ABD-Türkiye krizinin kazananı olmaz

– Bugün S-400 konusunu büyük bir kriz olarak gören bazı çevreler, aslında Türkiye’de ABD’ye karşı oluşan bu güven bunalımını yeterince göz önünde bulundurmuyorlar. Şimdi bu kritik anda krizi S-400’e bağlamak ve Türkiye’nin bu kararını sorgulamak oldukça sorunlu bir anlayışa işaret ediyor.
– Aslında ABD’nin hasımlarına yaptırım yoluyla karşı koyma yasası olarak bilinen CAATSA temel olarak ABD’de iç politik çekişmelerin ve kavgaların sonucu ortaya çıkmış bir yasa.
– Askeri müdahalelerde sergilenen sorumsuzluk, plansızlık ve uzun vadeli düşünme kısırlığı sonrasında ABD’nin hem iç politik kaygılara hem de aşırı yaptırımlara dayanan dış politikası, önümüzdeki dönemde dış politik fiyaskolara örnek olarak verilebilir.
– Bu kriz sırasında Türkiye’ye yöneltilen tehditler, yaşanan gerilimin sadece Türkiye’ye zarar vereceği izlenimini ortaya çıkarıyor olsa da, aslında bu tür krizler, kimin daha çok kaybettiğini belirlemenin oldukça zor olduğu, kazananı bulunmayan sonuçlar ortaya çıkarıyor.
– Kriz Trump ve Erdoğan’ın yapacağı görüşmeyle de çözülemezse “kaybet-kaybet” süreci resmen başlamış olacak
.

Türk-Amerikan ilişkileri tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinden geçiyor. Son yıllarda sıklıkla duyulan ve her seferinde ya ertelenen ya da semptomları giderilen kriz bu sefer çok farklı bir boyutta karşımıza çıkıyor.

Son yirmi yıldır gitgide derinleşen ve kronikleşen güven bunalımı artık somut sonuçları olan bir vakaya dönüşmek üzere. İki NATO müttefiki arasında şimdiye kadar yaşanan en ciddi krizlerden biri olan bu durum sadece iki ülke ilişkilerini değil, aynı zamanda ittifak sistemleri ve müttefiklerin birbirinden beklentilerini de değiştirecek boyutta. Bu sefer konu Türkiye’nin Rusya’dan almak istediği S-400 hava savunma sistemleri ve ABD yönetiminin Türkiye’nin bu kararına verdiği tepki. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde en önemli dış politika krizlerinden biri olarak ortaya konulan bu krizi daha iyi anlayabilmek ve sonuçlarını değerlendirebilmek için, bu krizle ilgili üç ayrı noktayı yeniden hatırlamakta fayda var.

– Kriz yeni değil

Birincisi krizin başlangıç noktasıyla ilgili. Her ne kadar bugün bazı uzmanlar meseleyi sadece S-400 alımından ibaret bir konu olarak görüp Türkiye’nin bu kararını ikili ilişkilerin geldiği durumun en önemli müsebbibi olarak gösterse de, ikili ilişkilerdeki türbülans 2017’de Ankara’nın verdiği S-400 kararıyla başlamış değil. Bugün ABD’de ikili ilişkiler konusunda söz söyleyenlerin, ABD’nin Brunson olayından büyük bir hayal kırıklığına uğradığını ve S-400 alımı kararından sonra Türkiye’nin tam da güvenilir bulunmadığını ifade etmesi, ikili ilişkilerdeki mevcut krizler hakkında pek de bir şey anlaşılamadığını ortaya koyuyor.

Türkiye’nin milli güvenliğine ve toprak bütünlüğüne kastetmiş ve kendisi tarafından da terörist kabul edilen bir grubun Suriye kolunu destekliyor olması, aslında ABD’nin ikili ilişkilerde görmek istemediği tarihi bir krizdi. Tıpkı ABD’nin 15 Temmuz darbe girişimine verdiği skandal tepki ve sonrasında Gülen’in iadesiyle ilgili atmadığı adımlar gibi. Halkbank meselesi, Suriye’de tutulmayan sözler ve Afrin operasyonu gibi kimi kritik anlarda ABD tarafından sürekli olarak ifade edilen “kaygı”, aslında bu krizin birer parçasıydı. Hatta bir NATO üyesi ülkede vize işlemlerini durdurmak, aynı müttefik ülkenin bakanlarına uygulanan yaptırım ve ABD’nin vatandaşlarına Türkiye’ye seyahatleri hakkında yapılan uyarılar, bu krizin farklı semptomları olarak ortaya çıkmıştı. Bugün S-400 konusunu büyük bir kriz olarak gören bazı çevreler, aslında Türkiye’de ABD’ye karşı oluşan bu güven bunalımını yeterince göz önünde bulundurmuyorlar. Hatta Türkiye’yi S-400 almaya icbar eden sürecin arka planında Kongre’deki bazı çevrelerin de içinde olduğu bir kesimin Türkiye’nin ABD’den silah almasını zorlaştırmasının etkisi bile yeterince irdelenmedi. Şimdi bu kritik anda krizi S-400’e bağlamak ve Türkiye’nin bu kararını sorgulamak oldukça sorunlu bir anlayışa işaret ediyor.

– Krizin temelinde Kongre var

Aslında ABD’nin hasımlarına yaptırım yoluyla karşı koyma yasası olarak bilinen CAATSA temel olarak ABD’de iç politik çekişmelerin ve kavgaların sonucu ortaya çıkmış bir yasa. Özellikle 2016 seçimleri sonrasında ortaya atılan Rusya’nın seçimlere müdahalesi tartışmalarında Kongre’nin aktif bir rol oynayarak hazırladığı bu yasa Trump tarafından hiç olumlu karşılanmamıştı. Hatta o dönemde Trump’ın İletişim Direktörü olan Scaramucci Trump’ın yasayı iptal edebileceğini dahi söylemişti.

Yasanın büyük bir çoğunlukla geçmesinden sonra böyle bir ihtimalin kalkması üzerine, Beyaz Saray bazı şerhler koyarak yasayı imzalamak zorunda kalmıştı. İlk andan itibaren büyük tartışmalara yol açan yasa için bazıları “Kongre diktası” ifadesini dahi kullandı. Dolayısıyla bugün Türkiye ile ABD’yi karşı karşıya getiren yasanın temelinde, Kongre’nin (özellikle Rusya ile ilişkiler konusunda) Trump’ın alanını daraltma kaygısı ortaya çıkıyor. Bu konuda şimdiye kadar yapılan tartışmalarda verilmek istenen, neredeyse yasanın Türkiye’ye karşı hazırlanmış olduğu algısıydı. Ancak yasaya atfedilen stratejik ve jeopolitik önem, yasanın hazırlandığı dönemde ne kadar gündemdeydi belli değil. Önemli bir NATO üyesiyle ilişkileri bu kadar germesi ve ABD yönetiminin son yıllarda yaptırımlarla dünyaya nizam verme çabası ve bunun oluşturduğu olumsuz atmosfer göz önüne alındığında, bir iç politik krizin sonucu olarak bir dış politika bunalımı daha açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Bir iç politik krize kurban edilmeye çalışılan ABD-Türkiye ilişkilerinin tamamen sarsılması durumunda, “sorumlu kim” denildiğinde, şimdi bu konuda şahitlik yapan kimi çevreler ne diyecek, kimse bilmiyor. Askeri müdahalelerde sergilenen sorumsuzluk, plansızlık ve uzun vadeli düşünme kısırlığı sonrasında ABD’nin hem iç politik kaygılara hem de aşırı yaptırımlara dayanan dış politikası, önümüzdeki dönemde dış politik fiyaskolara örnek olarak verilebilir.

– Kriz kimseye fayda sağlamaz

Bu kriz sırasında Türkiye’ye yöneltilen tehditler, yaşanan gerilimin sadece Türkiye’ye zarar vereceği izlenimini ortaya çıkarıyor olsa da, aslında bu tür krizler, kimin daha çok kaybettiğini belirlemenin oldukça zor olduğu, kazananı bulunmayan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Aslında herkes birlikte kaybediyor. Ama bazıları neler kaybettiği konusunda bilinçli bir hesap yapamıyor. “Kaybet-kaybet” durumu tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor. Türkiye’yi tehdit eden ABD yönetimi, Türk kamuoyu ve Türkiye devletiyle ilişkilerinin yanında, diğer müttefiklerin de ABD’ye bakışını etkileyecek bir adım atmaya hazırlanıyor.

“Güvenilir müttefik” ibaresinin artık ABD için kolay kolay söylenemeyeceği yeni bir döneme giriyoruz. ABD’nin müttefiklerine ne yaptığını gören diğer devletlerin, ittifak ilişkilerine girerken çok daha dikkatli olacağı bir dönem olacak bu. NATO’da bu durumun yaratacağı krizi henüz konuşmaya başlamadık bile. Orta Doğu halkları bu adımı, bölgenin en önemli devletinin ABD tarafından istikrarsızlaştırılması olarak yorumlayacak ve bölgeye yeni bir müdahale olarak görecek. Tüm bunların yanında, Türkiye’ye kaybettirmeye çalışırken ABD’nin de hiç hesap etmediği kayıpları olduğunu göreceğiz. Kriz Trump ve Erdoğan’ın yapacağı görüşmeyle de çözülemezse “kaybet-kaybet” süreci resmen başlamış olacak.

Tüm bunlar aslında girilen çıkmazı ortaya koyarken iki ülke ilişkilerinde beklentinin düşüklüğü de önemli bir fırsat sunuyor. Yapılacak olumlu bir açıklama ve sonrasında eyleme dönüştürülecek bir planlama, iki ülke ilişkileri için bir rahatlama yaşatacak. Kritik nokta, ABD’nin mevcut buyurgan ve empoze edici sesinin artık dünyada bir karşılığının olmadığını anlaması. İşaret edildiği üzere, ikili ilişkilerde birçok farklı başlık çözüm bekliyor ve yeni bir çözümsüzlüğün ortaya çıkaracağı maliyet gittikçe büyüyor. ABD yönetimi, birçok yerinden düğümlenmiş bu bağı, düğümleri daha da sıkacak hamlelerle çözmeyi düşünüyorsa, bu süreçte kendi vereceği kayıpları yeterince göz önünde bulundurmamış demektir.

KILIÇ BUĞRA KANAT

[Penn State University Erie kampüsünde öğretim üyesi olan Kılıç Buğra Kanat aynı zamanda SETA Washington DC araştırma direktörüdür]

AA

Kassel bölge valisi cinayetinde NSU 2.0 izleri

– Almanya’da Kassel bölge valisi cinayetinin ardında bir neo-nazinin olduğunu gizlemeye çalışan polis ve savcılık, bu konuda başarılı olamayınca, katilin arkasındaki devlet içi mihrakları gizlemek için basını kullanarak senaryolar üretmeye başladı.
– Bu cinayet her açıdan araştırılsaydı nasıl bir sonuca varılırdı? Cevap basit: O zaman NSU 2.0 gibi ırkçı bir organizasyon ile karşılaşılabilirdi.
– Katil zanlısı hakkında başta kullanılan “aslında masum bir bahçıvandı” senaryosu uzun süre gitmeyince, ikinci senaryo devreye sokuldu ve zanlının Nazi olduğu kabul edildi. Fakat bu sefer de “sağcı bir terörist gruba dahil olabileceğine dair bir kanıt yok” dendi.
– NSU cinayetleri davasında olduğu gibi yazılan bir senaryonun bir yerinde açık varsa anında yeni bir senaryoyla gizlenmesi gerekiyor. Nitekim açığı olan bu senaryo da anında müdahale edilerek değiştirildi
.

CDU’lu Kassel Bölge Valisi Walter Lübcke’nin 2 Haziran 2019 tarihinde gece yarısı kendi evinde başından vurularak öldürülmesi kamuoyunda infial oluşturdu. Başta yetkililer ve medya organları, Kassel Bölge Valisi Lübcke’nin katilinin ırkçı ve yakın çevresinden olduğu tahmini üzerinde yoğunlaştı. Fakat asıl ilginç detay daha sonra ortaya çıktı. Artık sadece aşırı sağcı gruplardan bağımsız tek başına hareket eden bir katilden değil, ırkçı bir yapılanmaya üye olan ve NSU seri cinayetlerinde de parmağı olan bir şahıstan bahsedilmeye başlandı. Bu durum devlet makamları için de ayrı bir zorluk anlamına geliyordu, zira bizzat Alman devletinin sahip olduğu yetkiler ve birtakım hizmetler aracılığıyla bu tip yapılara derinden dâhil olduğu biliniyor.

On bir yıl boyunca “döner cinayetleri” olarak basında sıkça tartışılan NSU davasının nihai sonuca varamamış olması ve son olarak mahkeme kararıyla davayla ilgili kanıtların 120 yıl erişime yasaklanması ve birden unutturulmaya çalışılması zaten toplumu öfkelendirmişken şimdi de mültecilerin haklarını savunan bir politikacının sessizce kendi evinde öldürülmesi bardağı taşıran son damla oldu.

– Kamuoyu sahte haberlerle yanlış yönlendirildi

Artık günümüzde gazeteciler ve araştırmacılar, kendi çıkarları doğrultusunda sabotaj yapma, sahte haberler üretme ve devam eden soruşturmalara etki etmek için inkarı mümkün olmayan şeyleri dahi kendilerine göre uyarlama konusunda cesaret sahibi.

Bu şaşırtıcı tutarlılık ve süreklilik, hem NSU seri cinayetleri davasında hem de en son yaşanan Lübcke cinayetinde yaşanan birtakım ciddi durumlardan kaynaklanıyor Bu durumlar ise şu şekilde sıralanabilir:

Kamuoyunu bilgilendirme, olaya dahil olan kişilerin kamuoyu nezdinde sahip oldukları itibara bakılmaksızın, herkesle ilgili eşit derecede uygulanacak olsaydı, bir cinayet davası soruşturmasında, bu cinayete göz yuman, sonrasında da örtbas edilmesine yardımcı olan kişiler de ortaya çıkarılırdı.

