İdlib krizi: BM çıkmazda, AB için son şans

Cemiyet-i Akvâmın (Milletler Cemiyeti) kuruluşu dünya barışını korumak için Birinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından atılan ilk adımdı. Birleşmiş Milletlerin (BM) bugün Suriye’deki iç savaş karşısında yaşadığı iflasın bir benzeriyle de uluslararası arenadan silindi. 

Almanya’nın 1939’da Polonya’yı işgali bu yapıyı uluslararası sahneden silse de aslında Milletler Cemiyeti’nin kepenk kapatmasına neden olan olaylar dizisi Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Versailles anlaşmasının hemen ardından başladı. İtalyan milliyetçilerin 1919’da Yugoslavya’nın Fiume limanını işgalini, aynı yıl Polonya ve Çekoslovakya’nın zengin kömür yataklarına sahip Teschen bölgesi için yapılan çatışmalar izledi. 1920 yılındaysa Polonya bu kez önce Litvanya’nın Vilna kentini, ardından Rusya’nın 80 bin kilometrekarelik toprağını işgal etti. Bunları 1931 yılındaki Mançurya ve 1935 yılındaki Habeşistan krizleri takip etti. Tüm bu çatışma ve kriz süreçlerinde saldırgan tarafı durduracak güçten ve yaptırım kapasitesinden mahrum olması, Milletler Cemiyeti’nin sonunu getirdi. ABD’nin bu yapıyı terk etmesi de İkinci Dünya Savaşı’nın kapılarını açan önemli faktörlerdendi.

İdlib, BM için olduğu kadar AB açısından da bir turnusol kâğıdı halini aldı. Ve bu turnusol kâğıdı bizlere, AB’nin, Suriye’nin bugün geldiği durumdaki rolünü inkâr ederek hiçbir sorumluluk almak istemediğini söylüyor.

Uluslararası toplum gerek BM gerek Avrupa Birliği (AB) kurumlarının insani krizler ve çatışmalar karşısındaki etkisiz kalışlarına neredeyse bir asır sonra yeniden tanıklık ediyor. 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışıyla sembolize edilen Soğuk Savaş’ın bitişi, hayal edilen küresel refahı temin etmek yerine, bir dizi çatışma ve krizin tetikleyicisi oldu: Birinci Körfez Savaşı, Yugoslavya iç savaşı, Çeçenistan savaşı, Yukarı Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali, Irak’ın işgali, Afganistan’ın işgali, Arap Baharının ardından Libya, Mısır ve Suriye’de oluşan istikrarsızlık alanları… Bu çatışma listesindeki ülke ve bölgelerin ortaya koyduğu mutlak müşterek çıktı ise sayıları on milyonlarla ifade edilen düzensiz göçmenler oldu. Listelediğimiz bu çatışma alanlarından kaçan sivillerin ezici bir çoğunluğunun yolunun Türkiye’ye çıkması ise Anadolu’nun sahip olduğu jeopolitik konumun kaçınılmaz bir sonucuydu.

AB ve BM’nin İdlib’de yaşananlar karşısında sergilediği tepkisizlik, Suriye konusunun artık uluslararası toplumun radarından çıkartılarak, ABD ile Rusya arasındaki bir meseleye indirgendiği izlenimini uyandırıyor.

BM son nefesini İdlib’de verdi

Bu savaşları durdurmak ve barışı korumak için kendisinden beklenen rolü oynamakta aciz kalan Birleşmiş Milletler bugünlerde son nefesini İdlib’de vermiş durumda. ABD’nin “Yüzyılın Anlaşması” adı altında sunduğu ve Filistin halkının haklarını savunan tüm BM kararlarının çöpe atılması anlamına gelen plandan sonra, İdlib’deki insani krizde düştüğü durum, 2020 yılı itibarıyla bu kurumun beyin ölümünün gerçekleştiğine ve artık fişinin çekilmesini beklediğine işaret ediyor. AB’yi de bu sürecin dışında tutmak mümkün değil. Yugoslavya iç savaşında Fransa’nın Sırbistan’ı, Almanya’nın Hırvatistan’ı kollayan politikaları, Libya’daki iç savaş başladığında Fransa’nın BM kararı olmadan bu ülkeyi havadan bombalamaya başlayarak savaşın tarafı haline gelmesi ve Arap Baharının ardından Avrupa’nın demokrasi talep eden kitlelere sırtını dönerek Mısır’da Sisi, Libya’da Hafter gibi diktatör eğilimli askeri aktörleri desteklemeye yönelmesi, Brüksel’deki karar mekanizmasının niyetinin küresel bir refahtan ziyade Avrupa ile sınırlı bir refah toplumu meydana getirmek olduğunu teyit etmiştir. Nitekim bu noktada İdlib, BM için olduğu kadar AB açısından da bir turnusol kâğıdı halini aldı. Ve bu turnusol kâğıdı bizlere, AB’nin, Suriye’nin bugün geldiği durumdaki rolünü inkâr ederek hiçbir sorumluluk almak istemediğini söylüyor.

Türkiye’nin Zeytin Dalı harekâtı ve Barış Pınarı harekâtıyla devam ettirdiği bu güvenli bölge oluşturma misyonu, bugün İdlib’de Bahar Kalkanı harekâtıyla yeni bir aşamaya ulaştı.

BM ve AB’nin İdlib’deki insani krize karşı sergilediği duyarsız yaklaşım, son dokuz yılla sınırlı değil. Yakın tarih incelendiğinde, 1960’lı yıllardan bu yana gerek Suriye’de gerek ise Lübnan’da yaşanan acılara damgasını vuran Esed hanedanının suçlarının Batı dünyası tarafından göz ardı edildiği görülür. 2011 yılında Arap Baharının etkisiyle Dera’da başlayan ayaklanma, Suriye tarihinde Esed rejimine yönelik ilk halk tepkisi değildi. Bu tepkinin doruğa çıktığı noktalardan biri 1982’deki Hama ayaklanmasıydı. Son dokuz yıldaki iç savaşın da merkezlerinden biri olan Hama, 1982 yılının Şubat ayında Hafız Esed’e karşı başlatılan ayaklanmada, rejim güçleri tarafından yerle bir edildi. Üç hafta boyunca karadan ve havadan yoğun şekilde bombalanan kentteki can kaybının ne kadar olduğu bugün dahi bilinmiyor. Rejim güçlerinin (30 yıl sonra bir kez daha tekrarlayacakları şekilde) kimyasal silah kullandıkları Hama katliamında ölenlerin sayısının 10 ila 30 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Bunlara ayaklanmanın bastırılmasının ardından gerçekleştirilen toplu idamların dahil olup olmadığı da net değil.

Esed hanedanının Batı ile çifte standartlarla örülmüş ilişkileri

Esed yönetimi bu süreçte, iç savaşı bitirme bahanesiyle girdiği Lübnan’da, çatışmaların tarafı haline gelerek bu ülkenin halkına da acılar yaşattı. Lübnan’ın tarihî ve jeopolitik önemi haiz Bekaa vadisinin, yine Suriye’nin bu ülkeyi işgal altında tuttuğu 1980’li yıllarda, PKK dahil uluslararası terör örgütlerinin yuvası haline gelmesi de tesadüf değildi. Fakat Esed rejiminin Suriye ve Lübnan topraklarında işlediği suçlar, 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgalini takiben ABD tarafından kurulan koalisyonda yer almasıyla, bir anda temize çekildi. Esed’in (1 milyar dolar karşılığında da olsa) Irak karşıtı koalisyona katılmış olması, Suriye ile Mısır ve ABD arasındaki iletişimin yeniden başlamasını sağladı. Hafız Esed’in 2000 yılındaki ölümü ve yerine Beşşar Esed’in geçmesiyle Suriye’nin demokratikleşmesi yönünde yeşeren umutlar kısa sürdü. Suriye ordusu 2001 yılında Beyrut’u terk etti, ama aynı yılın Eylül ayında reform yanlısı milletvekilleri tutuklandı.

2002’de ABD Başkanı Bush tarafından “şer eksenine” dahil edilen Esed hanedanının etrafındaki çember, eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin 2005 yılında suikasta kurban gitmesinde yine Şam yönetiminin parmağının bulunduğu yönündeki iddialar nedeniyle daha da daraldı. 2007 yılında Deyr ez Zor’da Kuzey Kore yardımıyla inşa ettiği nükleer tesisi İsrail tarafından vurulan Esed rejimini uluslararası izolasyon ve baskıdan kurtarmak için yardıma koşan ise bu defa dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy oldu. 2008 yılında Esed’i Paris’te ağırlayan Sarkozy, Hariri suikastının ardından uluslararası toplumdan yalıtılan Suriye’ye Batı’nın kapılarını bir kez daha açtı. Sarkozy bunun öncesinde benzer bir jesti, 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçildikten kısa bir süre sonra dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi’yi Paris’te ağırlayarak yapmıştı. Kaddafi’nin devrilmesi için Fransız savaş uçaklarını BM kararını beklemeden havalandıran Sarkozy’nin, 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçim kampanyası için Kaddafi’den 8 milyon dolar bağış(!) aldığı iddiası ise 2019’da su yüzüne çıktı.

Beşşar Esed henüz devrilmediği için, Suriye liderinin Sarkozy ile ya da bir başka Batılı liderle bu tür bir ilişki içine girip girmediğini henüz bilemiyoruz. İşte Şam’da neredeyse yarım yüzyılı geride bırakan Esed hanedanının Batı ile çifte standartlarla örülmüş ilişkilerinden bir kesit. Esed hanedanının bugüne kadar Batı ile yaptığı anlaşılan kirli anlaşmalar yoluyla, içine yuvarlandığı tüm krizlerden kendini temize çıkarma kapasitesine baktığımızda, İdlib’de yaşanan insani krize uluslararası toplumun gözlerini neden yumduğunu da anlamak zor olmuyor.

Münih Güvenlik Raporu’nda İdlib yok

Bu göz yummanın somut işaretlerinden biri, aslında henüz bir ay önce kendisini göstermişti. Şubat ayının ikinci haftasında 56.’sı düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı öncesinde yayımlanan Münih Güvenlik Raporu 2020’de, Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken bir husus göze çarpıyordu: Raporun 15. sayfasında 2020 yılı için izlenmesi gereken kriz bölgelerine dair hazırlanan bir liste bulunuyordu. Ne var ki Burkina Faso ve Etiyopya’nın dahi içinde olduğu bu listede Suriye’nin ya da İdlib’in adı geçmiyordu. Münih Güvenlik Konferansı için çalışan uzmanların ve listeyi hazırlayan Uluslararası Kriz Grubu’nun (International Crisis Group) değerlendirmelerinde, Suriye ve İdlib bir kriz bölgesi olarak görülmüyordu. Peki, bu ne anlama geliyordu? Konferansın hemen ardından yine Anadolu Ajansı’nda yayımlanan değerlendirmede [1], en basit yorumla, içerdiği karmaşık problemler ve göçmen sorunu nedeniyle Suriye’nin Avrupa ve uluslararası toplum için bir tabu haline gelmiş olabileceğine işaret edilmişti. Nitekim AB ve BM’nin İdlib’de yaşananlar karşısında sergilediği tepkisizlik, Suriye konusunun artık uluslararası toplumun radarından çıkartılarak, ABD ile Rusya arasındaki bir meseleye indirgendiği izlenimini uyandırıyor.

Yeni göçmen akını AB’nin eteklerini tutuşturdu

Fakat rejimin 2020 yılının ilk günlerinden itibaren İdlib vilayetinin tamamını ele geçirme hedefiyle başlattığı saldırı ve yeniden alevlenen sığınmacı sorunu, bu meselenin ABD ile Rusya arasında çözülemeyecek kadar karmaşık olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Yaklaşık 4 milyon Suriyelinin daha Türkiye sınırlarına dayanmasıyla beraber Ankara, 18 Mart 2016’da imzalanmasından bu yana AB’nin üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği Mülteci Mutabakatı Anlaşmasını rafa kaldırdı ve sınırlarını düzensiz göçmenlerin geçişine açtı. AB’nin bu hamleye tepkisi ise bugüne kadar sağlamadıkları maddi yardımın 1 milyar avroluk kısmını vermeyi ve Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturulmasını teklif etmek oldu.

2015 yılında 856 bin 723 düzensiz göçmenin Avrupa ülkelerine Türkiye üzerinden ulaşmış olmasının AB üyesi ülkelerin başkentlerinde yarattığı travma bir kez daha canlandı. 2015’te Avrupa’ya ulaşan bu göçmenlerin yüzde 56’sı Suriye, yüzde 24’ü Afganistan, yüzde 10’u ise Irak vatandaşıydı. Bugün düzensiz göçmen kaynağı olan bu ülkelerde 5 yıl öncesine göre istikrarsızlık daha da artmış vaziyette. Üstelik AB liderlerinin de itiraf etmek zorunda kaldıkları gibi, onları asıl endişelendiren halihazırda Yunanistan sınırına ulaşan düzensiz göçmenler değil, Rusya ve Esed rejiminin saldırılarıyla Türkiye sınırına baskı yapan 4 milyon kişilik göçmen dalgasının Avrupa’ya ulaşma ihtimali.

Türkiye’nin erken uyarısı dikkate alınmadı

Oysa Türkiye henüz 2012 yılında, can kayıpları 5 bin civarındayken, Suriye’deki iç savaş birinci yılını doldurduğunda, bu ülkenin kuzeyinde uçuşa yasak bölge oluşturulması yönünde uluslararası topluma ilk çağrılarını yapmıştı. O dönemde başbakanlık görevinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan 1 Eylül 2012’de, Suriye’nin kuzeyinde oluşturulacak uçuşa yasak bölge ile sivillerin sığınabileceği bir tampon bölgeye ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekmişti. Fakat (İkinci Dünya Savaşı’nın galiplerinden olma ve nükleer silah sahibi olma parametreleriyle inşa edilmiş) Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden (BMGK) olumlu yanıt alınamamıştı.

Savaşın giderek ivme kazandığı 2013 yılının Temmuz ayında ise Washington’da dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Dönemin ABD Genelkurmay Başkanı General Martin Dempsey ABD Kongresine ve dönemin Başkanı Obama’ya, ülkesinin Suriye’ye yönelik askeri seçeneklerinin neler olabileceğine dair bir mektup yazdı. Kamuoyuna yansıyan bu mektup o dönemde Türk basını tarafından yetersiz şekilde değerlendirilerek “ABD’nin Esed rejimini devirmek üzere harekete geçeceği” şeklinde yorumlandı. Oysa Dempsey’in mektubu, Batı’nın Orta Doğu’daki meselelere bakış açısının tipik bir yansımasıydı. Dempsey Beyaz Saray başta olmak üzere ABD yönetimine bir maliyet hesabı çıkarmış, askeri operasyonlara dair beş seçenek sunmuştu.

Dempsey’in önerdiği ilk seçenek, Suriyeli muhaliflere yıllık 500 milyon dolara mal olacak silah, mühimmat ve eğitim yardımıydı. Ne var ki Amerikan Genelkurmay Başkanı Dempsey, bu seçeneğin uygulanması halinde Amerikan silahlarının istenmeyen grupların eline geçebileceği riskine dikkat çekiyordu. İkinci seçenek Esed rejiminin ömrünü kısaltacak türden, rejim güçlerinin askeri kapasitesini sınırlayacak saldırılar yapılmasıydı. Dempsey’e göre bunun maliyeti milyarlarca doları bulabilirdi. Dempsey’in ABD yönetim kademelerine sunduğu üçüncü seçenek “uçuşa yasak bölge” ilanıydı. Ancak bunda hem ABD askerlerinin yükleneceği risk hem de maliyet artacaktı. Dempsey’e göre “uçuşa yasak bölgenin” 2013 yılındaki aylık maliyeti 500 milyon dolar ile 1 milyar dolar arasında değişmekteydi. Dördüncü seçenekte ise Türkiye ve Ürdün sınırlarında, Suriyeli sivillerin sığınması için tampon bölgelerin oluşturulması yer alıyordu. Ki bu da hem askeri risklerin hem de maliyetin üçüncü seçenekteki düzeyi bulması demekti. Dempsey’in önerilerindeki beşinci ve son seçenek ise hem uçuşa yasak bölge ilanını hem füze saldırılarını hem de Suriye topraklarına binlerce Amerikan askerinin indirilmesini kapsıyordu. Bu seçeneğin ise ayda 1 milyar doların üzerinde maliyeti olduğunun altını çiziyordu.

