalya’da ilk olağandışı zatürre vakaları görülmüştü. 7 Ocak’ta ise Milano’daki hastanelerde, yıllık ortalamadan yüzde 50 ilâ 80 daha fazla zatürre vakası görüldüğü bildirilmişti. O haftalarda virüsün serbest dolaştığı besbelliydi; ulusal ve uluslararası kurumlar önlem alabilirdi. Fakat Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verdiği bilgilere binaen, İtalya Sağlık Bakanlığı uluslararası seyahat konusunda, hele de Çin’le turizm ve ticaret ilişkilerinde herhangi bir sınırlama tavsiye etmemişti. Yani diğer Avrupa ülkeleri gibi İtalya da vatandaşlarının sağlığı pahasına maliyeti yüksek olan önlemleri almakta zorlandı. Ancak yayımladığı vaka ve ölü sayısı şüphe uyandıran Çin, bir taraftan uluslararası kamuoyunu etkilemek amacıyla cömertçe yardımlar gönderirken, bir taraftan da DSÖ’nün hareketliliğini sınırlandırıp küresel tedbirlerin alınmasına engel oldu.

Önümüzdeki Paskalya bayramında Venedik’in göbeğinde bulunan ve Aziz Rocco’nun kalıntılarını muhafaza eden aynı isimli kilisenin kapıları aralansa da ayine katılan olmayacak. Kilisede bulunan meşhur Tintoretto’nun fresklerine şaşkınlık ve hayranlıkla bakan turistler de ortalıkta görünmeyecek. Hâlbuki Aziz Rocco, tam da bu günlerde en çok zorluk yaşayan Roma, Piacenza ve orta İtalya’da bulunan kasabaları, şehirleri ziyaret etmiş, vefa ve cesaret göstererek salgının vurduğu hastalara yardıma koşmuş ve vebalıları iyileştirmişti. Şimdi de İtalyanlar, Aziz Rocco’nun anılacağı 15 Ağustos gecesine kadar salgının tamamen bitmesini, sağlık sektörü, ekonomi, uluslararası siyasi ilişkilerde salgının meydana getirdiği sorunlara çözümler bulunmasını ve halkların birbirine yeniden güven duymasını umut ediyor.

[Prof. Dr. Michelangelo Guida İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Koronavirüs salgını, risk toplumu ve sosyo-psikolojik sonuçları

Küreselleşme süreci ve bu sürecin farklı alanlarda meydana getirdiği etkilerin anlaşılması ve açıklanması adına çeşitli analiz birimleri ve parametreleri düzleminde bakış açıları geliştirilmiştir. Söz konusu bakış açıları, küreselleşme sürecinin etkileri konusunda olgu, birim, alan ya da kavramları merkeze alan çeşitli yaklaşımlar bünyesinde analiz çerçevelerini oluşturmaktadırlar.

Çin’de ortaya çıkarak hızla dünyaya yayılan Kovid-19 salgınının yol açtığı sosyo-psikolojik durum, küreselleşme sürecinde risklerin öngörülemez ve tanımlanamaz bir niteliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Örneğin, küreselleşme sürecini tüm toplumları ve coğrafyaları kapsayan bir etki ve etkileşim süreci olarak tanımlayıp analiz eden yaklaşımların yanı sıra bu sürecin devlet olgusu ve özelde ulus-devlet birimi merkezinde ele alan ya da ekonomi, çevre veya sosyal/kültürel alan özelinde değerlendiren yaklaşım farklılıkları da mevcut. Bu yaklaşımlar, küreselleşme sürecinin etkilerini, temel alınan analiz birimi çerçevesinde incelemekte; bu yaklaşımlardan bazıları küreselleşme sürecinin etkilerini bütüncül bir anlayış ve yorum biçimiyle değerlendirirken diğer bazıları ise spesifik olgu veya birim bağlamında açıklamalar geliştirmektedir.

Koronavirüs salgını tüm çabalara rağmen, hangi biçimlerde, hangi ölçüde ve hangi kaynaklardan yayıldığı mutlak biçimde tespit edilemeyen, “tanınmayan” bir salgın tipi. Bu durum Kovid-19 salgınının, belirsiz ve net biçimde öngörülemez karakterine vurgu yapmak için yeterli.

Küreselleşme sürecini “risk” kavramı düzleminde ele alan Ulrich Beck bu anlamda kapsamlı bir perspektif ortaya koymuştur. Beck, küreselleşme sürecinin oluşturduğu ortamı “risk toplumu” kavramsallaştırmasıyla açıklamaya çalışmıştır. Buna göre, modernizmin “donmuş” sorunlarının yeniden işlevsellik kazanması ve küreselleşme sürecinin doğal dönüştürücü etkisi öngörülemez, kontrol altına alınamaz bir küresel ortamı meydana getirmiştir. Ulus-devlet başta olmak üzere devlet yapıları ve siyasal kurumların azalan etki ve kontrol kapasiteleri, teknolojik gelişmelerin doğurduğu öngörülemezlik algısı, küresel gelir eşitsizliğinin derinleşmesi ve dolayısıyla ortaya çıkan sosyal gerilim ve çatışma potansiyeli gibi bir dizi kaotik gelişme risk toplumu kavramsallaştırmasının dayanak noktasını oluşturmaktadır. Söz konusu sorun alanları, tüm bireyleri ve toplumları, kendilerini herhangi bir suretle bağışık kılamayacakları, öngöremeyecekleri ve kontrol altına alamayacakları bir riskler atmosferine sürüklemektedir.

Kovid-19 salgınının ortaya çıkardığı sosyo-psikolojik sonuçlar devlet mekanizmalarının bu süreçte daha fazla etkinlik göstermesini zorunlu kılıyor.

Maddi refah düzeyi ya da statü koruma sağlamıyor

Bugün itibarıyla, Çin’de ortaya çıkarak tüm dünyaya yayılan Kovid-19 virüsünün doğurduğu sosyo-psikolojik durum, Beck’in bu tasvirine son derece uygun bir görünüm sunuyor. Beck’in, risk toplumu çerçevesinde dikkat çektiği çevresel sorunlar ve salgın hastalıklar yeni tip koronavirüs salgını örneğinde somutlaşmış durumda. Kovid-19 salgını dünya çapında büyük bir kaos ve karmaşa meydana getirdi. Bu kaotik durum, yeni tip koronavirüsün ortaya çıkışı ve kökeni, tehdit düzeyi ve tehdit zeminleri, koronavirüs salgınıyla mücadele yöntemleri gibi konularda kendini en net biçimde gösteriyor. Devletlerin, Kovid-19 salgınıyla mücadelede çok farklı yaklaşımlar göstermesi, bireylerin ise tehdidin önemini ve niteliğini kavrama ve tehditten korunma konusunda yaşadıkları büyük karmaşa, Beck’in işaret ettiği sosyo-psikolojik durumun somutlaştığını ortaya koyuyor.

Bu doğrultuda Beck, içinde bulunduğumuz küresel süreçte risklerin her şeyden önce öngörülemez ve tanımlanamaz bir niteliğe sahip olduğunu savunuyor. “Risk antagonizmi” adını verdiği bu sürece ilişkin olarak Beck, risklerin tam bir belirsizlik karakteristiğiyle karşımıza çıktığını vurguluyor. Bununla ilişkili olarak, risklerin “tedbirleri geçersiz ve işlevsiz” kılan diğer bir niteliğe de sahip olduğunu öne süren Beck bireylerin artık risklerden korunamayacak şartlar içinde yaşadığını açıklıyor. Buna göre Beck, bireylerin maddi refah düzeylerinin ve bu doğrultuda uygulamaya çalıştıkları tedbir ve korunma reflekslerinin hiçbir anlam ve işlev ifade etmeyeceğini; hiçbir bireyin, maddi refah düzeyi ya da statüsüne bakılmaksızın risklerden bağışık kalamayacağını dile getiriyor. Beck bu durumu daha somut bir biçimde açıklayabilmek adına “Zenginler maddi imkanlarıyla kısmi bir risk muafiyeti sağlayabilirler. Fakat bu şartlarda ancak yememek, içmemek ve nefes almamak mutlak bir korunma sağlayabilir,” ifadelerini kullanıyor. Bu ifade risklerin artık kapsayıcı, ayrıştırılamaz ve bağışık kalınamaz niteliklerini öne çıkarıyor.

Yeni tip koronavirüs salgını bu çerçevede değerlendirildiğinde bu risk karakteristiklerinin tümünü yansıtan bir yapıya sahip olduğu görülüyor. Koronavirüs salgını tüm çabalara rağmen, hangi biçimlerde, hangi ölçüde ve hangi kaynaklardan yayıldığı mutlak biçimde tespit edilemeyen; tüm dünyaca paylaşılan ifadeye göre “tanınmayan” bir salgın tipi. Bu durum Kovid-19 salgınının, Beck’in ifade ettiği gibi, belirsiz ve net biçimde öngörülemez karakterine vurgu yapmak için yeterli. Diğer yandan, koronavirüsle mücadelede ortaya çıkan karantina uygulamaları ve günlük sosyal yaşamı kısıtlamak zorunda olan önlemler de bu salgının, hiçbir toplumsal kesim tarafından bağışık kalınamayacak, tüm kesimleri farklı biçimlerde de olsa etkileyebilecek bir gerçekliğe sahip olduğunu gösteriyor.

Net risk tanımlamalarına yönelik bilgi açlığı

Risklerin, bireylerin ve toplumun algı ve tutumlarını şekillendirme etkisine ilişkin olarak Beck öncelikle, risklerin tanımlanamazlık niteliğine vurgu yaparak, içinde bulunulan sürecin “gerçekliğe susamışlık” (thirst for reality) durumunu ortaya çıkardığını savunuyor. Gerçekliğe susamışlık, risklerin tanımlanamazlık niteliği karşısında bireyin net risk tanımlamalarına ulaşma arzusu ve ihtiyacını ifade ediyor ve bu durum bireyi bu ihtiyacı karşılama yollarına yönlendiriyor. Bu ihtiyacın karşılanması amacıyla bireyler net risk tanımlamalarını elde edebilecekleri kişi veya kurumların tanımlamalarını kabul ve içselleştirmeye eğilimli bir hale gelmektedirler. Beck’e göre, riskler, öngörülemezlik ve tanımlanamazlık nitelikleri dolayısıyla bireylerde karar verebilme ve ayrım yapma yetilerinin zayıflamasına yol açıyor. Bu noktada bireyler, riskli-risksiz tanımlamalarının tatmin edici bir biçimde kendilerine sunulmasına gereksinim duyuyorlar.

Beck bu durumu, “risk tanımları sunumu” çerçevesinde, “riskten kaçış” pazarlarının ortaya çıktığı bir iklimin belirleyici faktörü olarak tanımlıyor. Bu tanımlamayla Beck, riskler karşısında bireyin yaşadığı zihinsel karmaşanın risk kalıpları imali ve sunumlarına gereksinim ortaya çıkarmasının yanı sıra tanımlanmış olan risklerden kaçınma arzusunun da son derece dinamik bir arayışı desteklediğini ve buna karşılık, özellikle pek çok farklı kurumun veya bireyin “risk çözücü” imajı ile bu arzuya karşılık vermeye çalıştığını açıklıyor.

Yeni tip koronavirüs salgını sürecinde tüm toplumların karşı karşıya kaldığı “gerçeğe susamışlık” durumu bu sürecin en önemli sosyo-psikolojik sonuçlarının başında geliyor. Kovid-19’un Çin’den diğer ülkelere yayılmaya başladığı günlerden itibaren bireyler bu salgın hakkında büyük bir bilgi açlığı ile yüzleştiler. Bu ihtiyaç en temelde, koronavirüsün “riskli-risksiz” tanımlamaları doğrultusunda değerlendirilmesiyle karşılanmaya çalışıldı. Koronavirüsle mücadele etmek zorunda kalan farklı ülkelerde, farklı unvanlara ve niteliklere sahip bireyler veya kurumlardan bu salgının son derece hayati bir tehdit olduğunu ifade eden değerlendirmeler geldiği gibi, salgının hayati bir tehdit teşkil etmediği ve kısa zaman içinde sönümleneceğine yönelik yorumlar da kendini gösterdi. Bu durum, bireylerde ve toplumlarda ciddi bir zihinsel karmaşıklığa yol açtı; bazı ülkelerde devletler tarafından uygulanmaya çalışılan önlemlerin devreye verimli şekilde sokulamamasına zemin hazırladı.

Devlet mekanizmalarının daha etkin olmaslı zorunlu

Bununla birlikte, yeni tip koronavirüsle ilgili gerçekleştirilen “riskli-risksiz” tanımlamalarında, koronavirüsün hayati bir risk olduğu yönündeki algının tesis edilmesi sonrasında ise Beck’in ifadesiyle “risk çözücüler” devreye girmiştir. Bu süreçte, Kovid-19 salgınının insanlığın sonunu getirebilecek kadar tehlikeli bir salgın olduğu yönündeki söylemlerle panik iklimi inşa eden bireyler, kurumlar veya şirketler “riskten kaçış pazarları” oluşturdular. Bu pazarlar, bireylere ve toplumlara, yeni tip koronavirüsten korunma veya koronavirüse yönelik tedavi yöntemleri sunmakta ve böylece, belirsizlik, öngörülemezlik ve korunamazlık nitelikleriyle kendini gösteren bu salgının riskini ortadan kaldırma iddialarını ortaya koymaktalar. Koronavirüs salgını nedeniyle, “tanınmayan” bu salgına yönelik ciddi bir bilgi eksikliği ve endişe yaşayan toplumlar ise söz konusu “risk çözücülerin” oluşturduğu “riskten kaçış pazarlarına” yönelebilmekteler. Bu durum, söz konusu salgınının bir diğer önemli sosyo-psikolojik sonucunu yansıtmaktadır.