Örneğin cinayet işleyenlerin saklanması/gizlenmesi kuralının sınırları, 2007 yılında Heilbronn’da polis memurlarına yapılan suikast girişimine dair yürütülen soruşturma sırasında bir hayli zorlamıştı. Bu tip cinayetlerin nasıl soruşturulduğunu bilen herkes, önemli cinayet veya suikastlarda arka planda olan diğer faillerin gizlendiğini bilir. Öte yandan mülteciler veya yabancılara karşı işlenen bir cinayet kısa sürede açıklığa kavuşmaz ve aydınlatılamızsa önce “derin bir pişmanlık” duyulur, “üzüntüler” medya aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılır, sonra da gündem değiştirilerek cinayetin en kısa sürede hafızalardan silinmesi beklenir. Ama bir polis cinayeti yahut suikast girişimi aydınlığa kavuşturulamazsa, ciddi anlamda sorun yaşanır. Cinayeti aydınlığa kavuşturulamayan kişi önemli bir politikacı olduğunda ise bu durum çok daha büyük sorunları beraberinde getirir.

“Katılmak” ve “dahil olmak”, faillerin ortak bir politik ideolojiyi paylaşmasının da ötesini ifade eder. Katılım sağlamak için ille de ortak bir ideolojiye sahip olmaya gerek yoktur. Örneğin, NSU ağında aktif olan V-halkı[1] da dâhil olmak üzere bu tür yapılara devlete özgü bir şekilde “katılımlar” mevcuttur. Devlet hesabına çalışan bu “V-halkı” ciddi suçlara karışsalar bile tespit edilmemeleri için korunurlar. Eyaletler de federal eyaletler de iktidardaki güç olarak bu gizemli kişileri korurlar.

Normal şartlar altında bu tarz bir işbirliğinin iletişim uzmanı sosyologların, polislerin ve savcıların da dikkatini çekmesi gerekir, çünkü bir suçu gerçek anlamda aydınlatmak istiyorsanız her tarafı objektif bir şekilde araştırır ve tek yönlü bir soruşturma yürütmezsiniz.

– Kermes kavgası, süslü cinayet

Lübcke cinayetinin detayları incelenecek olursa, bunun başta ırkçı bir saldırı olduğuna kesin gözüyle bakılıyordu. Fakat sonra her ne olduysa, çok pratik bir bakış açısı üzerine odaklanıldı. Önce yeni bir senaryo çizdiler sonra da bu senaryoya göre bir fail oluşturarak siyasi izi silmeye çalıştılar. Bu yöntem orijinalliğini uzun süre önce yitirmiş olsa da, alıcısı ve inananı çok olduğundan işe yarayan bir yöntem olarak kabul edilir. Lübcke cinayeti için ise senaryo şu şekilde yazıldı: “Kermes ziyareti sırasında alevlenen kavganın sonu: Polis Lübcke cinayetinin bir ırkçı grup tarafından değil de kendi yakın çevresinden biri tarafından gerçekleştiği üzerinde yoğunlaştı.” (Süddeutsche Zeitung, 17 Haziran 2019)

İlk başta ortaya atılan “ırkçı cinayeti” algısını yıkabilmek adına yazılan senaryoyu kamuoyuna inandırıcı hale getirmek için zaman zaman medya kuruluşlarından yardım alınmaya başlandı. Özellikle “Kermeste çıkan kavganın sonucu” senaryosunu güçlendirmek için ayrıca yetkili kişilerin açıklamasına yer veren basında, “Katil zanlısının ırkçı bir yapılanmanın mensubu olduğu bilgisi teyit edilememiştir. Bu bilgi yanlıştır,” (Süddeutsche Zeitung, 17 Haziran 2019) şeklinde haberler yapılmaya başlandı.

Biraz daha derinleşmek gerekirse; günlerden 15 Haziran 2019. Walter Lübcke’nin kıyafetinde DNA’sı bulunduğu için bir adam tutuklanarak gözaltına alınıyor. Bu adam ne hikmetse “Bundeskriminalamt’ta” (BKA) (Federal Kriminal Ofisi) kayıtlı. Polis teşkilatınca tanınan bu adamın birçok suç dosyası ve uzun bir sabıka kaydı var. “Araştırmalara göre bu kişinin ırkçı yapılanmaya dahil olduğuna dair göstergeler mevcut” (Bild.de, 16 Haziran 2019). Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ) ise, katil zanlısının aşırı sağ kanattan olduğunu öğrendiğini açıklıyor.

Katil zanlısı hakkında başta kullanılan “aslında masum bir bahçıvandı” senaryosunun uzun süre gitmeyeceği anlaşılınca ikinci senaryo devreye sokuldu ve zanlının Nazi olduğu kabul edildi. Fakat bu sefer de “sağcı bir terörist gruba dahil olabileceğine dair bir kanıt yok” dendi (Frankfurter Rundschau, 18 Haziran 2019). Bu görüş ise yetkili makamların sözcüsü Markus Schmitt tarafından Karlsruhe’deki federal savcının ifadelerine dayanarak paylaşıldı. Davanın üstünde sadece bir haftasonu çalışarak böyle bir açıklama yapan savcılığın profesyonel bir çalışmadan ziyade panik içerisinde yeni bir senaryo üretimine geçmiş olabileceği düşüncesi güçleniyor. Fakat NSU davasında olduğu gibi yazılan bir senaryonun bir yerinde açık varsa anında yeni bir senaryoyla gizlenmesi gerekiyor. Nitekim açığı olan bu senaryo da anında müdahale edilerek değiştirildi.

Peki bir de şu şekilde düşünelim: Ne olursa olsun, hangi organizasyona dahil olursa olsun, bu cinayet her açıdan araştırılsaydı nasıl bir sonuca varılırdı? Cevap basit: O zaman NSU 2.0 gibi ırkçı bir organizasyon ile karşılaşılabilirdi. Ve işte burada senaryonun açığını yakalamış olurdunuz. Çünkü “Kameradschaften”, “blood&honor” ve “combat 18” adlı ırkçı yapılanmalara üye olan katil zanlısının, NSU 2.0 ile yakından bir ilgisi olabileceği düşüncesi güçlenmiş oluyor.

– Katil Zanlısı Stephen E.

Şüpheli Stephan Ernst’in ismi bizi, bireysel faillere değil, varlığı yıllardır inkar edilen neo-Nazi terörist yapılarına götürüyor. Stephan Ernst, NSU’nun daha güzelini hayal edemediği bir neo-Nazi özgeçmişine sahip. Örneğin, 1989’daki yeniden birleşmeden sonra ortaya çıkan pogromlarla[2] siyasallaştı. Hatta 1993 yılında Hessen Hohenstein-Steckenrodt’taki mülteci konaklamalarına yapılan saldırı nedeniyle, birkaç yıl hapis cezasına çarptırıldı.

– Stephen Ernst’in kabarık sabıka kaydı

“Kasselli 45 yaşındaki Stephen E. 2000’li yıllarından bu yana anti-faşistler tarafından tanınıyor. 2000’lerde neo-Naziler Michel Friedrich ve Mike Sawallich’in etrafındaki iç çemberin içindeydi. NPD gösterilerine, en az bir sprey eylemine ve 2007’de Nazi rakipleriyle neo-Naziler kavgasına katıldı. (…) Ernst 1 Mayıs 2009’da altı yeni neo-Nazi üyesiyle Dortmund’a seyahat etti ve orada DGB (Sendika Birliği) gösterisine düzenlenen bir saldırıya katıldı ve bu saldırıda tutuklandı. (…) Stephen Ernst 2016’da, ‘Ulusal Sosyalist Yeraltı’nın suçlarını netleştirmek için Hessen eyaleti soruşturma komitesinde konu olarak ele alındı. Ayrıca Die Linke partisi tarafından Kassel’in aşırı sağcı neo-Nazilerine örnek olarak gösterildi. Neo-Nazi ve V-adamı olan Benjamin Gaertner, milletvekili Schaus’un sorusu üzerine ‘NPD-Stephen’ adında bir kişiyi tanıdığını doğruladı.” (“Lübcke’deki şüpheli, tanınmış bir neo-Nazi’dir”, Exif [araştırma ve analiz],[3] 17 Haziran 2019). Bu bilgi anti-faşist arama ağı “Exif” tarafından derlendi.

Kassel’de 2006’da gerçekleşen suikast girişiminin açıklığa kavuşturulamamasını, istihbarat subayı Andreas Temme’nin bundaki rolünü ve Lübcke cinayeti davası soruşturmasının başarısız olmasını “Exif” şu şekilde açıklıyor:

Devletin çeşitli makamları ve istihbarat servislerinden gönderilen casuslar bu tip örgütlere bilinçli şekilde yerleştirilirler. Ve bunlar Anayasa’nın Korunması Bürosu tarafından korunurlar. Bundan dolayı, devlet tarafından yerleştirilen ajanlar cinayet işlemiş olsalar bile gizlenir ve asla açığa çıkarılmaz.

Lübcke cinayeti davasının bile “devlet huzurunu” etkileyen bağlantıları açıklamadan aydınlatılamamasının birçok nedeni var. Kassel’de 2006 yılında işlenen cinayetle ilgili açılan davaya dair iç soruşturmadan çıkan neticelerin 2134 yılına kadar gizli kalacak olması, NSU seri cinayetleri davasının belgelerine getirilen 120 yıllık erişim yasağı vb. gelişmeler, bu tip önemli cinayet soruşturmalarının devletin çıkarları doğrultusunda yönlendirildiğini gösteriyor.

BÜŞRA SARIKAYA

[Almanya’da doğup büyüyen Büşra Fadim Sarıkaya uzun yıllar basın sektöründe çalışmıştır. Şu anda İstanbul Üniversitesi’nde doktorasını yapmakta olan Sarıkaya Türk-Alman Üniversitesi’nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır.]

[1] V-Halk/ V-Adam: İstihbarat, polis veya güvenlik güçleriyle gizli işbirliği içerisinde olan kişiler. Bunların isimleri gizlidir ve gerektiği zaman terör örgütleri vb. organizasyonlara sızarak bilgi aktarımını sağlamaktadır.

[2] Pogrom, “çok zarar vermek, şiddet kullanarak yok etmek” anlamına gelen Rusça bir kelimedir. Terim, tarihsel olarak, Rus İmparatorluğu’nda yerleşik Yahudi olmayan toplulukların Yahudilere karşı yaptıkları şiddet eylemlerini ifade eder.

[3] Exif, Anti-Faşist araştırma ağı

AA

Türkiye’nin yeni grand stratejisinin üç unsuru: Kıbrıs, Meis ve S-400

– Türkiye’nin grand stratejisi Doğu Akdeniz’e dönmüştür. Sıklet merkezi Kıbrıs ve Meis adalarıdır. Türkiye MEB de ilan ettiğinde uluslararası hukuk açısından eli daha da güçlenecektir.


– Türkiye Kıbrıs’a müşterek deniz-hava üssünü açtığında, Rum tarafının “masaya oturma” teklifiyle karşılaşabilecek kadar eli güçlenecektir.


– Türkiye sahip olduğu siyasî kararlılığının, askerî grand stratejisinin, jeopolitiğinin, askerî gücünün ve bu gücü savaş-barış zamanlarında en uygun şekilde kullanabilecek nitelikli personelinin sayesinde, Doğu Akdeniz’deki varlığını sürdürebilecektir.


– Türkiye’nin Kıbrıs’a kuracağı üs, hem iç hem de dış paydaşlara, hem de muhtemel rakiplere karşı pek çok avantaj sağlayacak. Müşterek deniz-hava üssünde bir de yedek hava meydanı olması fonksiyonel açıdan İHA-SİHA ve sabit kanat hava araçlarının “scramble” kalkışı açısından avantaj sağlayabilir
.

Türkiye son yıllardaki grand stratejisini Doğu Akdeniz üzerine kurdu. Yani Türkiye, önümüzdeki 40-50 yılın grand stratejik istikametini Doğu Akdeniz’e doğru çevirdi. Bunun altında yatan en temel sebeplerin başında ise malum olduğu üzere, enerji kaynakları geliyor. Bu kaynakların büyük bir kısmı ise Kıbrıs ve Meis adalarının civarında, deniz tabanının altında bulunuyor. Yaklaşık 3 trilyon dolar değerinde olduğu tahmin edilen petrol, doğalgaz ve hidrokarbon yatakları, şu anda dünyanın odaklandığı üç büyük merkezden biri konumunda. Geleceğin siyasi ve grand stratejik kararlarının odaklanacağı üç çok büyük merkez ise şunlar: Güney Çin denizi, Arktik, Doğu Akdeniz.

Orta Doğu’daki kaotik durumun çıktısı, Doğu Akdeniz hâkimiyetinde ne kadar önemli bir fayda sağlayacağı oranında önemli olacak. Eğer Orta Doğu’da verilen mücadele Doğu Akdeniz’de işe yaramıyorsa, verilen emeklerin ve kayıpların, hiç değilse bir kısmı boşuna sarf edilmiş olacak.