ABD’nin 2013’teki kâr-zarar hesabı İdlib’de insanlığı iflas ettirdi

Resmi olarak ortaya konmasa da, dönemin ABD Başkanı Obama’nın bu önerilere yanıtı, 2009’daki küresel ekonomik krizle mücadele eden ülkesinin böyle bir maliyeti karşılayamayacağı yönünde oldu. Obama’ya göre hâlâ Birinci Körfez Savaşı’nın borçlarını ödemekte olan ABD’nin, küresel ekonomik kriz ortamında Suriye için böyle bir harcama yapması mümkün değildi. Bu yanıt, Esed rejiminin kimyasal silah saldırılarına karşı yine Beyaz Saray tarafından çizilen kırmızı çizgilerin defalarca delik deşik edilmesini beraberinde getirdi. ABD’nin 2013 yılında bir ticari işletme mantığıyla yaptığı bu kâr-zarar hesabı, bugün İdlib’de telafisi hiçbir parayla karşılanamayacak boyutta insanlığın iflasına dönüştü.

Ne var ki Türkiye o dönemde ABD’nin bu basit kâr-zarar hesaplarına rağmen işin peşini bırakmadı. 2015 yılında, bu kez terör örgütü DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de artan etkinliğinin kırılması için, ABD hava gücünün İncirlik üssünden operasyon düzenlemesi gündeme geldi. Türkiye Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölgeler de oluşturulması talebiyle konuyu müzakereye açtı. Fakat hem ABD’nin İncirlik’i terör örgütü PKK/YPG’ye destek sağlamak için kullanmak istemesi hem de Obama’nın Suriye topraklarında güvenli bölge kurulması için ABD askerlerini kullanmaktan imtina etmesi, bu çabaların bir kez daha sonuçsuz kalmasına neden oldu. Nitekim Türkiye Suriye iç savaşının beşinci yılında hem sınırlarını terör tehdidinden korumak hem de sivillerin evlerine dönüşünün yolunu açmak için, ülkenin kuzeyinde güvenli bölgeler oluşturma misyonunu kendi imkanlarıyla başlattı. Fırat Kalkanı harekâtı, Türkiye’nin gerek NATO müttefikleriyle gerekse AB üyeleriyle anlaşamadığı çözümün ilk halkası oldu. 24 Ağustos 2016’da ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın Ankara ziyaretiyle çakışan harekâtı Cumhurbaşkanı Erdoğan şu sözlerle uluslararası topluma izah ediyordu: “Tüm liderlere Suriye’de güvenli bir bölge oluşturulmasını, burada mülteci sorununu çözebileceğimizi ısrarla söyledik”.

Türkiye’nin Zeytin Dalı harekâtı ve Barış Pınarı harekâtıyla devam ettirdiği bu güvenli bölge oluşturma misyonu, bugün İdlib’de Bahar Kalkanı harekâtıyla yeni bir aşamaya ulaştı. Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin elinde fonksiyonunu yitiren Birleşmiş Milletler’den bir şey beklemek artık mümkün değil. Bununla birlikte, mevcut durum hem 2016’da imza koyduğu mutabakatı uygulamak hem de 50 yıldır Esed hanedanına temin ettiği korumanın yol açtığı hasarları gidermek adına, en azından güvenli bölge oluşturulması yönünde ortaya koyacağı diplomatik bir inisiyatifle, hatalarını telafi etmek için Avrupa Birliği’ne son bir şans sunuyor.

[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Avrupa sığınmacılar gelmesin diye ‘değerlerini’ Yunanistan’da askıya aldı

Avrupa Birliği‘nin (AB) insan onuru ve haklarına saygı gibi temel değerlerini dış sınırlarından gelen sığınmacı akını nedeniyle askıya alması, Batılı devletlerin bu kuralları uygulama konusundaki çifte standardını gösteriyor.

Dünyadaki savaşların ve çatışmaların temel nedeni olan gelir eşitsizliği ve güvenlik sorunlarını çözme yönünde adımlar atmak yerine Avrupa ile sınırlı bir refah toplumu meydana getirmeye çalışan AB, sığınmacı testini de geçemedi.

Türkiye’nin sınır kapılarını açtığı haberini alan sığınmacıların, Edirne’deki sınır bölgesinden karşı tarafa geçme çabaları devam ediyor. Ne var ki, Yunanistan‘ın AB’nin de desteğini alarak uyguladığı insanlık dışı müdahale nedeniyle sığınmacılar, kimi zaman yaşamlarına mal olan bir dram yaşıyor.

Ülkelerindeki iç çatışmalardan kaçarak daha iyi bir yaşam hayaliyle sınırı geçmeye çalışan sığınmacıların sayısı resmi verilere göre şu ana kadar 130 bini aştı.

Yunanistan’ın AB’yi arkasına alarak, yaşam hakkını hiçe sayar boyutta sığınmacılara gerçek mermilerle hedef gözetmeksizin ateş açması, insan hakları savunucusu Avrupa’nın güvenilirliğinin sorgulanmasına neden oldu.

Kriz 2015’te başlamıştı

Bundan 5 yıl önce patlak veren sığınmacı krizi, hem Şengen Bölgesi’nin işlerliğini tartışmaya açmıştı, hem de üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarını gün yüzüne çıkarmış, Avrupa, varoluş kriziyle karşı karşıya kalmıştı.

AB, bu krizi aşmak için Türkiye ile 18 Mart 2016’da bir mutabakat imzaladı. Türkiye’nin mutabakattan doğan yükümlülüklerini yerine getirmesi sayesinde Ege Denizi rotasından AB’ye doğru olan göç akını önemli ölçüde azaldı ve göçmenlerin hayatlarını kaybetmelerinin önüne geçildi.

Bununla birlikte, göç krizinin en önemli sonucu, Avrupa’da zaten var olan aşırı sağ akımların kriz ortamından beslenerek, yabancı ve göçmen düşmanlığı, İslamofobi gibi düşüncelerine geniş destek bulması oldu.

Geçen yıllarda Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağ ve popülist partilerin oylarını artırması, kimi yerlerde iktidar ortağı olması, Avrupa değerlerini sorgulamaya açtı

En son 23-26 Mayıs 2019’da yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ise Avrupa’da aşırı sağ ve popülist akımların yükseliş eğiliminin sürdüğünü gösterdi.

Avrupa, Türkiye’yi göç krizinde yalnız bıraktı

Avrupa’da tüm bunlara sahne olurken Türkiye’de de siyasi tarih kitaplarında ilerde önemli yer tutacak gelişmeler yaşandı.

Türkiye, bir yandan FETÖ tarafından gerçekleştirilen 15 Temmuz hain darbe girişiminin yaralarını sarmaya çalışırken, bir yandan da Suriye’deki mazlumların umudu olmayı sürdürdü.

Yıllardır Avrupa’ya, göç sorununun kaynağının Suriye olduğunu ve buradaki insani dram ve katliamlar sona ermedikçe krizin de bitmeyeceğini anlatan Türkiye, bir yandan da 40 milyar dolar harcayarak, kendi imkanlarıyla sığınmacılara ev sahipliği yaptı.

Yaklaşık 3,7 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapan Türkiye’nin yaşadığı son acı hadise ise İdlib’de 33 Türk askerinin şehit olması oldu.

Bu saldırının ardından Türkiye batıdaki sınır kapılarını açarak, Avrupa’nın sözlerini yerine getirmediğini ve artık göç yükünü tek başına omuzlayamayacağını muhataplarına tekrar iletti.

Avrupa’nın kabusu geri döndü

Türkiye’nin sınır kapılarını açmasıyla on binlerce sığınmacı Yunanistan’a akın etti ancak Yunanistan’ın uluslararası hukuku hiçe sayarak, sığınmacılara insanlık dışı muamele etmesi ve kimileri üzerinde gerçek mermi kullanarak can kayıplarına neden olması tepki çekti.

Brüksel’in Yunanistan’a AB’nin kurucu değerlerini anlatmak yerine, sınır güvenlik birliklerini bölgeye sevk edeceğini ve Yunanistan’a bu politikasında maddi manevi destek olacağını açıklaması ise yaraya tuz bastı.

AB içinde uygulanan mal ve can güvenliği, kişinin onuruna ve haklarına saygı, yaşam hakkı gibi değerler, savaştan kaçan sığınmacılar içinse yok sayıldı.

Yunanistan’ın bir ay süreyle sığınma taleplerini askıya aldığını açıklaması ise insan hakları savunucusu AB’de hoşgörüyle karşılandı.

Gelin görün ki uluslararası hukukta sığınmacıların korunması ülkelerin keyfine bırakılmış bir durum olmadığı gibi ülkelerindeki ölüm tehlikesinden kaçarak güvenli bir liman arayan bu insanların belirtilen standartlara uygun biçimde kabul edilmesi gerekiyor.

AB ve BM kanunları açıkça çiğneniyor

AB kanunları, iltica talebinde bulunan kişilere, barınma gibi temel ihtiyaçların karşılanmasını zorunlu tutuyor ve bu kişilerin temel haklarına da saygı duyulması gerektiğini belirtiyor.

AB’nin göç politikasının bel kemiğini oluşturan 2003 tarihli “Dublin Sözleşmesi” de uluslararası koruma talep eden kişinin iltica sürecinin hangi üye ülkede başlatılması gerektiğini belirliyor.

“Dublin Sözleşmesi”nin 2013’teki son güncellenmiş haline göre, iltica talebinde bulunan kişinin sürecinin AB’ye ilk giriş yaptığı ülkede başlatılması gerekiyor.

Ancak AB, 2015’teki sığınmacı krizinin sınır ülkelerinde yarattığı baskı nedeniyle “Dublin Sözleşmesi”ni tam olarak uygulamıyor. Halihazırda üye ülkeler sözleşmeyi tekrar düzenlemeye çalışıyor.

1951 Mülteci Sözleşmesi ve 1967 Mültecilerin Statüsüne Dair Protokol’ün koruyucusu olarak hizmet veren Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine (BMMYK) göre, mültecilerin korunması devletlerin birincil sorumluluğunda.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 14’üncü maddesinde de “Herkes zulüm karşısında başka ülkelerde sığınma talebinde bulunma ve sığınma hakkından yararlanma hakkına sahiptir.” ibaresi yer alıyor.

Ekonomik çıkarlar değerlerin önüne geçti

Avrupa ülkelerinin uluslararası hukuku çiğneme ve temel değerlerine menfaati ölçüsünde uyma konusunda sicili kabarık.

Arap Baharı’nın ardından Avrupa’nın demokrasi ve özgürlük arzusuyla sokaklara dökülen Orta Doğu halklarına sırtını dönerek, özellikle Mısır’da darbeci Sisi ile iş tutması niyeyse AB’yi rahatsız etmiyor.

Benzer şekilde, Libya’da iç savaş çıkartan ve binlerce sivilin kanı elinde olan Darbeci Hafter’in yanında yer alan Fransa ve bazı Avrupalı devletler, bunu gizleme ihtiyacı hissetmiyor.

AB’nin aldığı kararlarda ekonomik çıkarlarının ağır bastığı görülüyor. Diğer ülkelere verilen demokrasi veya temel hak tavsiyelerinin de bu nedenle içi boş kalıyor.

Dünyadaki savaşların ve çatışmaların temel nedeni olan gelir eşitsizliği ve güvenlik sorunlarını çözme yönünde adımlar atmak yerine Avrupa ile sınırlı bir refah toplumu meydana getirmeye çalışan AB, sığınmacı testini de geçemedi.



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Almanya ırkçılıkla mücadele için önce sorunla yüzleşmeli

Nazi yönetimindeki Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda aldığı mağlubiyetle ırkçı ideoloji yenilgiye uğrasa da aradan geçen dönemde Almanya‘da ırkçılık fikri ve eğilimi hayatta kalmayı başardı. Hatta bu eğilimin temsilcileri kaybedilen savaşın yaraları henüz tazeyken yeni oluşumlarla tekrar siyaset sahnesine dahil olmaya çalıştı.

Nitekim sağ eğilimli Alman Partisi (DP) ilk Alman Federal Meclisinde yer almayı başarmış ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yönetiminde Hür Demokrat Parti (FDP) ile birlikte üçlü koalisyona dahil olarak ilk Alman Federal Hükümetinin de parçası olmuştu. İlk üç hükümetin koalisyon ortağı olan DP, 1961 seçimlerinde meclise giremeyerek siyasi serüvenini noktalamış oldu. DP’nin yanında ayrılıkçı Bavyera Partisi ile BP’den daha sağ olan Alman Muhafazakar Parti-Alman Sağ Parti (DKP-DRP) de ilk meclise girmeyi başardı. Bunların yanı sıra Sürgün Edilenler ve Haklarından Yoksun Bırakılanlar Liginin (BHE) listesinden meclise giren eski Nazi üyesi Theodor Oberlander’in 1953’te bakan olarak 4. Alman Federal Hükümetinde görev alması, Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisinin (NSADP) Almanya’yı yıkıma sürüklemiş olmasına rağmen hem sağ partilerin hem de eski Nazi mensuplarının siyasette ve federal Almanya hükümetlerinde aktif rol aldıklarını gösteriyor. Her ne kadar 1961’den sonra Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (NPD) ve Alman Halk Birliği (DVU) gibi sağ partiler, 2017 yılına kadar meclise girememiş olsa da ırkçılar farklı örgütlenme şekillerinde faaliyet göstermeye devam etti. Bu zaman diliminde siyasi arenada ırkçılar etkin olamasalar da aynı düşüncedeki Gruppe Freitel, Oldschool Society, Kameradschaft Süd gibi terör örgütleri varlığını ve eylemlerini Almanya’da sürdürmeye devam etti. Özellikle 9 kişinin ölümünden sorumlu tutulan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü 2011 yılına kadar aktifti.

Sağ partilerin yasaklanmasına yönelik davalar sürerken oluşan boşluğu doldurmak üzere 2013 yılında kurulan Almanya için Alternatif (AfD) partisi 2017 yılında güçlü bir şekilde meclise girmeyi başardı. Dolayısıyla yasa dışı örgütlenen ırkçıların yanı sıra siyaseten de ırkçı ideolojinin temsil edildiği yeni bir düzen oluştu. Bu gelişmelerle birlikte Almanya’da hızla artan ırkçı saldırılar sağ cenahın giderek güçlendiğini ve ırkçı ideolojinin tekrar şiddete meyilli hale geldiğini gösteriyor. Özellikle son dokuz ay içinde gerçekleşen Kassel Bölge Valisi Walter Lübcke cinayeti, Yom Kippur (Kefaret Günü) bayramında Sinagoga silahlı saldırı, “Gruppe S”, dört camiinin bomba ihbarı üzerine tahliye edilmesi ve 20 Şubat’ta Hanau’da meydana gelen terör saldırısı Almanya’nın Nazi sorununu en açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Esasen geleneksel Nazi yapılanmasından ziyade artık yeni bir uluslararası ırkçı organizasyon şekliyle karşı karşıyayız. Özellikle bu tür mecralarda yapılan paylaşımların İngilizce olması yeni bir tür uluslararası örgütlenmeyi gözler önüne seriyor.