Kovid-19 salgınının ortaya çıkardığı sosyo-psikolojik sonuçlar devlet mekanizmalarının bu süreçte daha fazla etkinlik göstermesini zorunlu kılıyor. Devletlerin, bu salgınla mücadelede, “riskli-risksiz” tanımlamaları, “risk çözücülerin” ve “riskten kaçış pazarlarının” ortaya çıkmalarının engellenmesi konularında gerçekleştirecekleri hamleler son derece önem taşıyor. Salgınla mücadele sürecinin başarılı bir biçimde yönetilmesi, toplumlarda, devletlere yönelik “bilirkişilik” ve “şeffaflık” algılarının alsa zedelenmemesine, bu algının zedelenme girişimlerine karşıysa tüm önlemlerin alınmasına bağlı. Bu önlemler, Kovid-19 salgınının bir “risk toplumu” atmosferi oluşturmasının önüne geçebilecek yegâne alternatifler olarak önümüze çıkıyor.

[Milli Savunma Üniversitesi Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Programı’nda doktor adayı olan Çağatay Balcı güvenlik ve terörizm alanlarında analizler kaleme almaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Pandemiden sonra bir AB kalır mı?

2019’un Aralık ayında Çin’in Hubey eyaletinin Vuhan kentinden yayılan yeni tip koronavirüs (Kovid-19) nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi çok güçlü bir devlet bile büyük kayıplar veriyor. Yaklaşık dört aydır süren kâbusta, bugün artık kriz merkezi ABD ve Avrupa’ya kaymış görünüyor. Bu bağlamda, dünya ekonomisinin en önemli merkezlerinden biri olan Avrupa Birliği (AB) coğrafyası da büyük bir imtihanla karşı karşıya. Muteber uzmanlar artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı, küresel düzenin radikal bir biçimde değişeceği yönünde yorumlar yapıyor.

AB’nin salgında hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı.

AB’ye üye ülkelerin, Kovid-19 nedeniyle yaşanan felakette hızlı ve etkin bir kriz mekanizma oluşturamaması, Birliğin geleceğine dair karanlık senaryoların yazılmasına da zemin hazırladı. AB’nin salgın karşısında düşen ilk kalelerinden olan İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB yöneticilerinin ciddi bir yardım örgütleyememeleri, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep. İtalya’dan sonra İspanya’da ve Fransa’da artan Kovid-19 vakaları ve ölümler moralleri iyice bozdu; AB üyesi ülkelerin kamuoyları da Birliğin dayanışma sergileyememesini, ortak toplumsal ve ekonomik çözümleri uygulamaya koyamamasını keskin bir dille eleştirdi.

İtalya’da yaşanan 10 binden fazla ölüme karşın AB’nin ciddi bir yardım örgütleyememesi, her devletin kendi başına çözüm bulmaya çalışması, bu durumu tetikleyen en önemli sebep.

Aralık ayında Çin’de ortaya çıkan virüsün bulaştığı AB üyesi ülkeler -başta İtalya, daha sonra İspanya ve Fransa’nın maruz kaldığı felaketle- tarihinde tanık olmadığı bir kaosla karşılaşarak adeta felç oldu. Almanya’nın da ilk başta çok sıkı tedbirler almaması, Birliğin hızlı bir şekilde tepki verememesinde şüphesiz etkili oldu. Bu krizde yaşanan en büyük sorun virüsün bilinmezliği olmakla birlikte, devletlerin karşılaştığı sorunun büyüklüğünü çok geç algılamış olmaları da kaosa ve karşılıklı suçlamalara yol açtı. İtalya’nın AB kurumlarından istediği yardımlara yanıt bulamaması, üstelik Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde’ın virüsten zarar gören ülkelere yardım yapılmayacağını açıklaması, sadece üye ülke liderlerinin değil, kamuoylarının belleğine de travmatik bir şekilde kazıldı. İtalya’ya maske, eldiven ve diğer sağlık ekipmanlarının Çin, Küba ve Rusya’dan gelmesi ise AB’ye karşı tepkilerin daha da büyümesine yol açtı; İtalyan sosyal medya kullanıcıları AB bayrağını yaktıkları görüntüleri paylaştılar.

Salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek.

Birlik virüsün İtalya’da ortaya çıkmasından ancak bir buçuk ay sonra, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen başkanlığında yapılan toplantıda, salgına ve salgın sonrasına ilişkin alınacak önlemleri açıklayabildi. 17 Mart 2020’de AB Konseyi, Komisyon’un krizden çıkma önerilerini onayladı. Bu önlemler Birlik üyelerinin daha fazla bütünleşmesini ve ortak çözümler üretmesini gerektiren, hatta zorunlu kılan önlemler. Zira üye ülkelerin sağlık, ekonomi ve güvenliğin sağlanması konularında tek başlarına karar vermeleri durumunda, herkesin kazanabileceğine yönelik inanç, Brüksel’deki AB yöneticileri nezdinde son derece zayıf.

Birliğin mevcut küresel kriz karşısında yetersiz ve hantallık derecesinde yavaş kaldığı doğru. 26 Mart 2020’de yapılan AB Devlet Başkanları toplantısında, Kovid-19 krizinin yol açtığı ekonomik sorunlarla başa çıkmak için ortak ve koordineli bir cevap bulunması konusunda anlaşılamadığı da doğru. Özellikle gelir seviyesi daha yüksek üyelerin Birliğin zayıf halkalarını kurtarmaya çok da gönüllü olmadığı ortada. Peki, bu durum Kovid-19 salgını sonrasında, AB bütünleşmesinin sona ermesine yol açacak mı? Bir başka deyişle, AB güçsüzleşerek artık ömrünü tamamlayacak mı? Bu sorulara cevap vermek sadece AB için değil, genel olarak dünya için hiç de kolay görünmüyor. Zira şimdiye kadar bildiğimiz krizlerden farklı olan Kovid-19 salgınında, neredeyse tüm ülkeler en az hasarla ayakta kalma mücadelesi veriyor.

AB yaşadığı bu krizle bir yandan ekonomik olarak, diğer yandan da etik değerler açısından sarsıldı. Ancak salgın sonrası dönemde AB’nin ortadan kaybolacağını söylemek hem çok erken bir saptama olacak hem de AB gelişim sürecini tümden reddetmek anlamına gelecek. Kovid-19 kriziyle karşılaştığı sırada, AB zaten çok önemli birkaç sorunla mücadelesini nasıl yürüteceğine karar vermekle meşguldü: Mülteci krizi, neredeyse tüm üye ülkelerde yükselişte olan aşırı sağ akımlar ve 2008 ekonomik krizinin ve bir anlamda onun yol açtığı sonuçlardan biri olan Brexit meselesinin doğuracağı yeni sıkıntılar. İşte tam da bu dönemde, insanlığın vebadan beri karşılaştığı en büyük salgın olan Kovid-19 zamanında yaşananların, Birliğin bütünleşmesini iyice çıkmaza sokması elbette mümkün.

Yeni tip koronavirüs karşısında üye ülkelerin ve Brüksel’deki AB yönetiminin tepkisi(zliği) AB’nin varlığına büyük bir tehdit şeklinde algılandı. Ancak tam da bu virüs nedeniyle yaşananlar, AB üyesi ülkelerin tek tek ayakta kalabilmesinin, gerçekleştirecekleri ortak çözümlere bağlı olduğunu da gösterdi. AB’nin ulus-üstü yapısının daha fazla gelişmesi, üye ülkelerin AB yönetimine sorunlarla mücadele için daha fazla kaynak aktarması ihtiyacı, herhalde bundan daha hayati bir şekilde gözler önüne serilemezdi. İtalyan ve İspanyol başbakanlarının AB’yi eleştiren, hatta suçlayan açıklamaları bile, AB’nin krizler ve sorunlar karşısında daha etkin, daha hızlı organize olabilecek bir yapıya kavuşturulmasının önemine işaret ediyor.

Kovid-19 krizinde AB’nin tepkisine yönelik eleştiriler yapılırken iki önemli hususu mutlaka göz önünde bulundurmak gerekiyor: Öncelikle, unutulmamalıdır ki AB hâlâ dünya çapında en önemli ekonomik bütünleşmedir. Bu bütünleşmede, İngiltere dışında kalan 27 ülkenin kolayca çıkıp gidebilmesi Lizbon Antlaşması ile hukuken mümkün olsa da, o kadar kolay değil. Zira bilhassa eski Doğu Avrupa ülkeleri için AB önemli bir kalkınma aracı ve ekonomik birlikten öte, yeniden Rusya’nın etki alanına girmeye karşı, NATO üyeliğiyle birlikte bir kalkandır. Ukrayna’da yaşananlar daha çok tazeyken, adı geçen ülkelerin AB’den rahatça çıkabileceklerini düşünmek çok eksik bir analiz olacaktır. Bu noktada AB’nin birleştirici ve koruyucu gücü hâlâ önem taşıyor. Kovid-19 krizi sonrası dönemde de ekonomi, savunma, güvenlik politikaları ve dış politika açısından kırılgan ülkeler için, bu koruyucu kalkana ihtiyaç devam edecektir. Dolayısıyla AB Kovid-19 krizinden daha fazla ortak çözüm üreterek çıkmak zorunda. Aksi takdirde, bu salgın sonrası değişeceği söylenen küresel düzen, bir kez de AB yüzünden değişebilecektir.

Bu krizde AB’ye yönelik eleştiri ve analizler yaparken dikkate almamız gereken bir diğer önemli husus ise AB’de aşırı sağın yükselişidir. 2008 ekonomik krizinin üzerine mülteci meselesinin de eklenmesiyle iyice ağırlaşan bu sorun, AB içi güvenliği ve düzeni ciddi anlamda tehlikeye sokuyor. Kovid-19 krizi, aşırı sağın yükselişinin sadece AB içindeki yabancılara ve yabancı kökenli vatandaşlara karşı değil, AB üyesi ülkelerin birbirlerine yönelik tutumlarında da yozlaşmaya neden olduğunu göstermiş, ülkeler bu acil ve hayati sorun karşısında sergilemeleri gereken dayanışma ve işbirliğinde geç kalmışlardır. Aşırı sağ görüşlerin kamuoylarında, dolayısıyla da AB üyesi ülkelerde ve AB Parlamentosu’nda gücünün artmasına karşı eldeki en iyi panzehir, yine AB’nin bu krizden bütünleşmeyi artırarak çıkmasıdır. Bir başka deyişle, Birliğin güçlenmesi tüm üye devletler için kurtarıcı ortak çözümlerin üretilmesini de beraberinde getirecek, bu çerçevede aşırı sağ fikirlerin zayıflatılması da Birliğin güçlenerek bütünleşmesini sürdürmesinde büyük önem arz edecektir.

Uluslararası ilişkilerde “küreselleşmenin sonu” değerlendirmeleri, aynı zamanda bölgeselleşmenin güçlenmesine de işaret ediyor. Bu bağlamda AB de kendini siyasi ve ahlaki açılardan yeniden tanımlayarak ve hem içeride hem de dışarıda uluslararası ilişkilerin diğer aktörleriyle ilişkilerinde gerekli dönüşümleri gerçekleştirerek, bu krizden çıkmanın yollarını arayacaktır. Nitekim AB’nin Batı Balkanlarla ilgili son kararını, geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda, kriz ortamında bile revize edebilmesi ve Kuzey Makedonya ile Arnavutluk’a üyelik yolunda bu kez ciddi bir perspektif sunabilmesi, ilerleme gücüne bir örnek teşkil etti. Çözüm arayışında Kovid-19 krizi süresi uzadıkça AB çok zayıflayabilecektir; fakat tam da bu zayıflıktan kurtulmak için, AB Komisyonu’nun son toplantısında aldığı önlem kararları çerçevesinde, Kovid-19 gibi ölümcül krizler karşısında ortak adımlar atacağı mekanizmalar teşkil etme yoluna gidecektir.

Halihazırda birçok AB üyesinin ekonomik sorunlarla boğuştuğu bir ortamda, kriz sonrası ekonomik problemler artacak ve devletlerin desteğine daha fazla ihtiyaç duyulacaktır. Özellikle orta ve küçük ölçekli işletmeler bundan etkilenirken, popülist söylemlerin AB bütünleşmesini ve dayanışmasını tehdit etmemesini sağlamak, yine AB değerlerini öne çıkarmakla mümkün olabilecektir. Bu bağlamda, AB yönetimi kadar AB üyesi devletler de Kovid-19 salgınının yol açacağı ekonomik kriz beklentisine yönelik olarak, tarihte görülmediği kadar büyük mali yardım paketleri açıklıyorlar. Gerek Brüksel’in gerekse üye ülke başkentlerinin planladığı bu paketler, AB’nin mali ve ekonomik politikalardaki ortaklığını da doğal olarak destekleyecektir.

Kuvvetle muhtemeldir ki uzmanların söylediği gibi, Kovid-19 krizinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Fakat ne kadar dönüşüm ve değişim geçirse de, dünya tarihinin en temel aktörlerinden olan Avrupa coğrafyası ve AB eskisi gibi yerinde duracaktır.

[Dr. Nurgül Bekar Ufuk Üniversitesi İİBF Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Küresel krizin ayak sesleri, bu kez bir ‘pandemi’

Yüzyıllar boyu dış borç birikimi, döviz kuru hareketleri, aşırı değerlenmiş varlıklar ve bankacılık sektörü kaynaklı birçok krize maruz kalan küresel ekonomide bu kez krizin ayak sesleri bir pandemi… Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının etki alanının sadece sağlıkla sınırlı kalmaması, ekonomi ve siyaset gibi birçok stratejik ve kritik alana sıçraması yeni dünya düzenine geçişin sinyalini verirken, tıkanmışlığın boyutunu ise merkez bankalarının ”kim, neye, ne kadar ihtiyaç duyuyorsa” çaresizliği ile aldığı kararlar ortaya koyuyor.

Dünya ne 1929 Büyük Buhran’daki ne de 2008 küresel finans krizindeki gibi kendi sonunu hazırladı, bu kez “görünmez düşman” küresel ekonomide tehlike çanlarını çaldı. İlk etkisini piyasalarda gösteren salgın, hisse senedi piyasalarında yılbaşından bu yana küresel çapta bir düşüşe neden oldu.

Bu durum karşısında küresel ekonomik kriz döneminde uygulanan genişlemeci para politikalarına dönen merkez bankaları, olağanüstü toplantılarla faiz indirdi, tahvil alımları açıkladı. Atılan adımların piyasalarda istenilen tepkiyi yaratmaması üzerine ABD Merkez Bankası (Fed), sınırsız tahvil alımını duyurdu ve “kim, neye, ne kadar ihtiyaç duyuyorsa” mesajını verdi.