Peki, Doğu Akdeniz Türkiye’nin nesi olur? 2019 tarihi itibariyle Doğu Akdeniz Türkiye’nin stratejik değil, grand stratejik hedefi olmuştur. Türkiye gündeminin bir numaralı konusu Doğu Akdeniz olmalı, Türkiye Doğu Akdeniz’le yatıp Doğu Akdeniz’le kalkmalıdır. Neden mi? Devletler varlıklarını idame ettirecek şeyler neyse, öncelikli hedeflerini bu varlıklar üzerine kurgularlar. Bunların en başında gelen unsurlardan biri de iktisattır. Bu anlamda, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları ve uluslararası hukukun kendisine vermiş olduğu ekonomik haklar, Türkiye’nin öncelikli gündemi olmalıdır. Daha önce müteaddit defalar bu hususa dikkat çekmemizin sebebi, bundan 30-40 yıl sonra çok daha iyi anlaşılacaktır.

Coğrafya ve hidrografyanın karakteristiğine bakarsak, Türkiye’nin KKTC ile birlikte alması gereken bazı önlemler vardır. Bunların en başında gelen iki unsur, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilanı ve Kıbrıs’a üs kurulmasıdır. Kuşatma başlamadan tedbir alan, karşı tarafın muhtemel taarruzuna karşı erken önleme yapabilir. Karşı tarafın muhtemel taarruzu MEB üzerinden olacaktır. Muhtemelen 5 sene sonra, 2024 yılında konuşacağımız konu, tarafların MEB konusunda ne kadar erkenden adım atıp atamadıkları, atamayanların neden daha geç harekete geçtiklerini sorgulamak olacaktır. MEB ilanı siyasî bir karar olarak grand stratejik seviyede elimizin güçlenmesini sağlayacaktır.

– Siyasî seviyedeki kazanım Türkiye’nin grand stratejisine nasıl yansıyacak?

Daha önce Türkiye’nin Kıbrıs’ta en az bir üs inşa etmesi gerektiğini söylemiştik. Bu üssün hem iç hem de dış paydaşlara, hem de muhtemel rakiplere karşı pek çok avantaj sağlayacağı açıktır. Kıbrıs’a kurulacak olan müşterek deniz-hava üssünde bir de yedek hava meydanı olması fonksiyonel açıdan İHA-SİHA ve sabit kanat hava araçlarının “scramble” kalkışı açısından avantaj sağlayabilir. Fakat muhtemel topçu roket menzili içinde olacağından, bu meydanın ana değil, yedek meydan olarak kurulması daha münasip gibi duruyor.

Türkiye’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz özelinde caydırıcılık teşkil edecek askerî tedbirlerin yanında, başka önemli hamleler daha yapabileceğini görüyoruz. En azından karşı taraf böyle hissediyor. Yunan Savunma Bakanı Evangelos Apostolakis Türkiye’nin durumuyla ilgili sorulara özetle şöyle cevap veriyor: “Bizim için Meis çok önemli. Eğer Türkler Meis’te sondaj yapacak olurlarsa durum hiç de iyi olmaz […] Birebir askerî işbirliği anlaşması yaptığımız İsrail ve Mısır gibi ülkelerin destekleri fiilî değil; pek güven vermiyor. Destek olacaklarsa şimdi olsunlar, gidişat iyi değil […] Artık bütün Yunanistan S-400 şemsiyesi altına giriyor.”

Dünya ve kendi kamuoyuna karşı bu açıklamaları yapan Apostolakis, Türk kamuoyuna ise (aslında ellerinde çok da fazla koz olmadığı için) hukuk yoluna davet eden şu mesajı gönderiyor: “Ege’nin karşı kıyısına bir mesaj gönderiyorum. Çatışma yolu da var, iş birliği yolu da. Türkiye ile ilişkilerimizde kırmızı çizgimiz, uluslararası hukuka saygıdır”. Bu arada Apostolakis’in 2015-2019 yılları arasında defalarca Türkiye’nin egemenlik hakları olan karasularını ve hava sahasını ihlal ettiğini ve ettirdiğini, adaların silahlandırılması uluslararası hukuka aykırı olduğu halde yıllardır silahlandırdığını, Ege’deki statüsüz bazı adaları hakkı olmadığı halde işgal ettiğini hatırlatalım. Çünkü Apostolakis, “uluslararası hukuk” adı verilen müessesenin zayıf olunduğu zaman zikredilen, kuvvetli olunduğunda ise ağza pek alınmayan bir müessese olduğunu eski bir asker ve genelkurmay başkanı olarak iyi biliyor. Şu anda da zikrettiğine göre, kendilerini nasıl bir pozisyonda gördüklerini anlayabiliriz.

Şimdi analizi toparlayalım ve konuyu S-400’lere bağlayalım; sarih bir izah getirmeye çalışalım ve maddeler halinde sıralayalım:

Türkiye’nin grand stratejisi Doğu Akdeniz’e dönmüştür. Sıklet merkezimiz Kıbrıs ve Meis adalarıdır.

Bu grand stratejiyi kurgulayan milli güç unsurlarımızın Silahlı Kuvvetler tarafı, bu konuda en ufak bir taviz vermemekte kararlıdır.

Fatih ve Yavuz sondaj gemilerimiz, Deniz Kuvvetleri bağlısı platformlar eşliğinde Doğu Akdeniz’de tabii kaynak arama çalışmalarını fiilî olarak yürütmektedir.

Uluslararası hukuktan doğan haklarımız karşısında oluşması muhtemel bir ittifakın, son ana kadar sadece gövde gösterisi yapacağı, iş çatışma şartlarına gelince iç kamuoylarına karşı “yeni bir savaş” ve “kendilerine ait olmayan yeni bir savaş” meselesini anlatamayacakları için, kâğıt üzerinde bir ittifak olarak kalması mukadderdir. Çünkü Türkiye için bu mesele bir izzet-i nefis ve nefsi müdafaa meselesidir.

Bunlara rağmen, Türkiye’ye karşı savaş ilanı olmasa bile, bir oldubittiye getirme ve azla yetinme harekâtına girişilecek olursa, Türkiye de alternatif tedbirler geliştirmiş ve Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almıştır ve kurulumu da yakın bir zamanda yapılacaktır.

S-400’ün Dost-Düşman Tanımlama (IFF) radarının “düşman” olarak tanımladığı ve radar kilidi atabildiği hava unsurları ABD, İsrail, Mısır, Yunanistan, Fransa, GKRY ve diğerleridir.

Yunan Savunma Bakanı Apostolakis ABD’nin Doğu Akdeniz’de kendileri için Türkiye ile aralarını bozamayacağını kendi ağzıyla açıklamış, ayrıca kendilerinin de S-400 benzeri bir hava savunma sistemine sahip olmaları gerektiğini belirtmiş, fakat ekonomik durumlarının böyle bir sistemi satın almaya müsait olmadığını da ifade etmiştir.

Türkiye Doğu Akdeniz’de kararlılığından vazgeçmeyecektir.

Türkiye MEB de ilan ettiğinde uluslararası hukuk açısından eli daha da güçlenecektir.

Türkiye Kıbrıs’a müşterek deniz-hava üssünü açtığında, Rum tarafının “masaya oturma” teklifiyle karşılaşabilecek kadar eli güçlenecektir.

Doğu Akdeniz’de bir tabii kaynak tespit edilip de sondaj işlemlerine başlanırsa, çıkarılan tabii kaynağın Mısır veya İsrail’e götürülmesi için bir boru hattı inşası ve orada depolanıp işlem görmesinin ardından geri dönüşü için ayrıca bir boru hattı inşasının ne kadar pahalı bir yöntem olduğu kamuoyu tarafından anlaşılacaktır. Bu durumda, tabii kaynağın Avrupa’ya nakli için Türkiye’nin en uygun konumlardan birine sahip olduğu gerçeği artık daha fazla gizlenemeyecektir.

Bu gerçek, ABD genelkurmay karargâhındaki bazı haritaların değiştirilmesiyle de kendini göstermiştir. Türkiye’yi yok sayıp oldubittiye getirmek yerine, Türkiye ile işbirliği yaparak diğer tarafları da Türkiye’nin varlığına ve bir nevi ev sahipliğine ikna etmek yoluna gidilebilir. Türkiye’nin de bu güzergâhta takip ettiği hedefi bu olacaktır.

Türkiye sahip olduğu siyasî kararlılığının, askerî grand stratejisinin, jeopolitiğinin, askerî gücünün ve bu gücü savaş-barış zamanlarında en uygun şekilde kullanabilecek nitelikli personelinin sayesinde, Doğu Akdeniz’deki varlığını sürdürebilecektir.

Son tahlilde, yukarıda sayılanlarla birlikte, Türkiye’nin bu işten en kârlı çıkan ülkelerin başında olmasını sağlayacak şey millî birlik ve bütünlüktür. Hangi siyasî görüşten olursa olsun, 81 milyonun tamamının Doğu Akdeniz meselesinin önemini anlaması, bu meseleye şahsî ve millî düzeylerde sahip çıkması gerekmektedir. Aksi takdirde, yukarıdaki maddelerin tamamı gerçekleşse bile, olumlu bir sonuca ulaşmak güçleşecektir.

SEFA ÖZKAYA

[A. Sefa Özkaya harp tarihi, askerî strateji ve İstanbul uzmanıdır]

AA

Güney Kafkasya’da yeni kriz

– Gürcistan’daki protestolar, her ne kadar bir grup muhalifin eylem olarak görünse de, gerek çıkışı gerekse geldiği noktadan ötürü, temelinde daha farklı dinamikler barındırıyor.


– Olayların temelinde, Rusya’nın Gürcistan’ın Batı ile entegrasyonunu tehdit olarak görmesi ve 2008 yılından bugüne gerginliğini koruyan ikili ilişkiler yatmaktadır.


– Rusya’nın bu protestolara karşı devreye sokacağı sert yaptırımlar, şüphesiz Gürcistan ekonomisine ciddi zararlar verecektir
.

Gürcistan’da 20 Haziran 2019 günü 26. Parlamentolar Arası Ortodoks Meclisi Genel Kurulu toplantısı düzenlendi. Toplantıya Parlamentolar Arası Ortodoks Meclisi Başkanı, Rus milletvekili Sergey Gavrilov başkanlığındaki Rus heyeti de katıldı. Toplantıyı açan Gavrilov’un parlamento başkanı koltuğuna oturması ve parlamentoya Rusça hitap etmesi, Gürcü muhalifler tarafından öfkeyle karşılandı. Bu noktadan sonra, başlayan toplumsal protesto gösterileri kısa sürede kontrolü zor bir hale dönüştü.

Binlerce kişi parlamento binasının etrafında toplanıp Putin aleyhine sloganlar atmaya başladı. Ardından parlamento binası eylemciler tarafından ele geçirildi. Yoğun protestolar akşam saatlerinde de artarak devam etti. Göstericilerin dört temel beklentisi vardı: Rus heyetin derhal ülkeyi terk etmesi, Parlamento Başkanı Irakli Kobakhidze’nin istifa etmesi, İçişleri Bakanı Georgiy Gahariya’nın görevini bırakması ve parlamento seçim sisteminin değişmesi.

Olaylı toplantıdan sonraki gün Rus heyet ülkeyi apar topar terk etti. Bunun akabinde Parlamento Başkanı Irakli Kobakhidze’nin istifası geldi; ancak bu istifa protestocuların öfkesini dindirmeye yetmedi. Olayların kontrol altına alınamamasından dolayı, göstericilerin bir diğer talebi olan parlamento seçim sistemindeki değişiklik, iktidar partisi başkanı Bizina İvanişvili tarafından mecburen kabul edildi. Bu değişiklikle birlikte, 2020’deki genel seçimler çoğunluk sistemi yerine nispi temsil sistemine göre yapılacak.

Bütün bu gelişmeler, Rusya cephesinde de endişeyle karşılandı. İlk olarak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Gürcistan’da bulunan Rus vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için bir kararname imzaladı. Buna göre, 8 Temmuz 2019’dan itibaren Rus havayolu şirketlerinin Rusya topraklarından Gürcistan topraklarına (ticari uçuşlar dahil) hava yolu taşımacılığıyla ulaşımı geçici olarak yasaklandı. Ayrıca Rus tur operatörlerinin Gürcistan’a tur satışları da bu süreçte ertelendi. Son olarak, Tiflis’te Russiya 24 adlı televizyon kanalının muhabirlerine yapılan saldırı, Rus otoritelerini daha da kızdırdı. Bu olaydan sonra Rusya Dışişleri Bakanlığı ve Rusya’nın TiflisBüyükelçiliği Gürcistan makamlarından hem Rus gazeteciler hem de tüm Rusya vatandaşları için koşulsuz güvenlik sağlamalarını istedi.

Rusya’nın bu protestolara karşı devreye sokacağı sert yaptırımlar şüphesiz Gürcistan ekonomisine ciddi zararlar verecektir. Nitekim 150 bine yakın Rus bu gelişmeler sonrasında satın aldıkları turları iptal etmek zorunda kalacak ve bu durumda havayolu şirketleri yaklaşık 48 milyon dolar değerinde maddi zarara uğrayacak. Ayrıca Gürcü halkı, iki tarafta ailesi olan ve iki ülke arasında ticaret yapan vatandaşların uğrayabileceği maddi ve manevi zararlardan da endişe duyuyor. Eğer bu yaptırımlar Gürcistan’ın ihracatını da hedef alırsa, yaklaşık 1 milyar dolarlık bir zarara neden olacağı ve yüzbinlerce insanı olumsuz şekilde etkileyeceği tahmin ediliyor.