Yeni nesil ırkçı yapılanma

Ancak saldırıların bireysel olmasına işaretle çoğu kez faili harekete geçiren sebebin ırkçılık değil ruhsal sağlık sorunları olduğuna dair medya yer alan haber ve yorumların aksine teröristlerin her birinin eylem öncesinde internet sitelerinde faşizm içerikli manifesto yazıları ve videolar paylaştıkları hatta bazılarının çok uzun süre bu tür paylaşımlarda bulundukları tespit edildi. Irkçı bir ideolojiye sahip olan bu insanlar, internet ortamında fikir alışverişinde bulunarak birbirlerini destekliyorlar. Dolayısıyla fiziki bir birlikten ziyade sanal dünyada bir araya gelen yeni nesil ırkçılar, manifesto ve videolar paylaşarak fikirlerine destekçi buluyor ve böylece ırkçı ve faşist fikirlerini onaylatmış oluyorlar. Bunların yanı sıra terör eylemlerini videoyla kayıt altına alarak paylaşmaları, onların yalnız olmadıklarını gösterirken, kendi ideolojileri uğruna yaptıkları ‘kahramanlıklarını’ da diğer faşist zihniyetli insanlara göstermek ve böylece onlara örnek olmak istedikleri de anlaşılıyor. Nitekim 2019 yılının Mart ayında Yeni Zelanda’da meydana gelen terör saldırısında da ırkçı terörist, saldırıyı canlı yayında paylaşarak aynı etkiyi uyandırmayı hedeflemişti.

Esasen geleneksel Nazi yapılanmasından ziyade artık yeni bir uluslararası ırkçı organizasyon şekliyle karşı karşıyayız. Özellikle bu tür mecralarda yapılan paylaşımların İngilizce olması yeni bir tür uluslararası örgütlenmeyi gözler önüne seriyor. Almanya’nın Halle şehrinde gerçekleşen terör saldırısında, saldırganın İngilizce konuşması ve Hanau saldırganının İngilizce bildiri ve video paylaşımında bulunmuş olması sadece Almanca konuşan bir kitleye değil dünyanın çeşitli yerlerinde aktif olan bir kitleye seslendiğini ve onlarla fikir paylaşımında bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bahsedilen bu yeni nesil uluslararası faşizm eğilimli sanal örgütlenmenin sadece Almanya’yı değil bütün dünyayı yakından ilgilendiren bir problem olduğunu gösteriyor.

Diğer bir açıdan bakıldığında işaret edilen her bir terör eyleminin münferit bir olay olarak gerçekleşmesiyle birlikte teröristlerin ruhsal hastalıklarından dolayı böyle bir eyleme giriştiklerinin iddia edilmesi olayın ehemmiyetini görmezden gelinmesine neden oluyor. Dolayısıyla internet ortamında yapılan ırkçı paylaşımlar ve sanal faşist örgütlenmeleri görmezden geliniyor. Vahşi terör eylemleri sonrasında teröristlerin psikiyatrik rahatsızlıkları olduğunun iddia edilmesiyle faşist ve ırkçı düşüncelerinin üstü kapatılmaya çalışılıyor. Elbette bu tür terör eylemlerini gerçekleştiren insanların ruh ve akıl sağlığının yerinde olduğunu söylenemez. Ancak birçok terör uzmanına göre ruhsal problemler ve ırkçılık birbirinden uzaklaşan değil tam aksine birbirini harekete geçiren içgüdüler. Bu anlamda, sosyal çevreden izole bir şekilde hayatını sürdüren ve ırkçı forumlarda sosyalleşen bu tek tip saldırgan modeline karşı önlemler alınması gerekiyor. Her ne kadar bu insanlar izole bir hayat yaşıyor gibi görünseler de eylem öncesinde bu fikirlerini mutlaka birileriyle paylaşmaya çalışıyorlar. Son yıllarda karşılaştığımız bu tek tip ırkçı terörist profiline uyan insanların yaptıkları ideolojik paylaşımların ciddiye alınması ve takip edilmesiyle ancak onlara karşı mücadele edilebilir. Nitekim Hanau örneğinde saldırgan kendi dünyasında kurduğu faşist teorileri kendine saklayamamış ve çevresiyle paylaşmıştı. Hatta bu fikirlerini mektup yoluyla yaymaya çalıştığı da biliniyor. Ancak bütün bunlara rağmen mahkeme tarafından ciddiye alınmamış ve ruhsatlı silahına el konulmamıştır. Dolayısıyla ihmallerin ve önemsizleştirmenin bir sonucu olarak bir terör olayı vuku bulmuş oldu. Anlaşılıyor ki bu kişilerin ırkçı eğilimlerini ciddiye almamak ve önemsememek bu tür terör eylemlerinin sadece önünü açmaktadır. Dolayısıyla bu tutumla aşırı sağ probleminin çözüme kavuşması imkansızdır. Artık Almanya’da ve dünyada uluslararası ırkçı ve faşist bir örgütlenmenin varlığını kabul etmek ve onlara karşı harekete geçmek gerekiyor.

Irkçı terör saldırılarında yabancı düşmanlığı ve farklı dünya görüşüne sahip insanlara olan düşmanlık söz konusu olsa da son yıllarda bu ırkçı eğilimin İslam ve Müslüman düşmanlığına doğru evrildiğini ifade etmek gerekiyor.

Medya ve siyasetin rolü

Her ne kadar bu tür ırkçı terör saldırılarında yabancı düşmanlığı ve farklı dünya görüşüne sahip insanlara olan düşmanlık söz konusu olsa da son yıllarda bu ırkçı eğilimin İslam ve Müslüman düşmanlığına doğru evrildiğini ifade etmek gerekiyor. Nitekim son yıllarda camilere yönelik terör saldırılarının sayıları önemli ölçüde arttı. Ayrıca tesettürlü kadınlara yönelik çirkin ve tahrik edici hakaretler sıkça gündeme geliyor. Bu kapsamda ırkçılığı İslam düşmanlığına dönüştüren etkenler arasında medyanın rolüne özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Nitekim Erfurt Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmanın sonucu bunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmaya göre, Almanya devlet yayın organları olan ARD ve ZDF kanallarında yapılan haberler yüzde 80 oranında olumsuz bir İslam algısı yansıtıyor. Bild ve Spiegel gibi yayın organları da İslam’a karşı olumsuz tutumlar içeren yayınları nedeniyle sık sık eleştirilerin hedefi olmakta. Özellikle 11 Eylül sonrası dönemde İslam, terör ve şiddetle ilişkilendirilerek bu dine yönelik olumsuz bir algı oluşturulduğu bir vakıa. Medyanın benimsediği dışlayıcı ve düşmanlaştırıcı dilin yanı sıra İslam dininin Alman siyasetinde sürekli gündem malzemesi olarak kullanılması ve tartışma konusu yapılması da İslamiyetle ilgili olumsuz algının başlıca sebepleri arasında. Örneğin tesettürün Alman toplumundaki yeri, okullarda yasaklanması gibi tartışmalar dolayısıyla İslamiyet, Alman siyasetinde sürekli gündemdeki bir tartışma konusu olarak tutuluyor. Özellikle 2018 yılında İslam’ın Almanya’ya aidiyeti çok uzun süre siyasetçiler arasında tartışıldı. Hatta Almanya Federal Cumhuriyeti İçişleri Bakanı Horst Seehofer, İslam’ın Almanya’ya ait olmadığını açık bir şekilde ifade etmişti. Siyasilerin İslam hakkındaki tartışmalarının yanında Almanya için Alternatif (AfD) partisi açık bir şekilde ırkçılık ve İslam düşmanlığı yapıyor. Alenen aşırı sağ eğilimin siyasi kolunu temsil eden AfD, 2017 yılında geçekleşen genel seçimlerde yüzde 11,5 oy alarak 94 milletvekili çıkardı. Hatta 2019 yılında gerçekleşen Saksonya eyalet seçimlerinde AfD yüzde 27,5 oranını buldu. Bu oranlar Alman toplumunda sağ siyasete olan eğilimin arttığını açıkça ortaya koyuyor. Medyanın ve siyasetin benimsediği dilin sonucu olarak giderek yayılan İslam ve Müslüman karşıtlığı AfD’nin oy oranında artışla doğrudan bağlantılı. Ayrıca Hanau saldırganının yayınladığı manifestoda görüşlerini desteklemek için medyadan ve siyasilerin söylemlerinden kaynak göstermesi, medyanın ve siyasilerin bu tür terör eylemlerine olan katkılarını açıkça ortaya koyuyor.

Hedef göçmen nüfusu tedirgin etmek

Berlin Hür Üniversitesi’nden (FU Berlin) siyaset bilimci Carsten Koschmieder’e göre, doğrudan bir bağlantısı olmasa da AfD mensuplarının söylemlerinin Hanau’da gerçekleşen terör saldırısı gibi olaylara dolaylı etkisi bulunuyor. Öte yandan, AfD’nin önde gelen politikacılarından Björn Höcke’nin, göçle birlikte Alman nüfusunun yok olacağına dair sözleri ile Hanau saldırganının yazdığı manifestoda içerik bakımından paralelliklerin bulunması AfD ile ırkçı saldırganların arasındaki yakın ilişkinin apaçık göstergesi. Bu zamana kadar hedef olarak camileri seçen aşırı sağcıların, son saldırıda görüldüğü üzere nargile kafelere yönelmesi de bu ilişkinin bir tezahürü. Nitekim AfD’den son zamanlarda gelen açıklamalarda, yabancı uyrukluların rağbet ettiği nargile kafeler, kapatılması gereken tehlike yuvaları olarak nitelendirilmişti. Diğer bir ifadeyle, ırkçı teröristlerin ve ırkçı siyasilerin söylemleri arasındaki paralellik, bir bakıma ideolojik birliği gösterirken diğer yandan ikisinin de yabancılar ve azınlıklar üzerinde bir tedirginlik meydana getirmek gibi bir ortak hedefi mevcut. Dolayısıyla açık bir şekilde fikir ve eylem birliği bulunuyor.

Özet olarak Almanya hükümeti kritik bir dönemeçten geçiyor. Ülkede artan İslam ve yabancı düşmanlığı artık sadece söylem ile yetinmeyerek terör saldırılarıyla fiziki bir boyut kazandı. Bugüne kadar bu tür saldırıların ciddiye alınmaması, basitleştirilmesi ve önemsenmemesi Hanau örneğinde karşılaştığımız gibi saldırıları katliam boyutuna taşıdı. Medyanın olumsuz İslam algısı, siyasi partilerin İslam’a ilişkin tutumu ve son seçimlerde yukarı doğru ivme kazanan ırkçı parti AfD’nin başarısı, Almanya’da açıkça bir sağ eğilimin varlığını ve gün geçtikçe taraftar kazandığını gösteriyor.

[Lisansüstü eğitimine Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde devam eden Abdulsamet Bayram aynı üniversitenin Küresel ve Bölgesel Araştırmalar Merkezi’nde Almanya uzmanı olarak çalışmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Orta Doğu’da silahlanma yarışı 2019’da da hız kesmedi

Her sene küresel silahlanmaya dair oldukça kapsamlı bir yıllık hazırlayan Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsünün (IISS) 2019 yılı raporu, Orta Doğu’da silahlanmanın seyrine dair önemli bilgileri içeriyor. Ancak son senelerde olduğu gibi 2019’da da birçok uluslararası silahlanma kurumu, Katar, Yemen ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) askeri harcama verilerini kamuoyuna sunmadı. Yapılan açık kaynak araştırmaları sonucunda, bu analiz çerçevesinde, bu devletlerin askeri harcamaları da tahmini rakamlarla sunulacak.

Silahlanma verilerinin incelenmesi ve anlamlı bir analiz yapılması sadece okurları değil, zaman zaman araştırmacıları dahi yanıltacak düzeyde zor olabiliyor. Birçok uluslararası stratejik araştırma kurumunun yöneticileri tarafından da vurgulandığı gibi, silahlanma piyasası, okuması ve öngörmesi zor bir piyasa. Bu duruma biraz da olsa açıklık getirmek adına, güvenlik harcamalarının esasen askeri harcamalar (askeri unsurların tedariki ve bakım-onarım, askeri personel giderleri), savunma harcamaları (ülke orduları, paramiliter kuvvetler ve askeri operasyon ve ARGE giderleri) ve savunma-güvenlik harcamaları (askeri ve savunma harcamalarının birleşimi) olmak üzere üç parametre üzerinden ölçüldüğünü hatırlatmak faydalı. Burada yapılacak olan analiz, savunma harcamalarına dair olup askeri harcamalara dair bilgiler de sunmayı hedefliyor.

Körfez güvenlik iklimi dikkate alındığında, İran-Irak ile Suudi Arabistan-BAE arasında bir Tukidides tuzağı olarak adlandırılan “rakibin fazla güçlenmesinden duyulan korkuyla savaşın tercih edilmesi” potansiyeli giderek daha da belirginleşiyor.

Silahlanma verilerinin önemli parametrelerinden biri olan savunma harcamalarının toplam gayrisafi yurtiçi hasıladaki (GSYH) payı göz önüne alındığında, 2017’den bu yana devam eden düşüşün 2019 yılında da devam ettiği görülüyor. Bu durumun başlıca sebebi Orta Doğu’da sıcak çatışma bölgelerinin 2017 yılından itibaren daha istikrarlı bir hale gelmesi ve coğrafi değişiklik hedefleyen büyük ölçekli askeri operasyonların azalması. Ayrıca GSYH’nin nominal değerinin yükselmesinin, özellikle Arap yarımadasındaki savunma harcamalarının toplam harcamadaki payına negatif yönde bir etki yaptığı söylenebilir.

Hürmüz boğazında yaşanan hareketlilik ve Yemen krizinin daha derin bir boyuta ulaşması, bu iki cenah arasında Tukidides tuzağına yakalanma olasılığını her geçen sene daha da artırıyor.

2019 yılı özelinde savunma harcamalarının GSYH’ye oranı bakımından Umman, Suudi Arabistan, Irak, Cezayir, İsrail, Kuveyt, Ürdün, Bahreyn ve İran savunmaya bütçelerindeki en yüksek payı ayıran devletler olarak öne çıkıyor. Bölgeye bu anlamda liderlik eden Umman GSYH’sinin yüzde 11,7’sini savunma harcamalarına ayırırken, Suudi Arabistan yüzde 10,1 ve Irak yüzde 9,1 gibi oldukça yüksek oranlarla ikinci ve üçüncü sırada yer aldılar. Bu veri esasen bir devletin kendini ne kadar tehdit altında hissettiğini kanıtlamak için kullanıldığından, bu üç ülkenin bölgede mevcut statükoya dair en yüksek endişeyi taşıyan devletler olduğu söylenebilir.

Bölgeye bu anlamda liderlik eden Umman GSYH’sinin yüzde 11,7’sini savunma harcamalarına ayırırken, Suudi Arabistan yüzde 10,1 ve Irak yüzde 9,1 gibi oldukça yüksek oranlarla ikinci ve üçüncü sırada yer aldı.

2019 yılında Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın küresel savunma harcamaları, küresel toplamın yüzde 10,3’üne denk geliyor. Bölgesel bazda Orta Doğu, Kuzey Amerika, Asya ve Avrupa’dan sonra dördüncü sırada yer aldı. Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin savunma harcamaları tekil olarak incelendiğinde, 2015-2017 arasındaki düşüşün 2019 yılı itibariyle sona erdiği görülüyor. Bu değişiklikte rol oynayan en önemli faktörlerden birini, bölge ülkelerinden Umman, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan’ın hava kuvvetlerinde geniş çaplı modernizasyonlara ve yeni filolar oluşturmaya yönelik alınan kararları oluşturuyor.