Daha şimdiden son yüzyılın en kapsamlı ve sarsıcı krizi olmaya aday gösterilen koronavirüs pandemisinin “yayılma hızı” karşısında çaresiz kalan ülkeler, çözümü “süreci kontrol altına alana kadar insanların evlerden çıkmamasında” buldu. Ekonomide tüm işleyişi değiştiren ve işsizlikte önemli artış riskini doğuran bu çözüm için hükümetler de kesenin ağzını açmak zorunda kaldı.

Salgının yayılmasını engellemek amacıyla birçok ülkenin sınırlarını kapatması, doğrudan havacılık ve turizm sektörlerini etkilese de hızla globalleşen dünyada aslında en önemli sorun, üretim motoru olarak anılan Çin’in tedarik zincirini kıran salgının merkezi olmasıydı.

İhracat kanalını vuran bu sürecin üretimi azaltması arz şokuna neden olurken, eve kapanan ve gelir endişesi içine giren toplumun harcamalarını düşürmesi de talep tarafında şok yarattı. Bu sürece, Rusya ve Suudi Arabistan’ın petrol üretimini artırma konusunda restleşmesi de eklenince küresel ekonomide sorunlar derinleşti.

Şu ana kadar pandeminin küresel ekonomiye etkilerine dair somut bir veri alınamazken, kesin olan tek şeyin hükümetlerin trilyon dolarlara varan teşvik paketlerinin bu krizi çözmeye yeterli olamayacağı… Küreselleşen dünya ve gelişen finansal piyasalar sonucunda son yıllarda krizler sıklaşsa da 2008 finansal krizinden kalma yorgunluk ve kırılganlıklar da çözüme ulaşılmasını zorlaştıran faktörler olarak öne çıkıyor.

Ekonomistler, piyasalardaki düşüşlerin önceki krizlerden çok daha hızlı geliştiğini belirterek, koronavirüsün tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şokuna zemin hazırladığını, pandeminin kontrol altına alınmasının ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, ekonomik ve siyasi ilişkilerin yeniden tesis edileceğini, kısacası yeni bir dünya düzenine geçişin eşiğinde olunduğunu vurguluyor.

Tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şoku

Koronavirüs pandemisi kaynaklı sorunların küresel ekonomide bir krize yol açtığı aşikar iken, bu krizi diğerlerinden farklı kılan ise sürece dair kontrol mekanizmalarının tamamen virüsün seyrine bağlı olması… Bu da salgın durmadıkça dünya ekonomilerindeki arz ve talep kaynaklı düşüşün devam edeceği anlamına geliyor.

Üstelik 2008 finansal krizinden kalma yaralar da mücadele yeteneğini azaltıyor ve hem şirketlerin hem de bireylerin borçluluk oranı, merkez bankalarının “bol para” politikası ile çözümün gelemeyeceğini vurguluyor.

Hükümetlerin zor durumda kalan ve borçlanma maliyetlerinin artması sonrası temerrüt riskinin yükseldiği şirketlere maaş yardımı, vergi indirimi, kredi limitlerinin artırılması ve borçların ötelenmesi gibi çeşitli teşvikleri sağlayan “acil destek paketleri” ise kamu borçluluğunda artışa, hazine gelirlerinde de düşüşe yol açarak bir başka kırılganlık ortaya çıkarıyor.

Bir başka önemli nokta ise dünyada 723 bini aşan vaka sayısının hızla artacağı ve salgın nedeniyle dünyada ölen kişi sayısının yüz binleri aşacağı konusundaki öngörülerin artık yüksek sesle dillendirilmesi….

Tüm bunlar sonucu, ekonomistler koronavirüsün tarihin “en hızlı ve derin” ekonomik şokuna zemin hazırladığını belirtirken, pandeminin kontrol altına alınmasının ardından artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, ekonomik ve siyasi ilişkilerin yeniden tesis edileceğini, kısacası yeni bir dünya düzenine geçişin eşiğinde olunduğunu vurguluyor.

Sadece ABD’de 18 Şubat-16 Mart dönemini kapsayan yaklaşık bir aylık süreçte Dow Jones, S&P 500 ve Nasdaq endekslerinde kayıpların yüzde 30’u aştığına işaret eden ekonomistler, Dünya Borsalar Federasyonu verilerine göre, Çin’de Şanghay borsasının piyasa değerinin de salgının ciddileştiği ocakta aralık ayına göre 68 milyar 491,7 milyon dolar eridiğini söyledi.

Ekonomistler, piyasalardaki düşüşlerin önceki krizlerden çok daha hızlı geliştiğine işaret ederek, kredi marjlarının 2008 seviyelerine yükseldiğini, JP Morgan, Morgan Stanley ve Goldman Sachs gibi önde gelen tahmin kuruluşlarının ABD büyümesinde ilk çeyrekte yıllık yüzde 6, ikinci çeyrekte ise yüzde 24 ila 30 arasında daralma beklediğini bildirdi.

Geçmiş dönemin en büyük krizi: Büyük Buhran

ABD, ekonomide 1900’lü yılların başlarında yakaladığı pozitif ivme ile işsizliği yok denecek seviyeye düşürmüş, üretim ve istihdamda dengeli bir ivme yakalamış ve bu sayede “dünyanın en büyük ekonomisi” haline gelmişti.

1920’li yılların sonuna gelindiğinde, ülkede finansal kurumların aracı kurumlara verdiği krediler hisse senedi alımında kullanılmaya başlanırken, aracı kurumlar ise aldıkları hisse senetlerini teminat göstererek bankalardan sağladıkları fonları artırdı. Bu dönemde borsadaki hisse senetlerinin değeri ise temettü kazançlarından çok daha fazla yükseldi. Borsanın düşme riski karşısında firmaların satışa geçmesi, hisse senetlerinin fiyatlarının değer kaybetmesini ve ödenmeyen kredi riskini beraberinde getirdi. Sonunda 25 Mart 1929’da marj ve komisyon oranlarındaki artışlar hisse senetlerinde satış eğilimine yol açtı. Bu tarihten sadece bir gün sonra ise borsada 8,3 milyon adet hisse senedi satıldı.

Piyasalarda oluşan oynaklıkları takiben beklenen oldu ve yabancı yatırımcılar hisse senetlerini ellerinden çıkarmaya başladı. Böylece “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim Perşembe günü borsa dibe vurdu ve toplam kayıp 4,2 milyar doları buldu. Bu süreçte 4 bine yakın bankanın battığı söylenirken, binlerce insanın mal varlığı yok oldu. Banka kredilerinin kesilmesi ve birçok bankanın iflas etmesiyle ekonomide hem tüketimde hem de yatırımda büyük bir düşüş yaşandı. İnsanların satın alma gücü neredeyse kalmadı, tarım ürünleri fiyatları yüzde 60’a varan oranlarda düştü. Talepteki düşüş; sanayi ve madencilik başta olmak üzere birçok sektörü de olumsuz etkiledi.

50 milyonu aşkın kişinin işsiz kaldığı ve literatürde halen “dünyada yaşanmış en büyük kriz” olarak gösterilen “Büyük Buhran”ın başlangıcı her ne kadar ABD borsasındaki çöküşe dayandırılsa da, Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan tekel piyasasında her bir şirketin ekonomiyi tek başına sarsabilecek güce sahip olması ve bankalardaki kötü yapılanma da krizi tetikleyen nedenler arasında yer alıyor.

Yakın dönem: 2008 küresel finansal krizi

2007’de başlayan krizin temelinde Amerikan konut piyasası yer alırken, 2006’da olağanüstü yüksek rakamlara ulaşan emlak fiyatları, ne ABD enflasyon oranları ne de büyüme rakamları ile açıklandı.

Ekonomistlerin kronolojik sıralamasına göre, krizin başlangıcında aslında 28 Aralık 2006’da ipotekli bir kredi şirketi olan Ownit Mortgage Solution’ın batışı var. 7 Şubat 2007’ye gelindiğinde ABD Senatosu, bankalardan “krediyi geri ödeme riski en fazla, dolayısıyla en yüksek faiz oranına sahip krediler” anlamına gelen eşik altı yani “subprime” kredi piyasasını detaylandıran bilgi talep etti. Bu durum, senatonun 2007 başlarında dahi gidişattan hoşnut olmadığının bir kanıtı olarak gösterildi.

Şubat 2007’de HSBC’nin 10,7 milyar dolar zarar etmesi ve konut kredisi yönetiminin işten çıkartılması ile ülkenin en büyük inşaat şirketinin başındaki Donald Tommitz, “2007’nin konut sektörü için çok kötü bir yıl olacağını” açıkladı. Tarihler 12 Mart 2007’yi gösterdiğinde ise kreditörler en köklü finans şirketlerinden New Century Financial’a kredi vermeyi durdurdu ve nisanda şirket iflas etti.

4 Temmuz 2007’de İngiltere, “eşik altı ipotekli konut kredisi” satan 5 kurum için tedbir kararı alırken, bundan yaklaşık iki hafta sonra General Electric “eşik altı” kredi veren şirketlerini sonlandıracağını açıkladı.

Bu gelişmelere bakıldığında, aslında malumun ilanı 2008 ortalarında geldi. ABD hükümeti, krize müdahale etmeyerek 15 Eylül 2008’de 158 yıllık finans devi Lehman Brothers’ın iflasına göz yumdu. Bu iflastan kısa süre sonra Genaral Motors, Citigroup, AIG, Merrill Lynch ve Morgan Stanley gibi büyük şirketlerin iflasın eşiğinde bulunduklarının görülmesinin ardından Amerikan yönetimi 850 milyar dolarlık kurtarma paketini senatoda onayladı.

Konut piyasasında başlayıp tüm finansal sisteme sıçrayan ve dünya çapında domino etkisi yaratan krizin ardından merkez bankaları alışılmadık para politikalarına geçiş yapmış, dünya piyasaları o dönemden sonra ABD Merkez Bankası (Fed) öncülüğünde “parasal genişleme” kavramıyla tanışmıştır.

Toplam 3 faz olarak uygulanan parasal genişleme, 25 Kasım 2008’de başlamış ve Ekim 2014’te son bulmuştur.



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

GÖRÜŞ- Koronavirüs salgınından sonra ortaya nasıl bir dünya çıkacak?

Kovid-19 salgını felaket potansiyeline sahip gerçek bir kriz ve netice olarak tüm dünya adeta savaştaymış gibi bir görüntü veriyor. Pandeminin demokratik süreçlerine yapabileceği menfi etkilerden korkan birçok ülkede, bu dönemde bazı özgürlükler kısıtlandı veya kısıtlanmak üzere. Tekrar tekrar, ideolojik çizgilerimizden bağımsız bir şekilde, kriz zamanlarında hepimiz tek bir varlığın yardımına müracaat ederiz: Devlet. Hükümetlerin zaten işini yapması beklenir; ama Avrupalıların, sık sık ve çok yoğun şekilde eleştirilen o devlet denilen “devin”, en hafif tabiriyle, nasıl olsa hemen devreye girerek felaketi savuşturacağına dair kanıksanmış bir rahatlık içinde oldukları görülüyor.

Timothy D. Snyder’ın ifadesiyle, bedeninizin nerede olacağına karar verme gücü sadece devlette vardır. Çoğu kişi kitlesel şiddet konusunda devleti suçlama eğilimine sahip olsa da, çok sayıda insan zayiatına sebep olan şey aslında çoğu durumda bizatihi devletin yokluğudur.

Karantinalar uygulamaya konuldu, ticari faaliyetler sınırlandırıldı ve her türlü aktivite ve halka açık toplantılara kısıtlamalar getirildi. Bazı durumlarda polisin ve askerin müdahil olması istenecek, acil durumlar ilan edilecek, gıda ihracatı yasaklanacak, sınır geçişleri kapanacak ve vatandaş olmayanlar sınırdan geri döndürülecektir. Avrupa’da devletin cebretme konusunda sahip olduğu kabiliyetler, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana hiç görülmedik şekilde sergileniyor. Bu kriz sona erdiğinde -gerçekte henüz ermediyse- dünya genelinde iş dünyası devletten yeni bir kurtarma hamlesi isteyecektir. Pandeminin küresel ekonomi üzerindeki etkisi felç edici seviyede olacaktır.

Fakat bir paradoks tezahürü olarak, küçük, fakir, daha seyrek nüfuslu ve dolayısıyla daha fazla izole edilmiş ülkeler salgından daha az etkilenecek ve süreci belki de daha rahat atlatacaktır. Tek ikilemse, çoğunlukla kırılgan ve kusurlu olan söz konusu devletlerin, bu duruma yeterli ve uygun bir şekilde yanıt verip veremeyeceği. Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu’ndan (LSE) gelir eşitsizliği konusunda önde gelen bir akademisyen olan Profesör Branko Milanoviç’in geçtiğimiz günlerde belirttiği gibi, pandeminin ardından ortaya nasıl bir dünya çıkarsa çıksın, o dünya “daha büyük” bir yer olacak; ekonomiler küçülecek, küresel ticaret ciddi şekilde kısıtlanacak, pazarlar kaybedilecek ve muhtemelen hem hükümetler hem de işletmelerin, üretimlerini ülkelerine geri getirme ve tedarik zincirini emniyete alma girişimlerine tanık olacağız.

Bununla birlikte, bazı rakamları bir mukayese olması için nazara verelim: 1992-1995 yılları arasında Sırplar tarafından sadece Doğu Bosna’da katledilen Boşnakların sayısı, şu ana kadar Kovid-19’dan ölenlerin sayısından daha fazla. Suriye’de Beşşar Esed’in soykırım rejimi tarafından son dokuz yılda çok daha fazla insan öldürüldü. Ancak dünya onlar için durmadı. Batı dünyasının, 1945’ten bu yana, dünyanın geri kalanının gündelik bir gerçeklik olarak kanıksamış olduğu zorlukların sadece bazılarını yaşamaya başladığına ilk kez şahitlik ediyoruz; dünyanın geri kalanının yaşamakta olduğu bu zorluklarsa, genellikle Batı’nın uyguladığı politikaların bir sonucudur ve bazıları İkinci Dünya Savaşı öncesi döneme kadar uzanır.