Her ne kadar bir grup muhalifin protestosu olarak başlamış bir eylem olarak görünse de, gerek çıkışı gerekse geldiği noktadan ötürü, süregelen bu protestolar, temelinde daha farklı dinamikler barındırıyor. Ülkedeki etnik ayrılıkçı çatışmalara, Rusya’nın bu çatışmalara (Güney Osetya ve Abhazya) verdiği desteğe baktığımızda, aslında arka plandaki dinamikleri rahatlıkla görebiliyoruz. İlk olarak, 2003 yılında Gürcistan’da gerçekleştirilen “Gül Devrimi”nden sonra Mihail Saakaşvili iktidara geldi. Saakaşvili AB ve NATO üyeliğini Gürcistan’ın asli politikaları olarak belirlemişti. Bu politikalara karşılık Rusya Güney Osetya ve Abhazya’daki ayrılıkçı çatışmalara verdiği desteği arttırdı ve Güney Osetya’da gerçekleştirilen bağımsızlık referandumunu 2008 yılında tanıdı. Saakaşvili’nin otoritesi yok sayıldı. 2008 yılında Tiflis, Rusya’nın politikalarına karşı NATO ile temaslarını arttırdı ve aynı yıl Gürcistan’ın NATO üyeliği gündeme geldi. Bu ihtimal Moskova cephesinde büyük bir endişeyle karşılandı. NATO ve Ukrayna’dan alınan destekle savaş hazırlıklarına hız kazandıran Tiflis hükümeti en sonunda Güney Osetya’ya operasyon başlattı. Bu vesileyle Güney Osetya’ya giren Rusya Gürcistan ordusuyla savaştı. Saakaşvili savaşı tek başına sürdüremeyeceğini fark ettiğinde ateşkes imzaladı ve iki bölgenin statü sorunu çözüme bağlanamadı. Rusya her iki bölgenin de bağımsızlığını tanırken, bu alanların statüsü halen muğlaklığını koruyor.

Rusya bu çatışmalara verdiği destek ve girdiği savaş sayesinde hem Gürcistan’ın AB ve NATO üyeliklerini engellemiş hem de Kafkasya’da iki tampon bölge teşkil etmiş oldu. Şu anda süregelen protestoların temelinde 2008 yılında yaşanan bu kriz yatıyor. Gürcü halkı Rusya ile girilen bu savaşın, iki bölgenin muğlak statüsünün hâlâ sürmesinin ve Moskova’nın doğrudan ülkelerine müdahale etmesinin öfkesini o yıllardan beri içinde tutuyor. Kendi meclislerinde Rus heyet tarafından aşağılandıkları düşüncesi, bu sebeple bu kadar büyük protestolara sebep olabiliyor.

Sürmekte olan bu protestolar da iki farklı perspektiften gerekçelendirilebilir: İlk olarak, Rusya açısından baktığımızda, bu protestoların Rusya ile Gürcistan arasındaki normalleşmeyi hedef aldığını söyleyebiliriz. Nitekim Rus analistlerin yaptıkları açıklamalar da olayı bu pencereden izlediklerini gösteriyor. Fakat 2008 yılından bu yana kopan diplomatik ilişkileri incelediğimizde, kayda değer bir normalleşmenin yaşanmadığını da görmekteyiz. İkinci olarak, Gürcistan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı Salome Zurabişvili’nin (Saakaşvili’nin Gül Devrimi sonrası politikalarıyla fazlasıyla örtüşen) NATO ve AB eksenli politikalarının bir sonucu olarak, Rusya’nın Gürcistan’daki yeni iktidarı tehdit addetmesi olarak da okuyabiliriz. Zurabişvili yemin ettiği günden itibaren birçok kez NATO ile üst düzey görüşmelerde bulunmuş, göreve gelmesinin ardından ilk temaslarını Brüksel’de NATO ve AB’nin üst düzey temsilcileriyle gerçekleştirmişti. Ayrıca geçtiğimiz aylarda NATO-Gürcistan ortak askeri tatbikatlarının düzenleneceğini ve NATO genel sekreterinin Tiflis’i ziyaret edeceğini bildirmişti. Tüm bu NATO ve AB eksenli politikalar, 2008 yılında Rusya-Gürcistan savaşında olduğu gibi, en nihayetinde içinde bulunduğumuz olayların da temelini teşkil etmiş olabilir. Bu bağlamda incelediğimizde, ikinci ihtimalin daha baskın olduğu söylenebilir.

Olayların ardından sosyal medyada gazeteciler tarafından  yürütülen, Gürcistan’ı güvenliksiz, halkını da tehlikeli gösterme odaklı Gürcü karşıtı propaganda, Rus halkında da nefret söylemi olarak karşılık buluyor. 2008 yılından bu yana oluşturulmaya çalışılan “güvenliksiz ve istikrarsız Gürcistan” görüntüsü bu şekilde daha da körükleniyor.

Türkiye Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiştir ve desteklemeye de devam etmektedir; ülkedeki ayrılıkçı çatışmaların (Gürcistan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğü ilkeleri çerçevesinde) barışçı yollarla çözümünü arzu etmekte ve bu yöndeki çabalara destek vermektedir. Gürcistan Türkiye açısından stratejik öneme sahip bölge ülkelerinden biridir. Türkiye ile Gürcistan arasındaki en önemli işbirliği alanlarından biri de enerjidir. Gürcistan Orta Asya ve Hazar enerji kaynaklarının Türkiye ve Batı pazarlarına taşınması bağlamında stratejik bir konuma sahiptir. Ayrıca Türkiye’nin Azerbaycan, Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerine ulaşımı bakımından da transit ülke konumundadır. Türk yatırım şirketleri Gürcistan’da büyük ölçekli projeler sürdürmektedirler. Dolayısıyla Türkiye bu olayları iyi okumalı, gerekirse arabuluculuk rolü üstelenerek olayın büyümeden çözülmesini desteklemelidir.

Özetle, devam etmekte olan bu süreç kesinlikle basite indirgenmemelidir. Bu protestolar yalnızca halkın onuru zedelendiği için ortaya çıkan tepkiler değildir. Bu olayların temelinde Rusya’nın Gürcistan’ın Batı ile entegrasyonunu tehdit olarak görmesi ve 2008 yılından bugüne gerginliğini koruyan ikili ilişkiler yatmaktadır. Başlayan bu protestolar, bölgenin istikrarı ve güvenliği için tehlike arz etmektedir. Gürcistan-Rusya ilişkilerinin normalleşmesi, hatta ve hatta stratejik düzeye çıkması, gerek Gürcistan’ın gerekse bölgenin kaderi için çok önemlidir. Gürcistan’ın bir taraftan Rusya ile ilişkilerini geliştirmesi, diğer taraftan ise NATO ve AB kurumları ile bütünleşme sürecini sürdürmesi gerekmektedir. En nihayetinde, Gürcistan’ın Rusya ve NATO arasında bir denge bulması, Gürcü halkının güvenliği için atılacak en önemli adımların başında gelmektedir.

MEHMET ÇAĞATAY GÜLER

[ODTÜ Avrasya Çalışmaları programında lisansüstü öğrenimine devam eden Mehmet Çağatay Güler SETA Dış Politika Direktörlüğü’nde araştırma asistanı olarak çalışmaktadır]

AA

West Point takımı dünyaya karşı

– Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik ekibine John Bolton liderliğindeki Reagan döneminden miras Evanjelik-Neocon kökenliler hakim olurken, hükümet kanadında ise bir “West Point ekolünün” ağırlık kazanacağı anlaşılıyor.


– Trump yönetiminde iki West Point mezununun savunma ve dışişleri bakanlıkları koltuklarına oturması, diğer bir akademi mezunu Abizaid’in ise Riyad Büyükelçisi olarak görevlendirilmesi, Washington yönetiminin Orta Doğu’ya yönelik niyetleri hakkında aslında yeterince açıklayıcı.


– Soğuk Savaş sürecinde ABD başkanları, Kissinger ve Brzezinski gibi diplomasiye inanan ve uzun vadeli stratejiler üzerinden planlama yapan isimleri yanlarında bulundururlardı. Bugün Beyaz Saray çevresinde oluşan manzara ise Trump’ın bir savaş kabinesi inşa etmekte olduğu izlenimi veriyor.


– Trump’ın yola iş dünyası ağırlıklı isimlerden oluşan bir hükümet ile çıkıp daha sonra gerek kabinesini gerek bu kabinenin uzantısı olan yönetim mekanizmalarını şahin ve askeri kökenli isimlerle tahkim ediyor olması Soğuk Savaş döneminde dahi rastlanmamış bir durum.

Donald Trump’ın 2017 yılının 20 Ocak günü Beyaz Saray’da başkanlık koltuğuna oturmasıyla başlayan ve Türkiye dahil uluslararası toplumun ezici çoğunluğunun “Bir Başkanın Azil Macerası”nı izlemeye heveslendiği bu macerada, Trump’ın başkanlığının ikinci perdesine şahit olmaya hazırlanıyoruz.

Başkan aday adaylığından başlayarak “uluslararası ilişkiler uzmanlarının” şans tanımayıp alaya aldıkları bu isim, üzerine doğru amansızca yükselen tüm azil dalgalarını aştığı gibi ikinci kez başkanlık için kampanyasını da başlattı. Son yıllarda hata payları giderek artan kamuoyu araştırma şirketleri gibi, ülkemizde her gece televizyonlardan eksik olmayan muhtelif “uluslararası ilişkiler, strateji, ABD-Türkiye ilişkileri ve siyaset” uzmanlarının da Trump fenomeni vasıtasıyla sorgulanmasının vakti gelmiştir belki. Ancak geçen iki yıldan uzun sürede öngörülemeyen tek konu Trump’ın kalıcılığı olmadı. Onun çevresinde kimlik değiştiren Amerikan dış politikası ve o politikanın uygulayıcılarının kimliğindeki farklılaşma da belli başlı dünya başkentlerinde tam olarak algılanamadı. ABD Başkanı’nın gerek hükümetinde gerek Beyaz Saray ekibinde, yola çıktığı kadrodan varlığını sürdürebilen kimse kalmadı. Bir basketbol takımını andıran şekilde Trump kabinesi de Beyaz Saray kadrosu da yoğun bir oyuncu giriş-çıkış trafiğine sahne oldu. Bu trafik her geçen ay daha şahin, daha radikal, küresel bir çatışma beklentisini yükselten isimlerin dahil olduğu bir iktidar yapılanmasını inşa etti.

– Pentagon’da Esper dönemi

Beyaz Saray’daki Ulusal Güvenlik ekibine John Bolton liderliğindeki Reagan döneminden miras Evanjelik-Neocon kökenliler hakim olurken, hükümet kanadında ise bir “West Point ekolünün” ağırlık kazanacağı anlaşılıyor. Bu gidişatın en kayda değer emaresi ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo gibi Amerika Birleşik Devletleri Askeri Akademisi West Point’te eğitim görmüş bir ismin daha kabinede kritik bir koltuğa aday gösterilmesi oldu. Trump’ın başta Afganistan ve Suriye olmak üzere Orta Doğu ve Güney Asya politikalarında eş güdüm sağlayamadığı Jim Mattis ile yollarını ayırmasından sonra vekaleten bu görevi üstlenen Patrick Shanahan’ın Savunma Bakanlığı görevinde kalıcı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Artık atamanın yapılması için günler değil saatlerin sayıldığı bir ortamda, Shanahan bir anda birkaç yıldır var olan bir aile içi şiddet vakası kaynaklı soruşturma nedeniyle saf dışı oldu. Washington kulislerinde hakim olan görüş, Trump’ın İran Körfezi çevresinde askeri yığınağı artırma konusunda beklediği desteği görmemesinin, Shanahan’ın sonunu getirdiği yönünde. Donald Trump, Shanahan’ı oyun alanının dışına gönderirken, yerine tercih ettiği isim Dışişleri Bakanı Pompeo’nın West Point Askeri Akademisi’nden dönem arkadaşı Mark Esper oldu.

Esper, 1998 yılından itibaren dört sene boyunca ABD Senatosu Dış ilişkiler Komitesi’nde çalışmak ve 2002-2006 yılları arasında dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un hükümetinde Savunma Bakanlığı’nda üst düzey görevler almak gibi kuvvetli bir özgeçmişe sahip. Ancak bu özgeçmişin şüphesiz en ilgi çeken maddesi Esper’in 2010 yılından itibaren Amerikan savunma sanayiinin önde gelen şirketlerinden biri olan Raytheon’un hükümetle ilişkilerinden sorumlu yönetici koltuğuna oturması. Raytheon markası Türkiye kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değil. Özellikle son aylarda, Türkiye’nin Rusya’dan yüksek irtifa hava savunma sistemi S-400 satın alması ile beraber haberlerde sık sık karşımıza çıkmaya başladı. Trump yönetiminin, S-400 yerine Türkiye’ye almasını tavsiye ettiği Patriot füze sistemlerinin üreticisi Raytheon. Türkiye-ABD ilişkilerinde en kritik dönemlerden biri sayılabilecek 2019 yılının temmuz ayına girmeye hazırlanırken, Patriot füzelerinin üreticisi adına yıllarca lobi faaliyeti yapmış bir ismin ABD Savunma Bakanlığı koltuğuna oturmaya hazırlanıyor olması sorunların çözümüne pek de hizmet etmeyecek talihsiz bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

– Washington’un Orta Doğu’ya yönelik niyetleri

Esper meselesine geri dönmek kaydıyla, ABD’nin dış politikasında bir başka kritik görev üstlenen bir diğer West Point Askeri Akademisi mezununa da parantez açmakta yarar var. Bu kişi Irak’ın işgali sırasında Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’a komuta etmiş olan Emekli 4 yıldızlı general John Abizaid. West Point ekolünün bir başka parlak temsilcisi olan, ailesi Lübnan kökenli Abizaid, 2019 yılının mayıs ayında ABD’nin Orta Doğu politikasının kritik bir ayağı olan Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da büyükelçilik görevine başladı. West Point Askeri Akademisi’nden mezun olduğunda bir grup seçkin öğrenciye tanınan ve çoğunlukla Avrupa ülkelerinde değerlendirilen burs hakkı Abizaid’e verildiğinde, o bu bursu 1970’li yılların en kaotik ülkelerinden biri olan Ürdün’de değerlendirmeyi tercih etti. Siyasi boykotlar nedeniyle okulu mütemadiyen tatil olurken Abizaid boş zamanlarını Ürdün özel kuvvetleriyle Ürdün ve Irak çöllerini gezerek ve aşiret liderleriyle dostluk kurarak değerlendirdi. Abizaid Riyad Büyükelçisi olarak görevlendirilirken, diğer iki West Point mezununun Savunma ve Dışişleri Bakanlıkları koltuklarına oturması, Washington yönetiminin Orta Doğu’ya yönelik niyetleri hakkında aslında yeterince açıklayıcı.