Bölge bazında Suudi Arabistan’ın Orta Doğu silahlanma yarışındaki liderliği 2019 yılında da devam ederken, savunma harcaması sıralamasında ikinci sırada BAE geliyor. Irak, İsrail, Türkiye ve İran da bu iki ülkenin ardından bölge ortalamasının üzerinde savunma harcaması yapan devletler. Körfez güvenlik iklimi dikkate alındığında, İran-Irak ile Suudi Arabistan-BAE arasında bir Tukidides tuzağı olarak adlandırılan “rakibin fazla güçlenmesinden duyulan korkuyla savaşın tercih edilmesi” potansiyeli giderek daha da belirginleşiyor. Bu bağlamda, bölge ordularının son senelerdeki durumu incelendiğinde, İran-Irak tarafındaki 800 bin kişilik muvazzaf askeri personel karşısında, Suudi Arabistan-BAE cephesinde bu rakam 300 bine yakın. Suudi Arabistan-BAE cephesinin insan gücü anlamındaki eksikliğini Mısır ordusuyla gidermeyi planladığı göz önüne alınırsa, Suudi-BAE-Mısır üçlüsünün muvazzaf askeri kuvvetinin 750 bine ulaştığı görülüyor. Hürmüz boğazında yaşanan hareketlilik ve Yemen krizinin daha derin bir boyuta ulaşması, bu iki cenah arasında Tukidides tuzağına yakalanma olasılığını her geçen sene daha da artırıyor. Bu durum da devletleri güvenlik duruşlarını yükseltmeye, dolayısıyla orduyu genişletmeye ve daha yüksek savunma harcaması yapmaya itiyor. Körfez askeri ikliminde önemli konumda olan Katar ve Umman arasında ise bir “kirpi ikilemi” oluştuğu gözlemlenebilir. Her ne kadar Katar ve Umman Körfez güvenlik atmosferindeki rollerini arttırmak istese de bu iki devlet İran, Suudi Arabistan, Irak ve BAE gibi güçlerle yakınlaştığı takdirde onların tahakkümüne girme riskiyle karşı karşıya.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika devletlerinin içinde bulunduğu bu ikilem ve tuzaklar, onları saldırı-savunma dengesinde mutlak avantaj kazanma arayışına itiyor. Bu bağlamda, Orta Doğu ülkeleri bölgedeki taarruz kapasitesi en yüksek muharip uçaklar, balistik füzeler ve İHA’ları tedarik etmeye çalışırken, bir yandan da en etkili hava savunma sistemlerini satın alıyorlar. 2019 yılı bu tarz stratejik silah sistemlerinin tedarikleri bağlamında düşünüldüğünde, İsrail, Suudi Arabistan, BAE, Katar, Türkiye ve Mısır’ın öne çıktığı gözlemlenebilir. Bu bağlamda Suudi Arabistan, THAAD yüksek irtifa hava savunma sisteminin son adımı olan füze tedarik sözleşmesini 2019 Temmuz ayında imzaladı. Toplamda 5,3 milyar dolar tutarındaki bu sistem tedariki, Suudi Arabistan’ı bölgedeki en modern hava savunma sistemine sahip ülke konumuna getirecek. BAE’nin ise RQ-21A Blackjack taktik insansız hava aracından 20 adet ve CH-47F Chinook kargo helikopterinden ise 10 adet daha sipariş etmesi, denizlerdeki taktik keşif, istihbarat ve sınır ötesi operasyonların artacağına işaret edebilir. BAE’nin bu tedariklerinin Yemen’de ve Libya’da yürüttüğü askeri operasyonlarla doğrudan alakalı olduğu anlaşılıyor. Katar’ın 24 adet Apache AH-64E taarruz helikopteri ve AMRAAM hava-hava füzesini uzatılmış menzil versiyonundan tedarik etmeye çalışması, Körfez krizlerine karşı saldırı-savunma dengesini korumak adına yapılmış bir hamle olarak yorumlanabilir. Türkiye’nin elektromanyetik top, Akıncı SİHA, TF-2000 gibi projelere ciddi anlamda yatırım yapması ve Rusya ile Su-35 ve Su-57 uçaklarının tedariki üzerine görüşmeler yapması, bölgede modernleşen hava muharebe araçlarına karşı savunma kapasitesini arttırma amaçlı adımlar olarak görülebilir.

Devletlerin savunma harcamalarına dair yapılan tekil analizler, her ülkenin saldırı-savunma dengesinde hangi açıdan daha zayıf hissettiğini ortaya çıkarsa da, bölgesel düzeyde devletlerarası tehdit algısının 2019 yılında da yükseldiği verilerden anlaşılabilir. Arap Baharının başlangıcından bu yana devam eden süreçte, Orta Doğu ülkeleri sıcak çatışma alanlarında henüz tam olarak bir projeksiyona varamadığından, güçlenmeyi ve sert gücü tercih ediyorlar. Ancak bu noktada, büyük resme bakıldığında, 2019 yılı içinde ABD ve Rusya’nın ilk 100 savunma şirketleri içinde yer alan firmalarının toplamda 300 milyar dolar sipariş aldığının altını çizmek gerek. Bölge ülkeleri arasında giderek hızlanan silahlanma yarışının, en nihayetinde bölgenin kaynaklarının büyük güçlere aktarımı manasına geldiği sıkça gözden kaçırılan bir gerçek. Bölge devletleri hem silahlanma yarışı sebebiyle kaynaklarını olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde büyük güçlere aktarmakta hem de artan saldırı kapasiteleri sebebiyle devletlerarası ilişkilerde savaşı tercih etmeleri kolaylaşabilmekte.

Bu bağlamda bakıldığında, 2019 yılı da bölge devletleri adına, çözümün “kaybetmenin” farklı bir derecesi olan savaşta arandığı ve çok daha anlamlı yatırımlarda değerlendirilebilecek önemli kaynakların yapısal statükoyu beslemek için kullanıldığı gözlemlenmiştir. Orta Doğu ülkeleri adına rasyonel olan davranış, bir silahlanma yarışı yapılacaksa bile bunu yerli savunma sanayileri vasıtasıyla gerçekleştirmektir. Zira bu hızda ve derinlikte 10 sene daha devam edecek bir silahlanma yarışı, hem bölgesel saldırı-savunma dengesini sarsacak hem de bölgenin önemli askeri güçlerini tamamen dışarıya bağımlı hale getirecektir.

[Orta Doğu’da silahlanma ve güvenlik konularında çalışan Furkan Halit Yolcu Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nde (ORMER) araştırmacı olarak görev yapmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Batılı Müslümanlar yol ayrımında

İkinci Dünya Savaşı’nda başta Yahudiler olmak üzere Romanları, sosyalist ve komünistleri, yaşlı ve bakıma muhtaç özürlüleri, kısaca milyonlarca insanı vahşice katleden Alman elitlerinin torunları, şimdilerde Müslümanları “sorunsallaştırıyor”. Almanya’da üç milyonu aşkın Müslüman nüfusun on yıllardır sindirilmesine ve ötekileştirilmesine bütün dünya şahit oldu. Önceleri ara ara gerçekleşen ve Müslümanların varlığına kasteden vahşi saldırılar, içinde bulunduğumuz zaman diliminde neredeyse vakayı adiye haline gelmiş gibi gözüküyor. Henüz Yahudilere yapılan örgütlü katliam gibi bir vaka söz konusu olmasa da, Batılı ülkelerde yaşayan sıradan bir Müslüman, benzer bir sonla karşılaşmayacağından artık emin olamıyor. Son dönemde özelde Almanya’da, genelde Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanlar, günün birinde camilerinde taranarak öldürülebileceklerini, ev ve işyerlerinin her an molotof kokteylleriyle yakılabileceğini, sokakta yürürken öldüresiye dövülebileceklerini düşünür hale geldiler. Müslümanlar bu duruma bir çare arıyorlar.

Müslümanların İslamofobi karşısında çözüm arayışı

Almanya ve diğer Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanlar, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra hedef haline getirilmelerinin önüne geçmek için, uzun süredir uygun bir strateji arıyorlar. Şu ana kadar Müslümanların ekseriyeti tarafından kabul gören herhangi bir stratejinin var olduğunu söylemek imkânsız. Almanya’nın Hanau kentinde meydana gelen İslamofobi motivasyonlu ırkçı terör saldırısının ardından, Müslümanların bu konudaki kafa karışıklığı açıkça görülmeye başlandı. Kimi Müslümanlar her ne olursa olsun yaşadıkları ülkenin elitleriyle iyi geçinmenin bir çözüm olabileceği görüşünü savunurken, kimileri henüz kısık da olsa seslerini yükseltmenin bir çare olabileceğini düşünüyor.

Bu noktada bazı Müslümanlar, karşılaştıkları sorunları bertaraf edebilmek için, anavatanları olan ülkelerden müdahil olmalarını isterken diğerleri buna tamamen karşı çıkarak sorunu yaşadıkları ülkelerin elitleriyle uzlaşma yoluyla çözmeye odaklanıyor.

Müslümanların temel stratejisi ne olmalı?

En son söylenmesi gerekeni en başta ifade edecek olursak, özelde Almanya’da, genelde Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanların izlemesi gereken en temel strateji, kendilerine yaşatılan ikinci ve hatta üçüncü sınıf insan muamelesine itiraz etmek olmalı. Bilhassa Almanya örneğinde gözlemlediğimiz üzere, Müslümanlara yönelik ayrımcılıkların geçtiğimiz yüzyılın otuzlu yıllarında Yahudilere uygulanan “ötekileştirme” siyasetine benzemeye başladığını söylemek yanıltıcı olmaz. Bu minvalde tarihi olayları iyi irdelersek, şu andaki mevcut “ötekileştiren” söylem ve uygulamalara örgütlü bir itiraz yapılmadığı sürece, ileride örgütlü bir vahşetle karşı karşıya kalınabileceğini kavramamız mümkün olur.

Söz konusu örgütlü itiraz, aynı zamanda Türkiye kökenli bir Alman vatandaşının dile getirmiş olduğu “Geleceğimiz için tek şansımız Türkiye’nin güçlü olmasıdır!” yargısının da ete kemiğe bürünmesine temelden katkı sağlayacak bir tutum olacaktır. Yine bu stratejinin getirileri arasında sayabileceğimiz ve son yıllarda Avrupa Müslümanlarına, özellikle Türklere yönelik dillendirilen “Ülkenizin gündemini buraya taşımayın!” sahte argümanına da iyi bir cevap teşkil edecektir.

Zaten sosyal hayatın doğası da aslında Avrupalı Türklerin yaşadıkları ülkedeki sorunları öncelemelerini gerektirir. Bununla beraber, özellikle Türkiyeli Müslümanların ülkeleriyle olan derin bağları ve bir gün mutlaka anavatana geri dönüleceği şeklindeki anlayışları nedeniyle, bir türlü içinde bulunulan ülkeye ve sorunlarına odaklanılamadığı da bir gerçek. Bu durum hem belli bir zamana kadar hem de yaşanılan ülkeye özgü sorunlara ilgi duymama nedeniyle kısmen kabul edilebilirdi. Bununla birlikte, yaklaşık son yirmi senedir geri dönüş mitinin geçerliliğini yitirdiğinin anlaşıldığı ortada. Almanya’da Müslümanlara karşı yapısal kökenleri bulunan ötekileştirmenin boyutlarının kimliğin, kültürün sorgulanmasından, artık manevi ve hatta maddi varlığın sorgulanması aşamasına geçmiş olduğunun apaçık görüldüğü bu zaman diliminde, bu pasif tavır kabul edilemez.

Batılı ülke Müslümanlarının doğal müttefiki: Türkiye

Almanya’daki ve tabii diğer Batılı ülkelerdeki Müslümanlar, otuzlu ve kırklı yıllarda Yahudilerin başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesini istemiyorlarsa, o dönem Yahudilerin sahip olmadığı en değerli şeyin, kendilerine sahip çıkacak bir devlet olduğunu bilmeliler. Bu ülke, hepimizin bildiği gibi Türkiye’den başkası değil. Bununla birlikte, uluslararası ilişkilerden bildiğimiz gibi, Türkiye’nin elinin güçlü olması ve dolayısıyla Batılı Müslümanlara destek olabilmesi için, Türkiye’ye başta Almanya olmak üzere Batılı ülkeler tarafından baskı uygulanmasını engellenmenin yolları aranmalı. Bu noktada Türkiye ev ödevini hakkıyla yerine getirerek güç biriktirmeye çalışıyor. Batıda yaşayan Müslümanlar da kendi yaşadıkları ülkelerde karşılaştıkları sorunları, kendilerine yönelik ayrımcılıkları gündeme getirmenin de ötesinde, toplumun diğer kesimleriyle eşit haklar talep etme yoluna girerek Batılı elitlere baskı yapmalılar. Müslümanların uygulamaları elzem olan bu görev vesilesiyle Batılı ülkeler enerji ve zamanlarını ülke içine teksif etmek zorunda kalacaklar ve dolayısıyla bu dışarıya/Türkiye’ye baskı yapacak yeterli enerji ve zamanı kendilerinde bulamayacaklardır. Nitekim son saldırıda da bir kez daha gördük ki Almanya kendisine yönelik bir baskı aracı olarak kullanılacağını düşündüğü İslamofobi veya “Müslüman karşıtı ırkçılık” kavramına tahammül edememekte. Bu çerçevede, Alman elitleri, ülkelerindeki Müslümanları aktif şekilde koruyacak tedbirleri almaya bir türlü yanaşmadıkları gibi, söylem düzeyinde bile, saldırıları yabancı düşmanlığı ve ırkçılık kavramlarının altında tanımlamaya çalışarak saldırılanların kimliklerini görmezden gelmekte. Alman devleti nezdinde, Müslümanlara yapılan saldırılar, bir türlü Yahudilere yönelik saldırılar seviyesinde değerlendirilmeyi hak etmiyor.

Eğer Batılı ülkelerde yaşayan Müslümanlar kendi yaşamlarının değerini kendileri belirlemek istiyorlarsa, ülke halklarının hak ve ödevlerde mutlak eşitliğe sahip olmaları gerektiği talebiyle, güçlü bir duruş sergilemeliler. Bu talep Müslümanlardan gelmedikçe, elitler, Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütünün gerçekleştirdiği cinayetlerde ve dava sürecinde çok defa gördüğümüz gibi, göstermelik adımlarla Müslümanları yatıştırmaya çalışacak ve maalesef Hanau da Müslüman düşmanlığının artık Müslüman varlığını tehdit etme aşamasına ulaştığını gösteren son vaka olmayacak.

[Avusturya ve Almanya iç siyaseti alanında uzmanlaşan Kazım Keskin halen Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde doktora çalışmasına devam etmektedir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AA

Şeytan geri döndü: Almanya’da ve Avrupa’da aşırı sağ

Bundan tam yüz yıl önce 24 Şubat 1920 tarihinde kurulan Nasyonal-Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP), sonraki yıllarda Almanya’da insanlık tarihinin utanacağı ve hatırlamak dahi istemeyeceği olayların yaşanmasına sebep olacaktı. NSDAP, İkinci Dünya Savaşının başlamasına neden olan bir siyasi hareket olarak da tarihteki yerini aldı. O tarihe kadar ismi duyulmayan, Weimar ve solcu karşıtı basit bir siyasi grup olarak varsayılan NSDAP, 10 yıl sonra Thüringen’de bir eyalet hükümetine dahil olarak, kuruluşundan sadece 12 yıl sonra, 1932’de yapılan federal seçimleri kazanacak ve yüzde 37,5 oy oranıyla, o dönemde en büyük güç olarak Berlin’e, Reichstag’a gelecekti.

Şubat 2020 aşırı sağ gündemiyle dolu

Almanya’da NSDAP’nin kuruluşundan yüz yıl sonra, yine şubat ayında yaşanan olaylar hayli dikkat çekici.

Thüringen eyaletinde geçtiğimiz haftalarda yaşanan hükümet krizine Almanya içinden gelen çok sert tepkilerin sebebi, basit bir siyasi refleksten öte, aşırı sağın varlığının farkında olanların verdiği haklı ve yerinde tepkilerdir. Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) desteğiyle seçilen liberal Hür Demokrat Parti’nin (FDP) başbakan adayı sadece bir gün görevde kalmış ve kamuoyu baskısına dayanamayarak istifasını vermişti. Bu olayın ardından sağdan gelen siyasi sarsıntılar Berlin’e kadar ulaştı ve merkez partilerinden Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) genel başkanı ile 2021 Alman Şansölye adayı ve Merkel’in varisi Kramp-Karrenbauer’i koltuğundan etti.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

Berlin, daha bu siyasi depremin etkisinden kendini kurtaramadan kamuoyuna düşen bir haber adeta bomba etkisi meydana getirdi. Almanya’da camilere saldırı hazırlığında olan 12 kişilik aşırı sağcı bir terör çetesi tespit edilmiş ve liderleri, tüm üyeleriyle birlikte yakalanmıştı. Polise göre bu büyük bir başarıydı.