Avrupa, pandemi kendisini kırıp geçiriyor olsa bile, diğer taraftan hâlâ Suriyeli mültecilere karşı yapılan haçlı seferine önderlik ediyor: Yunan Deniz Kuvvetleri mültecilerin kullandığı küçük teknelere ateş ediyor, onları karasularından zorla çıkarıyor. Hepsi olmasa da çoğu AB başkenti, yaptığı çığırtkanlıkla Yunan makamlarının “Hıristiyanlığın müstahkem savunma duvarı” olarak vazife görmesini sağlıyor. Ne var ki Avrupa’nın şimdilerde yaptığı gibi, bir güvenlik çemberi oluşturarak kendinizi Suriyeli mültecilerin o yoğun, iç içe geçmiş kitlesinden uzak tutabilirsiniz; ama bunu yaparken, özellikle sizin faydanıza olacak şekilde kurgulanmış küresel ekonomik düzenin bedelini ödemekten de kaçamazsınız. En ufak bir rahatsızlığı bile paylaşmak istemiyorsanız, o zaman refahınızı ve güvenliğinizi paylaşmaya başlamak zorundasınız.

Tanık olduğumuz küresel muhasaradan sonra ortaya çıkacak olan dünya, belirsizlik ve kaygı dünyası olacak; nerede kalacağınız veya vaktinizi nasıl geçireceğiniz gibi en basit kararları bile kendi başınıza alamadığınız bir dünya… O dünya, küre çapında çok büyük sayılarda insanın on yıllardır, belki de daha uzun bir süredir içinde yaşadığı bir dünyadır. Pek çok yorumcunun gözden kaçırdığı nokta, Kovid-19 salgınıyla birlikte aslında dünyada ne kadar çok sayıda insan için, ne kadar az şeyin değişmiş olduğu gerçeği… Ayrıca Batılı hükümetler tarafından salgını kontrol altına almak maksadıyla alınan önlemlerin çoğu, küresel pazardaki göreceli konumlarını salgından sonra da muhafaza etmeye matuf. Bu yaklaşımları sadece ciddi bir muhayyile kısırlığına değil, aynı zamanda salgını daha ilk etapta durdurma konusunda sergilenen böylesine acınası hazırlıksızlığa yol açan geçici körlüğe de işaret ediyor. Kendi içinde tamamen birbirine bağlı olan küreselleşmiş ekonomi, şimdi ilk kez gerçekten çift yönlü bir cadde.

Mütercim: Ömer Çolakoğlu

[Srebrenica Soykırım Anıtı Merkezi müdürü olan Dr. Emir Suljagiç, Uluslararası Saraybosna Üniversitesi (IUS) Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarı zamanlı öğretim üyesidir ve “Ethnic Cleansing: Politics, Policy, Violence – Serb Ethnic Cleansing Campaign in former Yugoslavia” ve “Postcards from the Grave” adlı iki kitabın da yazarıdır]

“Görüş” başlığıyla yayımlanan makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansı’nın editöryel politikasını yansıtmayabilir



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Rusya’nın sorunlu federe yapısı

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in talimatıyla hazırlanan yeni anayasa taslağı, 22 Nisan 2020’de referanduma sunulacak. Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesi halinde, dünya kamuoyunun da üzerinde durduğu gibi, Putin’in 2036’ya kadar devlet başkanı olarak görev yapmasının önü açılacak. 2000 yılında göreve gelen Rus lider, anayasada yer alan “İki defa üst üste görev yapan devlet başkanı üçüncü defa aday olamaz” maddesi nedeniyle, 2008-2012 yılları arasında başbakan olarak görev yapmıştı. Putin anayasadaki bu değişimle birlikte, iktidarı elinde tutmak amacıyla önceki dönemde gerçekleştirdiği göstermelik görev değişikliğine de gerek duymayacak.

Buna rağmen referandumu ilgi çekici kılan, Putin’in iktidarını uzun yıllar sürdürme isteği değil, Rus olmayan halklara yönelik alınan tavır. Özellikle “Rusya Federasyonu topraklarında devlet dili, kurucu halkın dili olan Rusçadır. Rus halkı devlet kurucu bir halk olduğu gibi, Rusya Federasyonu’nun ortak hukuka sahip halklarının çok milletli ittifakına dahildir” maddesiyle, açık bir biçimde Ruslar, devlet kurucu halk olarak nitelendirilerek, federasyon içindeki diğer halklara karşı adeta üstün ilan edilmiştir. Bu durum elbette Rusya Federasyonu vatandaşı olan ancak Rus olmayan halkların tepkisini çekiyor.

Bu süreçte dikkat çekici olan ise Rusya’nın tartışmalı hale gelen federe yapısıdır. Sovyetler Birliği sonrasında kendisini bir ulus-devlet olmaktan ziyade bir federasyon olarak kodlayan Rusya’nın “eşit halklar” kavramı da böylece bir söylemden ibaret kalarak hükmünü tamamen yitirecektir. Nihayetinde federasyon içinde yaşayan Rus olmayan halkların Rusya’ya karşı hissettiği (halihazırda zaten sınırlı olan) aidiyet duyguları da iyice sorgulanır hale gelecektir.

Kesin sayılara ulaşmak mümkün olmasa da, pek çok kaynak federasyon içindeki Müslümanların oranını yüzde 25 civarında gösteriyor. Etnik olarak ise Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Türk ve Kafkas halkları haricinde, Rus olmayan onlarca farklı etnik grup federasyon içinde yaşıyor. Bu sebeple, ülkedeki karmaşık ve sorunlu toplumsal yapı, yaşanan değişimle birlikte Rusya için daha sıkıntılı bir süreci gündeme getirebilir.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Bu noktada anayasa değişikliğine karşı ilk tepkiler de Rus olmayan halklar arasında yükselmeye başlamış durumda. Değişikliğe karşı çıkan Tataristan Müftüsü Kâmil Samigullin, Ruslarla birlikte birçok yerli halkın ülkede yaşadığını belirterek hatadan dönülmesi için uyarılarda bulundu. Yakutistan Milletvekili Sulustana Myraan ise Putin’in teklif ettiği anayasa değişikliğinin yasal ve meşru olmadığını öne sürerek istifa etti. Myraan 2018 yılında “O bizim çarımız değil” sloganıyla Putin’e karşı başlatılan protestolara da aktif şekilde katılmıştı.

Buna rağmen referanduma karşı verilen tepkiler, Rusya’daki toplumsal problemlerin epey küçük bir kısmını yansıtıyor. Nitekim son yıllarda hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesinde gündeme gelen pek çok ulusal hareket Moskova’yı endişelendiriyor. Kuzey Kafkasya istikrar altına alınmış bir bölge gibi görünse de, geçtiğimiz yıllarda yerel halk ile güvenlik güçleri arasında pek çok çatışma yaşandı ve birçok farklı protesto gösterisi düzenlendi. 2019 yılında Dağıstan’da hükümet bir su kanalı projesini gündeme taşırken, yerel halk bu girişimi gereksiz ve pahalı bularak protesto etti. Bölge halkı barışçıl gösterilerle projenin durdurulması için çaba gösterdiğinde güvenlik güçlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Yaşanan süreç Dağıstan’daki protestoların daha fazla uzamasına yol açtı ve bölgesel bir mesele etnik bir duyguyla birleşerek Moskova’ya karşıtlık üzerinden daha fazla destek buldu. Bölge halklarının sorunlarını ve isteklerini anlamaktan epey uzak olan Moskova, İnguşetya’daki protestolarda ve Karaçay-Çerkesya’daki etnik gerilimler karşısında da yetersiz kaldı. Putin ise olaylar karşısında önlem olarak, bölgede yetersiz bulduğu görevlilerini değiştirmeyi tercih etti.

Son yıllarda Kuzey Kafkasya’daki önemli konulardan biri ise Çerkes ulusal hareketinin devam eden yükselişi. Moskova potansiyel bir tehdit olarak gördüğü Çerkesleri yıllardır alt gruplara ayırdı. Ancak son dönemde Çerkes ulusunun üyeleri olan Kabardey, Çerkes, Şapsığlar ve Adigeler Rusya’da Eylül 2020’de gerçekleştirilecek nüfus sayımında kendilerini ortak etnik bir isim olan “Çerkesler” olarak ilan etmeye karar verdiler. Böylelikle bölgede tek bir Çerkes cumhuriyetinin kurulması planlanmakta; böyle bir sonuç ise Kuzey Kafkasya’daki sınırların yeniden çizilmesini gerektirecek bir süreci beraberinde getirebilir. Çerkeslerin planladığı süreç başarılı olursa, Moskova’nın kontrol etmekte daha fazla zorlanacağı bir Kuzey Kafkasya ortaya çıkabilir.

Kuzey Kafkasya dışında, Ruslardan farklı, kendine has bir kültüre sahip olan İdil-Ural bölgesinde yaşanan ulusal hareketler de Moskova’yı endişelendiriyor. Bölgede bulunan Tataristan, Başkurtistan, Çuvaşistan (Türk cumhuriyetleri), Udmurtya, Mordovya ve Mari El (Fino-Ugor) cumhuriyetleri, bağımsızlık yahut daha geniş özerlik talepleriyle son dönemde daha fazla gündeme geliyorlar.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Sovyetler Birliği dağıldığında pek çok halk bağımsızlığına kavuşurken İdil-Ural cumhuriyetleri Rusya Federasyonu’nun içinde kaldı. 1990’lı yıllarda Rusya içinde devam eden ulusal hareketler Çeçenistan’da sıcak savaşa dönüşürken, Tataristan daha barışçıl yollarla Moskova’ya karşı özgürlük talebinde bulunmuştu. 1992 yılında Tataristan’da yapılan referandumla başlayan bağımsızlık hareketleri günümüzde de devam ediyor. 2008’de resmi olarak kurulan, ancak sürgünde faaliyetlerini sürdüren Tataristan hükümetinin en büyük amacı, İdil-Ural bölgesinde bulunan altı cumhuriyetin Rusya’dan bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu diaspora hükümetinin temsilcileri Moskova’ya karşı mücadelelerine devam ediyorlar.

Moskova’nın asırlardır Rus olmayan halklara yönelik sürdürdüğü kültürel asimilasyon da İdil-Ural halkları için temel meselelerin başında yer alıyor. Bağımsızlık düşüncesi bir yana, bölge halkları için dil, din ve kültürlerini korumak daha öncelikli bir konu. Özellikle Putin’in 2018 yılında imzaladığı eğitim yasa tasarısının Rusça dışındaki resmi dilleri eğitim müfredatı içinde zorunlu olmaktan çıkartması bölge halklarının büyük tepkisini çekmişti. 2019 yılında Udmurtlu bilim insanı Albert Razin, Rusya’nın dilini yok ettiği takdirde yaşamaya devam edemeyeceğini söylemiş, kendini yakarak intihar etmişti. Bu dramatik protesto bölgedeki tepkileri ve protestoları daha da hareketlendirdi.

Buna rağmen Moskova hükümeti sert tutumundan taviz vermemeye devam ediyor. Nitekim günümüzde, Başkurt dili ve kültürünü korumayı amaçlayan barışçıl “Başkort” toplumsal hareketinin faaliyetleri bile Moskova tarafından baskılanıyor, hareketin öncülerine davalar açılıyor. 1990’lardan itibaren Başkurt asimilasyonuna karşı çıkan Ayrat Dilmuhammetov halen mahkûm durumunda.

Rusya dışında yaşayan Kuzey Kafkasya halkları gibi, İdil-Ural halkları da yurt dışında daha rahat hareket etme fırsatı bulabiliyor. Bu aktivistler Rus diplomatik misyonlarında protesto gösterileri düzenleyip isteklerini bildiri halinde dünya kamuoyu ile paylaşıyorlar. Moskova’ya muhalif bu gibi gruplar, uluslararası insan hakları örgütleriyle güçlü bağlar kurarak seslerinin daha fazla yayılmasını sağlamaya çalışıyor.

Hem Kuzey Kafkasya’da hem de İdil-Ural bölgesindeki cumhuriyetlerdeki etnik ve dini konularda meydana gelen gelişmeler, anayasa değişikliğiyle birlikte daha da sorunlu bir hal almakta. Rus olmayan halkların federasyona olan aidiyet duyguları giderek azalırken, küresel gelişmelere bağlı olarak Rus ekonomisinin de zayıflaması, sistemi daha sorgulanır hale getirdi. Nitekim son yıllarda küresel sistemde etkin bir rol oynamaya başlayan Moskova, ilerleyen süreçte kendi sınırları içinde bir hesaplaşmayla karşılaşabilir.

[İNSAMER Avrasya araştırmacısı olan Burak Çalışkan Orta Asya siyaseti, Rus dış politikası ve Avrasya jeopolitiği konularında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Putin’e ömür boyu başkanlık yolu açıldı

Ünlü Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger’in Seçimle Gelen Krallar adlı eserinin girişinde, halkın oylarıyla seçilen siyasetçinin yetkileri üzerinde durulur. Duverger, bir numaralı kişinin “eşitler içinde birinci” olduğu görüşündedir ve bu durumu şu şekilde ifade eder: “Amerika Birleşik Devletleri’nin, Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın siyasal rejimleri görünüşte birbirinden çok farklıdır. Washington’da bir başkanlık rejimi, Londra’da bir parlamento rejimi, Paris’te ise bir karma rejim vardır. Fakat bu anayasal görünüşlerin çeşitliliği arkasında, aynı temel gerçek onları birbirlerine yaklaştırır: Her üç rejimin de nabzı ‘seçimle gelmiş bir hükümdarda’ atar ve parlamento sadece bir denge ağırlığı görevini taşır”.

Görev süresinin sona ereceği tarihten itibaren 12 yıl daha başkanlık yapması için anayasa değişikliği yapılan Putin için Duverger’in ne düşündüğünü öğrenme imkânımız yok. Bugünlerde yaşıyor olsaydı, muhtemelen Putin’in “ebedi başkanlığı” için de bir tanım yapabilirdi. Zira Rus siyasi sistemi içinde Vladimir Putin’in durumu, yukarıda sıralanan örneklerin çok ötesinde bir fiili durumu yansıtıyor.