Bu isimlerin buluşma noktası olan West Point’in sembolik öneminden bahsetmeden geçmemek lazım. New York kentinin kuzeyinde, Hudson Nehri’nin batı yakasındaki bir plato, ABD’nin ilk Başkanı George Washington tarafından ülkenin en stratejik noktası ilan edilmiştir. 1778 yılında bir kale inşa edilerek West Point adı verilen bu bölge ABD tarihinin en eski müstahkem mevkii olma özelliğini taşırken, sömürge yönetimi döneminde İngilizlerin eline geçmemiş olmasıyla da övünülür. Amerikan askeri ve siyasi tarihine damgasını vurmuş Eisenhower, MacArthur, Bradley, Arnold, Clark ve Patton gibi isimler bu ekolün ürünleridir. Trump gibi iş adamı kimliği taşıyan bir Amerikan Başkanının, yola iş dünyası ağırlıklı isimlerden oluşan bir hükümet ile çıkıp daha sonra gerek kabinesini gerek bu kabinenin uzantısı olan yönetim mekanizmalarını bu denli şahin ve askeri kökenli isimlerle tahkim ediyor olması Soğuk Savaş döneminde dahi rastlanmamış bir durum.

Soğuk Savaş sürecinde Amerikan Başkanları Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski gibi diplomasiye, rakip güçlerle diyaloğa, gerilimi azaltmaya inanan ve çok uzun vadeli stratejiler üzerinden planlama yapan isimleri yanlarında bulundururlardı. Bugün Beyaz Saray çevresinde oluşan manzara ise Trump’ın bir savaş kabinesi inşa etmekte olduğu izlenimi veriyor. İran’ın nükleer programını kontrol altına alan anlaşmadan çekilen Trump, Tahran yönetimi üzerindeki yaptırım baskısını dalga dalga yeni yaptırımlarla artırıyor. Bunu 19’uncu yüzyıldan miras “Gambot Diplomasisi”ni andıran bir şekilde İran Körfezi’nin Arap Denizi ile birleştiği noktaya Amerikan donanma gücünü yığarak destekliyor. Eş zamanlı olarak Amerikan savaş gemileri Güney Çin Denizi ve Tayvan Körfezi’nde cirit atıyor. Amerikan nükleer saldırı kapasitesinin en önemli unsurları olan B-52 stratejik bombardıman uçakları ise Haziran ayı itibarıyla Japon Denizi’nden İran Körfezi’ne, Karadeniz’den Baltık Denizi’ne kadar geniş bir jeostratejik coğrafyada aynı anda üç hedef ülkeye; Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya ve İran’a gözdağı veriyor.

– Yönetimde West Point, Evanjelik ve Neocon unsurlar belirleyici 

Bu perspektif dahilinde Esper’in Amerikan Savunma Bakanlığı’na getirilişi Rus edebiyatçı Anton Çehov’un tiyatro eserleri için söylediği bir sözü hatırlatıyor: Duvarda asılı bir silah varsa, oyunun son perdesinde mutlaka ateşlenmelidir. Trump’ın West Point, Evanjelik ve Neocon unsurları ile bu denli yoğun şekilde bezenmiş olan yönetim ekibinin hakim olduğu bir dış politika anlayışında da, başkanlığının ilk döneminde olmasa bile ikinci döneminde bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu öngörebiliriz. Halihazırda, ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında mermi atılmayan ancak gün geçtikçe şiddetlenen bir ticaret savaşı vuku bulmakta. İran Körfezi’nde ise kimsenin yüksek sesle “savaş” diyemediği düşük yoğunluklu, sofistike silahların kullanıldığı somut bir çatışma sürüyor. Petrol tankerleri daha önce benzerine rastlanmamış silahlarla vuruluyor. Manyetik mayınlar, patlayıcı yüklü dronlar Körfez ülkelerinin en önemli gelir kaynağı olan petrol ihracatını hedefliyor. İran, hem kendi silahlı kuvvetleri hem de Yemen’deki uzantıları Husiler vasıtasıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin milyon dolarlık dronlarını vuruyor. ABD’nin ise misilleme düzeyi şimdilik İran Devrim Muhafızlarının füze sistemlerini hedef alan siber saldırılar ile sınırlı. Taraflar birbirleri üzerinde yepyeni yöntemler ve silahlar denerken henüz buna savaş demekten kaçınıyoruz.

Tam bu ortamda İran’ın bölgedeki gücünü azaltmaya yönelik önemli bir adım da İsrail’de atılıyor. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Rusya ulusal güvenlik danışmanları Suriye meselesini bir çözüme kavuşturmak amacıyla Kudüs’te toplanıyor. Diplomatik kaynaklar, İsrail ve ABD’nin, Beşşar Esed yönetimini tanıma karşılığında Rusya’dan Suriye’deki İran etkisini sıfırlayacak adımları talep edecek bir planı masaya getireceğini öne sürüyorlar. Suudi Arabistan’ın da dolaylı olarak katılacağı iddia edilen bu toplantıda varılacak bir uzlaşma, Cenevre ve Astana süreçlerini rafa kaldıracak çok farklı bir gidişatın başlangıcı olacaktır.

İşte Trump, İran açısından bu denli kritik adımların atıldığı bir ortamda tabiri caizse “dereyi geçerken atı değiştiriyor.” Pentagon’un yeni patronu Esper, yalnızca Trump’ın savaş politikalarını desteklemekle kalmayacak, ABD’yi “Yeniden Büyük Yapmak” için öngörülen savunma ve savaş ekonomisini de yönetecek. Esper’in Raytheon şirketindeki geçmişi ile Trump’ın müttefiklerini F-35 savaş uçakları başta olmak üzere Amerikan silah sistemleri almaya zorlayan politikası fazlasıyla örtüşüyor. ABD’de 2020 yılında yapılacak başkanlık seçimleri için şu ana kadar ortaya çıkan adaylar, Trump’ın bir dönem daha koltuğunu korumasının mümkün olduğunu gösteriyor. Büyük bir sürpriz olmazsa dünya Trump’ın ikinci başkanlık dönemine hazırlanırken, Pompeo-Esper-Bolton üçlüsünün üreteceği gerilimler için de şimdiden uzun vadeli planlarını yapmaya başlayabilir. 

MEHMET A. KANCI
[Ankara’da ikamet eden gazeteci Mehmet A. Kancı Türk dış politikası üzerine analizler kaleme almaktadır]

AA

Biz diyoruz korkma, onlar diyor kork!

Bir çok anne-baba ve eğitimci çocukların çeşitli korkuları olduğunu bildikleri halde bunlar hakkında gerektiği kadar bilgili değiller dolayısıyla konuya gereken önemi vermiyorlar. Ancak onları önemsememek (özellikle de küçük yaşlardaki çocuklar için) çocukların ruh sağlıklarını tehlikeye atmak anlamına gelir.


Çocukların birtakım korkuları olması normal bir durum. Ancak bu korkuların sürekli ve yoğun bir şekilde hissedilmesinin gelişime zarar verdiğini akıllardan çıkarmamak gerekli. Bu nedenle bunların sebeplerini tespit etmek ve önlem almak çok önemli.

Konu hakkında yapılmış araştırmalar çocukların büyük çoğunluğunun gerçek tehlikelerden (deprem, sel, yangın…) değil (travma durumları hariç), olağanüstü varlıklardan (canavarlar, hayaletler…) korktuğunu ortaya çıkarmış. Uzmanlar bu tip korkuların görülmesinin en önemli sebebini çocukların gelişmiş hayal güçlerine bağlıyor ve durumun normal olduğuna işaret ediyorlar. Ancak bu korkulardan etkilenen çocukların da var olduğunu ve bunların gerçek dünya ile hayal dünyasını birbirinden ayıramadığını belirtiyorlar.

Korku ve keder sağlığı etkileyen duygulardandır. Korkulduğu vakit can vücudun dışarısından içeriye doğru hareket eder, korkmak kanı soğutur ve organları ısıtır. Bunun için insan tabiatı, bu halden uzak olmak ister. Korkmak, ümitsizlik ve üzüntü gibi duygular insan tenine soğukluk verir. Bundan dolayı kederlenen ve korkan kişinin benzi sarı olmaktadır. Her ikisinin de aşırısı tehlikelidir. Eğer keder ve korku haddinden çok olursa vücut ısısı hep yürek içine döner ve yürek kasılır, hararet yürek içerisinde bunalmaktadır.

Ve bizim yaptığımız nedir diye düşünecek olursak hayatımızın en büyük yanlışı geleceğimiz olan çocuklarımızın dünyasını korkular ile dolduruyoruz farkında olmadan;ebeveyn ve çevre faktörü ile yalan yanlış eksik bilgiler ile donanımlı olduğumuz için bunu onlara aktarmakta bir sakınca görmüyoruz örneğin öcü geliyor uyu , yemeğini ye yoksa köpek kovalar, gürültü yapma umacı gelir …….babadan kork , öğretmenden kork , komutandan kork , polisten kork , Allah tan kork , Günahtan kork , Patrondan kork,ölümden kork ……. ama mutlaka kork ve korku ister istemez hayatımızın bir parçası oluyor malesef rasyonel ve gerçekçi düşünmek yerine bastırlmış yüzleşilmemiş korkular ile düşünerek kendimize bir içinde yaşadığımız bir fanus oluşturuyoruz

“Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer. Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır, ne kendileri korkarlar.”

Toplumsal korku, toplumun bir bölümünü ya da çoğunluğunu etkisi altına alarak ortaklaşa (anonim) korkular da oluşturur. Örneğin, dünyamız insanlarına benzeyen başka türlü yaratıkların başka gezegenlerden inerek dünyamızı zapt ve işgal edeceği üzerine ABD’de yapılan sürekli yayınlar, hatta bu konuda kurulan dernekler, yayınlanan sözde bilimsel dergiler, kitaplar ve çizgi romanlar ABD halkında öyle bir ortaklaşa korku yaratmıştı ki, OrsonWelles’in bir radyo programına özgünlük olsun diye “Şu anda dünyamıza Merih insanları inmiş bulunuyor!” diye başlamış olması Amerikan halkında çok büyük korku (panik) yaratmış ve bu korkunun etkisiyle kurtuluş için evlerinden bilinmeyenlere doğru kaçanlar, toplumsal ortaklaşa korkunun bir tarihsel olgusunu vermişlerdi. Merih insanlarının dünyamızı işgal edeceği korkusunun uyanabilmesi için o toplum insanlarının kurgubilimsel romanlarla, filmlerle ve az çok teknikle yakınlığı, ilişkisi olması gerekir. Bu yüzden geri kalmış toplum insanları, Amerikalıların Merih insanlarından korkusunu gülünç bulabilirlerken, kendilerinin başka toplumsal ortaklaşa korkular içinde yaşadıklarını ayırt etmezler.

Korkmamalıyım.. Korku akıl katilidir.. korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür.. korkularımla yüzleşeceğim üzerimden ve içimden geçip gitmesine izin vereceğim. ve geçip gittiği zaman gittiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak.yalnızca ben kalacağım.”

Korku bir tek şeyle yenilir: Bilgi ve mücadele ile

“Korkunun kaynağı gelecekte yatar. Kim gelecekten kurtulmuşsa, korkacak hiçbir şeyi yoktur.”
Milan Kundera

Ölüm korkusunu aşmadıkça insan için özgürlük yoktur. Ama intihar ile değil. Bu korkuyu aşmak için kendini bırakmamak gerekir. Hiç burukluk duymadan, korkmadan ölebilmeli.” Albert Camus

“Korku, yalan doğurur.”
Fyodor Dostoyevski

“Korkarak yaşıyorsan sadece hayatı seyredersin.”
Friedrich Nietzsche

Son olarakda Mehmet Akif Ersoy yun yazdığı Milli Marşımız diyor ki :

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak; Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

Burhan GÜLERYÜZ

Körfez’de sıcak savaş uzak ihtimal

– Körfez’de yaşanabilecek bir ABD-İran savaşının hem Tahran hem de Washington için olumsuz neticeleri olacağından, böyle bir savaş ihtimalinin düşük olduğunu söyleyebiliriz
– Bölgede yaşanan gelişmelerin gölgesinde yapılan söz konusu açıklamalar, ABD ve İranlı devlet yetkililerinin gerçek niyetleriyle ilgili tartışmalara yol açmış olsa da, her şeyden önce, her iki devlet için de sıcak bir çatışmadan uzak durulması için çok önemli objektif nedenlerin var olduğunu dikkate almak gerekir
– Hem Tahran’ın hem de Washington’un silahlı çatışmadan kaçınma sebeplerinden biri, savaşın getireceği maliyetler. İran’ın ABD’yle savaşa girmesi durumunda kırılgan ekonomisi bir krize sürüklenecektir. ABD’nin savaş maliyeti İran’ı etkileyecek ölçüde riskler taşımasa da kendi ekonomisi için de büyük bir yük oluşturacağı açıktır
– Savaşın getireceği ekonomik maliyetin yanında, ABD üslerine yönelik saldırılar ve askeri kayıplar, Amerikan iç kamuoyunda büyük tepkilere yol açarak, Trump’ın ikinci kez seçilmesini zora sokabilir