Thüringen krizi ve ortaya çıkarılan bu terör örgütüne ilişkin haberler daha hazmedilmeden, Federal Parlamentoda yer alan aşırı sağcı AfD partisi, Almanya’daki Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) camilerinin Anayasayı Koruma Teşkilatı (iç istihbarat servisi) tarafından takip edilmesi ve gerekirse kapatılması için Federal Parlamentoda teklifte bulundu. Teklif, sert tartışmaların ardından Federal Parlamento İçişleri Komisyonuna havale edildi.

Bütün bunlar yaşanırken 19 Şubat akşamı Almanya’nın Hanau kentinden gelen haber, uzun zamandır gizlenen acı bir gerçeği herkesin yüzüne vurdu: Aşırı sağcı terör kendini yeniden göstererek Almanya’da 11 can almıştı.

Aşırı sağ ve ırkçılık Almanya’da her zaman vardı

Almanya’nın geçmişini bilmeyenlere bu olaylar yeni gelebilir. Ancak bu olaylar tarihi bağlamında ele alındığında aşırı sağcı saldırıların yeni olmadığı ve yakın tarih Almanyası’nda pek çok benzer olayın yaşandığı görülür. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra yaşanan bu aşırı sağcı terör olaylarına baktığımızda, 1991 yılında mültecilere ve yabancı işçilere yapılan ırkçı saldırıların olduğu Hoyerswerda olaylarını ve 1992 yılında yaşanan Rostock-Lichtenhagen’de mültecilere saldırı olaylarını hatırlamakta yarar var.

Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Irkçı saldırıların arasında, 1992 yılında Mölln ve 1993 yılında Solingen kentlerinde Türklerin yaşadıkları evlere, sadece yabancı ve Türk oldukları için yapılan saldırıların ayrı bir yeri vardır. Mölln’de aynı aileden üç, Solingen’de ise yine hepsi akraba olan beş insanımız, ırkçı saldırılarda hayatlarını kaybettiler. O tarihten günümüze kadar münferit ve aşırı sağcı örgüt bağlantılı olarak pek çok ırkçı saldırı gerçekleşti. Nasyonal sosyalist Yeraltı (NSU) adlı terör örgütü, 10 yıl boyunca Almanya’da elini kolunu sallayarak dolaştı ve insanları öldürdü. Buna kimse müdahale etmez, edemez.

Bu noktaya gelinceye kadar binlerce aşırı sağcı ve ırkçı motifli saldırılar, camilere yapılan yıldan yıla artan yüzlerce saldırı, sinagoglara ve diğer farklı ibadethanelere yapılan onlarca saldırı azalacağı yerde artarak devam ediyor.

Almanya’nın ırkçı saldırılarla ilgili geçmişi, maalesef bu tür saldırıların ardından gereken tedbirlerin alınması yönünde devlet olarak bir irade koymasının önüne geçmektedir. Devletin ve vatandaşların güvenliğini korumakla yükümlü kurumsal yapılarda normalde ırkçılığa sıfır tolerans gösterilmesi gerekirken vaziyetin böyle olmadığı, her saldırı sonrasında yeniden ortaya çıkıyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Almanya’da siyaset ırkçı hareketleri besliyor

Diğer Avrupa ülkelerine nazaran ırkçılık konusunda daha hassas olan ve İkinci Dünya Savaşında yaşanan travmayı üzerinden atamayan Almanya’da bunca mücadele ve çalışmaya rağmen ırkçı saldırıların önünün alınamaması hayli dikkat çekici. On yıl öncesine kadar siyasi arenada sadece 1964 yılında kurulan Almanya Milliyetçi Demokratik Partisi (Nationaldemokratische Partei Deutschlands-NPD) bünyesinde siyasi varlığını sürdüren ırkçı siyasi hareketler, günümüzde epey çeşitlenmiş ve sayıları artmış durumda. Hem ulusal düzeyde hem de eyaletler düzeyinde farklı isimler altında, fakat ortak bir söylem birliğinde hareket eden siyasi hareketler mevcut.

Uzun zaman federal düzeyde siyasi bir başarı elde edemeyen ırkçı siyasi hareketler, eyaletler bazında ve lokal düzeyde başarı gösterdiler. Ancak 2013 yılında aşırı sağcı AfD partisinin kurulması ve 2014 yılında ırkçı bir hareket olan “Batının İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar” (PEGİDA)’nın ortaya çıkması ilk olarak tüm Almanya sathına yayılan ırkçı ve aşırı sağcı gösterilerin artışında etkili oldu. Ardından AfD’nin siyasi olarak varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesinin önü açıldı. Bugün aşırı sağcı AfD, ana muhalefet partisi olarak Almanya’da Federal Mecliste (Bundestag) yer alıyor. Son yapılan Hamburg eyaleti seçimleri, söz konusu siyasi hareketin artık Alman siyasetinde yerleşik olduğunu gösterdi. Sosyal demokratların kalesi olarak bilinen bu eyalette dahi yüzde 5 barajını geçerek ikinci kez parlamentoya girdiler.

Aşırı sağcı siyasi hareketlerin güç kazanması, sadece Almanya’da değil tüm Avrupa’da gözlemlenen bir olgu. Söylem birlikteliği gösteren bu hareketler zaman zaman da birlikte hareket ediyorlar. Aşırı sağcı siyasi hareketlerin ortak söylemleri, Avrupa Hıristiyan kültürünün korunması ve geliştirilmesi, Avrupa Birliği (AB) karşıtlığı ve kendi ülkelerinin AB’den çıkmasının sağlanması, göçmen ve yabancı karşıtlığı, Avrupa’ya olan göçün sıfırlanmasının sağlanması, Avrupa’da görünür olan İslam dinini kamusal alandan dışlamak ve mümkünse Anadolu’ya kadar geri sürmek, ülkeler bazında İslam dinine yasaklar getirilmesi ve Müslümanların haklarının kısıtlanması gibi ortak noktalarda birleşiyor.

Aşırı sağ siyasi hareketlerin birlikteliği sadece siyasi söylemle sınırlı değil. Bu siyasi hareketler, ülkelerinin milli parlamentolarının seçim dönemlerinde de birbirlerine destek vermekten kaçınmıyor, birbirlerinin kampanyalarında aktif olarak boy gösteriyorlar. Ülkeler ve diller farklı olsa bile, bu siyasi hareketler, aşırı sağ söylemlerinin kitlelere aktarımı konusunda ve siyasi tecrübelerini birbirlerine aktarma konusunda oldukça etkin bir hareket ağı oluşturmuş durumdalar.

Sadece aşırı sağ siyaseti mi suçlu?

Hanau olaylarından beri günlerdir yazılıp çizilenlere bakıldığında bu işin tek sorumlusunun Almanya bazında aşırı sağcı siyaset ve onun kullandığı dil, dolayısıyla AfD olduğu ifade ediliyor. Ne var ki siyasetin söylemlerine baktığımızda, son 15 yıldır sadece Almanya siyasetinde değil, Avrupa’nın pek çok ülkesindeki siyasi sahnelerde söylemlerin ırkçı, İslam düşmanı, Türkiye ve Türk düşmanı olduğunu görmek mümkün.

Ülkelerin merkez siyasetleri, ülke problemlerini çözmek yerine, kısa vadede oy getirici bir potansiyele sahip, ayrımcılığa çanak tutan, ırkçılığı teşvik eden, İslam ve din düşmanlığını ortaya atan söylemlere sarılmışlardır. Bu tür söylemlere sarılma konusunda partiler arasında bir ayrım yapmak çok zor. Her parti kendi zaviyesinden ve siyasi çizgisinden hareketle, başta İslam karşıtlığı olmak üzere, Türkiye ve Türk karşıtlığı, göçmen karşıtlığı konusunda sistem içindeki aşırı sağcı partilerden geri kalmayacak ifadelerde bulunmaktan çekinmiyorlar. Mesela Alman FDP partisinin lideri Christian Lindner’in 2017 Bundestag seçimleri sırasında sarf ettiği sözlerden biri; “Türkiye, İslami bir başkanlık diktası yolunda ilerleyen bir ülkedir” ifadesidir. Bu ifadeyle hem İslam dinine hem de Türkiye’ye saldırmaktan çekinmemiştir. Macron’un son günlerde İslam ve Türkiye aleyhinde sarf ettiği saldırgan ifadeleri de böyledir.

Gerek Almanya, gerek diğer ülkelerin demokratik siyasi sistemlerindeki, siyasi boşluk doğuran alanlar diyebileceğimiz bilhassa seçim sistemleri ile ilgili alanlar, merkez siyasi hareketlerin söylemleriyle birleşince yine aşırı sağ hareketlere kapı açıyor. Bu sistemlerin zayıf yanları toplum mühendisleri tarafından denenmekte, geçerliliği sınanmaktadır. Siyasi atmosfere göre kısa soluklu partiler geniş kitlelere ulaşabiliyor ve böylece destek bulabiliyor. Kısa soluklu bu siyasi hareketlerin pek çoğunun aşırı sağcı hareketler olması da dikkatlerden kaçmamakta.

Başta Almanya olmak üzere, pek çok Avrupa ülkesinde aşırı sağ siyasetin güçlü olmasına bağlı olarak, kurumsal bir ırkçılık da yönlendirilmekte. Seçmen kaybı endişesiyle, merkez hareketler, pek çok ülkede aşırı sağ söylemleri benimsiyor ve bunların politikalarını da üreterek, uygular hale getiriyorlar.

Kurumsal ırkçılık diz boyu

Hanau sonrası Almanya Başbakanı Merkel’in ırkçılığı ve nefret söylemlerini “Alman toplumuna yayılmış bir zehir” olarak ifade etmesi, hayli dikkat çekici ve cesurca ama bir o kadar da gecikmiş bir açıklama. Fakat bu açıklama bile geçmiş dönemlerde ırkçı ve aşırı sağcı hareketlere ve örgütlere devletin ve kurumlarının yaklaşımı konusunda ipucu veriyor. Almanya’da ırkçılığın ve aşırı sağcı söylemlerin siyasi boyutlarının yanı sıra toplumun her kesimine ve başta devlet kurumlarına sirayet etmiş bir boyutu da var. Devlet kurumlarında yaşanan ırkçılığın, aşırı sağ düşüncenin ve İslam düşmanlığının boyutu bir hayli düşündürücü. Bu boyutu, yıllar öncesinde Mölln’de ve Solingen’de yaşanan olaylarda da görmek mümkün. NSU terör örgütünün ortaya çıkarılması sırasında bu örgütle devlet kurumlarının ilişkisinde de görebiliriz. Aynı şekilde Hanau’da yaşanan aşırı sağcı ırkçı terör saldırısında da. Hanau saldırısını planlayan aşırı sağcı-ırkçı Alman’ın bu düşüncesini savcılığa bizzat yazdığı mektupla bildirmesine rağmen harekete geçilmemesi, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta.

Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin temsilcileri, çoğulcu bir toplum ve düşünce yapısına sahip oldukları iddiasını her fırsatta dile getiriyorlar. Din ve vicdan özgürlüğü, göçmen hakları, ayrımcılık yasağı ve nefret suçları gibi pek çok alanda en üst normlarla yapılan düzenlemelere rağmen kurumlar, bu normlarda yer alan hakları Müslümanlara ve göçmenlere vermemekte direniyorlar. Kurumların, bu bağlamda İslam dinini anayasal sınırlara çekmeye çalışması, bu mümkün olmadığında siyasilerin de desteğiyle sosyal hayattan, hatta ülkelerinden dışlayarak uzaklaştırmaya çalışması, aşırı sağcı akımların beslendiği ve düşüncelerini doğruladığı başka bir durum. İslam’ın ve Avrupa Hristiyan kültürüne yabancı diğer dinlerin dışlanması konusunda, en sağından en soluna kadar her siyasi parti ve düşünce birlikte hareket ediyor.

Terör kategorisine giren aşırı sağcı hareketler

İslam dini, göçmenler ve diğer bazı unsurlara yönelik nefret söylemleri günümüz Almanyası’nda ve diğer Avrupa ülkelerinde maalesef toplumun her kesimine yayılmış durumda. Bu yayılma kendini sadece siyasi alanlarda göstermiyor, doğrudan İslam düşmanlığı, göçmen karşıtlığı yapan ve ötekine karşı nefret söylemleri üreten sivil görünümlü örgütler de ortaya çıktı. Bu sivil örgütlerin başlıcaları, Almanya’da PEGİDA, Avrupa sathında ise son dönemlerde yaygınlaşan ve Yeni Zelanda Christchurch saldırısı ile de ismi duyulan “Kimlik Hareketidir” (Identitaere Bewegung). Kimlik hareketi, üyelerinin daha ziyade okumuş ve meslek sahibi, çoğunluğu genç ve orta yaş bireylerin oluşturduğu “elit” bir aşırı sağ hareketi temsil ederken, Almanya özelinde PEGİDA gibi hareketler, halkın daha çok orta kesimine ve orta yaş ve üzeri bir kesime hitap ediyor.

Aşağıya doğru inildikçe toplumun her kesimine hitap eden, küçük avcılık atıcılık dernekleri, karnaval kutlama dernekleri ve günümüzde söylemleri değişikliğe uğramış bir çeşit üniversite öğrenci toplulukları olan Neonazi Alman milliyetçi gençlik oluşumu “Burschenschaft” birlikleri üzerinden organize olan bir aşırı sağ mevcut.

Gerek Kimlik Hareketi’nin gerekse PEGİDA’nın söylemleri, aşırı sağ siyasi hareketlerin yumuşatılmış hedef gösteren söylemlerinden farklı olarak daha sert, açık ve doğrudan hedef gösteren ifadeler olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar kendilerini ırkçı olarak tanıtmasalar da kendi kimliklerini, kültürel bir değişime karşı çıkarak korudukları iddiasındalar. Homojen bir toplum talebinde ve yabancı kültürlere karşı, göçmen karşıtı ve İslam karşıtı söylemleriyle, Avrupa’da orta sınıftan geniş bir halk kitlesine hitap eden ve destek bulan bu grupların hem faaliyetleri artık terör tanımına giren aşırı sağ gruplarla hem de aşırı sağ siyasi hareketlerle örtüşen birliktelikleri, Avrupa’daki aşırı sağın geniş ve organize yapısı hakkında bizi derin endişelere sevk etmesi gerekir.

Son yaşanan Hanau ırkçı terör saldırısında, Kassel Valisi Walter Lübcke cinayetinde ve yakın Almanya tarihinin en karanlık açmazlarından biri olan NSU terör örgütü olaylarında olduğu gibi sivil görünümlü aşırı sağın bir diğer yönü de teröristleşmiş tarafı. Fakat bu terör tarafı, şimdiye kadar Almanya ve Avrupa’da “aşırı sağcı münferit olaylar” şeklinde tanımlanarak, “yalnız kurt” temasıyla işlenmekte, Norveç Ütoya, Yeni Zelanda Christchurch ve en son Hanau ırkçı terör saldırılarında olduğu gibi “çıldırmış psikopat” eylemcilerle özdeşleştirilmekte. Bu tanımlamalara hem resmi ağızlar hem de merkez medya kuruluşlarının sahip çıkması, arka plandaki derin bağlantıların sorgulanmamasına yol açıyor. Bu durum, aşırı sağcı terörü yumuşatma girişimleri olarak gözden kaçmamaktadır. Aşırı sağcı terör kavramı konusunda maalesef tüm Avrupa’da yerleşmiş bir çifte standart hâkim.