Putin 2036’ya kadar başkanlık görevini sürdürecek

Anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve ülkede Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır

Eski bir KGB yöneticisi olan Putin, 1993 tarihli Rusya anayasasına göre 2000 ve 2004 yıllarında iki kez üst üste başkan seçildi. Anayasa aynı kişinin üçüncü kez görev yapmasını yasakladığı için, 2008-2012 döneminde bu göreve Dmitriy Medvedev seçildi; Putin de başbakanlık görevini üstlendi. Anayasa değişikliği sonucunda başkanın görev süresinin 6 yıla çıkarılması üzerine, Putin 2012 yılında yeniden aday oldu ve ardından 2018 yılında yapılan seçimleri de kazandı. Olağan koşullarda Putin’in görev süresinin 2024 yılında sona ermesi gerekiyor. Ne var ki Ocak 2020’de Rusya anayasasında yapılan değişikliklerle, Putin’in yeni dönemde de başkanlık yapmasının önü açıldı. Anayasa değişikliği tasarısı hem Rusya parlamentosunun üst kanadı Federal Konsey’de, hem de alt kanadı olan Duma’da onaylandı. Anayasa değişikliği tasarısının 22 Nisan 2020’de halk oylamasına sunulması bekleniyor.

Rusya Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan yoruma göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkarıyor. Mahkeme, Putin’in anayasa değişikliği sonrası yeniden başkan adayı olabilmesine yeşil ışık yaktı. Durumu daha net ifade etmek gerekirse, anayasa değişikliği esas itibarıyla Putin’in başkanlık görevini 2024 sonrasında sürdürmesini sağlamak için gündeme getirildi. Değişiklik kesinleştikten sonra, Putin’in seçimlere katılımı “ilk defa başvuru yapan aday” kategorisinde değerlendirilecek. Mahkemeye göre, anayasa değişikliği yeni bir durum ortaya çıkardı. Aday olmak istediği takdirde Putin, değişiklik sonrasındaki anayasa hükümlerine göre ilk kez başvuru yapan aday gibi kabul edilecek. Mahkeme bu yorumu, Federal Konsey üyesi Valentina Tereşkova’nın başvurusu üzerine benimsedi. Uzaya giden ilk kadın kozmonot olan Tereşkova, Putin’in başkanlık seçimlerine yeniden katılımını “bir kişinin ardı ardına iki kez başkan seçilemeyeceği” kuralına aykırılık teşkil etmediği şeklinde yorumlamıştı. Tereşkova’nın yorumuna göre, anayasa değişiklikleri yürürlüğe girdiği andan itibaren geçmiş dikkate alınmayacak. Dolayısıyla yeniden başvuru yaptığı takdirde, Putin ilk kez başvuru yapan aday statüsünde kabul edilecek. Anayasa Mahkemesi bu yorumu kabul ettiğini geçen hafta açıkladı.

Tasarı Federal Konsey ve Duma tarafından da geçen hafta kabul edildi. Federal Konsey Rusya’nın federal birimlerinden gelen 170 üyeden oluşuyor. Buna karşılık üyeleri doğrudan seçilen Duma’nın 450 üyesi var. Anayasa değişikliği tasarısının geçerli olabilmesi için aynı zamanda 22 Nisan 2020 tarihinde yapılacak referandumda da kabul edilmesi gerekiyor. Anayasa değişikliği Putin’e 2036 yılına kadar Rusya Federasyonu başkanı olarak görevde kalma imkânı veriyor. Değişikliğin ardından 16 yıl daha Rusya’yı yönetmesi beklenen Başkan Putin şu anda 67 yaşında. Bundan sonra kendisini engelleyecek tek şey, ancak ileri yaşlarında karşılaşacağı sağlık sorunları olacak.

Rusya’da anayasa değişikliği Putin’in “iktidar tekelinin” güçlenmesi anlamına geliyor. Değişikliğe karşı Rusya’da geçen hafta cılız da olsa muhalefet sesleri yükseldi. Sayıları 350’yi bulan hukukçular, anayasa değişikliği önerisini “anayasa karşıtı darbe” şeklinde nitelendirdiler. Hukukçuların savunduğu bu görüşler “Moskova’nın Yankısı” adlı radyoda okunan bildiriyle kamuoyu gündemine taşındı. Hukukçular halkın iradesinin gasp edildiğini öne sürüyorlar. Moskova’da geçen hafta anayasa değişikliğini protesto etmek için bir araya gelen ve sayıları 40’ı bulan göstericiler ise polis tarafından gözaltına alındı ve Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) tarafından sorgulandı.

Anayasa değişikliği tasarısında neler var?

Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek.

Rusya’da anayasa değişikliği önerisi 15 Ocak 2020 tarihinde Putin tarafından gündeme getirildi. Bu amaçla kurulan ve 75 kişiden oluşan çalışma grubunun hazırladığı taslağın en önemli maddesi başkanlık seçimlerini düzenliyor. Yeni tasarıya göre, başkan adayı bu göreve en fazla iki kez seçilebilecek. Halen yürürlükte olan anayasada başkan adayının görev süresi, “üst üste en fazla iki kez” şeklinde ifade edilmişti. Yeni tasarıda ayrıca, başkan adayının 25 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olması kuralı getiriliyor. Anayasanın mevcut halinde bu madde “10 yıldan beri Rusya Federasyonu’nda yaşıyor olma” şeklinde yer alıyor. Anayasa Mahkemesi’nin yorumuna göre, halen başkanlık görevini sürdüren Putin, anayasa değişikliği sonrasında aday olmak isterse, eski durum dikkate alınmayacak ve yeni değişiklik milât kabul edilecek. Bir başka ifadeyle Putin’in anayasa değişikliğinden sonra adaylığı, ilk başvuru olarak değerlendirilecek.

Anayasa değişikliği tasarısında dikkati çeken bir diğer husus, parlamentonun alt kanadı olan Duma’nın yetkilerinin artırılması. Buna göre başkan, Duma’dan güvenoyu alan başbakan ve bakanları atamak zorunda kalacak. Bu madde değişikliği ilk bakışta yasama organının yürütme karşısında yetkilerinin artırıldığı izlenimi vermekteyse de başkanın görevden alma ve takdir yetkisinde değişiklik yok. Yani başkan isterse başbakanı veya bir bakanı görevden alabilecek. Ayrıca anayasa değişikliği tasarısıyla, Rusya Federasyonu’nda görev yapan başbakan, bakan, federal devlet organları başkanları, vali, senatör, milletvekili ve yargıçların Rusya dışında bir başka ülkenin vatandaşı olamayacağı hükmü getiriliyor.

Rusya’da demokrasi ve hukuk devletinin varlığının sorgulanmasına yol açabilecek bir başka değişiklik maddesinde ise ulusal yasaların, taraf olunan beynelmilel sözleşmelerden önce geldiği ifadesine yer veriliyor. Bir örnek vermek gerekirse, Avrupa Konseyi üyesi olan Rusya Federasyonu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ulusal yasaları çeliştiğinde sözleşme hükümlerine değil, ulusal yasalarına öncelik verecek. Bu maddenin Rusya’nın Batı’dan uzaklaşmasını daha da hızlandırması bekleniyor.

Anayasa değişikliğinde ayrıca asgari ücretin nasıl belirleneceği de kayıt altına alınıyor. Buna göre, Rusya’da asgari ücret, asgari geçinme seviyesinden daha aşağı olamayacak. Emeklilerin ücretlerinin belirlenmesinde de asgari geçinme seviyesi dikkate alınacak. Yeniden başkanlığa aday olmaya soyunan Putin’in bu değişikliği gündeme getirme sebebi ise açık: Asgari ücretle çalışanlardan ve emeklilerden oy almak.

Tasarıda evlilikten ne anlaşılması gerektiği de tanımlanmış. Önerilen anayasa değişikliğinde evlilik, erkek cinsi ile kadın cinsinin birlikteliğinin hukuk tarafından onaylanması şeklinde ifade ediliyor. Böylece aynı cins evliliklerinin hukuki bakımdan geçersiz olduğu kayıt altına alınıyor. Bu madde, Rus Ortodoks Kilisesi’nin yorum ve değerlendirmelerinin yönetim tarafından kabul edildiğini gösteren örneklerden sadece birisi.

Rusya’nın demokrasi tecrübesi çok sınırlı

Rusya’da anayasa değişikliği referandumu, eğer son anda yeni tip koronavirüs (Kovid-19) pandemisi nedeniyle ertelenmezse 22 Nisan 2020’de yapılacak. Halkın tasarıyı “Putin’in görev süresini uzatma” olarak gördüğü ve sonucun da olumlu olacağı tahmin ediliyor. Bunun anlamı açık: Rusya’nın gelecek 15 yılı “üst aklın” kurgusuna uygun biçimde “tek adam” idaresi altında geçecek. Demokratik görüntüye rağmen, Putin’in “ebedi lider” olarak her konuda karar verme tekeli devam edecek. Ortalama bir Rus vatandaşı bu durumdan rahatsızlık hissetmiyor. Çünkü Rusya’nın siyasi kültüründe “çok partili demokrasi” tecrübesi son derece sınırlı. Ülkede 1990’ların başından bugüne kadar yaşananları, “demokrasinin türevi” uygulamalar olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de Ruslar açısından koca bir 20. yüzyıl totaliter bir yönetim altında geçti. Çarlığın yıkılmasının ardından, 1917’den 1991’e kadar ülkeyi Komünist Parti idare etti. Totalitarizmin hâkim olduğu bu dönemde, muhalif tüm siyasi hareketler ve dini faaliyetler yasaklandı. “Komünist partinin iktidar tekeli ve öncü rolü” esas kabul edildi.

Rusya siyasi tarihinde demokrasiye en yakın olunan dönem, hiç kuşku yok ki Boris Yeltsin’in iktidarda bulunduğu 1990’lı yıllardı. Bu dönemde, bir yandan SSCB sonrasında kargaşadan kurtulma ve yeniden yapılanma faaliyetleri devam ederken, öte yandan da siyasi katılım en yüksek seviyeye ulaştı. Her türlü siyasi partinin örgütlenme ve propaganda yapmasına izin verildi. Yeltsin sonrası dönemde ise Putin’i “tek adam” olarak öne çıkaran KGB kurgusuyla, ince senaryolar uygulamaya aktarıldı. Yeltsin’in sağlık sebepleriyle görevinden ayrıldığı 1999 yılının sonunda Putin, bir teknokrat olarak geçici başkan ilan edildi. Görevi ülkeyi seçimlere kadar yönetmekti. Ne var ki yoğun bir medya propagandasıyla, bu dönemde Putin halka “üstün nitelikleri olan lider” olarak empoze edildi. Kısa bir süre sonra da Evimiz Rusya Partisi’nin adayı olarak başkanlık yarışına katıldı ve 2000 yılı Mart ayında başkan seçildi. Putin o zamandan günümüze, Rusya Federasyonu’nun tek karar vericisi konumunda. Gazeteler, radyolar, diğer kitle iletişim araçları o zamandan günümüze, biteviye Putin’in başarı ve kahramanlıklarını anlatarak halkı yönlendiriyor. Son anayasa değişikliği çabasını bu çerçeveden ayrı ele almamak gerekiyor. Putin Rusya “derin devletinin” bir kurgusudur ve görevi de Avrasyacı ekolün resmi strateji belgesini uygulamaya aktarmaktır.

Avrasyacılık akımına kilise ve siyasi partiler de destek veriyor

Rusya Federasyonu’nda 21. yüzyılın başından bugüne kadar yaşananları bir başka perspektiften Avrasyacıların, “Çarlık Rusyası” hayaliyle yaşayanların ve Rus Ortodoks Kilisesi’nin ortak faaliyeti olarak değerlendirmek gerekiyor. Gerçekten de SSCB 1991 yılında dağıldığında bu ülkede iki ana siyasi akım vardı. Bunlardan ilki olan Atlantikçilik ekolü, Rusya’nın temelde Avrupalı olduğu, Batı değerlerini benimsediği ve Batı ile iyi ilişkiler kurması gerektiği görüşünü savunuyordu. Avrasyacı ekol ise bir yandan Çarlık Rusyası hayalini canlandırmak isteyenlerden, öte yandan Slav milliyetçilerinden destek alıyordu. Rus Ortodoks Kilisesi ve hatta Komünist Parti de bu ekolün yanında saf tutmuştu.

Atlantikçiler Yeltsin iktidarının ikinci döneminde tedricen güç kaybetmeye başladılar. 1999 yılının son ayının son gününde Putin’in geçici devlet başkanı olarak atanması, Avrasyacı ekolün iktidarı ele geçirmesi anlamına geliyordu. O zamandan günümüze Rusya, içeride ve dışarıda Avrasyacı ekolün paradigmasını esas alan bir dış politika takip ediyor. İşin daha da ilginç yanı, klasik ana muhalefet partisi olarak kabul edilen Rusya Komünist Partisi’nin bu ekole mensup olması ve örtülü biçimde Putin yönetimini desteklemesidir. Rusya parlamentosunun alt kanadı Duma’da grup kuran üçüncü parti olan Liberal Demokrat Parti de Avrasyacı ekole mensuptur. Akıcı biçimde Türkçe konuşabilen Vladimir Jirinovsky’nin liderliğini yaptığı partinin ideolojik söylemi, bir yandan Çarlık hayalleri, öte yandan Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) üzerinde nüfuz kurma söylemleriyle, Avrasyacı ekolün paradigmasıyla tam uyum halindedir.

SSCB sonrası dönemde Rusya içinde ve dışında etkinliği günden güne artan bir başka kurum da Rus Ortodoks Kilisesi. SSCB döneminde faaliyetleri yasaklanan kilise, günümüzde devletin iç politikası, eğitim sistemi, savunma ve dış politikasını yönlendiren temel aktörlerden biri haline gelmiş durumda. Orta dereceli okullar ve askeri kurumlardaki dini eğitimin müfredatını Rus Ortodoks Kilisesi düzenliyor. Kilise ayrıca ülke dışında yaşayan diaspora Ruslarının ve diğer Ortodoks milletlerin koruyuculuğuna da soyunmuş vaziyette. Nasıl ki Vatikan tüm Katoliklerin dini merkezi konumunda bulunuyorsa, Rus Ortodoks Kilisesi de kendisini Ortodoks halkların ana karargâhı olarak değerlendiriyor. Bundan dolayı da İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Kilisesi ile rekabet halinde.