ABD’nin artan baskısıyla karşı karşıya kalan İran, 8 Mayıs’ta nükleer anlaşmada öngörülen zenginleştirilmiş uranyum ve ağırlaştırılmış suyun yurt dışına satılmasıyla ilgili maddelerinin askıya alması ve 60 gün içinde tekrar uranyum zenginleştirmeye başlayacağını duyurmasının ardından Pentagon, İran’ın Körfez bölgesindeki Amerikan üslerine saldırı hazırlığı yaptığı istihbaratı aldığı gerekçesiyle bölgeye askerî yığınak yapmaya başladı. Gerginliğin giderek tırmandığı günlerde BAE’nin kıyısına yakın sularda dört petrol tankerine ve Suudi Arabistan’ın petrol boru hattına yönelik saldırılar, var olan gerginliği daha da tırmandırdı. Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi (KİK) acil toplantı düzenlerken, ABD de Körfez’e ek askeri sevkiyat yapma kararı aldı. Giderek artan gerginliğin dozunu azaltmak için Japonya, Rusya, İsviçre, Irak, Katar ve Umman gibi ülkeler Tahran ile Washington arasında arabuluculuk yapmak için misyon üstlenebileceklerini açıkladılar. ABD ve İran silahlı çatışmaya girme niyetinde olmadıklarına dair resmî açıklamalarda bulunmuş, ABD Başkanı Trump ise İranlı yetkililerin hazır olmaları durumunda ön koşulsuz görüşebileceğini duyurmuştu. Haziran’ın ikinci haftasında Orta Doğu turuna çıkan Almanya dışişleri bakanının Tahran ziyaretinin ardından İran’a giden Japonya Başbakanı Şinzo Abe, İran Devrim Rehberi Ali Hamaney’le yaptığı görüşmede ABD-İran arasında yeni bir görüşme sürecinin başlatılması konusunda bir ilerleme sağlayamadı. Abe-Hamaney görüşmeleri sırasında Umman körfezinde Japonya’ya ait petrol tankerlerine saldırı gerçekleşti; ABD yaşanan saldırıyla ilgili İran’ı suçlayarak Körfez’deki tansiyonu yeniden tırmandırdı.

Dolayısıyla bu gelişmeler Körfez’de giderek artan gerginliğin bir çatışmaya dönüşmesi yönündeki endişeleri arttırmış bulunuyor. Fakat diğer taraftan hem İranlı hem de ABD’li yetkililerin yaşanan gerginlikle ilgili birbirlerini suçlamasına rağmen bunun bir savaşa dönüşmesini istemedikleri yönünde açıklamalarına da şahit oluyoruz. Bölgede yaşanan bu gelişmelerin gölgesinde yapılan söz konusu açıklamalar iki devlet yetkililerinin gerçek niyetleriyle ilgili tartışmalara yol açmış olsa da, her şeyden önce, her iki devlet için de sıcak bir çatışmadan uzak durulması için objektif nedenlerin var olduğunu dikkate almak gerekir.

İran’ın ABD’yle silahlı çatışmaya girmekten kaçınmasının birinci nedeni ABD arasındaki güç faktörüdür. ABD’nin yıllık askeri harcamaları 650 milyar dolardır. İran’ın ise 10 milyar dolar düzeyinde. ABD askeri sayı ve silah teknolojisi bakımından da İran karşısında mutlak üstünlüğe sahip. ABD’ye karşı mutlak savaşı yürütecek ekonomik güç bakımından da İran açık ara dezavantajlı durumda. On dokuz trilyon dolarlık bir ABD ekonomisi karşısında, yaptırımlar nedeniyle giderek zayıflayan 430 milyar dolarlık bir İran ekonomisi var. Ayrıca bölgesel faaliyetleri nedeniyle bölgede ve nükleer ve balistik füze programları nedeniyle dünyada giderek yalnızlaşan İran karşısında küresel çapta bir ittifak zincirine sahip bir ABD söz konusu. Muhtemel bir savaş durumunda bölgedeki ABD müttefiklerinin İran’a karşı Washington’dan yana politika izleyeceklerini de göz önüne aldığımızda, İran’ın ABD karşısında daha da dezavantajlı duruma düşeceği açıktır.  

ABD’nin İran’la savaşmaktan kaçındığı birinci faktör ise, İran’ın geliştirdiği asimetrik yöntemler. İran’ın bölgede kontrol ettiği yüz binlerce kişiden oluşan vekil güçler (proxy) ve geliştirdiği balistik füzeler, ABD’yi endişelendiriyor. ABD’ye karşı düzenli orduyla başarı elde etmesinin düşük ihtimal olduğunun farkında olan İran, kontrol ettiği vekil gruplar ve balistik füzeler gibi dolaylı yöntemlerle ABD üslerini ve müttefiklerini hedef alabilir. İran’ın yürüteceği böyle bir asimetrik savaş, ABD’nin varlığına yönelik ciddi bir tehdit olmasa da bölgedeki varlığının ciddi risklerle karşı karşıya kalmasına ve ABD’nin prestij kaybetmesine neden olacaktır. 

Hem Tahran’ın hem de Washington’un silahlı çatışmadan kaçınmalarının sebeplerinden bir diğeri de savaşın getireceği maliyetler. İran’ın ABD’yle savaşa girmesi durumunda kırılgan ekonomisi bir krize sürüklenecektir. ABD’nin savaş maliyeti İran’ı etkileyecek ölçüde riskler taşımasa da kendi ekonomisi için de büyük bir yük oluşturacağı açıktır. Trump ABD Başkanı olarak temel hedeflerinden birini ABD ekonomisini daha da güçlendirmek ve bu hedefine ulaşabilmek için de önündeki tüm engelleri kaldırmak şeklinde belirlemiştir. Dolayısıyla Trump ABD ekonomisine zarar verecek girişimlerden uzak durmaya çalışacaktır.

Trump, İran’la savaşa başlanması durumunda ülkesinde de savaşın olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıya kalacaktır. Savaşın getireceği ekonomik maliyetin yanında, ABD üslerine yönelik saldırılar ve askeri kayıplar, Amerikan iç kamuoyunda büyük tepkilere yol açarak, Trump’ın ikinci kez seçilmesini zora sokabilir. Aynı şekilde Körfez’de çıkacak bir savaş ABD’nin aleyhine işleyecek başka bir süreci tetikleyeceği gibi “dış düşmana karşı” İran’daki siyasi aktörler ve toplumu yönetim etrafında birleştirerek, mevcut iktidarı daha da güçlendirecektir. İran halkının nezdinde ülkedeki sorunların sorumlusunun ABD olduğuna ve İran’ın bölgedeki politikalarının haklı sebepleri olduğuna dair görüşler daha da güçlenecektir.

ABD-İran savaşı Trump’ın dış politika stratejisini de olumsuz etkileyecektir. Trump’ın öncelikli dış politika hedeflerinden biri Çin’in güçlenmesini engellemek ve Çin ve Avrupa arasındaki ticari eşitsizliği dengelemektir. İran-ABD savaşı öncelikli olarak Çin’in işine yarar. ABD tüm dikkatini ve siyasi ve ekonomik kaynaklarını İran’a çevirerek Çin’le yürüttüğü “ticari savaşına” ya son verir ya da ertelemek durumunda kalır. Çin, İran-ABD savaşının uzaması ve ABD’nin Irak’ta olduğu gibi başarısız olması için dolaylı yollardan İran’ı destekleyebilir. Trump’ın bu yönde alacağı bir karar, ABD dış politikası açısından stratejik başarısızlıkla sonuçlanabilir.

İran ve ABD’nin kararlarını etkileyen bir diğer faktör, uluslararası toplumun tutumu. Taraflardan herhangi birinin silahlı çatışmaya yol açabilecek bir kararı Ortadoğu’yu yeni bir uluslararası güvenlik kriziyle karşı karşıya bırakacağı için uluslararası kamuoyu tarafından tepkiyle karşılanacak ve ihtiyacı olan uluslararası toplum desteğini bulamayacaktır.

ABD’nin kararlarını etkileyen diğer bir faktör de ABD’nin İran’a yönelik politikalarının Trump yönetimi tarafından başarılı bulunmasıdır. Trump, herhangi bir ekonomik ve askeri-siyasi maliyete girmeden İran’a yönelik ciddi bir baskı uygulayabilmekte. İran’ı uluslararası ekonomik ve siyasi sistem dışına iterek Tahran’ı dış ve güvenlik politikalarında değişikliğe mecbur bırakma konusunda adım adım ilerlediğini düşünmektedir.  

SABİR ASKEROĞLU

Sonuç olarak, Körfez’de yaşanabilecek bir ABD-İran savaşının hem Tahran hem de Washington için olumsuz neticeleri olacağından, böyle bir savaş ihtimalinin düşük olduğunu söyleyebiliriz. Her iki taraf da birbirinin bu zafiyetini bildiği ve geri adım atması durumunda karşı tarafı cesaretlendireceğini düşündüğü için bölgedeki gerginliğin yüksek bir seviyede seyretmesine sebep olmaktadır.[Avrasya, Orta Asya, Ortadoğu, Rus dış politikası ve güvenlik politikaları alanında çalışan Sabir Askeroğlu İran Araştırmaları Merkezi (İRAM) dış politika koordinatörüdür]

AA

ABD-İran krizinde ezber bozmak: Basra-Hint-Pasifik ekseni

– Washington-Tahran hattındaki kriz, Asya’daki güçler arasında da yeni bir kutuplaşmaya yol açıyor ve bu da aktörleri küresel sistemin geleceğine ilişkin tercih yapmaya itiyor.
– Çin’in Gwadar limanına ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na Hindistan’ın bir tepkisi olarak ortaya çıkan Çabahar, görünen o ki Japonya’nın da dâhil edilmesiyle bir “Basra-Hint-Pasifik Koridoruna/Eksenine” dönüşüyor.
– ABD ile İran arasındaki krizde Japonya ve Hindistan, Çin’e karşı aynı cephede yer alan iki ülke. Abe’nin Çabahar limanı üzerinden iş birliği arayışı ve arabulucu olma çabası, “Japonya-Hindistan-İran-Afganistan” hattında Çin’i kuşatma planı olarak değerlendirilse de, Trump’ın 2017’de yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ndeki “Hint-Pasifik” kavramını akıllara getiriyor.
– Geçen 10 yıllık süre içinde İran’ın askeri kapasitesi tamamen değişmiş bulunuyor. Zira Irak’ın işgalinden sonra Orta Doğu’da oluşan güç boşluğunu değerlendiren İran, askerî anlamda tarihinin en üst seviyesine ulaştı.
– Böyle bir durumda İran’la savaşmak ABD açısından büyük maliyetlere ve kayıplara yol açabilir. Vaziyetin farkında olan Trump askeri müdahale yerine, daha çok ekonomik baskıyı tercih ediyor
.

ABD ile İran arasındaki kriz gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Krizin seyri hakkında kafalar epey karışık. Zira aktörler arasındaki güven sorunu, bu krizle bir kez daha zirveye ulaşmış durumda. En kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak “öngörülebilir sonuç”, hiç kuşkusuz bu tabloda oldukça önemli bir yere sahip. Yeni uluslararası sistemin inşa sürecindeki zeminin fazlasıyla kaygan oluşu ve aktörlerin güç-çıkarlar ekseni üzerine inşa ettiği kaypak tutum her ne kadar tüm dünyayı bu olası sonuca sürükler gibi görünse de, diğer taraftan krizin yeni eksenlerin inşasını gündeme getirdiği de görülüyor.

Nitekim düne kadar birer ezber niteliğinde olan bir takım ilişkiler-ittifaklar yaz-boz tahtasının birer parçası haline dönüşmüş durumda. Özellikle Asya-Pasifik’teki iç ve dış kenar hilali oluşturan aktörlerdeki hareketlilik burada önemli bir yere sahip. Asya-Pasifik bölgesinin değişen jeopolitiği, Avrasya merkezli meydan okumanın da geleceğini büyük ölçüde etkileyeceğe benziyor. Aktörlerin tutumundaki belirsizlikten kaynaklanan krizle ilgili farklı yorum ve görüşlerdeki enflasyon da bunun somut göstergesi olarak kabul edilebilir. Son dönemde artan “faili meçhul saldırılar” da bu bulanıklıkta kendine düşen rolü fazlasıyla oynuyor.

Bu bağlamda, 12 Mayıs 2019 tarihinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sınırlarında bulunan Füceyra limanı açıklarında ve 13 Haziran 2019 tarihinde Umman körfezinde iki gemiye yönelik saldırılar gündemdeki yerini koruyor. Her ne kadar bu saldırılar İran’a fatura edilmeye çalışılsa da, bu konuda uluslararası kamuoyu (İngiltere dışında) pek ikna edilebilmiş görünmüyor. İşin trajikomik tarafı, saldırıya uğrayan Japon bandıralı geminin sahibi, kaptanı ve mürettebatı bile ABD’yi yalanlıyor. Nitekim Japon hükümetinden de İran’ı hedef alan bir beyan söz konusu değil.

O zaman ortada başka bir oyun var. Bunun ne olduğunu anlamak için 2009’da Brookings Enstitüsü tarafından yayımlanan “Hangi Yol İran’a Gider?: İran’a Yönelik Yeni Amerikan Stratejisi için Seçenekler” başlıklı rapora bakmak gerekiyor.

– ABD’deki derin kafa karışıklığı

Söz konusu çalışmada, ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesini gerekçelendirmek için, bu ülkenin provoke edilmesi gerektiğinin belirtilmesi ve “İran provokasyonu” olmadan yapılacak bir saldırının maliyetinin ağır olacağının tartışılması fazlasıyla dikkat çekici. Raporu hazırlayanlara göre, ABD provokasyonları hava saldırıları için bir bahane olarak kullanmalı, bu provokasyonlar kışkırtıcı ve ölümcül olmalıdır.