Ana söylemleri “Akşam Ülkesini İslamlaşmadan kurtarmak” olan aşırı sağ hareketler, “Akşam Ülkesinin” geleneksel değerlerine dönmesi gerektiğini ve Akşam Ülkesinin batışına engel olunması gerektiğini savunuyorlar. Batı’nın aydınlanma hareketini sorgulayan ve aydınlanma öncesi kültürel değerlere dönmeyi arzulayan bu aşırı sağ hareketler, sadece Avrupa’da yaşayan Müslümanlar ve yabancılar için değil, gelecekte Avrupa’nın varlığına kasteden bir veba mikrobu gibi Batı’nın çok övündüğü yerleşik aydınlanma kültürünü ve Avrupa’nın güvenliğini de tehdit eden bir vakıa olarak karşımızda. Fakat gerek Almanya’da gerekse aşırı sağın güçlü olduğu ülkelerde, aşırı sağa karşı çözüm üretme konusundaki isteksizlik, bu tehdidi gün be gün arttırıyor.

Almanya Şansölyesi Merkel, aşırı sağ ve ırkçılığı topluma yayılmış bir “zehir” olarak tanımlamıştı. Bir başka Alman siyasetçi, eski Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ise aşırılığı, “kendini uzun süre unutturmuş Şeytan” olarak tanımladı. Günden güne güçlenen siyasi hareketleriyle, toplumun her kesimine yayılmış organize bir sivil yapılanma olup kendi içinde işbirliği halinde olan katmanlı bir aşırı sağ artık Avrupa’da yerleşik bir hal aldı. Martin Schulz’un ifadesiyle, Şeytan geri döndü.

[Muhterem Dilbirliği Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmalarını sürdürmektedir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Rusya İdlib’de kendi güvenilirliğini imha ediyor

Rusya Astana barış sürecini, Suriye politikasında elde ettiği en önemli diplomatik başarılarından biri olarak görüyordu. Fakat Ocak 2020’den itibaren Şam rejimi güçlerinin İran’a bağlı milislerle beraber İdlib’e yönelik başlattığı operasyonlarla bu değişti. Rusya, İran ve rejim güçlerinden oluşan “Şam Cephesinin” hava ve karadan gerçekleştirdikleri müdahaleler neticesinde, Soçi mutabakatıyla Türkiye’nin kontrolüne bırakılan ve Halep-Şam ve Halep-Lazkiye M4 ve M5 kara yollarının da dahil olduğu İdlib kırsalının önemli bir bölümünü kontrol altına aldı.

İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

Türkiye Rusya’yı muhatap alarak, İdlib’e yönelik saldırıların Soçi mutabakatının ihlâli olduğunu bildirdi. Rusya ise Soçi mutabakatının asıl Türkiye tarafından ihlâl edildiğini dile getirerek, İdlib’deki “terör unsurlarına” yönelik operasyonlarda Şam rejimine destek vermeye devam edeceğini açıkladı. Atılan adımların bir “savaş” niteliği taşıdığını dile getiren Türkiye ise Soçi ve Astana görüşme ve mutabakatlarıyla kendisine bırakılan İdlib’deki pozisyonunu savunmak ve Şam Cephesinin ilerlemesini durdurmak için bölgeye asker ve askeri araç sevkiyatını artırdı. Türkiye’nin bu stratejisi İdlib’e yönelik ilerlemeyi durdurdu. Fakat bu süreç aynı zamanda Türkiye ile Rusya arasında doğrudan karşı karşıya gelme riskini de artırdı. Savaş ihtimalini ortadan kaldırmak ve yaşanan sorunu diplomatik yöntemlerle çözmek adına Türk ve Rus yetkililer Moskova ve Ankara’da bir araya geldi. Görüşmelerden bir netice alınamayınca iki devletin liderleri devreye girdi; Erdoğan ile Putin arasında yapılan uzun telefon görüşmesinden de bir netice alınamadı.

Enerji politikaları

Rusya resmî olarak İdlib’e yönelik operasyonlarını “terörizmle mücadele” şeklinde tanımlasa da 2020 yılının başında iki önemli jeopolitik gelişme yaşandı. Bunlardan biri Rusya ile Ukrayna arasında imzalanan doğalgaz anlaşmasıydı. Rusya’nın istemediği halde Ukrayna’yla imzalamak zorunda kaldığı doğalgaz anlaşması, aynı zamanda Rusya’nın Avrupa’ya yönelik enerji politikasının da başarısızlığıydı. Ocak 2020’ye kadar Türk Akımı Ukrayna güzergahına karşı Rusya için bir alternatif olduğu gibi, Ukrayna’yla pazarlığında da bir silah niteliğindeydi; dolayısıyla Rusya için çok kıymetli bir projeydi. Fakat ABD’nin Avrupa enerji pazarına yönelik politikası, Rusya’nın Ukrayna politikasına karşı aldığı pozisyon, Kuzey Akım 2 projesine uygulanan yaptırımlar ve Avrupa’nın Rus doğalgazına olan bağımlılığını azaltmaya gitmesi, Ocak 2020’de Rusya’yı Ukrayna ile doğalgaz anlaşması imzalamaya zorladı. Bu durum Türk Akımı’na yönelik ihtiyacı azaltarak değerini de düşürmüş oldu. Rusya’nın Türk Akımı üzerinden Türkiye’yle yürüttüğü işbirliğine olan ihtiyacın da azalmasına yol açtı.

Libya faktörü

Rusya’nın İdlib’e operasyon yapmaya karar vermesine neden olan bir diğer stratejik gelişme Türkiye’nin Libya politikası oldu. Türkiye Birleşmiş Milletler nezdinde meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başkanı Fayiz es-Serrac’ı desteklerken Rusya, meşru olmamakla birlikte, kontrolünde önemli sayıda silahlı milis bulunduran Halife Hafter’i destekliyor.

Türkiye 2016 yılında Suriye’de Rusya ile başlatılan işbirliği modelini Libya’da da uygulamak istedi. Ankara’nın bu önerisinin Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesinin önüne geçmesi, Libya’da krizi çözerek istikrarı sağlaması amaçlanmıştı. 12 Ocak günü Türkiye ve Rusya’nın girişimiyle Libya’da silahların susmasını sağlayan ateşkes anlaşması önerisinde bulunuldu. Türkiye ile Rusya ateşkesin garantörleri olacaklardı.

Bu önerisiyle Türkiye, Libya’da Rusya’ya önemli bir uluslararası rol vermek istemişti. Rusya sadece Hafter’le değil, Serrac hükümetiyle de yakın ilişki kurarak Libya’nın genelinde diplomatik etkinliğini ve saygınlığını artıracaktı. Hafter’in öncelikli olarak Suudi Arabistan, Mısır ve BAE’nin kontrolü altında olan bir aktör olduğunu, Rusya’nın ise ikincil veya üçüncül bir konumda olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda, Türkiye’nin önerisi Rusya’nın çıkarlarına uygundu. Türkiye’yle bir işbirliği durumunda, Libya’da eli daha da güçlenecekti.

Türkiye’nin teklifi Rusya’nın çıkarına olduğu için görüşmelerde ev sahipliğini üstlendi. Türkiye ile Rusya’nın ateşkes öneri metni Serrac tarafından imzalandı. Hafter ise buna yanaşmadığı gibi, toplantı bitmeden Moskova’yı terk etti. Hafter’in bu çıkışı Rusya’nın prestijini zedelediği gibi, onun Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarına uygun davrandığını da göstermiş oldu.

Moskova’yı terk ederek Trablus’a yönelik yeni bir saldırı planı hazırlayan Hafter’i önlemek için Türkiye’nin UMH ile imzaladığı askeri-teknik anlaşma çerçevesinde Serrac’ın yanında yer alması, Hafter’in Trablus’u ele geçirme çabasını durdurabildi. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin Libya politikası, Hafter’in arkasındaki Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ın politikalarını başarısız kıldı. Türkiye’ye karşı başarısız olan aktörler, Hafter için sadece silah sağlayan bir aktör konumundaki Rusya’nın devreye girmesini istediler. Libya’da Türkiye’nin tek taraflı hareket etmesinden ve bu politikasında da başarılı olmasından rahatsız olan Rusya, İdlib üzerinden Türkiye’yle mücadele başlattı.

Rusya İdlib operasyonu üzerinden bazı çıkarlar elde etmeye çalışıyor. Birincisi Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin yapamadıklarını yaparak ve bu ülkelerin çıkarları doğrultusunda hareket ederek Kuzey Afrika’da söz konusu ülkelerle stratejik ortak olmaya çalışıyor. İkincisi, Hafter’in kontrolündeki bölgelerde bulunan petrol kaynaklarından Wagner Grubu şirketi üzerinden ekonomik çıkar elde etmeyi amaçlıyor. Üçüncüsü, İdlib operasyonunun ortaya çıkaracağı mülteci krizi üzerinden Türkiye ve Avrupa’yla yeni bir pazarlık ortamı meydana getirmeye meydana getirmeye çalışıyor. Hâlâ önemli bir aktör olduğunu, Suriye ve Libya konularının yeniden ele alınması gerektiğini göstermek istiyor.

Fakat diğer taraftan, Rusya’nın İdlib operasyonu üzerinden attığı adımlar çıkar kaybına da yol açmakta. Öncelikle bu adımlar, Türkiye’yle askeri olarak karşı karşıya gelme riskini artırmakta. İdlib cephesinde ortaya çıkacak bir savaşta, Suriye’de güç kapasitesi, stratejik konum, kaynak sağlama durumu, lojistik hatların kontrolü ve ittifak ilişkilerini göz önünde bulundurduğumuzda, Rusya’nın kazanması düşük bir ihtimal. Rusya’nın savaşı kaybetmesi de iki büyük sorunu ortaya çıkaracaktır: Birincisi Rusya’nın prestij kaybı, ikincisi ise ortaya çıkacak uluslararası güvenlik riskidir.

Astana ve Soçi süreçleri üzerinden uluslararası krizlerin çözümünde önemli adımlar atan ve bu bağlamda büyük prestij kazanan Rusya, İdlib operasyonlarıyla bunu kaybetti. Uluslararası toplumdan dışlanmış ve zayıf halka işlevini gören İran’ı göz önünde bulundurduğumuzda ise Türkiyesiz gerçekleşecek Astana görüşmeleri anlamını yitirecektir.

Rusya bu politikalarıyla Türkiye’nin gözünde güvenilmez bir ortak durumuna gelmiştir. Uzun vadede Rusya’nın bu durum, enerji ve Suriye’nin kalkınması gibi konularla ilgili Batı ve Orta Doğu politikalarını olumsuz etkileyecek. Ayrıca Rusya’nın Mısır, Suudi Arabistan ve BAE gibi otoriter iktidarların çıkarları doğrultusunda hareket etmesi, Rusya’nın uluslararası saygınlığını da azaltacaktır.

Sonuç olarak, İdlib operasyonlarıyla Rusya, uluslararası güvenlik sorunlarının çözümünde yapıcı politikalar izleyen bir aktörden ziyade, güvenlik krizleri çıkararak dış politika hedeflerine ulaşmaya çalışan bir aktör gibi davranmaya başladı. Kremlin’in bu kararları uzun vadede Rusya’nın çıkarlarını olumsuz yönde etkileyecek.

İdlib krizi yeni bir mutabakat sağlanana kadar devam edeceğe benziyor. “Şam Cephesinin” ilerleyişini durdurmanın yolu, bölgede güç üstünlüğünü sağlamak ve karşı tarafı caydırmak için taktik yöntemler uygulamaktır.

[Avrasya, Orta Asya, Ortadoğu, Rus dış politikası ve güvenlik politikaları alanında çalışan Sabir Askeroğlu İran Araştırmaları Merkezi’nde (İRAM) kıdemli uzmandır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Hocalı Soykırımı ve Münih’teki Aliyev-Paşinyan tartışması

2020 yılının Şubat ayında Azerbaycan topraklarının Ermenistan tarafından işgali sorunu (kısa ve yaygın olarak kullanılan ismiyle Karabağ sorunu) açısından bir ilke şahit olduk. Tarihte ilk kez Azerbaycan ve Ermenistan liderleri kamuoyu önünde Karabağ sorununu tartıştılar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan arasındaki tartışma 15 Şubat 2020’de 56. Münih Güvenlik Konferansı kapsamında düzenlenen bir panelde gerçekleşti. Her iki taraf kendi liderlerinin performansını övmeye çalışsa da ortaya attığı tezler, karşı tarafın tezlerine verdiği cevaplar, tezlerini dayandırdığı deliller ve vücut dili itibariyle İlham Aliyev’in Nikol Paşinyan’a açık üstünlük kurduğu genel olarak kabul edildi. Bu görüş İlham Aliyev’in muhalifleri, Ermenistan’daki çok sayıdaki uzman, her iki ülkede görev yapan ve konuyla ilgili görüşlerini çevreleriyle paylaşan yabancı diplomatlar tarafından da dile getirildi.

İlham Aliyev özellikle Karabağ Hanlığının Rusya ile birleştirilmesine ilişkin 1805 tarihli belgeye, bölgedeki yerleşim birimlerinin ve bölgenin idari merkezi olan Hankendi’nin tarihi isminin Türkçe olmasına dikkat çekti, Ermeni tarafının temel tezlerinden olan bölgenin güya Stalin tarafından Azerbaycan’a verildiği iddiasını yalanlayan Rus arşivlerindeki 4 ve 5 Temmuz 1921 tarihli belgelere, Ermenistan’ı sorunun tarafı olarak gösteren ve Azerbaycan toprakları üzerindeki işgalin bir an evvel sona ermesini talep eden BM Güvenlik Konseyi’nin 822, 853, 874 ve 884 saylı kararlarına atıf yaptı.

Nikol Paşinyan, bu panelde, Hocalı soykırımının Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan’a ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etti.

Taraflar arasındaki tartışmanın bir boyutunu da Hocalı Soykırımı teşkil etti. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Ermenistan işgalinin en acı olaylarından ve insanlık aleyhine işlenmiş en ağır suçlardan birisi olan Hocalı Soykırımına dikkat çekerken Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan bu soykırımın Ermenistan ile bir alakası olmadığını, sorumluluğun Azerbaycan tarafına ait olduğunu, hatta neredeyse Azerbaycan’ın kendi vatandaşlarına soykırım uyguladığını iddia etmeye çalıştı.

28. yılında Hocalı Soykırımına bir de bu perspektiften bakmaya çalışalım.

25-26 Şubat 1992 tarihlerinde, Hankendi’deki 366 sayılı eski Sovyet Zırhlı Birliğinin de desteğini alan Ermenistan ordusu Azerbaycan’ın Karabağ bölgesindeki Hocalı’da sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tuttu. Katledilenlerin 63’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. Soykırım sırasında 8 aile tamamen yok edildi.

Bu vahim olaydan 487 kişi ağır yaralı olarak kurtuldu. Bin 275 kişi esir alındı, 150 kişi ise kayboldu. Yirmi altı çocuk hem yetim hem öksüz kaldı, 130 çocuk ise ebeveynlerinden birini kaybetti. Kuşatma altındaki insanların çoğu acımasız yöntemlerle öldürüldü. Uluslararası kuruluşlar ve dünya medyası olayı insanlık dramı olarak nitelendirdi. Esir alınanlara, özellikle de kadın ve çocuklara karşı acımasız işkenceler uygulandı, ailelerinin gözü önünde tecavüz edildi.

Hocalı’da yapılanlar uluslararası hukukun temel belgelerine (Cenevre Sözleşmeleri, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Sivil ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi) aykırı olmakla beraber, özellikle Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin 2. maddesinde yer alan “milli, etnik, ırkî veya dinî bir grubu kısmen veya tamamen imha etme” şeklinde tanımlanan soykırım (genocide) suçunun çerçevesi içindedir. Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’de soykırımı tanımlayan 2. maddenin a bendinde yer alan “bir grubun üyelerinin katledilmesi” ve b bendinde yer alan “grup üyelerine bedenî ve aklî açıdan ciddi biçimde zarar verilmesi” koşulları, Hocalı Soykırımı sırasında yaşananlarla birebir uyuşuyor.