Rusya’nın ülke dışında yaşayan Rusların hak ve çıkarlarını korumak amacıyla yaptığı müdahaleler, çoğu kez Rus Ortodoks Kilisesi kanalıyla yürütülüyor. Ortodoksların dini özgürlüklerini koruma amacıyla başlatılan girişimler, zaman içinde siyasi operasyonlara dönüşebiliyor. Rus Ortodoks Kilisesi’nin devlet içindeki konumu komünizmden sonra tedricen güçlenmiş ve günümüzde neredeyse Rus dış politikasına yön veren odaklardan biri haline gelmiştir. Anayasada her ne kadar devletin laik olduğu ve inanç mensuplarına eşit seviyede durduğu hükmü yer almaktaysa da uygulamada Ortodoks öğretisi Rusya devletinin gayri resmî mezhebi haline gelmiştir.

Netice olarak, Rusya’da 22 Nisan 2020 tarihinde halk oylamasına sunulması beklenen anayasa değişikliği tasarısı büyük ihtimalle kabul edilecek. Putin’in 2024 sonrasında iki dönem daha Rusya başkanı olarak görev yapmasının kapısı aralandı. Ülkede bağımsız kitle iletişim organlarının faaliyetleri (giderek artan bir şekilde) baskı altında tutuluyor. 2012 yılında kabul edilen “yabancı ajan” yasasıyla, medyada ve sivil toplum kuruluşlarında resmi perspektifle örtüşmeyen görüşlerin ileri sürülmesi engellendi. Tüm bunları dikkate alarak şu görüşü ileri sürmek mümkün: Rusya’da anayasa değişikliğiyle Putin’in görev süresinin 2036’ya kadar uzatılması, esas itibariyle bir “üst akıl” kurgusudur ve Avrasyacı ekolün etkisini güçlendirme amacı taşımaktadır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Kovid-19 salgını: ABD-Çin rekabeti propaganda savaşına dönüşüyor

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle dünya genelinde binlerce insan yaşamını yitirirken, ABD ve Çin’in küresel salgın üzerinden gelişen polemiği giderek derinleşiyor. İki ülke salgınla mücadele için aynı safta yer almak yerine virüsü kimin yaydığı üzerinden yoğun bir tartışmaya girmiş durumda. Salgının küresel ölçekte büyük bir toplumsal ve ekonomik hasara yol açması beklenirken ABD ve Çin rekabeti de daha karmaşık ve çatışmalı bir duruma doğru ilerliyor.

Yeni tip koronavirüsün yoğun bir şekilde yayılması ve Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) küresel salgın ilan etmesinin ardından iki ülkenin yakınlaşması konusunda ciddi fırsatlar ortaya çıkmış olmasına rağmen ABD’li yetkililerin virüsün kaynağı konusunda yaptıkları yorumlar ve Çin tarafından virüsün ABD kaynaklı olabileceğine dair olasılıkların sıralanması gerginliği üst seviyeye taşıdı. Şu ana kadar ana akım medyada virüsün Vuhan kentindeki Huanan deniz ürünleri pazarından yayıldığı kabul ediliyordu. Fakat son yapılan açıklamalar iki ülkenin salgın üzerinden ciddi bir ağız dalaşına girdiğini gösteriyor.

Virüs salgınının hemen başında yoğun bir şekilde eleştirilen Çin liderliği kriz ilerledikçe toparlanmaya başlarken, aynı durum ABD cenahında kötüleşme belirtileri gösteriyor. Hatta ABD’nin küresel konumu ve prestijinin de bu krizden etkilenebileceği konuşulmaya başladı. Krizin ciddiyetinin farkına geç varma, test kapasitesindeki sorunlar ve uluslararası ortaklarla işbirliği konusunda yaşanan koordinasyon eksikliği, ABD açısından ciddi bir eleştiri konusu olmuş durumda. Bir süre önce özellikle ABD basınında var olan yaygın anlatı Çin’in “Asya’nın hasta adamı” olduğu yönündeyken, başlattığı yardım seferiyle Çin, hasar gören imajını yeniden onarma fırsatını yakalamış görünüyor.

Çin, dokuz uzmandan oluşan bir tıbbî ekibi ve büyük miktarda malzemeyi Avrupa’da salgının merkezi haline gelen İtalya’ya gönderirken İspanya’ya da 500 bin maske yardımı yaptı. Bununla beraber Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Çin devletinin AB’ye 2 milyon cerrahi maske, 200 bin N95 maske ve 50 bin test kiti bağışlayacağını duyurarak “Buna minnettarız” açıklaması, Çin’in AB nezdinde giriştiği bu “kamu diplomasisi” seferinin başarılı olduğunu gösteriyor. Bu kriz anı Çin’in kendini küresel liderlik açısından yeniden konumlandırması ve uluslararası imajını toparlaması açısından önemli bir durum oluşturuyor Bu noktada iki ülke arasındaki propaganda savaşının giderek yayıldığı görülüyor.

Çin tarafından “ABD ordusu” iması

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) Başkanı Robert Redfield’ın ABD’de geçen yıl grip nedeniyle gerçekleşen bazı ölümlerin Kovid-19 kaynaklı olabileceğini Temsilciler Meclisinde kabul etmesinin önemi üzerinden yola çıkarak “ABD, 34 milyon grip vakası ve buna bağlı olarak 20 bin ölüm bildirdi. Lütfen kaç tanesinin Kovid-19’la ilişkili olduğunu söyleyin. Salgını Vuhan’a getiren ABD ordusu olabilir. Şeffaf olun. ABD bize bir açıklama borçlu,” şeklinde bir açıklama yaptı.

Cao’nun açıklamasındaki “ABD ordusu” vurgusunun temelinde geçen yıl Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen 7. Askeri Olimpiyatların olabileceği söyleniyor. Söz konusu etkinliğe 110 ülkeden 9 bin 308 sporcu katılmıştı. Olimpiyatlara katılan sporcuların virüsü bilerek veya bilmeyerek getirmiş olabileceği ihtimalini kanıtlayacak herhangi bir delil ise bulunmuyor. ABD ve Çin arasında gerginliğe yol açan virüsün kaynağının neresi olduğuna yönelik tartışma aslında Global Research isimli sayfada yayınlanan bir makaleye dayanıyor.

Larry Romanoff imzalı makalede Çin’de ve Tayvan’da yapılan bazı çalışmalardan örnekler verilerek virüs salgınının Aralık ayında değil de daha önce Kasım ayında başlamış olabileceği tezi ortaya atılıyor. Geçen sene Ekim ayında Vuhan’da düzenlenen Askeri Olimpiyatlar ima edilerek, ABD’de gerçekleşen ve gribe atfedilen 14 bin ölümün bir kısmının aslında yeni tip koronavirüs kaynaklı olabileceği iddia ediliyor. Öte yandan SARS virüsünü tespit eden bilim adamı Cong Nanşan da geçenlerde yaptığı bir açıklamada “Kovid-19 ilk olarak Çin’de görülmesine rağmen, bu, virüsün Çin kaynaklı olduğu anlamına gelmez” dediğini de not etmek gerekiyor.

Buna karşılık ABD tarafında da Çin’i itham eden açıklamalar artarak devam ediyor. Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton’ın yeni tip koronavirüsün Vuhan’daki bir “laboratuvardan” yayılmış olabileceğini iddia etmesi, Çin devlet ricali tarafından yoğun bir eleştiri ve tepkiyle karşılanmıştı. Cotton, “Bu hastalığın oradan yayıldığına dair bir kanıtımız yok ama bu soruyu sormamız gerekiyor,” diye de eklemişti. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın “Vuhan’da baş gösteren salgın, ne yazık ki, en iyi uygulamaları kullanmak yerine örtbas edildi. Bu muhtemelen dünyanın iki ayına mal oldu” şeklindeki açıklaması da bir başka krize neden oldu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Gıng Şuang ise O’Brien’ın açıklamalarını Çin’in virüsle mücadelesini kötüleme çabası şeklinde değerlendirerek bunun “ahlaksız ve sorumsuzca bir tutum” olduğunu söyledi.

Ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında Kovid-19 salgını ile yeni bir çatışma alanı ortaya çıkmış durumda.

Trump’ın “Çin virüsü” ısrarı

Yine ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Vuhan virüsü” şeklindeki söylemleri devam ederken ABD Başkanı Trump’ın “Bundan sonra bu virüsü Çin virüsü olarak adlandıracağım,” şeklindeki açıklaması ABD ve Çin arasındaki krizin giderek daha fazla derinleşmesine neden oluyor. Çin’in virüsle ilgili ABD ordusu imasına sinirlenen Trump’ın “Çin virüsü” söylemini ısrarla sürdürdüğü görülüyor. Virüs savaşlarına gelene dek ticaret savaşları, Güney Çin denizi, Tayvan, Sincan, Hong Kong ve Huawei konusunda karşı karşıya gelen iki ülkenin arasında yeni bir çatışma alanı oluşmuş durumda.

Diğer yandan ABD’de küresel araştırma şirketi Gallup’un yaptığı bir araştırma Amerikalıların Çin’e yönelik algılarının olumsuz bir eğilime yöneldiğini gösteriyor. Amerikalıların sadece yüzde 33’ü Çin’i olumlu görürken 2018 yılında bu rakam yüzde 53 idi. Yüzde 33 rakamı ABD-Çin ilişkilerinde bugüne kadar kaydedilmiş en düşük rakam olarak dikkati çekiyor. İki ülkenin kısa süre önce imzaladığı birinci faz ticaret anlaşmasının uygulanmasının giderek zorlaştığı belirtiliyor. Özellikle Çin basınında anlaşmanın devam edemeyeceğine ve revize edilmesine yönelik yorumlar giderek çoğalıyor.

Virüs salgını nedeniyle ABD çapında acil durum ilan eden ABD Başkanı Trump ise diğer yandan birinci faz ticaret anlaşması gereğince Çin’in 250 milyar dolarlık ürün alacağını hatırlatmayı unutmuyor. Fakat salgının yol açtığı aksamalardan dolayı ABD-Çin ikili ticareti yıllık bazda yüzde 19,6 azalırken Çinliler özellikle ABD’li bazı politikacıların virüs salgını üzerinden Çin’i suçlamalarını ve Huawei’ye yönelik yaklaşımlarını doğru bulmuyor.

İki ülke kısa süre önce medya alanında da karşı karşıya gelmiş ve ABD’nin beş Çinli medya kuruluşunu “yabancı misyon” olarak belirlemesinin ardından Çin; Washington Post, New York Times ve Wall Street Journal adına ülkede bulunan gazetecilere yasak getirmişti. Öte yandan ekonomik açıdan yaşanan resesyon da ciddi bir krizin habercisi gibi görünüyor. Virüs salgını bir yandan Çin’in satın alma kapasitesini küresel ekonomiyi sıkıntıya sokacak ölçekte etkilerken, ABD’nin de tedarik konusunda bağımlılığını ve zayıflığını ortaya çıkarmış durumda. Fitch Ratings’e göre, Hindistan ve Japonya’daki üreticiler ithal elektronik bileşenlerinin yüzde 60’ı konusunda Çin’e güveniyor. Amerikalı üreticiler ithal elektronik parçalarının yaklaşık yarısını Çin’den satın alıyor.

Küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Küresel salgın, küresel düzeni etkileyebilir mi?

Yeni tip koronavirüs salgınının Çin’de henüz başladığı anlarda Trump’ın Özel Danışmanı Peter Navarro’nun “ülkeyi terk eden fabrikalar geri gelecek” şeklindeki temennisi ve ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un “işlerin Kuzey Amerika’ya dönüşünü hızlandıracak” şeklinde öngörüsü Çin tarafından unutulmamış gibi görünüyor. ABD’nin her durum ve şartta Çin’i kuşatmaya dönük tahkim edilmiş bu iştahı, Çin devlet ricalinde genel kabul görmüş stratejik bir bilgi haline gelmiş vaziyette. Dolayısıyla küresel salgın üzerinden başlayan bu yeni tartışma küresel rekabeti hararetli bir seviyeye taşıyabileceği gibi aynı zamanda küresel düzen üzerinde de birtakım etkilerde bulunabilir.

Öncelikle Kovid-19 salgını küreselleşme fikrini tekrar sorgulanır hale getirdi demek mümkün. Milyonlarca insanın evlerine kapanmak zorunda kaldığı ve toplumsal sağlığın ciddi bir kriz ile karşı karşıya kaldığı şu günlerde hem ekonomide hem de siyasette korumacı ve popülist yaklaşımların daha yoğun bir şekilde yeniden tedavüle girmesi bekleniyor. Salgının özellikle Batıda göçmen ve yabancı karşıtı bir yaklaşıma dönüşmesi an meselesi gibi görünüyor. Bu noktada ABD ve Çin’in tahrip edici rekabeti sistemi kırılmaya götüren süreci hızlandırabilir.

Salgın nedeniyle küresel ticaret bozuluyor ve borsalar çöküyor. Dünya ekonomisi neredeyse kesinleşmiş bir durgunluğa doğru sürükleniyor. Buna karşılık bazı uzmanlar salgın üzerinden gelişen ekonomik sonuçları “küreselleşmenin ne olduğunun göstergesi” şeklinde yorumlayarak bu sonuçları telafi etmenin yolunun ise daha fazla küresel işbirliği olduğu yönünde fikir bildiriyor. Fakat salgının var olan küresel düzene öngörülemeyen bir darbe vurabileceği ve sistemi yeniden şekillendirebileceğine dair mebzul miktarda yoruma da rastlamak mümkün.