Bu kapsamda, ABD’nin Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilme kararının, uzun zamandır beklenen “İran savaşını” haklı çıkarmanın bir aracı olarak düşünüldüğü ifade edilebilir. Ancak raporun hazırlanmasının üzerinden geçen 10 yıllık süre içinde İran’ın askeri kapasitesi tamamen değişmiş bulunuyor. Zira Irak’ın işgalinden sonra Orta Doğu’da oluşan güç boşluğunu değerlendiren İran, askerî anlamda tarihinin en üst seviyesine ulaştı. Böyle bir durumda İran’la savaşmak ABD açısından büyük maliyetlere ve kayıplara yol açabilir. Vaziyetin farkında olan Trump askeri müdahale yerine, daha çok ekonomik baskıyı tercih ediyor.

Nitekim iktidarının ilk günlerinde Pompeo ve Bolton gibi İran karşıtı şahinleri yanına alarak İran konusunda onlarla uyumlu bir politika izleyen Trump, son zamanlarda bahsi geçen isimlerden farklı bir çizgide konumlanıyor ve aldığı kararlarla Beyaz Saray’daki görüş ayrılığını ortaya koyuyor. Örneğin, Bolton 2019 Mayısında bölgeye 120 bin asker gönderileceğini açıklarken, Trump bu sayıyı bin 500 olarak ifade etti. Asker sayısındaki bu farklılık bile Beyaz Saray’daki görüş ayrılığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bu farklılık, haliyle yöntemler konusunda da ciddi bir görüş ayrılığına ve derin bir mücadeleye işaret ediyor. Dolayısıyla 13 Haziran 2019’da, Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin Tahran’da bulunduğu sırada iki gemiye gerçekleştirilen saldırı, akıllara farklı olasılıkları getiriyor.

İlk olasılık, bu saldırıların İran’la savaşılması gerektiğini düşünen aktörler tarafından gerçekleştirilmiş olması. Zira İran’la savaşın önceden hazırlanan bir plan olması durumunda, böylesi bir provokasyona ihtiyaç vardır. Trump’ın askeri müdahale yerine ekonomik baskı yöntemlerini tercih ettiği düşünüldüğünde, İran’la savaş yanlısı olan Pompeo ve Bolton gibi şahinler, provokasyonun sorumlusu olarak ön plana çıkıyorlar. Ancak İran’a karşı savaşı destekleyen İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin de bu provokasyonları düzenleme ihtimali var. Dolayısıyla bu saldırıların birden fazla aktörün işine yaradığı görülüyor.

Bu da akıllara ikinci bir olasılığı, İran’ı getiriyor. Saldırıya uğrayan petrol tankerlerinden birinin Japonya’ya ait olması, saldırının arkasında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) olabileceğine işaret ediyor. DMO saldırıyı Japonya başbakanının İran’da bulunduğu sırada gerçekleştirmek suretiyle, suçu başkasının üzerine daha rahat yıkmayı ve ülkesini mağdur göstermeyi planlamış olabilir. Böyle bir planın yapılma ihtimalini güçlendiren bir diğer husus ise DMO tarafından ülkede ABD’ye duyulan güvenin ve ABD’nin yürüttüğü psikolojik operasyonun etkisinin azaltılmasıdır. Yani DMO bu saldırıyla, ABD ile müzakereler yapılmasına ılımlı bakan reformistler ile savaş yanlısı muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlıklara son vermeyi hedeflemiş olabilir.

Saldırının Abe’nin Tahran ziyareti sırasında düzenlenmesi, sabotaj ihtimalini üçüncü bir olasılık olarak ortaya çıkarıyor. Her ne kadar bu ziyaretin ABD ile İran arasındaki krizin çözülmesinde etkili olacağı vurgulansa da, Japonya’nın kendi jeopolitik çıkarlarının bulunduğu da göz ardı edilmemeli. Görüşmeler sırasında Japonya’nın Çabahar limanı projesinde yer almasıyla ilgili müzakereler yapılması, İran üzerinden Afganistan ve Orta Asya’ya ulaşmak isteğini gösteriyor. Bu şekilde Japonya geleneksel rakibi olan Çin’i çevrelemeye çalışıyor.

Diğer taraftan Japonya’nın bu tarz girişimlerde bulunması, ekonomik çıkarlar açısından Çin’i ve bağımsız dış politika yürütmeye çalışması bakımından da ABD’yi (kısa vadede olmasa bile) uzun vadede rahatsız etmeye aday. Dolayısıyla Abe’nin Tahran ziyareti sırasında bu saldırının gerçekleşmesi, yukarıdaki devletlerin herhangi biri tarafından düzenlenen bir sabotaj olma ihtimalini gündeme getiriyor.

– Yeni dengelere doğru

Görüldüğü üzere, ABD ile İran arasındaki krizi tetikleyen herhangi bir olay, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarını da etkiliyor. Bu nedenle Japonya Başbakanı Abe’nin İran ziyaretinin Hindistan boyutundan da bahsetmek gerekiyor. Kuşkusuz Japonya, Çabahar limanına yatırım yaparak Hindistan’la ortak haline gelecektir. Çabahar limanı projesine 500 milyon dolarlık yatırım yapan Yeni Delhi limanın büyük bir kısmını yönetme hakkını da elde etmiş oldu. Japonya ve Hindistan’ı bir araya getiren diğer bir faktör de Çin tehdidi. Söz konusu ülkelerin İran’ın en büyük petrol ithalatçıları arasında yer alması ise ABD-İran krizindeki önemli aktörler olarak değerlendirilmelerine yol açıyor.

Bilindiği üzere, ABD’nin ilk aşamada sekiz ülkeye tanıdığı yaptırım muafiyetini kaldırmasından sonra, Japonya ve Hindistan petrol alımlarını durdurdu. Buna karşılık Çin İran’dan petrol ithal etmeye devam ediyor. Hindistan ve Japonya İran’dan petrol ithal etmek isteseler de henüz ABD’ye karşı bir adım atmadılar. Dolayısıyla Tahran, uluslararası pazarlara açılabilmek ve ABD’nin ekonomik baskı kampanyasını aşabilmek için Çin’i kilit ülke olarak görüyor. Pekin yönetiminin İran petrolünü satın almaya devam etmesinin sebebi ise ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları. Pekin, petrol satın almaya devam ederek İran’ı bir koz olarak kullanıyor. İran bu sebepten dolayı Çin’e karşı epey temkinli duruyor.

Diğer taraftan, ABD ile İran arasındaki krizde Japonya ve Hindistan, Çin’e karşı aynı cephede yer alan iki ülke. Söz konusu ülkelerin hem ABD hem de İran’la iyi ilişkilerini sürdürmeye çalıştığı görülüyor. Washington ile Pekin arasındaki ticaret savaşı da dikkate alındığında, Çin’e karşı ABD-Japonya-Hindistan üçgeninin oluştuğu ifade edilebilir.

– İran AB, Rusya ve Çin’e ne kadar güveniyor?

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin en çok güvendiği Avrupa ülkelerinin ABD karşısında ses çıkaramadıkları ortada. Avrupa -amiyane tabirle- İran’ı satmıştır. Çin’in durumu ise İran açısından muğlak bir görüntü arz ediyor. İran Çin’in kendisini ABD ile olan ticaret savaşlarında bir koz olarak kullanmaya çalıştığını düşünüyor ve tepkisini buna göre belirliyor. Örneğin, 26 Nisan’da Pekin’de düzenlenen 2. Kuşak Yol Zirvesi’ne Ruhani katılmadı. Dışişleri Bakanı Zarif’in İran’a destek turunda önce Hindistan, sonra Japonya ve son olarak Çin’i ziyaret etmesi de Pekin’e bir uyarı mahiyetinde. Tahran Pekin’e adeta “Eğer bizi desteklemezsen, biz de senin bölgedeki rakiplerin olan Hindistan ve Japonya’yla işbirliği kurarız” mesajını veriyor. 14 Haziran Şanghay İşbirliği Örgütü Bişkek zirvesi basın bildirisinde İran’ın (Hindistan ve Afganistan’la beraber) Pekin’in Kuşak Yol girişimini destekleyen ülkeler arasında bulunmaması da bu açıdan manidar.

Şu aşamada İran’ın yanında duran ülke Rusya. Ortadoğu politikasını Suriye iç savaşıyla birlikte, özellikle de 2015 sonrasında etkinleştiren Rusya açısından İran önemli bir ortak. Fakat Moskova’nın sonuna kadar Tahran’ın yanında duracağını söylemek de çok doğru olmaz. ABD’den alacağı önemli bir taviz karşılığında Rusya her an İran’a verdiği desteği kesebilir ve açıkçası bu da sürpriz olmaz. Zira İran bu konuda fazlasıyla tecrübeye sahip. Dolayısıyla Rusya’nın nereye ve ne zamana kadar İran’ı destekleyeceği hususu büyük bir önem arz ediyor.

– Tahran’dan Rusya ve Çin’e sarı kart

Bu durumda İran için ABD ile müzakere kapısını açık tutmak daha bir önem kazanıyor. Nitekim Zarif’in Japonya ziyaretinin akabinde, Şinzo Abe’nin ABD ile İran arasında arabulucu olması gündeme geldi. Çabahar limanı üzerinden gündeme gelen işbirliği arayışları, bu noktada her ne kadar “Japonya-Hindistan-İran-Afganistan” hattında Çin’i kuşatma planı olarak değerlendirilse de, diğer taraftan Trump’ın 2017’nin Aralık ayında yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ndeki “Hint-Pasifik” kavramını akıllara getiriyor.

Çin’in Gwadar limanına ve bu kapsamda Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na Hindistan’ın bir tepkisi olarak ortaya çıkan Çabahar, görünen o ki Japonya’nın da dâhil edilmesiyle bir “Basra-Hint-Pasifik Koridoruna/Eksenine” dönüşüyor. Açıkçası İran Trump’ın Japonya kartı üzerinden Çin ve Rusya’ya oldukça etkili bir mesaj veriyor. Tahran bu iki ülkeden yeterli desteği bulamadığı takdirde, “Kenar Kuşak Ekseni’nin” bir parçası olacağını ortaya koyuyor. Dolayısıyla Pekin ve Moskova’nın bundan sonra atacağı adımlar, söz konusu eksenin geleceğini ve ABD-İran gerginliğini büyük ölçüde şekillendireceğe benziyor.

Sonuç olarak, Washington-Tahran hattındaki kriz, Asya’daki güçler arasında da yeni bir kutuplaşmaya yol açıyor ve bu da aktörleri küresel sistemin geleceğine ilişkin tercih yapmaya itiyor. Kısa ve orta vadede bölge ülkelerinin bir savaş senaryosu beklemediği de anlaşılıyor. Zira halihazırda sürece hâkim görünen de diplomasi. Bu bağlamda, Japonya ve Hindistan İran’la işbirliğine devam ederken Çin’e karşı yeni bir cephe oluşturuyor; Rusya ve Çin ise ABD’ye karşı kendi kurdukları cepheyi sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. İran burada kilit ülke konumunda ve tercihleri konusunda farklı mesajlar veriyor. Kendisine yönelik muğlak tutuma aynı şekilde cevap veren İran, üstü örtülü bir şekilde Stephen Kinzer’in Ezber Bozmak: İran, Türkiye ve Amerika’nın Geleceği adlı kitabını Rus ve Çinli muhataplarına hatırlatıyor. ABD de sanki bu hususu görüyor ve oyunu bunun üzerine kurguluyormuş gibi görünüyor.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol

[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol aynı zamanda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) başkanıdır]

AA

Avrupa Birliği yeni başkanlarını seçebilecek mi?

– Avrupa Birliği’nde yeni seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı AB’nin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Çünkü AB Komisyonu üye devletlerin değil, AB’nin çıkarlarını temsil ediyor
– Alman Manfred Weber seçimden önce en şanslı aday görünürken, seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor
– AB’nin iki önemli ülkesi Almanya ve Fransa, AB Komisyon başkanlığı için aynı isimleri telaffuz etmiyor. Merkel Weber’i desteklerken, Macron ise bir isim üzerinde durmamakla beraber, tecrübeli ve güvenilir bir adayın başkan olmasını istediğini açıkladı
– Brüksel’den ziyade ulusal hükümetlerin çıkarlarına göre AB’nin geleceğini şekillendirmek isteyen adı geçen sağcı partiler güçlerini birleştirebilirlerse başkanlık yarışında ikinci sıraya yerleşmeleri ihtimal dâhilinde
– Parlamento’da kazandıkları güçle AB’yi içerden dönüştürmek ve ulusal çıkarları ön plana daha çok çıkaracak politikalar izlemek isteyen aşırı sağcı/popülist gruplar AB’nin varoluş değerlerini de tehdit ediyor

Avrupa Birliği 1979’dan bu yana doğrudan seçimlerle beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde 28 üye devlette gerçekleştirdi. Seçim sonuçlarına göre, her ne kadar eskisi gibi Hıristiyan Demokratlar (Avrupa Halk Partisi) ve Sosyal Demokratlar (Sosyalistler) birinci ve ikinci siyasi grup olma özelliklerini korudularsa da, Parlamento tarihinde ilk kez çoğunluğu sağlayamadılar. Avrupa yanlısı Liberaller ve Yeşiller Parlamento’daki oy oranlarını artırdılar. Aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler de (seçim öncesi korkulduğu gibi değilse bile) oylarını hatırı sayılır oranda arttırarak AB’nin geleceğinde daha fazla söz hakkı edinmiş oldular. Böylece Avrupa Birliği’nin 2019-2021 yılları arasında görev yapacak yeni parlamentosunda çok parçalı, AB’nin geleceğinde müzakere ve uzlaşmayı gerekli kılacak, yasa yapımını ise zorlaştıracak bir yapı meydana gelmiş oldu. Bu müzakere ve uzlaşma sürecinin ilk deneme alanı ise AB’nin yeni başkanlarının belirlenmesi olacak.