Hocalı’da yaşananlara ilişin akademik ve siyasi tartışmalar sırasında sıkça karşılaşılan sorular arasında “soykırım gerçekten Ermenistan tarafından mı gerçekleştirilmiştir” ve “Ermenistan ordusu neden Hocalı’da bir soykırım yapma ihtiyacı hissetmiştir” soruları da yer almakta. Fakat Ermenistan yetkililerinin ve olaya katılan askerlerin daha sonra yaptıkları açıklamalar, Ermenistan’ın Hocalı ve işgal edilen diğer yerleşim birimlerindeki uygulamaları, Azerbaycan topraklarını işgal sürecinde Ermenistan’ın izlediği strateji ve taktikler değerlendirildiğinde bu sorular da cevabını kolayca bulmaktadır. Bu soruların cevapları aynı zamanda Paşinyan’ı da açıkça yalanlamaktadır.

Öncelikle Hocalı’nın, eski Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ndeki tek havaalanına sahip olması, Hankendi ile Asgeran’ı bağlayan karayolunun ve ayrıca demiryolunun da buradan geçmesi nedeniyle stratejik öneme sahip olduğunu vurgulamakta fayda var. Ermenistan Hocalı’yı işgal etmek için buraya daha önce de saldırılar düzenlemiş fakat başarılı olamamıştı. Bunun üzerine Hocalı’nın çevresindeki yerleşim birimleri birer birer işgal edilerek Hocalı kuşatma altına alınmıştı. Azerbaycan Hocalı’daki insanlara gıda ve ilaçları sadece hava yoluyla ulaştırmaya çalışıyordu. Fakat Hocalı’ya giden helikopter ve uçaklara Ermenistan ordusu tarafından ateş edilmesi ve bazen de düşürülmesi Ocak ayından itibaren bu süreci de kesintiye uğrattı. Bu arada hemen belirtelim ki Ermenistan eski Sovyet birliklerinden aldığı askeri teknoloji nedeniyle, bu konuda Azerbaycan’a oranla çok daha güçlüydü ve defalarca Karabağ sorununun kaderini değiştirecek eylemler gerçekleştirmişti. Mesela 20 Kasım 1991’de Azerbaycan hükümetinin üyelerini (Devlet Sekreteri Tofig İsmayılov, Başbakan Yardımcısı Zülfü Hacıyev, İçişleri Bakanı Mehemmed Esedov, Başsavcı İsmet Qayıbov), adalet ve güvenlik yetkililerini, iki Rus generali, Kazak ve Rus gözlemcileri (Kazakistan İçişleri Bakan Yardımcısı Sanlal Dasumoviç Serikov ve diğerlerini), gazetecileri taşıyan helikopter Ermenilerin kontrolündeki bölgeden açılan ateşle düşürülmüş ve helikopterde bulunan herkes hayatını kaybetmişti. Bölgedeki hava üstünlüğü, dolayısıyla da Hocalı’yı dünyaya bağlayan yollar tamamen Ermeni birliklerinin kontrolü altındaydı.

Ermenistan için soykırım gerçekleştirmenin psikolojik nedenleri de vardı. Burada psikolojik nedenlerin iki temel boyutundan bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilkini Ermenilerin genellikle Türklere nefret duygularıyla yetiştirilmeleri ve Hocalı’da yapılan soykırım ile sözde 1915 yılında yapılanların öcünü almaya çalışmaları teşkil ediyor. İkinci boyut olarak ise acımasızca bir katliam gerçekleştirerek Azerbaycan Türkleri üzerinde psikolojik baskı oluşturma amacından bahsetmek mümkün. Ermenistan’dan farklı olarak o sırada Azerbaycan henüz resmi bir orduya sahip değildi ve yerleşim birimleri gönüllü birliklerce savunulmaktaydı. Ermenistan’ın stratejisine göre, Hocalı Soykırımı’ndan sonra herhangi bir kente saldırı sırasında, Azerbaycan’daki gönüllü birliklerin askerleri topraklarını savunmaktan daha çok eşlerini ve çocuklarını düşünmek zorunda kalacak, hatta belki de savaşmak yerine ailelerini savaş bölgesinden çıkarmaya çalışmakla uğraşacaklardı. Nitekim yıllar sonra Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan (o sırada soykırım kararını alan ve yöneten kişilerden biriydi) İngiliz gazeteci Thomas De Waal’a yaptığı açıklamada, soykırım yapmakla amaçlarının Azerbaycanlıları daha da korkutmak olduğunu ifade etmişti. Ermenistan’ın bu stratejisinin daha sonraki Azerbaycan topraklarını işgali sırasında işine yaradığını da üzülerek ifade etmekteyiz. Nitekim Ermenistan’ın daha sonra işgal ettiği her Azerbaycan kentinde, işgalden önce Hocalı soykırımının aynısının gerçekleştirileceği propagandası yapılmıştır. Özellikle havaalanına sahip olan Hocalı’nın ve hemen arkasından stratejik konumdaki diğer iki kent olan Şuşa ile Laçın’ın Ermenistan tarafından işgali savaşın kaderini değiştirmiş ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal etmesine olanak sağlamıştır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, 28 yıl önce Hocalı’da soykırım yapıldı ve Hocalı halen Ermenistan işgali altında. Hocalı’da esir alınanların önemli bir kısmından hâlâ haber yok. Azerbaycan resmî kurumlarının kayıtlarına göre, bu kaderi yaşayan Azerbaycan vatandaşlarının sayısı 5 bin civarında. Uluslararası hukuk açısından soykırım olduğu tartışma götürmeyecek biçimde ortada olan Hocalı’da yaşananlar için yapılacak çok iş var. Kuşkusuz bunların en önemlisi adaletin tescili ve yerini bulması.

Günümüze kadarki süreçte adaletin yerini bulması, Hocalı Soykırımı’nın tanınması, suçluların cezalandırılması, mağdurlarının mağduriyetlerini bir ölçüde de olsa giderecek siyasi ve hukuki nitelikli kararların alınması için çabalar sarf edildi. Bunlar arasında Azerbaycan’da ve yurtdışında düzenlenen resmi etkinlikler, BM’nin bazı ülkelerdeki temsilcilikleri önünde düzenlenen gösteriler, çeşitli ülkelerdeki öğrenci derneklerince düzenlenen, yabancı ülkelerin kamuoylarını ve yetkililerini bilgilendirme girişimleri yer alıyor.

Son yıllarda ise etkinliklerin koordinasyonu ve belgelerle daha çok desteklenmesi süreci dikkat çekiyor. Faaliyetler özellikle, İslam Konferansı Gençlik Forumu girişimiyle geliştirilen ve koordinasyonunda yürütülen “Hocalı İçin Adalet” uluslararası bilgilendireme kampanyası çerçevesinde daha da hızlanmıştır. Meksika, Macaristan, Pakistan, Kolombiya, Çek Cumhuriyeti, Bosna-Hersek, Peru, Honduras, Romanya, Slovenya, ABD’nin çok sayıda eyaleti, çeşitli düzeylerde Hocalı Soykırımı’nı tanıdıklarına ilişkin kararlar aldılar. Türkiye, Almanya, İtalya, Ürdün, Letonya, İsrail ve diğer çok sayıda ülkenin parlamentolarında Hocalı Soykırımı görüşüldü ya da bu ülkelerin yetkilileri BM dâhil uluslararası kuruluşlarda yaptıkları toplantılarda insanlık suçlarından bahsederken Hocalı Soykırımı’na da değindiler. Özellikle Türkiye’de ve diğer bazı ülkelerde Hocalı Soykırımı kurbanları için anıtlar dikildi.

Hocalı Soykırımı’na ilişkin günümüzdeki faaliyetlerin temel amacı Hocalı Soykırımı’nın uluslararası alanda tam olarak tanınması, suçlularının cezalandırılması, mağdurların mağduriyetlerinin belirli ölçüde de olsa giderilmesi yoluyla adaletin yerini bulmasıdır. Hocalı’ya adalet açısından uluslararası hukukun tam olarak işletilmesi, Hocalı’nın ve işgal edilmiş tüm Azerbaycan topraklarının bir an evvel ve kayıtsız şartsız olarak işgalden kurtarılması gerekmektedir.

[Azerbaycan Devlet Gümrük Akademisi Daire Başkanı olan Araz Aslanlı aynı zamanda Kafkasya Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Araştırmalar Merkezi (QAFSAM) Başkanıdır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

Sahada ve masada İdlib denklemi

Suriye sahasında yeni bir dönemin içindeyiz. Astana süreci bağlamında Suriye krizinin askeri bir çözümü olmadığına yönelik oluşan eğilimin dışına çıkılarak savaş, askeri müdahalelerle Esed rejimi lehine sonlandırılmaya çalışılmakta. Muhaliflerin son kalesi konumunda olan İdlib, Suriye içinde alan hâkimiyeti mücadelesinin yanı sıra, artık vekâlet savaşlarının ötesinde ülke ordularının doğrudan çatışmaya girdiği bir bölge haline gelmiş durumda.

Bölge, kuzey ve güney akslarında ana lojistik koridorlarının kontrol edilmesi açısından önem arz ederken, Türkiye ve Rusya arasındaki anlaşmaları ihlal eden rejim, Rusya ve İran’ın desteğiyle İdlib’in merkezine doğru ilerlemeye çalışıyor. Şam’la Halep’i birbirine bağlayan M5 karayolunu kontrol etmek maksadıyla Maarratünnuman’dan Serakib’e doğru ilerleyen rejim güçleri ve İran’a bağlı milisler, havadan ve karadan sivilleri bombalayarak savaş suçları işliyor, TSK ve muhalifleri hedef alıyor; Türkiye de bu yüzden yeni bir mülteci akını riskiyle karşı karşıya. İdlib’de şu ana kadar bir buçuk milyon insan yerlerinden edildi. Böylece Esed rejimi İdlib ve Halep dâhil olmak üzere muhalifleri topraksızlaştırıp Suriye’nin neredeyse tamamını kontrol altına aldığını ilan ederek Rusya’yla birlikte bir zafer ilanına hazırlanmakta.

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. 

Zeytin Dalı (Afrin), Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı bölgelerinde Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla gözeten Rusya’nın İdlib’te aynı hassasiyeti göstermediği dikkate alındığında, bölgenin Rusya ve Rejim açısından önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Türkiye ise askeri ve siyasi adımlarla rejim ve müttefiklerini durdurmak ve bölgedeki insani krizi önlemek için çaba sarf ediyor.

Ayrıca Esed rejimine tam destek veren, Türkiye ve muhalif grupları düşman gören İran’a bağlı Şii milislerin bölgedeki yaklaşımı da İran’la ilişkilerde dikkate alınması gereken bir husus olarak karşımıza çıkıyor. ABD operasyonuyla öldürülen Kasım Süleymani’nin intikamı alınıyormuşçasına yapılan sosyal medya paylaşımlarının eşliğinde, İdlib’de Türk Ordusu ve muhalif grupları hedef alan Esed güçleri ve İran destekli milisler saldırılarını sürdürüyor.

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor.

Türkiye’nin İdlib politikası

Sahadaki durumun diplomatik gücü doğrudan etkilediği bir denklemde Türkiye, muhaliflerin sahadaki askeri gücünü ve alan hâkimiyetini (kısmen devralarak) korumaya ve böylece, Suriye’nin geleceğine ilişkin yapılan anayasa müzakereleri dahil, siyasi çözüm sürecinde masadaki yerini güçlü tutmaya çalışıyor. Türkiye, sürecin başından itibaren herhangi bir saldırı olmadıkça Esed rejimine karşı doğrudan bir askeri müdahaleye girmemiştir. Angajman kurallarını uygulamanın yanı sıra muhalif grupları destekleyen Türkiye, İdlib’de istikrarın oluşturulması ve sivillerin korunması için Rusya ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde hareket etmiş ve gözlem noktaları kurmuştur. Fakat “radikal grupların hedef alındığı” bahanesiyle İdlib’de hedef gözetmeksizin bombalama yapılması ve sivillerin hayatını kaybetmesi, takip eden süreçte de Türk askerlerinin şehit edilmesinin ardından Türkiye sahada “İdlib’i rejime bırakmayacağı” konusundaki kararlılığını göstermiştir. Türkiye’nin rejime karşı maliyet yükseltme stratejisinin ardından 100’ün üzerinde kayıp veren Esed rejimi, Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması ve harekete geçmesi üzerine bir süre yavaşlamak durumunda kalmıştır.

Türkiye’nin gözlem noktaları arasında hatlar oluşturarak siviller ve muhalifler için güvenli bir alan oluşturabilmesi durumunda, bölge halkının yaşadığı dram bir nebze azaltılarak İdlib’in korunma ihtimali ortaya çıkacaktır. Fakat diğer yandan Suriye hava sahasının Rusya’nın kontrolünde olması yüzünden Türkiye’nin Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtı bölgelerindeki gibi bir uçuş rahatlığına sahip olmaması nedeniyle sahadaki durumun desteklenememesi ayrıca dezavantajlı bir durum oluşturmaktadır. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rejime Soçi Mutabakatı sınırlarına geri çekilmesinin son tarihi olarak Şubat sonunu vererek, aksi halde zor kullanarak rejimi püskürteceğini ortaya koyması, Türkiye’nin yeni hareket tarzını belirleyen en önemli emare olmuştur. Bu bağlamda muhtemel bir kapsamlı askeri harekatta Türkiye’nin Rusya’ya rağmen hava unsurlarını da kullanacağı öngörülebilir.

Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

ABD’nin yaklaşımı

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin 11 Şubat’ta İdlib konusunda Türkiye’ye destek olmak istedikleri açıklamasıyla Ankara’ya gelmesi de meselenin çok boyutluluğuna işaret ediyor. ABD, Suriye’de yaptığı hataları tamir etme konusunda çok büyük zorluk yaşıyor. Mevcut konjonktür ise ABD tarafından hem geçmişi kısmen düzeltmek hem de önümüzdeki süreçte Rusya’ya karşı dengeleyici rolünü korumak için bir fırsat olarak görülüyor.

Rusya ve Esed rejiminin İdlib’i kontrol etmeleri durumunda Suriye’nin doğusundaki ABD askerlerinin bulunduğu bölgelere yönelebilecekleri endişesi, ayrıca ABD ve İsrail’in Şii milislerin kontrol alanının genişlemesini istememesi ABD’yi harekete geçirmiştir. Suriye’nin tamamen Rus hegemonyasına girmesini istemeyen ABD, sahada askeri gücü bulunan Türkiye’yi Rusya, Esed yönetimi ve İran’a karşı desteklemek istemekte. Ne var ki bu desteğin niteliği çok belirleyici olacaktır.

Aynı zamanda Avrupa’yı meseleye daha büyük ölçüde dâhil etmek de Türkiye’nin elini güçlendirecektir. Bu noktada başta mülteci baskısı olmak üzere rejim ve İran’ın sivillere yönelik suçları da gündeme getirebilir.

İdlib’in geleceği

İdlib’in geleceği masada yapılacak görüşmelerle belirlenmeye çalışılıyor. Son günlerde yaşanan gelişmeler, sahadaki durumun masadaki görüşmeleri belirleyeceğini gösteriyor. Türk gözlem noktalarının Esed askerlerinin kontrol ettiği alanda kalmasıyla Türkiye, anlaşmaya uygun hareket edilmemesi, hatta Esed güçlerinin geri çekilmemesi durumunda, rejim askerlerine yönelik operasyon başlatacağını açıkladı.

Nitekim Türkiye ve Rusya arasında yapılan görüşmelerden sonra durumda bir değişiklik olmaması nedeniyle toplantılardan tam olarak sonuç alınamadığı anlaşılıyor. Ancak Rus tarafının zaman zaman yaptığı açıklamalar, Rusya’nın Türkiye’nin muhtemel bir operasyonundan endişe duyduğunu gösteriyor. Türkiye’nin sahadaki askeri varlığını arttırması, binden fazla zırhlı araç ve askerle bölgede taarruzi bir hareket tarzına geçmesi ve yeniden Serakib gibi Esed rejiminin eline geçen bölgelere doğru hamleler yapılması dengeleyici bir unsur oluşturmakta.