Sonuç olarak insanoğlu çok köklü toplumsal ve ekonomik bir krizin ya da dönüşümün kavşağında duruyor olabilir. Tükeniş emareleri gösteren sistemik form, 2008 yılında yaşadığı küresel kriz sonrasında içine girdiği buhranı atlatabilmiş görünmüyor. Yeni tip koronavirüs salgını bu çerçevede uluslararası sisteme ve işleyişine önemli bir etkide bulunabilir. Küreselleşmenin tersine işleyebilecek bir süreç tetiklenebilir.

Yaşadığı yoğun krizlerin ardından deforme olan küresel düzen, kendisini karşılıklı bağımlılık ve kolektif bir eylem modeli üzerinden yeniden inşa etmeye yönelik çok kutuplu bir biçime de yönelebilir. Bu bağlamda ABD ve Çin’in sürdürdüğü rekabetin söz konusu küresel düzenin yeniden şekillenmesinde kritik bir rolü olduğunu söylemek mümkün. Bir süre önce ticari konularda anlaşma emareleri gösteren iki ülkenin yeniden ve hızlıca çatışmalı bir döneme girmesi uluslararası sistemdeki düzensizliğin artacağını gösteriyor.

[ABD-Çin İlişkileri ve Çin’in Dış Politikası alanında çalışmalarını sürdüren Hüseyin Korkmaz Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü Uluslararası Güvenlik Anabilim Dalında doktora çalışmalarına devam ediyor]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Koronavirüs: Herkesin kendi başının çaresine baktığı yeni dünya

Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının yayılmaya başlamasıyla birlikte ülkelerin vatandaşlarını korumak için aldıkları önlemler öncelikle hastalığın yayılma hızını azaltmayı amaçlar bir şekilde okulların tatil edilmesi, uygun işlerde evden çalışma yöntemine geçilmesi ve sosyal ilişkilerin olabildiğince azaltılması oldu.

“Temassız” toplum; alışverişin az yapıldığı, dışarıda yemek yenilmeyen, tiyatro ve konserlere gidilmeyen, aile ziyaretlerinin yapılmadığı, yani masrafların oldukça kısıldığı ve harcamaların asgariye indiği bir toplum anlamına geliyor.

Ne var ki hastalığın yayılmaması için alınan önlemler ekonomik ve ticari anlamda ortaya başka bir sorunu çıkardı ki bunun etkileri salgından çok daha uzun süreceğe benziyor. “Temassız” toplum; alışverişin az yapıldığı, dışarıda yemek yenilmeyen, tiyatro ve konserlere gidilmeyen, aile ziyaretlerinin yapılmadığı, yani masrafların oldukça kısıldığı ve harcamaların asgariye indiği bir toplum anlamına geliyor. Hane halklarının sosyal ve kültürel hayatındaki kısıtlamalar ekonominin çarklarının dönmesini yavaşlatıyor ve bu durum hane halklarına da bir şekilde iş kaybı ve gelir azalması olarak geri dönüyor.

İktisadi hayattaki bu para döngüsünün farkında olan devletler son günlerde peş peşe destek paketleri açıkladılar. Bu kapsamda ABD’de kişi başına bin dolar verilmesinden tutun da serbest çalışanlara İtalya’da 500 avro ödenmesi, karantina sırasında çalışmaya devam edenlere fazladan ödeme yapılması, Japonya’da turizm sektörüne doğrudan nakit ödemeler gibi pek çok uygulama söz konusu. Kredi ödemelerinin ertelenmesi ise en yaygın uygulamalardan biri. Bu önlemlerle insanların hayatını idame ettirebilmesi, üretimin durmaması ve işten çıkarmaların önüne geçilmesi hedefleniyor.

Türkiye’nin koronavirüs paketi

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan önlem paketinde üretim, ticaret ve istihdamın devamını sağlamayı hedefleyen tedbirler duyuruldu. Devlet bir yandan hastalığın yayılmasını engellemek için sosyal izolasyona vurgu yaparken, bir yandan da bu izolasyonun neden olacağı ekonomik kaybı kontrol altında tutmak istiyor. Bu görevin zorluğunun herkes farkında ve sadece devletin alacağı önlemlerle başarılması imkânsız. Üretim çarklarının dönmeye devam etmesi için devlet, özel sektör, halk ve finans sektörünün işbirliği içinde davranması gerekiyor.

Ekonomik İstikrar Kalkanı adı verilen pakette koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler çerçevesinde iş kaybına uğrayan perakende, AVM, demir-çelik, lojistik, kültür, konaklama, gastronomi, tekstil, etkinlik ve organizasyon sektörlerinin vergi ve prim ödemeleri ertelendi. Bu salgın nedeniyle kazancı düşen, bu nedenle bankalara olan kredi ve faiz ödemelerini gerçekleştiremeyecek firmalara kolaylıklar sağlanacağı duyuruldu. Karşı karşıya olduğumuz bu yeni tip koronavirüs salgınının Türkiye ekonomisine özellikle önümüzdeki üç ayda olumsuz etkiler yapması bekleniyor. Bu nedenle bu üç ay boyunca reel sektörün üretime devam edebilmesi, edemediği takdirde de işçileri çıkarmaması önem arz ediyor. Bu şartlarda normalde işten çıkarılacak olan her kişinin maaşının birkaç ay daha ödenebilmesi için devletin firmalara desteği olacak. Bu destek de kısa süreli çalışma ödeneği kapsamında yapılacak. Ayrıca ihracatçının çalışmaya devam edebilmesi için stok finansmanı desteği sağlanacak.

Cumhurbaşkanı açıklamasında bu yardımların firmalara verilmesinin ön koşulu olarak kimsenin işten çıkarılmaması gerektiğini belirtti. Ayrıca Ekonomi Bakanı Berat Albayrak, bu pakette kendine yer bulamayan ve salgından olumsuz etkilenen sektörlerin de tedbirlere dahil edilebileceği, bunun için firmaların ilgili makamlara bilgi vermesi gerektiğini açıkladı.

Öngörmenin imkânsız olduğu bir noktadayız

Ekonomide aktörler işlerini öngörü ve beklentilere göre planlar. Ancak yeni tip koronavirüs kimsenin öngöremediği bir zamanda, bütün dünyanın bir numaralı tedarikçisi olan Çin’de ortaya çıktı. Önce sadece bu ülkeyi etkisi altına aldı ve pek çok ülke Çin’den tedarik edemedikleri ara ürün ve nihai ürünlerden dolayı üretim zincirinde sorunlar yaşadı. Hastalık haberlerinin ilk ayında dünyadaki üreticiler Çin yerine alternatif tedarikçi bulma derdine düştü. Fakat daha sonra yine öngörülemeyen bir şekilde salgın İran, İtalya ve Güney Kore’ye yayıldı. Şu an Avrupa bu salgın karşısında tüm sınırları kapatmış ve kıtadaki kültürel ve sosyal hayatı durdurmuş durumda. Buna bağlı olarak iktisadi hayat da çok yavaşladı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel içinden geçtiğimiz günleri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadıkları en zorlu günler olarak tanımlıyor. Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan Avrupa Birliği’nde (AB) yaşanan durgunluğun Türkiye’ye etkisi henüz tam olarak görülmedi. Bugünlerden itibaren etkilerin daha yoğun hissedilmesi, Nisan ayında ise derinleşmesi bekleniyor.

Türkiye açısından durumu inceleyecek olursak, öncelikle ülke içinde hastalığın yayılması henüz “peak” yapmadı, yani en üst seviyeye ulaşmadı. Bu noktayı görene kadar bir yandan vaka sayısı artacak diğer yandan da hastalığın bulaşmaması için sosyal izolasyon devam edecek. Sosyal izolasyonun pek çok işletmeye, esnafa, sanatkâra gelir düşürücü etkisi olacak. Örneğin kültürel aktiviteler azalacak, organizasyon şirketleri bir süre hiç iş yapamayacak, restoran, büfe gibi yerlerin satışları düşecek. En az etkilenen ise maaşlı kesim olacak. Satışları duran veya düşen esnaf hem kira, fatura, maaş ödemesi noktasında sıkıntı yaşayacak hem de kendi hayatını idame ettirecek geliri kazanması zorlaşacak.

Koronavirüs salgını haberleri ilk geldiğinde bazı ihracatçılarımıza Avrupa’dan ek siparişler gelmeye başlamış ve Çinli üreticiler yerine ikame edilen Türkiye firmaları bazı alanlarda fazla mesai yapmaya başlamıştı. Diğer yandan Çin’e ürün satan veya Çin’den gelen ara mallarla üretim yapan sektörler zor durumda kalmıştı. Şu anki tabloda ise Çin’le hiç bağlantısı olmayan sektörler bile zor durumda, çünkü ürettikleri malı en büyük alıcıları olan AB’ye satma konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Dünyadaki pek çok ülke içine kapanmış durumda. Ülkeler hayati malları satın almaya devam ederken, bu kriz ortamında lüks veya az gerekli sınıfına giren mallara olan talep düşüyor. Ayrıca Türkiye’de ülke içinde de daralan talep nedeniyle üretimde azalma muhtemel görünüyor. Yani Türkiye’deki üreticiler belirsiz bir süre hem iç ve dış talepteki daralma hem de arzda azalma yaşayarak iki farklı şokla baş etmek zorunda kalabilir.

Küresel resesyon beklentisi

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s (S&P) koronavirüs salgınına karşı alınan önlemlerle çok yavaşlayan dünya ekonomilerinin 2020 yılında hep birlikte bir resesyona gireceğini, dünyadaki ekonomik büyümenin yüzde 1 ila 1,5 arasında olacağını belirtiyor. Çin’den gelen Ocak ve Şubat ayı üretim ve büyüme verileri beklenenden çok daha kötü. ABD’nin en büyük yatırım bankası ve finansal hizmet kuruluşlarından Goldman Sachs’ın tahminine göre Çin ekonomisi 2020 yılının ilk çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 9 küçülecek.

Asya Kalkınma Bankası salgının etkilerini üç ayrı senaryoda hesapladı. Salgının 2 ay devam etmesi durumunda dünya ekonomisine maliyetinin 76,6 milyar dolar (yüzde 0,08’lik bir küçülme), 3 ay sürmesi halinde 155,9 milyar dolar (yüzde 0,18’lik küçülme), 6 ay sürmesi halinde ise 346,9 milyar dolar (yüzde 0,40’lık küçülme) olması bekleniyor. Bu senaryoların hepsinde Çin’in ödeyeceği maliyet küresel maliyetin yüzde 66’sına tekabül ediyor.

Koronavirüs bize ne öğretiyor?

İş dünyası yeni tip koronavirüs salgınının vuku bulmasından sonra pek çok değişikliği aniden yaşadı ve kabullendi. Çok zamandır konuşulan ama aksiyona geçilemeyen dijital dönüşüm konusunda koronavirüs salgını nedeniyle hızlı adımlar atılmaya başlandı. Evden çalışma ve uzaktan eğitim modelleri hızlı ve kesintisiz bir internet alt yapısı gerektiriyor. Bu noktada Türk Telekom da sorumluluğunun bilincinde olarak hem video konferans ve benzeri iletişim yöntemlerine olan artan ihtiyaç hem de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ihtiyaçlarını karşılamak için çok çalışıyor. İstanbul Ticaret Odası (İTO) gibi kurumlar sosyal teması minimize etmek için üyelerinin internet portalı üzerinden işlerini yürütmesini, işleri aksatmayacak şekilde yurt dışı temaslarının azaltılması veya durdurulmasını, tedarikçi ve müşterilerle iletişimin teknolojinin imkânları kullanılarak yapılmasını tavsiye ediyor.

Kovid-19 salgınıyla başa çıkmayı öğrendiğimizde, çoğu işin dijital ortamda yapıldığı bir dünyaya geçiş yapmış olacağız. Yeni iş ve çalışma modelleri ortaya çıkmış olacak ve en optimal çözümü sunanlar yeni iş fırsatlarından yararlanacak. Ayrıca bu sorunu aşarak ayakta kalabilen, yani öngörülemeyen krizlere karşı adaptasyon kabiliyeti ve bağışıklık geliştirmiş olan firma ve ülkeler öne çıkacak.

Bazı durumlarda yapılması gereken en iyi şey neyle karşılaşacağımızı bilmek ve en kötü senaryoya hazırlanmaktır. Bu bakımdan önümüzde zor geçecek birkaç ay olduğunu öncelikle kabul etmeliyiz. Bu birkaç ayda toplumsal dayanışmayı ön planda tutmak çok önemli. Maaşlı kesimin geliri azalan küçük esnaf ve dükkânlardan alışveriş ederek onlara destek olması küçük bir adımdır lakin bu da ekonomiye bir can suyu verir. Hem talebin hem de üretimin daraldığı bir noktada panik yapmadan, sosyal izolasyona riayet ederek hayatımızı devam ettirmek ve üretim çarklarının dönmesine katkıda bulunmak gereklidir. Devletin uygulamaya koyduğu teşviklerden gerçekten ihtiyacı olan kişi ve firmaların faydalanabilmesi için fırsatçılık yapılmasına meydan vermemek, ödeme gücü yerinde olanların erteleme yoluna gitmeyerek nakit akış zincirine katkıda bulunması, sistemde aksaklık görüldüğündeyse yetkili mercilere bilgi verilmesi önem arz ediyor. Ayrıca herkesin zor günlerden geçtiği bir dönemde topluma ve çevremize olabildiğince psikolojik destek sağlamak ve bilgi kirliliğine alet olmamak hepimizin faydasına olacaktır.

[Türk-Alman Üniversitesi’nde İktisat Bölümü Başkanı olan Prof. Dr. Elif Nuroğlu, uluslararası iktisat, yerçekimi modeli, ampirik uluslararası ticaret, ekonometrik modellemeler, ampirik makroekonomi, yapay sinir ağları ve fuzzy yaklaşımlar alanlarında çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

İtalya’da koronavirüs travması

İtalya 22 Şubat’ta koronavirüs nedeniyle ilk ölüm vakasını kaydetmişti. Bundan önce ilk koronavirüs, 23 Ocak’ta Çin’in Hubey eyaletinden gelip Milano havaalanından ülkeye giriş yapan, kısa bir süre sonra Roma’da hastalanan iki Çinli turistte ve 6 Şubat’ta hastalığın çıktığı yer Vuhan’dan yeni dönmüş bir İtalyan vatandaşında görülmüştü. Bu ilk vakaların ardından İtalyan yetkililer, hastalığın 31 Aralık’ta ortaya çıktığı Çin’e tüm uçuşları yasaklamıştı. Avrupa Birliği (AB) içinde bu tedbiri alan ilk ülke olan İtalya, buna ilaveten uluslararası havaalanlarını da termal kameralarladonatmıştı. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte, özgüvenle “İtalya’nın uyguladığı önleme sistemi Avrupa’nın en katısıdır” demişti.