AB’nin yeni parlamenter döneminde Parlamento başkanı ile birlikte AB komisyon başkanı, AB Konseyi başkanı, AB dış ilişkiler temsilcisi ve Avrupa Merkez Bankası başkanı seçilecek. Parlamento başkanı iki buçuk yıllık görevine 1 Temmuz’da başlayacak. AB Konseyi başkanı 1 Aralık’ta, diğerleri ise 1 Kasım’da görevlerini devralacaklar. AB bu yönetici kadroları belirlerken cinsiyet, siyasi grup ve coğrafi temsil konusunda dengeleri gözetmeye önem veriyor. Yeni seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı AB’nin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Çünkü AB Komisyonu üye devletlerin değil, AB’nin çıkarlarını temsil ediyor. Dolayısıyla Komisyon, AB’nin gelişim ve ilerlemesini sağlayacak karar verici organlar içinde AB adına konuşan esas kurumdur. AB liderlerinin Komisyon başkanı ismi üzerinde anlaşmalarının ardından, bu ismin AP’de de oy çoğunluğuyla seçilmesi gerekiyor. Önerilen isim yeterli çoğunluğu sağlayamazsa bir ay içinde yeni bir aday önerilecek, bu durumda ise seçim haftalarca sürebilecektir. AP seçimlerinde en fazla oyu alan grubun liste başı adayının AB Komisyon başkanlığına seçilmesi kuralının bugün için de işleyeceğini söylemek, parlamentonun yeni kompozisyonu gereği zor görünüyor.

Yüzde 50,95’le son yirmi yılın en yüksek katılım oranına ulaşan parlamento seçimlerinin hemen ardından, AB liderleri 28 Mayıs 2019’da (gayriresmi bir zirve olarak nitelendirilebilecek) bir akşam yemeğinde buluşarak hem seçimleri değerlendirdiler hem de yeni başkanlar hakkında görüşlerini ortaya koydular. Fakat bu görüşmede, AB’nin iki önemli ülkesi Almanya ve Fransa’nın AB Komisyon başkanlığı için aynı isimleri telaffuz etmedikleri anlaşıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Manfred Weber’in başkanlığını destekledi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise bir isim üzerinde durmamakla beraber, tecrübeli ve güvenilir bir adayın başkan olmasını istediğini açıkladı.

Hıristiyan Demokratlar grubunun adayı Alman Manfred Weber seçimden önce en şanslı aday görünürken, seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Merkel’in desteklediği ve Avrupa Halk Partisi’nin liste başı adayı Weber, Almanya’nın Bavyera eyaletinin seçilmiş en genç parlamenteri ve Brüksel’de ılımlı bir politikacı olarak tanınıyor. Fakat AB politikacılarına göre nispeten “genç” ve deneyimsiz olduğu ileri sürülerek Macron ve onun gibi düşünenler tarafından Komisyon başkanlığı için uygun görülmüyor. Macron AP’de bir çoğunluk çıkmadığı için, yeni bir güç merkezi oluşması gerektiğini savunuyor. Hıristiyan Demokratlar’ın sandalye sayısının azalarak 751 milletvekilliği içinde 180’e düşmesi de Weber’in siyasi gruplar arasında herhangi bir pazarlık ve/veya ittifak yapılmadan başkan seçilmesini riskli hale getiriyor.

Sosyalist grubun liste başı adayı olan Hollanda’nın eski dışişleri bakanlarından Frans Timmermans ise AB’de de oldukça deneyimli ve halen AB Komisyonu’nun birinci başkan yardımcılığı görevini yürütüyor. Oy oranları düşmesine rağmen, yapılacak pazarlıklar sonucu Sosyalistlerin Komisyon başkanlığını kazanma şansı var.

AP’de üçüncü güç haline gelen ve sandalye sayısını en fazla artıran (+49) ve Fransa’nın başını çektiği Liberallerin adayı Danimarkalı Margrethe Vestager de başkanlık yarışında önemli bir isim. Vestager liste başı aday değil; zaten Liberaller de Komisyon başkanının liste başı adaylar arasından seçilmesini desteklemiyorlar. Başkanlık rekabetinde ipi göğüsleyebilecek adaylardan (seçim öncesi Brexit süreciyle uğraştığından adı geçemeyen) sürpriz isim Fransız Michel Barnier ise esasen Avrupa Halk Partisi’ne mensup. Brexit sürecini yürüten tecrübeli politikacı, Fransız olduğu için Macron’un da destekleyebileceği bir isim olarak, AB Komisyon başkanlığı yarışında kendi grubunun liste başı adayı olmamasına rağmen tecrübesi, bilgisi ve güvenilirliğiyle öne çıkıyor.

Yeşiller Grubu ise başkanlık için Avrupa’da artan aşırı milliyetçilik ve popülizm tehlikesine özellikle dikkat çeken konuşmalarıyla ön plana çıkan iki siyasetçiyi, Alman Ska Keller ve Hollandalı Bas Eickhout’u destekliyor. Yeşiller esasen Komisyon başkanlığını bu kez bir kadının üstlenmesini istiyor. Mevcut komisyonda halen komiserlerden sekizi kadın ve bunlardan sadece biri, altı başkan yardımcılığı görevinden birini yürütüyor.

Seçimlerde İtalyan İçişleri Bakanı Salvini’nin partisiyle Fransa’dan aşırı sağcı Le Pen’in partisi ve İngiltere’de Farage’ın yeni kurduğu “Brexit” isimli AB karşıtı parti geleneksel partileri geride bıraktı. Brüksel’den ziyade ulusal hükümetlerin çıkarlarına göre AB’nin geleceğini şekillendirmek isteyen adı geçen sağcı partiler güçlerini birleştirebilirlerse başkanlık yarışında ikinci sıraya yerleşmeleri ihtimal dâhilinde. Bahse konu ihtimalin gerçekleşmemesi durumunda bile, aşırı sağ partilerin görüşlerinin seçimde önemsiz olacağı söylenemez.

AB’nin yeni başkanlarının ve özellikle de AB’nin motoru olan Komisyon’un başkanının belirlenmesinde siyasi dengeler ve pazarlıklar kadar, AB’nin gelecekte uğraşmak zorunda kalacağı konular da büyük önem taşıyor. Seçim sürecinde de dile getirilen iklim değişikliğiyle mücadele, savunma, göç, sınır güvenliği gibi unsurlar AB’nin geleceğini meşgul edecek konular. Parlamento’da kazandıkları güçle AB’yi içerden dönüştürmek ve ulusal çıkarları ön plana daha çok çıkaracak politikalar izlemek isteyen aşırı sağcı/popülist gruplar da AB’nin varoluş değerlerini tehdit ediyor. Bu zor konuların üstesinden gelmek ve AB yolculuğunu devam ettirebilmek için, her şeyden önce AB yanlısı birinin Komisyon’un başkanlık koltuğuna oturması gerekiyor. Güçlü, tecrübeli, güvenilir ve uzlaştırıcı olma özellikleri ise adayda aranan diğer şartlar.

20-21 Haziran’da yapılacak AB Zirvesi’nde Komisyon başkanlığı için bir ismin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel görünüyor. Çünkü Parlamento’nun yeni dönemi, siyasi grupların 1 Temmuz’a kadar oluşumlarını bildirmelerinin ardından 2 Temmuz’da başlayacak. Alman Şansölye Merkel ile Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un diğer liderlerle ve siyasi grupların da birbirleriyle yapacakları pazarlıklar ve kuracakları dengeler AB Komisyon başkanının seçilmesinde en önemli rolü oynayacaktır.

Avrupa Halk Partileri ve Sosyalist Grup, Liberaller ve Yeşiller’le nasıl bir denge kuracak? Ya da Parlamento’da gücünü artıran aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler güçlerini birleştirip pazarlıklarda bir aktör olabilecekler mi? Bu ve benzeri soruların cevapları AB’nin gelecekte hangi yöne gideceğinin ipuçlarını verecek. Soruların cevaplarını ise görev süresinin sonuna yaklaşan Merkel’in mi, yoksa AB’de Fransız etkisini artırmaya uğraşan Macron’un mu pazarlık gücünün daha fazla olduğu belirleyecek.

Bütün bu gelişmeler Türkiye-AB ilişkilerinin de yönünü tayin edecektir. Bir yandan yeni Avrupa Parlamentosu sonbaharda Türkiye dosyasını kaldığı yerden yeniden açacak, öte yandan AB’nin yeni yöneticilerinin Türkiye’ye dair görüş ve tutumları Türkiye’nin AB hikâyesinin nasıl devam edeceğini bizlere gösterecektir.

Dr. Nurgül Bekar

(Kastamonu Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir)

AA

Photo by Markus Spiske on Unsplash

Fransa’da sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını doldurdu

– Akaryakıt zamlarına ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan ancak daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimine karşı gösterilere dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını bitirdi.
– Son haftalarda eylemlere katılım sayısının giderek düşmesi dikkati çekerken, önceki gün ülke çapında düzenlenen gösterilere İçişleri Bakanlığına göre 7 bin, sarı yeleklilere göre ise 20 bin kişi katıldı.
– Gösterilerde 4 bin 245 kişi yaralandı, 12 bin 107 kişi gözaltına alındı ve 2 bine yakın kişiye de hapis cezası verildi.
– Eylemler 73 bin 500 kişinin işsiz kalmasına neden olurken, bunun devlete maliyeti yaklaşık 40 milyon avro oldu.
– Gösterilerde çıkan olaylar nedeniyle çevrede ve mağazalarda oluşan maddi hasarlar 200 milyon avroyu geçti
.

Fransa’da akaryakıt zamları ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan ancak daha sonra Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimine karşı gösterilere dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını doldurdu.

Sarı yelekliler, yönetimin kendilerinin ve halkın ekonomik sorunu çözmesi için aylardır gösterilerine devam ediyor. İlk haftalardaki yoğun katılımın olduğu, polisle eylemcilerin arasında gerginlik yaşandığı, mağazaların yağmalandığı, araçların ateşe verildiği ve kentlerde alevlerin yükseldiği gösteriler yerine artık genel hatlarıyla daha olaysız geçen eylemler görülüyor. 

Son haftalarda eylemlere katılan sayısı ciddi ölçüde azaldı. Cumartesi günü ülke çapında düzenlenen gösterilere İçişleri Bakanlığına göre 7 bin, sarı yeleklilere göre ise 20 bin kişi katıldı. Eylemlerin başladığı 17 Kasım 2018’de protestolarda 290 bine yakın kişi yer almıştı.

Ülkede, gösterilere katılımın düşmesi sarı yeleklilerin göstericileri harekete geçirmek konusunda zorluk çektiği yorumlarına neden oldu. 

– Yaralı ve gözaltı sayısı

İçişleri Bakanlığının son verilerine göre, gösterilerde şimdiye kadar bin 797’si polis 4 bin 245 kişi yaralandı ve 12 bin 107 kişi gözaltına alındı. Eylemlerde 2 bine yakın kişiye de hapis cezası verildi.

Ulusal Polis Soruşturma Birimi (IGPN), eylemlerde polisin şiddet uyguladığı şüphesiyle 256 adli soruşturma başlattı.

Mediapart internet sitesinin haberine göre, gösterilerde polisin kullandığı savunma silahları nedeniyle 5 kişinin eli koptu, 23 kişi gözünü kaybetti, 268 kişi başından, 15 kişi elinden, 64 kişi vücudundan, 26 kişi sırtından ve 106 kişi bacaklarından yaralandı. 

Gösterilerde 95 gazeteci, 40 lise öğrencisi ve 30 gönüllü sağlık görevlisinin de yaralandığı ve polisin 145 hakaret ve basın özgürlüğü ihlalinde bulunduğu kaydedildi.

Toplam 11 kişinin öldüğü sarı yeleklilerin eylemlerinde 1 kişinin polisin kullandığı savunma silahları nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtilmişti.

– Ekonomik zarar

Gösteriler ülke ekonomisine devasa zarar verdi. Eylemlerin başladığı günden bu yana gösterilerde çıkan olaylar sebebiyle çevrede ve mağazalarda oluşan maddi hasarların 200 milyon avroyu geçtiği belirtildi. 

Eylemlerin 5 binden fazla şirketi mali olarak etkilemesi 73 bin 500 kişinin işsiz kalmasına neden olurken, bu kişilerin devlete maliyeti yaklaşık 40 milyon avro oldu.

Ülke turizmi gösterilerden etkilenen sektörlerden biri oldu. Bu yılın ilk üç ayında, geçen yılın aynı dönemine göre turistlerin konaklamalarının yüzde 2,5 azaldığı belirtildi. Gösterilerin ocak, şubat mart aylarında geçen yılın aynı dönemine göre otel konaklamalarında ülke genelinde yüzde 1,3 ve Paris’in de içinde olduğu Ile-de-France bölgesinde yüzde 4,6 azalmaya neden olduğu kaydedildi.

Eylemler turizmi etkilemekle beraber esnafa da kan ağlattı. Gösteriler nedeniyle ünlü markalara ev sahipliği yapan Paris’teki Champs-Elysees Caddesi ve çevresindeki mağazalar kepenk indirirdi. Ayrıca mağaza, restoran ve alışveriş merkezlerinin uğradığı zarar 2 milyar avroyu geçti. Gıda sektörü de yaklaşık 13 milyar avro zarar etti.  

Akaryakıt zamları ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan, daha sonra Macron yönetimi karşıtlığına dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 17 Kasım 2018 başlamıştı.

YUSUF ÖZCAN – AA