Neticede masadaki koşulların şekillenmesi, sahadaki kararlılığın hayata geçmesiyle mümkün olacaktır. Rusya’nın Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelerek daha fazla maliyeti göze alıp alamayacağı bir soru işareti olmakla beraber, Türkiye’nin yapacağı karşı askeri hamleler, geçmişte olduğu gibi İdlib sahasında da masadaki anlaşmalarda daha güçlü olunmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda Soçi ve Astana mutabakatlarına uymayan rejime karşı gereken askeri hamleleri yapmak masada da Türkiye’nin belirleyici gücünü arttıracak, uluslararası alanda söylem düzeyinde de olsa alınan desteğin oluşturduğu baskı masada etkili olacaktır.

[Mısır’da Kahire-Türkiye Araştırmaları Merkezi’nde çalışmış olan Can Acun SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırmacı olarak görev yapmaktadır]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.

AB’nin asıl hedefi Libya’da çözüm değil Akdeniz’de Türkiye’yi sınırlandırmak

Federica Mogherini’nin halefi olarak koltuğa oturan AB’nin yeni Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, 17 Şubat 2019’da Brüksel’de yaptığı açıklamada “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetlemek amacıyla Akdeniz’de yeni bir operasyon başlatma konusunda üye devletler arasındaki görüş ayrılıklarının giderildiğini” açıkladı. Borrell, bu konuda Ocak ayında yapılan Berlin toplantısında mutabakat sağlandığını, misyon konusunda kaygıları olan İtalya ve Avusturya’nın endişelerinin giderildiğini ve Mart ayı içinde daha somut adım atacaklarını öne sürdü.

2011 yılında Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra silahlı çatışmaların yoğunluk kazanması üzerine Libya için BM Güvenlik Konseyi tarafından silah ambargosu kararı alınmıştı. Bugüne kadar bu kararın denetlenmesi hususunda somut bir adım atılmadı. Konu, uzun bir aradan sonra ilk kez 19 Ocak 2019’da Almanya’nın başkenti Berlin’de toplanan Libya zirvesinde gündeme geldi. Üzerinde çalışılan silah ambargosu denetleme misyonunun gemiler, uçaklar ve uydu üzerinden yürütülmesi planlanıyor.

Denetim, Libya kıyılarına 100 kilometre mesafede konuşlanacak gemilerle sağlanacak. BM’nin Libya Özel Temsilci yardımcısı Stephanie T. Williams tarafından “şaka” olarak kabul edilen denetleme misyonu operasyonunun Mart ayı içinde daha da somut hale getirilmesi ve uygulamaya konulması bekleniyor. Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’e göre, Libya’da çatışan taraflara Türkiye ve Rusya tarafından askeri yardım yapılıyor ve AB de sadece tembel bir şekilde gelişmeleri seyretmekte. AB Bakanlar Konseyi tarafından silah ambargosunun denetlenmesi için misyon kurulması konusunda sağlanan görüş birliği, önümüzdeki dönemde AB’nin Akdeniz’deki gelişmelerle daha yakından ilgileneceğinin işareti kabul ediliyor. Öte yandan, AB’nin Akdeniz’deki düzensiz göç ve insan kaçakçılığı ile mücadele amacıyla 2015 yılında başlattığı Sophia misyonu etkisini yitirmiş durumda. Misyon kapsamında 2015-2018 yılları arasında Akdeniz’de 45 bin sığınmacı kurtarılmış, AB ülkeleri kurtarılan mültecilerin paylaşılması hususunda anlaşamadığı için bu kapsamda yürütülen gemi faaliyetlerine 2019 baharında son verilmişti.

Bu çalışma, AB’nin Akdeniz’de Libya ambargosunu denetleme misyonuna soyunmasının perde arkasını ortaya koyma amacı taşıyor. Bu kapsamda sırasıyla AB’nin Akdeniz politikasının tarihsel arka planı, Türkiye ile Libya arasında deniz egemenlik alanlarının sınırlandırılması anlaşması, Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgazın Avrupa’ya intikalini öngören EastMed doğalgaz boru hattı projesi ve AB’nin tutumu ele alınacak, silah ambargosu denetleme misyonunun amacının ne olduğu irdelenecektir.

AB’nin Mağrip ve Maşrık ülkeleriyle ilişkilerinin geçmişi

AB, Libya ile neden bu kadar yakından ilgilenmektedir? İlk akla gelen düşünce, mülteci göçünü önleme, Avrupa’nın yeni bir mülteci akınından korunmasıdır. Bu görüş doğru olmakla birlikte, meselenin öteki boyutları da ehemmiyet taşıyor. Evveliyetle son yıllarda ekonomik ve siyasal sorunlar yaşayan AB’nin dış politikada ortak hareket ettiğini gösteren başarılı örneklere ihtiyaç var. Akdeniz bu bakımdan dikkatleri üzerinde toplayan bir coğrafya. Üstelik AB’nin Kuzey Afrika (Mağrip) ve Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkeleri ile ilişkilerinin geçmişi, örgütün kuruluş yıllarına kadar geri gidiyor. 1972 yılında Küresel Akdeniz Politikası ile ilk adım atılmış, o dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Türkiye, Fas, Tunus, Kıbrıs ve Malta gibi ülkelerle ticaret ve ortaklık anlaşmaları imzalamıştır.

1990 yılında Küresel Akdeniz Programı kısmî değişikliklerle revize edilmiş ve “Yenilenmiş Akdeniz Programı” adını almıştır. Bu programın temel hedefleri şu şekilde ilan edilmiştir: Akdeniz ülkelerinde ekonomik reformların teşvik edilmesi, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını arttıracak hukuki düzenlemeler yapılması, bölge ülkelerinin AET sanayi ürünlerine açılması ve ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi.

AB’nin Akdeniz Politikasının bir sonraki adımı ise Barselona Süreci olarak da bilinen AB-Akdeniz Ortaklığı olmuş, bu program ile Akdeniz’in bir barış adası haline getirilmesi, bölge ülkeleri ile ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkilerin derinleştirilmesi ve bölgenin yeniden yapılandırılması hedeflenmiştir. Fakat öngörülen hedeflere ulaşmada sıkıntılar yaşanması üzerine bu politika eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin önerileri temelinde güçlendirilmiş ve “Akdeniz İçin Birlik” adını almıştır. Netice olarak AB, 1970’li yıllardan beri Akdeniz’in etrafındaki ülkelerle yakından ilgilenmiştir. Bu ilginin gerisinde yatan temel düşünce bölge ülkelerinin sanayi ürünleri için pazar, hammadde temin alanı ve siyasi/ekonomik nüfuz bölgesi olarak görülmesidir. AB aynı zamanda enerji bağımlılığı nedeniyle Akdeniz ülkeleri ile yakından ilgilenmiştir. Özellikle 1973 Ekim ayındaki Arap-İsrail çatışmasının ardından gündeme gelen petrol ambargosu, AET ülkelerini Orta Doğu’nun bu kadim sorunu karşısında daha hassas ve objektif davranmaya itmiştir. Bu kapsamda İsrail ile yakın ilişki içinde olan Hollanda, Fransa ve İngiltere gibi ülkeler daha dengeli bir politika izlemeye başlamışlardır.

AB’nin Doğu Akdeniz politikasında enerjinin rolü ihmal edilebilir seviyede

AB’nin Akdeniz politikasının şekillenmesinde rol oynayan bir başka faktör de son 10 yılda Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz yataklarının keşfedilmesi ve ardından deniz üzerindeki egemenlik alanları tartışmaları olmuştur. Doğu Akdeniz’de Mısır, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail havzalarında şu ana kadar keşfedilen doğalgaz yataklarının toplam rezervinin 3 trilyon metreküpten daha fazla olduğu, yeni keşiflerde bu miktarın artabileceği uzmanlık kuruluşlarının raporlarıyla kesinlik kazanmıştır.

Amerikan Jeolojik Araştırma Kurumu’nun (USGS) 2010 yılı raporunda Doğu Akdeniz havzasında toplam petrol rezervi 1,7 milyar varil, doğalgaz rezervi ise 3,45 trilyon metreküp olarak tahmin edilmiştir. Bölgede bugüne kadar kanıtlanmış doğalgaz keşifleri Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) sahasında bulunan Afrodit’de 129 milyar metreküp, Mısır sahasındaki Zohr’da 850 milyar metreküp ve İsrail’de bulunan Tamar’da 280 milyar metreküp ve Leviathan’da ise 620 milyar metreküp şeklindedir. Öte yandan Mısır’a ait Noor havzasında 1 trilyon metreküp doğalgaz bulunduğu iddia edilmiştir.

Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğalgaz rezervlerinin ilgili ülkeler bakımından büyük ehemmiyet taşıdığı kuşku götürmemektedir. Bununla birlikte bölgedeki doğalgaz rezerv toplam büyüklüğünün, İran (31,9 trilyon metreküp) ve Katar (24,7 trilyon metreküp) rezervleri dikkate alındığında sınırlı kaldıklarını da görmek gerekiyor. Doğu Akdeniz havzasında doğalgaz keşiflerinin ardından bölge, hem enerji şirketlerinin hem de dünyadaki büyük güçlerin ilgisini çekmiştir. Bölge ülkelerinde bulunan büyük güçlerin askeri üsleri takviye edilmiş, yeni üs alanları tahsisi için anlaşmalar yapılmış ve eş zamanlı olarak da Akdeniz’de savaş gemileri gösterisi şeklinde toplanmalar olmuştur.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) haklarını gündeme getirmesi ve bunu hukukileştirmek için Libya’daki merkezi hükümetle 27 Kasım 2019’da anlaşma imzalamasının ardından da askeri anlaşma ile bunu takviye etmesi, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi tarafından endişe ile takip edilmiştir. İsrail ve Mısır da bu gelişmeyi şaşkınlıkla takip etmişlerdir. İsrail’de EastMed projesi yerine doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına ulaştırma tartışmaları başlarken, Mısır yönetimi ise Türkiye’nin Libya ile yaptığı deniz egemenlik alanlarını sınırlandırma anlaşmasının kendisine avantaj sağladığını ve Akdeniz üzerindeki hakimiyet alanının arttığını görmüştür.

AB ise Doğu Akdeniz’de Türkiye ile GKRY arasındaki tartışmalı parsel ihtilafında Rumlar lehine tavır almıştır. Türkiye’nin Fatih sondaj gemisini bölgeye göndermesi üzerine AB Konseyi Başkanı Donald Tusk tarafından 9 Mayıs 2019’da şu açıklama yapılmıştır: “Avrupa Birliği, Kıbrıs’ın arkasındadır. Türkiye’yi AB üyesi ülkelerin egemenliğine saygılı olmaya çağırıyoruz. Avrupa Konseyi gelişmeleri yakından izlemeye devam edecektir.” Öte yandan Fransa ile GKRY arasında 15 Mayıs 2019’da savunma işbirliği anlaşması imzalanmıştır. Söz konusu anlaşma ile GKRY’ye bağlı Mari bölgesinde Fransa’ya deniz üssü tahsis edilmiştir. Bu üsteki gemilerin Fransız Total firmasının bölgedeki faaliyetlerinde koruma görevi yerine getireceği açıklanmıştır. İngiltere ise GKRY topraklarında bulunan Agrotur ve Dikelya’daki üslerde 17 olan savaş uçaklarının sayısını 138’e çıkarma kararı almıştır.

Bununla birlikte AB’nin Doğu Akdeniz’de Rumlar lehine tavır ortaya koymasının geri planında enerji kaynaklarını çeşitlendirme, Rusya’ya doğalgaz bağımlılığını azaltma düşüncesinin bulunduğunu ileri sürmek rasyonel gözükmüyor. Zira Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin toplamı 3 trilyon metreküp seviyesinde iken, Rusya’nın toplam rezervi 38,9 trilyon metreküp, İran’ın 31,9 ve Katar’ın da 24,7 metreküptür. Dolayısıyla Doğu Akdeniz doğalgazının yıllık 194 milyar metreküp satış yapan Rus doğalgazının yerini alması ve onunla rekabet etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla AB’nin Doğu Akdeniz’deki politikası ekonomik bir temele dayanmamaktadır. Temel düşünce, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu sınırlandırmak ve Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi görüşlerine destek sağlamaktır.

AB’nin hedefi Münhasır Ekonomik Bölge anlaşmasını askıda bırakmak

Türkiye ile Libya’da BM’nin tanıdığı ulusal mutabakat hükümeti arasında deniz yetki alanlarını sınırlandırma anlaşması, 27 Kasım 2019’da İstanbul’da imzalanmıştır. Anlaşmanın hukuki temeli, 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesine dayanıyor. Deniz Hukuku Sözleşmesinin 74. ve 83. maddelerinde “sahilleri bitişik veya karşı karşıya olan devletler arasında münhasır ekonomik bölgenin sınırlandırılmasının bir anlaşma ile olacağı” kayıt altına alınmıştır.

Türkiye ile Libya arasında imzalanan anlaşmayla Akdeniz’de Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan egemenlik alanı 186 bin kilometrekare olarak belirlenmiştir. Böylece, Yunanistan ile Mısır ve Yunanistan ile GKRY arasında münhasır ekonomik bölge belirleme anlaşmalarının yapılması ihtimali ortadan kalkmıştır. Anılan taraflar arasında imzalanması öngörülen münhasır ekonomik bölgenin taslak çalışması, “Seville haritası” olarak biliniyor. Bu haritada Türkiye’nin Akdeniz’deki münhasır egemenlik alanı 41 bin kilometrekare ile sınırlandırılmış ve Türkiye adeta kıyı şeridine hapsedilmiş idi. Libya ile Türkiye arasında imzalanan ikinci metin, Güvenlik ve Askeri İşbirliği Anlaşması adını taşıyor. Bu anlaşma mucibince Türkiye, talep edilmesi halinde Libya’daki meşru hükümete askeri eğitim verecek, harp araç ve gereçleri konusunda teknik destek sağlayabilecektir.

AB, Türkiye ile Libya arasında imzalanan her iki anlaşma konusunda da derin kuşkular taşıyor. Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin resmi tezlerini örtülü biçimde destekleyen AB’nin yetkilileri değişik platformlarda Türkiye’yi “uluslararası hukuka uymaya” çağırmaktalar. Libya’nın Atina’da bulunan büyükelçisi anlaşmanın imzalanmasından sonra “istenmeyen kişi” ilan edildi. Yunanistan Başbakanı Kriakos Miçotakis, ülkesinin denizdeki ekonomik çıkarlarının Türkiye tarafından ihlal edildiğini ve Türkiye’nin provokasyona başvurduğunu iddia etmiştir. Öte yandan Ocak ayı başında İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın katılımıyla Doğu Akdeniz Gaz Forumu adlı bir örgütün kurulduğu ve bölgedeki doğalgazın, inşası öngörülen EastMed boru hatları kanalıyla Girit ve Yunanistan üzerinden Avrupa piyasasına sunulacağı öne sürülmüştür. Söz konusu boru hattının inşa edilmesini neredeyse imkânsız hale getiren üç mania ise şunlardır: Doğu Akdeniz’de yeterli düzeyde doğalgaz rezervinin bulunmaması, Akdeniz’in derinliğinin boru hattı inşası için uygun olmaması ve son olarak da boru hattının Türkiye’nin egemenlik sahasından geçmesi.

Dolayısıyla AB’nin Libya’da silah ambargosu denetimi misyonuna soyunmasının arkasında esas itibarıyla Ege ve Akdeniz’de Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tezlerini destekleme düşüncesi vardır. İkinci olarak, Türkiye’nin Libya’daki iç savaşta merkezi hükümete askeri desteğinin arttırmasının çatışmaları alevlendireceği ve bunun da yeni mülteci akınına yol açacağı şeklinde bir değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü olarak, AB’nin beklentisi çatışmalarda Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı imzalayan Ulusal mutabakat Hükümetinin (UMH) başarısız olması ve anlaşmanın askıda kalmasıdır. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse, Libya için 2011 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan silah ambargosu kararını desteklemek için 2020 Mart ayında AB tarafından denetim misyonu kurulmasının gerisinde yatan temel düşünce, Türkiye’nin Akdeniz üzerindeki nüfuzunu kırmaktır.

[Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesidir]



Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır. Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.