Bu ilk hastalar iyileşerek taburcu edilmişti. Fakat Milano’dan 60 kilometre uzaklıktaki Codogno kasabasında 14 Şubat’ta yeni bir vaka, aile hekimi tarafından basit bir grip olarak değerlendirilip tedavi önerilerek eve gönderilmişti. Hasta sadece iki gün sonra bölgedeki hastaneye akut solunum yolu enfeksiyonu şikâyetleriyle yeniden başvurduğunda gerekli önlemler alınmamış, virüs diğer hastalara ve görevlilere bulaşmıştı. Vakalar artınca testler yapılmaya başlanmış olmakla birlikte, virüs artık o bölgede yayılmıştı. Bahsedilen “hasta sıfır” (malato zero) Çin’den dönen bir arkadaşıyla buluşmuştu. Fakat daha sonra arkadaşına uygulanan test negatif çıkmış ve DNA incelemesinden virüsün kaynağının Münih veya Finlandiya olabileceği anlaşılmıştı.

Enteresan olan, virüsün sadece 16 bin sakini olan Codogno’ya nasıl vardığının bugüne dek anlaşılamamış olmasıdır. Bununla birlikte, tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan Codogno’nun, sakin bir kasaba olmasına rağmen bu epideminin merkezi olması şaşırtıcı görülmemeli. Kuzey İtalyalılar, nüfusu az ve yeşili bol yerleşimlerde yaşayıp ulaşım imkânlarını kullanarak, her gün çalışma ve eğitim için çevredeki büyük şehirlere gidip gelirler.

Avrupa ülkeleri arasında kültürel, sosyal ve ekonomik entegrasyon o kadar yüksek ki binlerce kişiyi mahsur bırakarak veya tedarik zincirini kırarak bütün bağlantıları birden koparmak mümkün değil. Ayrıca bununla alakalı bir acil eylem planı da bulunmuyor.

Hükümet 22 Şubat’ta epideminin yayıldığı on bir belediyeyi “kırmızı bölge” ilan ederek okulları tatil etti; hatta evden çıkma yasağı uygulayarak karantinaya aldı. Mart başında ise İtalya’daki vaka sayısı AB ülkeleri arasında en hızlı artışı gösterdi. Bu artışın, virüsün ilk ortaya çıktığı Çin dışında dünyadaki ikinci en yüksek artış olduğu görülünce, 4 Mart’ta yurt genelinde ilk, orta ve yükseköğretim kurumlarında eğitime ara verilmesi kararlaştırıldı. 8 Mart’ta ise virüsün yayılmasının önlenemediği görülünce, İtalya Başbakanı Conte, ülkenin kuzeybatısında vakaların en yoğun görüldüğü Lombardiya bölgesinin bütün illerini, bunlara ek olarak da kuzeyde bulunan on dört ilin karantinaya alınması kararını verdi. Sonraki gün ise 60 milyondan fazla insanın hareket özgürlüğünü kısıtlayacak şekilde, bütün ülke karantinaya alındı.

Peki, pandeminin merkezi olan Çin’den ve komşusu Güney Kore’den sonra en çok sayıda vaka nasıl oldu da binlerce kilometre uzaklıkta bulunan İtalya’da ortaya çıktı? Neden İtalya’daki vaka sayısı Çin’le çok daha yoğun ilişkileri olan Japonya’dan bile daha fazla? Bu meselenin anlaşılabilmesi için, elbette İtalya’ya has bazı hususiyetlerin hatırlanması gerekiyor. Ülkede Kovid-19 sebebiyle görülen ölüm oranı, yüzde 4’ün üzerine çıkarak, Çin’de görülenden bile daha yüksek bir rakama ulaştı. Bu acı verici bilgileri toplamak hiç kolay değil elbette. Ama bahsi geçen bölgelerdeki tüm ölüm vakalarında koronavirüs tespit edilmişse de ölümlerdeki tek ve hakiki sebebin bu virüs olup olmadığının tespiti, mevcut kriz ortamında yapılamıyor.

Mülteci krizinde olduğu gibi, bu salgında da AB kurumlarının meselelere hızlı ve net bir çözüm üretmekte veya acil bir eylem planı kurgulamakta zorlandığı açıkça görüldü. Bu sorun sadece İtalya için değil, AB’ye üye bütün ülkeler için de ciddi bir tehlike arz ediyor.

Aslında virüs krizini yöneten Sivil Savunma’ya (Protezione Civile) ve medyaya demeç veren uzmanlara göre, bu sebeplerden biri İtalya’nın yaşlı bir nüfusa sahip olması. Maalesef Kovid-19 virüsü bağışıklık sistemi daha zayıf olan ve halihazırda başka hastalıklardan muzdarip yaşlıları doğal olarak daha çok etkiliyor. 2015 yılında ülkenin 65 yaş ve üzeri nüfus oranı yüzde 22’ye yakınken, 14 yaş altı nüfusu ise sadece yüzde 14’tü. Bu verileri daha iyi anlayabilmek için Türkiye ile bir karşılaştırma yapılabilir. 2015’den beri artış göstermiş olsa da aynı yılda Türkiye’nin 65 yaş üstü vatandaşlarının nüfusa oranı sadece yüzde 8 iken 14 yaş altı nüfus oranı yüzde 26 olarak kaydedilmiştir.

Vakaların fazlalığının sebeplerinden biri de elbette tedbirlerin geç alınmış olmasıdır. Örneğin Türkiye’de İtalya ile bütün uçuşlar 29 Şubat tarihinde durdurulmasına rağmen, İtalya Çin uçuşlarını ancak sonraki gün durdurdu. Buna rağmen, AB’nin başka bir ülkesinde alınmayan bu tedbir ciddi polemiklere yol açtı. Bazı uzmanlara göre, uçuşlar durdurulmadan önceki haftalarda Çin’den veya epideminin görüldüğü diğer ülkelerden gelen herkesin kendi evinde karantinaya alınması ve sağlık personeli tarafından müşahede altında tutulması gerekiyordu. Fakat bu yapılmadı. Bununla beraber unutulmamalı ki Çin, uluslararası turizme en çok para harcayan ülke. İtalya’ya gelen Çinli turist sayısı de sadece 2019 yılında 3,1 milyonu bulmuştu.

Doğrudan uçuşlarda en azından Çin’den gelenlerin kaydı alınabilirdi. Ancak uçuş yasağı konulduktan sonra, virüsün görüldüğü bölgelerden gelen yolcuları kontrol edebilme şansı büyük oranda azalmıştı. Nitekim havaalanlarına konulan termal kameralar, yüksek ateşe yol açan birçok hastalığı tespit edebilse de henüz semptomların görünmediği bir Kovid-19 taşıyıcısını tespit edemiyor. Bu noktada en büyük sorunu, AB’nin temellerinden olan ve kişi, mal ve hizmetlerin serbest geçişini sağlayan Schengen Anlaşması teşkil etmiştir. Uçuşlar iptal edildiği halde, başka ülkeler üzerinden aktarma yapan veya başka bir Schengen ülkesine uçup farklı yollarla ülkeye giriş yapan kişiler dolayısıyla Çin’le irtibat tamamen kesilemedi. Bu noktada, AB’nin en büyük ülkesi olan Almanya’nın çekingen tutumları dikkat çekici. Bu satırlar yazılırken Milano Linate havaalanından İtalya’nın diğer bölgelerine giden uçuşların büyük bir kısmı iptal edildiği halde, Paris veya Londra ile bağlantılar haricinde, diğer Avrupa ülkeleriyle uçuşların devam ettiği endişeyle izlendi. Sadece Avusturya Schengen anlaşmasını askıya alıp eski gümrüklerine polis ve sağlık kontrollerini yeniden koydu. Viyana daha önce mülteci krizinde benzer bir tavır sergilemişse de gümrüklerin virüs konusunda ne kadar etkili olabileceğine dair ciddi şüpheler bulunuyor.

Avrupa ülkeleri arasında kültürel, sosyal ve ekonomik entegrasyon o kadar yüksek ki binlerce kişiyi mahsur bırakarak veya tedarik zincirini kırarak bütün bağlantıları birden koparmak mümkün değil. Ayrıca bununla alakalı bir acil eylem planı da bulunmuyor. Bununla beraber, mülteci krizinde olduğu gibi, AB kurumlarının meselelere hızlı ve net bir çözüm üretmekte veya acil bir eylem planı kurgulamakta zorlandığı açıkça görüldü. Bu sorun sadece İtalya için değil, AB’ye üye bütün ülkeler için de ciddi bir tehlike arz ediyor.

Sorunun büyümesinin nedeni olarak sayılabilecek bir başka problem de İtalya’daki sağlık sektörüdür. Avrupa ülkeleri arasında en düşük yatak sayısına sahip olan hastaneler İtalyan hastanelerdir. Bu sayı Türkiye’ye nazaran daha yüksek olsa da nüfusun ortalama yaşına kıyasla yetersiz kalıyor. Her mahallede bulunan aile hekimlerine bakıldığında başarılı gibi görünse de sistem böyle bir krizin yönetilme sürecinde yetersiz kaldı. Şu anda hükümet yoğun bakım ünitelerinin kapasitesini artırmak gayesiyle solunum cihazları üretmek üzere, karantinada bulunan bir fabrikaya mühendis subaylar gönderdi.

Alınan tedbirlerin çok net olmaması da insanlar arasında ara ara paniğe neden oluyor. Sokağa çıkma yasakları gündeme geldiği anda, gıda stoklarında bir sorun yaşanmadığı halde, ilk önce marketlere koşuldu. Kırmızı bölgeler artmaya başladıkça, memleketine dönmek isteyen vatandaşlar tren garları ve havaalanlarını doldurdular. Ciddi bir iç göçün yaşandığı ülkede, hemen ailelerinin yanına dönmek isteyen binlerce insanın etkisiyle, virüsün yayılma olasılığı arttı. Panik hapishanelere bile sirayet etti. Mahkûmları korumak amacıyla, aileleriyle yapacakları yüz yüze görüşmeler askıya alındı. Bu sebeple -ve muhtemelen yüz yüze görüşmelerin askıya alınması yerine genel af umudu taşıyan mahkûmların bulunduğu- en az 22 ıslah evinde çıkan isyanlarda 12 kişi hayatını kaybetti.

Tüm bu yaşananlara rağmen, ilk vakalardan sonra İtalya’nın aldığı tedbirlerin fazlaca çekingen olduğu düşünülüyor. İlk karantina kararları önemli olmakla birlikte, coğrafi kapsamının daha geniş olması bekleniyordu. Coğrafi kapsamın beklenenden dar tutulmasının sebebi, yetkililerin vatandaşlar arasında gereksiz bir panik havasının yayılmasını engellemek ve ekonomik etkileri en aza indirmek arzusuydu. Unutmayalım ki Codogno, endüstri merkezi olan Milano ve 2018 yılında 12,1 milyon turisti misafir eden Venedik’in hemen yanı başında bulunuyor. Elbette bu bölgelerdeki yöneticilerin büyük bir kısmının ana muhalefet partisi Kuzey Ligi (Lega Nord) mensubu olması da karantinanın sınırlandırılması konusunda siyasi bir çekince doğurmuş olabilir.

Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala, İtalyanların meşhur hafife alma tavrı ve pozitif yaklaşımına güvenerek, ısrarla #Milanononsiferma (Milano durmaz) kampanyasına devam etti. Aynı partiye (Partito Democratico [Demokrat Parti]) mensup ulusal lider Nicola Zingaretti ise toplantılarına ve Milano’da miting düzenleyerek kameralar karşısındaki olağan hayatına devam etti. Fakat birkaç gün sonra sosyal medyada bir video yayınlayarak virüs kaptığını ve evde karantinada kalacağını açıkladı.

Diğer taraftan, bazı uzmanlara göre, İtalya buzdağını ancak zirvesi yüzeye çıktıktan sonra fark edebildi. Yani olağan tedavilere cevap vermeyen ilk ağır vaka ortaya çıktıktan sonra Kovid-19 testleri uygulanmaya başlandı. Ayrıca pandeminin mevsim itibariyle griplerin yoğun olduğu bir döneme rast gelmesi de vaka artışları konusunda şüphe uyandırmamış, sadece Çin’den gelen hastalara özel bir protokol uygulanmıştı. Muhtemelen Ocak ayının ortasından itibaren hastanelerde görünen ilk vakaların Çin’le bir bağlantısı yoktu. Bu vakalarda daha önce rastlanmış, solunum sistemini ağır etkileyen H1N1 ve N3N2 virüsü tedavisi ve protokolü uygulanmıştı.

Eğer bu son yorum doğruysa İtalya’nın uyguladığı tedbirler diğer Avrupa ülkelerinde de vakitlice uygulanmazsa maalesef Kovid-19 virüsü başka bölgelerde de benzer bir şekilde hızla yayılacaktır. Eski Başbakan Matteo Renzi’nin ifadeleriyle “İtalya, Avrupa’nın deneme tahtası olmuştur” ve bu İtalya’ya özel bir durum olmasa da sadece ilk vakayı teşkil etmiştir.

Bugün “bella vita” (güzel hayat) ülkesinde hayat durmuş durumda. Canlı ve hareketli sokakların yerine sessizlik ve endişe hâkim. Buna rağmen umutlar tükenmiş değil ve insanın aklına Boccaccio’nun Decameron’u geliyor: 1348 yılındaki veba salgınından kurtulmak için on genç Floransa’dan kaçarak bir köye sığınırlar. Orada yalnızlık, sıkıntı ve korkuyu gidermek için, her genç sırayla sonu mutlu biten bir hikâye anlatır ve böylece ortaya unutulmaz bir eser çıkar.

[Prof. Dr. Michelangelo Guida İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA