ABD-İran krizinde ezber bozmak: Basra-Hint-Pasifik ekseni

– Washington-Tahran hattındaki kriz, Asya’daki güçler arasında da yeni bir kutuplaşmaya yol açıyor ve bu da aktörleri küresel sistemin geleceğine ilişkin tercih yapmaya itiyor.
– Çin’in Gwadar limanına ve Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na Hindistan’ın bir tepkisi olarak ortaya çıkan Çabahar, görünen o ki Japonya’nın da dâhil edilmesiyle bir “Basra-Hint-Pasifik Koridoruna/Eksenine” dönüşüyor.
– ABD ile İran arasındaki krizde Japonya ve Hindistan, Çin’e karşı aynı cephede yer alan iki ülke. Abe’nin Çabahar limanı üzerinden iş birliği arayışı ve arabulucu olma çabası, “Japonya-Hindistan-İran-Afganistan” hattında Çin’i kuşatma planı olarak değerlendirilse de, Trump’ın 2017’de yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ndeki “Hint-Pasifik” kavramını akıllara getiriyor.
– Geçen 10 yıllık süre içinde İran’ın askeri kapasitesi tamamen değişmiş bulunuyor. Zira Irak’ın işgalinden sonra Orta Doğu’da oluşan güç boşluğunu değerlendiren İran, askerî anlamda tarihinin en üst seviyesine ulaştı.
– Böyle bir durumda İran’la savaşmak ABD açısından büyük maliyetlere ve kayıplara yol açabilir. Vaziyetin farkında olan Trump askeri müdahale yerine, daha çok ekonomik baskıyı tercih ediyor
.

ABD ile İran arasındaki kriz gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Krizin seyri hakkında kafalar epey karışık. Zira aktörler arasındaki güven sorunu, bu krizle bir kez daha zirveye ulaşmış durumda. En kötü senaryonun gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak “öngörülebilir sonuç”, hiç kuşkusuz bu tabloda oldukça önemli bir yere sahip. Yeni uluslararası sistemin inşa sürecindeki zeminin fazlasıyla kaygan oluşu ve aktörlerin güç-çıkarlar ekseni üzerine inşa ettiği kaypak tutum her ne kadar tüm dünyayı bu olası sonuca sürükler gibi görünse de, diğer taraftan krizin yeni eksenlerin inşasını gündeme getirdiği de görülüyor.

Nitekim düne kadar birer ezber niteliğinde olan bir takım ilişkiler-ittifaklar yaz-boz tahtasının birer parçası haline dönüşmüş durumda. Özellikle Asya-Pasifik’teki iç ve dış kenar hilali oluşturan aktörlerdeki hareketlilik burada önemli bir yere sahip. Asya-Pasifik bölgesinin değişen jeopolitiği, Avrasya merkezli meydan okumanın da geleceğini büyük ölçüde etkileyeceğe benziyor. Aktörlerin tutumundaki belirsizlikten kaynaklanan krizle ilgili farklı yorum ve görüşlerdeki enflasyon da bunun somut göstergesi olarak kabul edilebilir. Son dönemde artan “faili meçhul saldırılar” da bu bulanıklıkta kendine düşen rolü fazlasıyla oynuyor.

Bu bağlamda, 12 Mayıs 2019 tarihinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) sınırlarında bulunan Füceyra limanı açıklarında ve 13 Haziran 2019 tarihinde Umman körfezinde iki gemiye yönelik saldırılar gündemdeki yerini koruyor. Her ne kadar bu saldırılar İran’a fatura edilmeye çalışılsa da, bu konuda uluslararası kamuoyu (İngiltere dışında) pek ikna edilebilmiş görünmüyor. İşin trajikomik tarafı, saldırıya uğrayan Japon bandıralı geminin sahibi, kaptanı ve mürettebatı bile ABD’yi yalanlıyor. Nitekim Japon hükümetinden de İran’ı hedef alan bir beyan söz konusu değil.

O zaman ortada başka bir oyun var. Bunun ne olduğunu anlamak için 2009’da Brookings Enstitüsü tarafından yayımlanan “Hangi Yol İran’a Gider?: İran’a Yönelik Yeni Amerikan Stratejisi için Seçenekler” başlıklı rapora bakmak gerekiyor.

– ABD’deki derin kafa karışıklığı

Söz konusu çalışmada, ABD’nin İran’a yönelik askeri müdahalesini gerekçelendirmek için, bu ülkenin provoke edilmesi gerektiğinin belirtilmesi ve “İran provokasyonu” olmadan yapılacak bir saldırının maliyetinin ağır olacağının tartışılması fazlasıyla dikkat çekici. Raporu hazırlayanlara göre, ABD provokasyonları hava saldırıları için bir bahane olarak kullanmalı, bu provokasyonlar kışkırtıcı ve ölümcül olmalıdır.

Bu kapsamda, ABD’nin Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) çekilme kararının, uzun zamandır beklenen “İran savaşını” haklı çıkarmanın bir aracı olarak düşünüldüğü ifade edilebilir. Ancak raporun hazırlanmasının üzerinden geçen 10 yıllık süre içinde İran’ın askeri kapasitesi tamamen değişmiş bulunuyor. Zira Irak’ın işgalinden sonra Orta Doğu’da oluşan güç boşluğunu değerlendiren İran, askerî anlamda tarihinin en üst seviyesine ulaştı. Böyle bir durumda İran’la savaşmak ABD açısından büyük maliyetlere ve kayıplara yol açabilir. Vaziyetin farkında olan Trump askeri müdahale yerine, daha çok ekonomik baskıyı tercih ediyor.

Nitekim iktidarının ilk günlerinde Pompeo ve Bolton gibi İran karşıtı şahinleri yanına alarak İran konusunda onlarla uyumlu bir politika izleyen Trump, son zamanlarda bahsi geçen isimlerden farklı bir çizgide konumlanıyor ve aldığı kararlarla Beyaz Saray’daki görüş ayrılığını ortaya koyuyor. Örneğin, Bolton 2019 Mayısında bölgeye 120 bin asker gönderileceğini açıklarken, Trump bu sayıyı bin 500 olarak ifade etti. Asker sayısındaki bu farklılık bile Beyaz Saray’daki görüş ayrılığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bu farklılık, haliyle yöntemler konusunda da ciddi bir görüş ayrılığına ve derin bir mücadeleye işaret ediyor. Dolayısıyla 13 Haziran 2019’da, Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin Tahran’da bulunduğu sırada iki gemiye gerçekleştirilen saldırı, akıllara farklı olasılıkları getiriyor.

İlk olasılık, bu saldırıların İran’la savaşılması gerektiğini düşünen aktörler tarafından gerçekleştirilmiş olması. Zira İran’la savaşın önceden hazırlanan bir plan olması durumunda, böylesi bir provokasyona ihtiyaç vardır. Trump’ın askeri müdahale yerine ekonomik baskı yöntemlerini tercih ettiği düşünüldüğünde, İran’la savaş yanlısı olan Pompeo ve Bolton gibi şahinler, provokasyonun sorumlusu olarak ön plana çıkıyorlar. Ancak İran’a karşı savaşı destekleyen İsrail, Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin de bu provokasyonları düzenleme ihtimali var. Dolayısıyla bu saldırıların birden fazla aktörün işine yaradığı görülüyor.

Bu da akıllara ikinci bir olasılığı, İran’ı getiriyor. Saldırıya uğrayan petrol tankerlerinden birinin Japonya’ya ait olması, saldırının arkasında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) olabileceğine işaret ediyor. DMO saldırıyı Japonya başbakanının İran’da bulunduğu sırada gerçekleştirmek suretiyle, suçu başkasının üzerine daha rahat yıkmayı ve ülkesini mağdur göstermeyi planlamış olabilir. Böyle bir planın yapılma ihtimalini güçlendiren bir diğer husus ise DMO tarafından ülkede ABD’ye duyulan güvenin ve ABD’nin yürüttüğü psikolojik operasyonun etkisinin azaltılmasıdır. Yani DMO bu saldırıyla, ABD ile müzakereler yapılmasına ılımlı bakan reformistler ile savaş yanlısı muhafazakârlar arasındaki anlaşmazlıklara son vermeyi hedeflemiş olabilir.

Saldırının Abe’nin Tahran ziyareti sırasında düzenlenmesi, sabotaj ihtimalini üçüncü bir olasılık olarak ortaya çıkarıyor. Her ne kadar bu ziyaretin ABD ile İran arasındaki krizin çözülmesinde etkili olacağı vurgulansa da, Japonya’nın kendi jeopolitik çıkarlarının bulunduğu da göz ardı edilmemeli. Görüşmeler sırasında Japonya’nın Çabahar limanı projesinde yer almasıyla ilgili müzakereler yapılması, İran üzerinden Afganistan ve Orta Asya’ya ulaşmak isteğini gösteriyor. Bu şekilde Japonya geleneksel rakibi olan Çin’i çevrelemeye çalışıyor.

Diğer taraftan Japonya’nın bu tarz girişimlerde bulunması, ekonomik çıkarlar açısından Çin’i ve bağımsız dış politika yürütmeye çalışması bakımından da ABD’yi (kısa vadede olmasa bile) uzun vadede rahatsız etmeye aday. Dolayısıyla Abe’nin Tahran ziyareti sırasında bu saldırının gerçekleşmesi, yukarıdaki devletlerin herhangi biri tarafından düzenlenen bir sabotaj olma ihtimalini gündeme getiriyor.

– Yeni dengelere doğru

Görüldüğü üzere, ABD ile İran arasındaki krizi tetikleyen herhangi bir olay, aynı zamanda küresel ve bölgesel aktörlerin çıkarlarını da etkiliyor. Bu nedenle Japonya Başbakanı Abe’nin İran ziyaretinin Hindistan boyutundan da bahsetmek gerekiyor. Kuşkusuz Japonya, Çabahar limanına yatırım yaparak Hindistan’la ortak haline gelecektir. Çabahar limanı projesine 500 milyon dolarlık yatırım yapan Yeni Delhi limanın büyük bir kısmını yönetme hakkını da elde etmiş oldu. Japonya ve Hindistan’ı bir araya getiren diğer bir faktör de Çin tehdidi. Söz konusu ülkelerin İran’ın en büyük petrol ithalatçıları arasında yer alması ise ABD-İran krizindeki önemli aktörler olarak değerlendirilmelerine yol açıyor.

Bilindiği üzere, ABD’nin ilk aşamada sekiz ülkeye tanıdığı yaptırım muafiyetini kaldırmasından sonra, Japonya ve Hindistan petrol alımlarını durdurdu. Buna karşılık Çin İran’dan petrol ithal etmeye devam ediyor. Hindistan ve Japonya İran’dan petrol ithal etmek isteseler de henüz ABD’ye karşı bir adım atmadılar. Dolayısıyla Tahran, uluslararası pazarlara açılabilmek ve ABD’nin ekonomik baskı kampanyasını aşabilmek için Çin’i kilit ülke olarak görüyor. Pekin yönetiminin İran petrolünü satın almaya devam etmesinin sebebi ise ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşları. Pekin, petrol satın almaya devam ederek İran’ı bir koz olarak kullanıyor. İran bu sebepten dolayı Çin’e karşı epey temkinli duruyor.

Diğer taraftan, ABD ile İran arasındaki krizde Japonya ve Hindistan, Çin’e karşı aynı cephede yer alan iki ülke. Söz konusu ülkelerin hem ABD hem de İran’la iyi ilişkilerini sürdürmeye çalıştığı görülüyor. Washington ile Pekin arasındaki ticaret savaşı da dikkate alındığında, Çin’e karşı ABD-Japonya-Hindistan üçgeninin oluştuğu ifade edilebilir.

– İran AB, Rusya ve Çin’e ne kadar güveniyor?

İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin en çok güvendiği Avrupa ülkelerinin ABD karşısında ses çıkaramadıkları ortada. Avrupa -amiyane tabirle- İran’ı satmıştır. Çin’in durumu ise İran açısından muğlak bir görüntü arz ediyor. İran Çin’in kendisini ABD ile olan ticaret savaşlarında bir koz olarak kullanmaya çalıştığını düşünüyor ve tepkisini buna göre belirliyor. Örneğin, 26 Nisan’da Pekin’de düzenlenen 2. Kuşak Yol Zirvesi’ne Ruhani katılmadı. Dışişleri Bakanı Zarif’in İran’a destek turunda önce Hindistan, sonra Japonya ve son olarak Çin’i ziyaret etmesi de Pekin’e bir uyarı mahiyetinde. Tahran Pekin’e adeta “Eğer bizi desteklemezsen, biz de senin bölgedeki rakiplerin olan Hindistan ve Japonya’yla işbirliği kurarız” mesajını veriyor. 14 Haziran Şanghay İşbirliği Örgütü Bişkek zirvesi basın bildirisinde İran’ın (Hindistan ve Afganistan’la beraber) Pekin’in Kuşak Yol girişimini destekleyen ülkeler arasında bulunmaması da bu açıdan manidar.

Şu aşamada İran’ın yanında duran ülke Rusya. Ortadoğu politikasını Suriye iç savaşıyla birlikte, özellikle de 2015 sonrasında etkinleştiren Rusya açısından İran önemli bir ortak. Fakat Moskova’nın sonuna kadar Tahran’ın yanında duracağını söylemek de çok doğru olmaz. ABD’den alacağı önemli bir taviz karşılığında Rusya her an İran’a verdiği desteği kesebilir ve açıkçası bu da sürpriz olmaz. Zira İran bu konuda fazlasıyla tecrübeye sahip. Dolayısıyla Rusya’nın nereye ve ne zamana kadar İran’ı destekleyeceği hususu büyük bir önem arz ediyor.

– Tahran’dan Rusya ve Çin’e sarı kart

Bu durumda İran için ABD ile müzakere kapısını açık tutmak daha bir önem kazanıyor. Nitekim Zarif’in Japonya ziyaretinin akabinde, Şinzo Abe’nin ABD ile İran arasında arabulucu olması gündeme geldi. Çabahar limanı üzerinden gündeme gelen işbirliği arayışları, bu noktada her ne kadar “Japonya-Hindistan-İran-Afganistan” hattında Çin’i kuşatma planı olarak değerlendirilse de, diğer taraftan Trump’ın 2017’nin Aralık ayında yayımladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ndeki “Hint-Pasifik” kavramını akıllara getiriyor.

Çin’in Gwadar limanına ve bu kapsamda Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na Hindistan’ın bir tepkisi olarak ortaya çıkan Çabahar, görünen o ki Japonya’nın da dâhil edilmesiyle bir “Basra-Hint-Pasifik Koridoruna/Eksenine” dönüşüyor. Açıkçası İran Trump’ın Japonya kartı üzerinden Çin ve Rusya’ya oldukça etkili bir mesaj veriyor. Tahran bu iki ülkeden yeterli desteği bulamadığı takdirde, “Kenar Kuşak Ekseni’nin” bir parçası olacağını ortaya koyuyor. Dolayısıyla Pekin ve Moskova’nın bundan sonra atacağı adımlar, söz konusu eksenin geleceğini ve ABD-İran gerginliğini büyük ölçüde şekillendireceğe benziyor.

Sonuç olarak, Washington-Tahran hattındaki kriz, Asya’daki güçler arasında da yeni bir kutuplaşmaya yol açıyor ve bu da aktörleri küresel sistemin geleceğine ilişkin tercih yapmaya itiyor. Kısa ve orta vadede bölge ülkelerinin bir savaş senaryosu beklemediği de anlaşılıyor. Zira halihazırda sürece hâkim görünen de diplomasi. Bu bağlamda, Japonya ve Hindistan İran’la işbirliğine devam ederken Çin’e karşı yeni bir cephe oluşturuyor; Rusya ve Çin ise ABD’ye karşı kendi kurdukları cepheyi sağlamlaştırmaya çalışıyorlar. İran burada kilit ülke konumunda ve tercihleri konusunda farklı mesajlar veriyor. Kendisine yönelik muğlak tutuma aynı şekilde cevap veren İran, üstü örtülü bir şekilde Stephen Kinzer’in Ezber Bozmak: İran, Türkiye ve Amerika’nın Geleceği adlı kitabını Rus ve Çinli muhataplarına hatırlatıyor. ABD de sanki bu hususu görüyor ve oyunu bunun üzerine kurguluyormuş gibi görünüyor.

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol

[Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol aynı zamanda Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) başkanıdır]

AA

Avrupa Birliği yeni başkanlarını seçebilecek mi?

– Avrupa Birliği’nde yeni seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı AB’nin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Çünkü AB Komisyonu üye devletlerin değil, AB’nin çıkarlarını temsil ediyor
– Alman Manfred Weber seçimden önce en şanslı aday görünürken, seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor
– AB’nin iki önemli ülkesi Almanya ve Fransa, AB Komisyon başkanlığı için aynı isimleri telaffuz etmiyor. Merkel Weber’i desteklerken, Macron ise bir isim üzerinde durmamakla beraber, tecrübeli ve güvenilir bir adayın başkan olmasını istediğini açıkladı
– Brüksel’den ziyade ulusal hükümetlerin çıkarlarına göre AB’nin geleceğini şekillendirmek isteyen adı geçen sağcı partiler güçlerini birleştirebilirlerse başkanlık yarışında ikinci sıraya yerleşmeleri ihtimal dâhilinde
– Parlamento’da kazandıkları güçle AB’yi içerden dönüştürmek ve ulusal çıkarları ön plana daha çok çıkaracak politikalar izlemek isteyen aşırı sağcı/popülist gruplar AB’nin varoluş değerlerini de tehdit ediyor

Avrupa Birliği 1979’dan bu yana doğrudan seçimlerle beş yılda bir yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde 28 üye devlette gerçekleştirdi. Seçim sonuçlarına göre, her ne kadar eskisi gibi Hıristiyan Demokratlar (Avrupa Halk Partisi) ve Sosyal Demokratlar (Sosyalistler) birinci ve ikinci siyasi grup olma özelliklerini korudularsa da, Parlamento tarihinde ilk kez çoğunluğu sağlayamadılar. Avrupa yanlısı Liberaller ve Yeşiller Parlamento’daki oy oranlarını artırdılar. Aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler de (seçim öncesi korkulduğu gibi değilse bile) oylarını hatırı sayılır oranda arttırarak AB’nin geleceğinde daha fazla söz hakkı edinmiş oldular. Böylece Avrupa Birliği’nin 2019-2021 yılları arasında görev yapacak yeni parlamentosunda çok parçalı, AB’nin geleceğinde müzakere ve uzlaşmayı gerekli kılacak, yasa yapımını ise zorlaştıracak bir yapı meydana gelmiş oldu. Bu müzakere ve uzlaşma sürecinin ilk deneme alanı ise AB’nin yeni başkanlarının belirlenmesi olacak.

AB’nin yeni parlamenter döneminde Parlamento başkanı ile birlikte AB komisyon başkanı, AB Konseyi başkanı, AB dış ilişkiler temsilcisi ve Avrupa Merkez Bankası başkanı seçilecek. Parlamento başkanı iki buçuk yıllık görevine 1 Temmuz’da başlayacak. AB Konseyi başkanı 1 Aralık’ta, diğerleri ise 1 Kasım’da görevlerini devralacaklar. AB bu yönetici kadroları belirlerken cinsiyet, siyasi grup ve coğrafi temsil konusunda dengeleri gözetmeye önem veriyor. Yeni seçilecek başkanlardan özellikle AB Komisyon başkanı AB’nin geleceği açısından büyük bir önem taşıyor. Çünkü AB Komisyonu üye devletlerin değil, AB’nin çıkarlarını temsil ediyor. Dolayısıyla Komisyon, AB’nin gelişim ve ilerlemesini sağlayacak karar verici organlar içinde AB adına konuşan esas kurumdur. AB liderlerinin Komisyon başkanı ismi üzerinde anlaşmalarının ardından, bu ismin AP’de de oy çoğunluğuyla seçilmesi gerekiyor. Önerilen isim yeterli çoğunluğu sağlayamazsa bir ay içinde yeni bir aday önerilecek, bu durumda ise seçim haftalarca sürebilecektir. AP seçimlerinde en fazla oyu alan grubun liste başı adayının AB Komisyon başkanlığına seçilmesi kuralının bugün için de işleyeceğini söylemek, parlamentonun yeni kompozisyonu gereği zor görünüyor.

Yüzde 50,95’le son yirmi yılın en yüksek katılım oranına ulaşan parlamento seçimlerinin hemen ardından, AB liderleri 28 Mayıs 2019’da (gayriresmi bir zirve olarak nitelendirilebilecek) bir akşam yemeğinde buluşarak hem seçimleri değerlendirdiler hem de yeni başkanlar hakkında görüşlerini ortaya koydular. Fakat bu görüşmede, AB’nin iki önemli ülkesi Almanya ve Fransa’nın AB Komisyon başkanlığı için aynı isimleri telaffuz etmedikleri anlaşıldı. Almanya Şansölyesi Angela Merkel Hıristiyan Demokratlar’ın adayı Manfred Weber’in başkanlığını destekledi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise bir isim üzerinde durmamakla beraber, tecrübeli ve güvenilir bir adayın başkan olmasını istediğini açıkladı.

Hıristiyan Demokratlar grubunun adayı Alman Manfred Weber seçimden önce en şanslı aday görünürken, seçim sonrası farklı dengelerin ve farklı pazarlıkların oluşacağı, daha doğrusu oluşmak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Merkel’in desteklediği ve Avrupa Halk Partisi’nin liste başı adayı Weber, Almanya’nın Bavyera eyaletinin seçilmiş en genç parlamenteri ve Brüksel’de ılımlı bir politikacı olarak tanınıyor. Fakat AB politikacılarına göre nispeten “genç” ve deneyimsiz olduğu ileri sürülerek Macron ve onun gibi düşünenler tarafından Komisyon başkanlığı için uygun görülmüyor. Macron AP’de bir çoğunluk çıkmadığı için, yeni bir güç merkezi oluşması gerektiğini savunuyor. Hıristiyan Demokratlar’ın sandalye sayısının azalarak 751 milletvekilliği içinde 180’e düşmesi de Weber’in siyasi gruplar arasında herhangi bir pazarlık ve/veya ittifak yapılmadan başkan seçilmesini riskli hale getiriyor.

Sosyalist grubun liste başı adayı olan Hollanda’nın eski dışişleri bakanlarından Frans Timmermans ise AB’de de oldukça deneyimli ve halen AB Komisyonu’nun birinci başkan yardımcılığı görevini yürütüyor. Oy oranları düşmesine rağmen, yapılacak pazarlıklar sonucu Sosyalistlerin Komisyon başkanlığını kazanma şansı var.

AP’de üçüncü güç haline gelen ve sandalye sayısını en fazla artıran (+49) ve Fransa’nın başını çektiği Liberallerin adayı Danimarkalı Margrethe Vestager de başkanlık yarışında önemli bir isim. Vestager liste başı aday değil; zaten Liberaller de Komisyon başkanının liste başı adaylar arasından seçilmesini desteklemiyorlar. Başkanlık rekabetinde ipi göğüsleyebilecek adaylardan (seçim öncesi Brexit süreciyle uğraştığından adı geçemeyen) sürpriz isim Fransız Michel Barnier ise esasen Avrupa Halk Partisi’ne mensup. Brexit sürecini yürüten tecrübeli politikacı, Fransız olduğu için Macron’un da destekleyebileceği bir isim olarak, AB Komisyon başkanlığı yarışında kendi grubunun liste başı adayı olmamasına rağmen tecrübesi, bilgisi ve güvenilirliğiyle öne çıkıyor.

Yeşiller Grubu ise başkanlık için Avrupa’da artan aşırı milliyetçilik ve popülizm tehlikesine özellikle dikkat çeken konuşmalarıyla ön plana çıkan iki siyasetçiyi, Alman Ska Keller ve Hollandalı Bas Eickhout’u destekliyor. Yeşiller esasen Komisyon başkanlığını bu kez bir kadının üstlenmesini istiyor. Mevcut komisyonda halen komiserlerden sekizi kadın ve bunlardan sadece biri, altı başkan yardımcılığı görevinden birini yürütüyor.

Seçimlerde İtalyan İçişleri Bakanı Salvini’nin partisiyle Fransa’dan aşırı sağcı Le Pen’in partisi ve İngiltere’de Farage’ın yeni kurduğu “Brexit” isimli AB karşıtı parti geleneksel partileri geride bıraktı. Brüksel’den ziyade ulusal hükümetlerin çıkarlarına göre AB’nin geleceğini şekillendirmek isteyen adı geçen sağcı partiler güçlerini birleştirebilirlerse başkanlık yarışında ikinci sıraya yerleşmeleri ihtimal dâhilinde. Bahse konu ihtimalin gerçekleşmemesi durumunda bile, aşırı sağ partilerin görüşlerinin seçimde önemsiz olacağı söylenemez.

AB’nin yeni başkanlarının ve özellikle de AB’nin motoru olan Komisyon’un başkanının belirlenmesinde siyasi dengeler ve pazarlıklar kadar, AB’nin gelecekte uğraşmak zorunda kalacağı konular da büyük önem taşıyor. Seçim sürecinde de dile getirilen iklim değişikliğiyle mücadele, savunma, göç, sınır güvenliği gibi unsurlar AB’nin geleceğini meşgul edecek konular. Parlamento’da kazandıkları güçle AB’yi içerden dönüştürmek ve ulusal çıkarları ön plana daha çok çıkaracak politikalar izlemek isteyen aşırı sağcı/popülist gruplar da AB’nin varoluş değerlerini tehdit ediyor. Bu zor konuların üstesinden gelmek ve AB yolculuğunu devam ettirebilmek için, her şeyden önce AB yanlısı birinin Komisyon’un başkanlık koltuğuna oturması gerekiyor. Güçlü, tecrübeli, güvenilir ve uzlaştırıcı olma özellikleri ise adayda aranan diğer şartlar.

20-21 Haziran’da yapılacak AB Zirvesi’nde Komisyon başkanlığı için bir ismin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel görünüyor. Çünkü Parlamento’nun yeni dönemi, siyasi grupların 1 Temmuz’a kadar oluşumlarını bildirmelerinin ardından 2 Temmuz’da başlayacak. Alman Şansölye Merkel ile Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un diğer liderlerle ve siyasi grupların da birbirleriyle yapacakları pazarlıklar ve kuracakları dengeler AB Komisyon başkanının seçilmesinde en önemli rolü oynayacaktır.

Avrupa Halk Partileri ve Sosyalist Grup, Liberaller ve Yeşiller’le nasıl bir denge kuracak? Ya da Parlamento’da gücünü artıran aşırı sağcı/popülist ve milliyetçi partiler güçlerini birleştirip pazarlıklarda bir aktör olabilecekler mi? Bu ve benzeri soruların cevapları AB’nin gelecekte hangi yöne gideceğinin ipuçlarını verecek. Soruların cevaplarını ise görev süresinin sonuna yaklaşan Merkel’in mi, yoksa AB’de Fransız etkisini artırmaya uğraşan Macron’un mu pazarlık gücünün daha fazla olduğu belirleyecek.

Bütün bu gelişmeler Türkiye-AB ilişkilerinin de yönünü tayin edecektir. Bir yandan yeni Avrupa Parlamentosu sonbaharda Türkiye dosyasını kaldığı yerden yeniden açacak, öte yandan AB’nin yeni yöneticilerinin Türkiye’ye dair görüş ve tutumları Türkiye’nin AB hikâyesinin nasıl devam edeceğini bizlere gösterecektir.

Dr. Nurgül Bekar

(Kastamonu Üniversitesi İİBF Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir)

AA

Photo by Markus Spiske on Unsplash

Fransa’da sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını doldurdu

– Akaryakıt zamlarına ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan ancak daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimine karşı gösterilere dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını bitirdi.
– Son haftalarda eylemlere katılım sayısının giderek düşmesi dikkati çekerken, önceki gün ülke çapında düzenlenen gösterilere İçişleri Bakanlığına göre 7 bin, sarı yeleklilere göre ise 20 bin kişi katıldı.
– Gösterilerde 4 bin 245 kişi yaralandı, 12 bin 107 kişi gözaltına alındı ve 2 bine yakın kişiye de hapis cezası verildi.
– Eylemler 73 bin 500 kişinin işsiz kalmasına neden olurken, bunun devlete maliyeti yaklaşık 40 milyon avro oldu.
– Gösterilerde çıkan olaylar nedeniyle çevrede ve mağazalarda oluşan maddi hasarlar 200 milyon avroyu geçti
.

Fransa’da akaryakıt zamları ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan ancak daha sonra Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yönetimine karşı gösterilere dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 7. ayını doldurdu.

Sarı yelekliler, yönetimin kendilerinin ve halkın ekonomik sorunu çözmesi için aylardır gösterilerine devam ediyor. İlk haftalardaki yoğun katılımın olduğu, polisle eylemcilerin arasında gerginlik yaşandığı, mağazaların yağmalandığı, araçların ateşe verildiği ve kentlerde alevlerin yükseldiği gösteriler yerine artık genel hatlarıyla daha olaysız geçen eylemler görülüyor. 

Son haftalarda eylemlere katılan sayısı ciddi ölçüde azaldı. Cumartesi günü ülke çapında düzenlenen gösterilere İçişleri Bakanlığına göre 7 bin, sarı yeleklilere göre ise 20 bin kişi katıldı. Eylemlerin başladığı 17 Kasım 2018’de protestolarda 290 bine yakın kişi yer almıştı.

Ülkede, gösterilere katılımın düşmesi sarı yeleklilerin göstericileri harekete geçirmek konusunda zorluk çektiği yorumlarına neden oldu. 

– Yaralı ve gözaltı sayısı

İçişleri Bakanlığının son verilerine göre, gösterilerde şimdiye kadar bin 797’si polis 4 bin 245 kişi yaralandı ve 12 bin 107 kişi gözaltına alındı. Eylemlerde 2 bine yakın kişiye de hapis cezası verildi.

Ulusal Polis Soruşturma Birimi (IGPN), eylemlerde polisin şiddet uyguladığı şüphesiyle 256 adli soruşturma başlattı.

Mediapart internet sitesinin haberine göre, gösterilerde polisin kullandığı savunma silahları nedeniyle 5 kişinin eli koptu, 23 kişi gözünü kaybetti, 268 kişi başından, 15 kişi elinden, 64 kişi vücudundan, 26 kişi sırtından ve 106 kişi bacaklarından yaralandı. 

Gösterilerde 95 gazeteci, 40 lise öğrencisi ve 30 gönüllü sağlık görevlisinin de yaralandığı ve polisin 145 hakaret ve basın özgürlüğü ihlalinde bulunduğu kaydedildi.

Toplam 11 kişinin öldüğü sarı yeleklilerin eylemlerinde 1 kişinin polisin kullandığı savunma silahları nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtilmişti.

– Ekonomik zarar

Gösteriler ülke ekonomisine devasa zarar verdi. Eylemlerin başladığı günden bu yana gösterilerde çıkan olaylar sebebiyle çevrede ve mağazalarda oluşan maddi hasarların 200 milyon avroyu geçtiği belirtildi. 

Eylemlerin 5 binden fazla şirketi mali olarak etkilemesi 73 bin 500 kişinin işsiz kalmasına neden olurken, bu kişilerin devlete maliyeti yaklaşık 40 milyon avro oldu.

Ülke turizmi gösterilerden etkilenen sektörlerden biri oldu. Bu yılın ilk üç ayında, geçen yılın aynı dönemine göre turistlerin konaklamalarının yüzde 2,5 azaldığı belirtildi. Gösterilerin ocak, şubat mart aylarında geçen yılın aynı dönemine göre otel konaklamalarında ülke genelinde yüzde 1,3 ve Paris’in de içinde olduğu Ile-de-France bölgesinde yüzde 4,6 azalmaya neden olduğu kaydedildi.

Eylemler turizmi etkilemekle beraber esnafa da kan ağlattı. Gösteriler nedeniyle ünlü markalara ev sahipliği yapan Paris’teki Champs-Elysees Caddesi ve çevresindeki mağazalar kepenk indirirdi. Ayrıca mağaza, restoran ve alışveriş merkezlerinin uğradığı zarar 2 milyar avroyu geçti. Gıda sektörü de yaklaşık 13 milyar avro zarar etti.  

Akaryakıt zamları ve kötü ekonomik koşullara tepki olarak başlayan, daha sonra Macron yönetimi karşıtlığına dönüşen sarı yeleklilerin eylemleri 17 Kasım 2018 başlamıştı.

YUSUF ÖZCAN – AA

Dünyada 3,8 milyar kişi “online”

– BOND İnternet Trendleri Raporu’na göre internet kullanıcılarının sayısı 3,8 milyarla dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturdu.
– En fazla internet kullanıcısının bulunduğu ülke Çin olurken, bu ülkeyi, Hindistan ve ABD takip ettti. Türkiye, internet kullanıcı sayısı açısından 15’inci sırada yer aldı.
– Sosyal medya kullanımında güçlü bir büyüme döneminin ardından yavaşlama başladığı görülürken, gizlilik ve sorunlu içerik kaygıları da benzer yönelimlerin izlenmesine yol açıyor
.

İnternet kullanıcılarının sayısı geçen yıl dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturarak 3,8 milyara ulaştı.

AA muhabirinin, BOND İnternet Trendleri Raporu’ndan derlediği bilgilere göre, internet kullanıcı sayısı her geçen yıl artmasına rağmen artış hızı yavaşlıyor.

İnternet kullanıcı sayısı, 2018’de bir önceki yıla göre yüzde 6 artarak 3,8 milyara ulaştı ve dünya nüfusunun yüzde 50’sinden fazlasını oluşturdu. İnternet kullanıcılarının yüzde 53’ü Asya Pasifik’te, yüzde 15’i Avrupa’da, yüzde 13’ü Afrika ve Orta Doğu’da, yüzde 10’u Latin Amerika ve Karayipler’de, yüzde 9’u ise Kuzey Amerika’da bulunuyor.

Kullanıcı sayısının yüzde 21’ini Çin, yüzde 12’sini Hindistan ve yüzde 8’ini ABD oluşturuyor. Bu ülkeleri Endonezya, Brezilya, Japonya, Rusya ve Meksika takip ederken, Türkiye listede 15’inci sırada yer alıyor.

Öte yandan interneti kullanan nüfusun genel nüfusa oranıyla elde edilen internet kullanım penetrasyonu 2009’da yüzde 24 iken, geçen yıl yüzde 51’e yükseldi. İnternet kullanım penetrasyonunda ilk sırada yüzde 89 ile Kuzey Amerika bulunuyor. Bu kıtayı, yüzde 78 ile Avrupa, yüzde 62 ile Latin Amerika ve Karayipler, yüzde 48 ile Asya Pasifik ve yüzde 32 ile Afrika ve Orta Doğu izliyor.

– Sosyal medya kullanımında yavaşlama görülüyor

Raporda, tüketicilerin, internet kullanımında aşırılığa kaçmaya dair endişelerinin olduğu ve bunu azaltmak için adımlar atmaya başladığı belirtiliyor. ABD’de önde gelen internet platformları internet kullanımının izlenmesine yardımcı olacak araçlar geliştiriyor.

Sosyal medya kullanımında güçlü bir büyüme döneminin ardından yavaşlama başladığı görülürken, gizlilik ve sorunlu içerik kaygıları da kullanıcıların davranışlarını etkiliyor.

Öte yandan internet kullanımı küresel inovasyon ve rekabet ürünlerin geliştirilmesine imkan tanıyor.

Şirketlerin başarılı olması ile hızlı büyümesi için dijital verilerin toplanmasının ve bu verilerin analiz edilmesinin önemli olduğu ifade ediliyor. Veriler, işletmelerin tüketicilere kişiselleştirilmiş ürün ve hizmetleri daha düşük fiyatlı ve daha verimli şekilde sunmasına ve müşteri memnuniyetini artırmalarına yardımda bulunuyor.  

Ayrıca çevrimiçi derecelendirme sistemlerinin bulunduğu pazarlarda, tüketicilerin ve işletmelerin doğrudan etkileşimde bulunabilmesi hesap verilebilirliğin artmasına katkı sağlıyor.

– Siber güvenlik

İnternet bağlantısının yaygınlaşmasıyla dünya genelinde düzenleyiciler bu platformların iyi yönde kullanımını artırmak ve kötü kullanımını en aza indirmenin yollarını ararken, stratejilerin ve yorumların bölgelere göre farklılık gösterdiği gözlemleniyor. 

İnternet sistemleri gittikçe daha karmaşık, veri bakımından zengin ve görev açısından kritik hale geldikçe siber saldırı riski de giderek artıyor. Siber güvenlik ve teknoloji konuları artık ülkelerin uluslararası diplomasi ve savunma stratejilerinde yer alıyor.

ZEYNEP KAHVECİ AA

Photo by Hannah Wei on Unsplash

ABD yaptırımlarının Türkiye-Rusya iş birliğine muhtemel etkileri

– Trump yönetiminin, başta CAATSA olmak üzere Rusya’ya yönelik yaptırım kararlarının, TürkAkım ve Akkuyu nükleer santrali gibi, yasanın kabulünden önce başlayan enerji projelerini etkilemeyecek.


– Buna karşın uygulanan yaptırımların önümüzdeki dönemde Rusya ile iş birliğini kısıtlayacağı ve yeni projelerin ortaya çıkmasına olumsuz etki edeceği öngörülebili
r.

Moskova ile Washington, Suriye, Ukrayna, İran ve şimdi de Venezuela da dahil olmak üzere bir dizi uluslararası alanda karşı karşıya gelmiş durumda. Bu kutuplaşma ve anlaşmazlıklar da yeni yaptırımları beraberinde getiriyor. Rusya’nın 26 Şubat 2014’te Kırım Özerk Cumhuriyeti’ni yasa dışı şekilde ilhak etmesinden sonra ABD Rusya’ya karşı yaptırım kararı aldı. Bu yaptırımlardan Rusya’nın enerji sektörü de nasibini aldı.

ABD cephesinden konu ile ilgili birçok yaptırım tasarısı kongrenin gündemine geliyor. Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine etki ettiği gerekçesiyle senatoya sunulan DETER yaptırım tasarısı, Rusya’nın önemli iş insanlarının listelendiği ‘Kremlin raporu’, yasalaşan CAATSA yani Yaptırımlarla Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Koyma Yasası (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act) ve son olarak DASKAA yani Kremlin Saldırılarına Karşı Amerikan Güvenliğinin Korunması (Defending American Security Against Kremlin Aggression Act) yasa tasarısı gibi gelişmeler ABD cephesinin yaptırımlar konusunda fazla mesai harcadığını gösteriyor. Bütün bunlar ABD’nin yaptırımlar konusundaki kararlılığını ortaya koyuyor ve bir sonraki yaptırımların daha kapsamlı ve etkili olacağı sinyalini veriyor.

– CAATSA Yasası

Rusya’ya karşı öfke ve güvensizlik Washington’da parti çizgilerini aştığı için hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar yaptırımları destekliyor. Trump sahip olduğu veto etme yetkisine rağmen çıkarılan CAATSA yasasını kabul etti. Aslında yeterli çoğunluğu sağlayan Kongre, Trump veto etse bile yasayı yürürlüğe koyma yetkisine ve gücüne sahipti. Çünkü Temsilciler Meclisi’nde çoğunluk Demokratların elinde bulunsa da hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların desteği ile CAATSA kabul edildi.

Rusya’nın enerji sektörü başta olmak üzere bazı önemli sektörlerini hedef alan CAATSA yasası Rus devlet firmalarının diğer firmalarla yapacağı enerji ortaklık ve iş birliklerini kapsıyor. Rus devlet firmalarına 10 milyon doların üzerinde yatırım yapanlar da aynı şekilde yaptırıma tabi olacaklar. Ayrıca Suriye rejimine savunma ile ilgili silah ve benzeri teknik destek ve malzeme transferi sağlaması durumunda da yaptırımlara maruz kalacağı ifade ediliyor. Dahası CAATSA yasası ile Rus finans sektörünün zayıflatılması hedeflenerek, ülkenin finans sektörüne verilen azami kredi süresi 30 günden 14 güne, enerji sektörüne verilen azami kredi süresi ise 90 günden 60 güne düşürülerek finansman olanakları kısıtlanmaya çalışılıyor.

ABD tarafından sondaj kuleleri, yatay sondaj ve kuyu tamamlama ekipmanları gibi petrol çıkarmaya yönelik kritik ekipmanların Rusya’ya satışı yasaklandı. Ayrıca derin deniz, Arktik deniz veya şeyl projelerinde kullanılacak ekipmanlara kısıtlama getirildi. Sismik veri toplama ekipmanları, uzaktan kumandalı araçlar ve yüksek basınçlı pompalar da CAATSA yasası ile yaptırımlara tabi kılındı. Bütün bu alet ve ekipmanlar Rusya’nın enerji sektöründeki üretimlerinin azaltılması ve zayıflatılması amacıyla uygulamaya konuldu.

– Yaptırımlardan ülkeler de firmalar da etkilenecek

Yaptırımlardan sonra bazı firmalar, Rus şirketleriyle ile iş birliği yapmaktan kaçınmaya başladı. ExxonMobil, 2017 yılının nisan ayında, Karadeniz’de kendi petrol arama projesi ile ilerlemek için ABD Hazine Bakanlığı’ndan bir feragat istedi fakat daha sonra 2018’de Rosneft ile yapılan ortak girişimlerden çekilmek zorunda kaldı. Bazı enerji firmalarının Rus devlet firmalarıyla iş birliği ve ortaklıkları sonlandırılarak Rusya pazarından çıktığı görülüyor. Bu yaptırımların hem Rusya enerji sektörünün gelişmesini zayıflattığı hem de yapılmış ortaklıkları bitirdiği anlaşılıyor.

2017 yılı itibarıyla kendi ihtiyacından daha fazla doğal gaz üretmeye başlayan ABD, bu piyasada yeni bir aktör durumuna geldi. Aslında kaya gazı devrimini gerçekleştiren ABD’nin yeni pazarlar bulması açısından bu yaptırımları kullandığı iddiası da gündeme getiriliyor. Nitekim ABD, AB’ye de yaptırımlarla ilgili baskısını artırıyor ve Rusya ile doğal gaz projelerini iptal etmesini istiyor. Özellikle Alman ve Avusturya hükümetleri, bu projelere yatırım yapan firmalar için yaptırımların devreye girmesi olasılığı karşısında endişe taşıyor. Rusya’nın enerji ihracat boru hatları inşa etme kabiliyetini artırmaya yönelik Gazprom tarafından yürütülen Kuzey Akım 2 doğal gaz boru hattını finanse eden Alman, Avusturyalı ve diğer Avrupalı enerji şirketlerinin yeni yaptırımlara maruz kalma ihtimali sürekli gündemde tutuluyor. ABD tarafından ilgili taraflara uyarı mektubu gönderilerek projeden çekilmeleri istendi aksi takdirde CAATSA yaptırımları kapsamında bu firmalara yaptırım uygulanacağı bildirildi.

ABD Hazine Bakanlığı dünyanın en büyük alüminyum üreticilerinden biri olan Rusal’ı Rus iş adamı Oleg Deripaska’dan dolayı yaptırımlar listesine almıştı. Şirket yönetiminde kapsamlı değişiklikten sonra bu firma yaptırımlar listesinden çıkarıldı. ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin yaptığı açıklamada, bu şirketin mülkiyet ve yönetim durumundan dolayı listeden çıkarıldığını, Deripaska’nın şirketin yönetiminde eskisi gibi etkili olmadığını söyledi. Rusal, 2018 yılında ABD yaptırımlarından etkilenmiş ve yaptırımların kaldırılmasıyla birlikte Kentucky’deki yeni bir projeye 200 milyon dolar yatırım yapacağını bildirmişti. ABD yaptırımlarından dolayı Rusya’nın uluslararası şirketlerinin zor duruma düştüğü ve yaptırımlardan kurtulmak için bazı önemli kararlar aldıkları bu örnekten de anlaşılıyor. 

Önümüzdeki birkaç yıl boyunca Hindistan, S-400, nükleer güdümlü denizaltı ve savaş gemisi gibi silah sistemleri için Rusya’ya ödeme yapmak durumunda olacak. Rusya ile Hindistan CAATSA yaptırımları Temsilciler Meclisi’nden geçtikten sonra alternatif ödeme sistemi üzerinde görüşüyor. Kararını değiştirmesi için Washington yönetiminin baskısı altındaki Hindistan’ın Rus menşeli ekipmanları kullanmayıı durdurup durduramayacağı ve ödemenin nasıl yapılacağı meselesi merak konusu. Bu durumda Rusya ile savunma alanında ticaret yapan ülkelerin de CAATSA yaptırımlarından olumsuz etkileneceği görülüyor. 

– Yaptırımların Türkiye’ye etkisi 

Günlük 11 milyon varilin üzerinde petrol üretimi yapan Rusya, Türkiye’nin en büyük tedarikçileri arasında. Yıllık ortalama 635 milyar metreküp üreten ülke 210 milyar metreküpünü ihraç ediyor. Türkiye’nin önemli bir enerji partneri olan Rusya, doğal gaz ihtiyacının yarıya yakınını karşılıyor. Türkiye ile Rusya arasında Akkuyu Nükleer Güç Santrali ve TürkAkım gibi enerji alanında önemli projeler bulunuyor. Bu yaptırımlar Türkiye’nin enerji alanında ortaklık yaptığı Rusya ile bundan sonraki iş birliği sürecinde önemli bir engel olarak karşısına çıkabilir.

CAATSA’da, piyasa değeri bir milyon dolar veya 12 aylık bir dönemde toplam beş milyon doları bulan Rusya’nın enerji ihraç boru hatlarına yapılan desteklerin yaptırıma tabi olacağı belirtiliyor. Daha açık bir ifade ile enerji ihracat boru hatlarının yapımı, modernizasyonu veya onarımı, bakımı veya genişletilme projelerini doğrudan ve önemli ölçüde kolaylaştırabilecek ürünler, hizmetler, teknoloji, bilgiler veya destekler yaptırıma tabi. Bu yaptırımların gelecekte Türk firmalarının Rus enerji alt yapısı ve inşaat alanındaki olası faaliyetlerini kısıtlama potansiyeline sahip olduğu söylenebilir.

Buna mukabil TürkAkım ve Akkuyu gibi Türk-Rus ortak projelerini yaptırımların etkilemeyeceği öngörülüyor. Türkiye ve Rusya arasında 10 Ekim 2016’da kabul edilen doğal gaz boru hattı projesinde hükümetler arası anlaşma ile gündeme gelen TürkAkım 2 Aralık 2016’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek 6 Aralık’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Daha sonra Rus konseyi tarafından 1 Şubat 2017’de gerçekleştirilen oturumda kabul edilen TürkAkım projesinin yapım aşaması başladı. Böylece Türk Akım projesi CATSAA yasası çıkmadan yani 2 Ağustos 2017 önce yürürlüğe girdiği için CAATSA’da belirtilen yaptırımlar kapsamına girmiyor. Aynı şekilde 2015 yılında temelleri atılan Akkuyu NGS projesi de yasanın kapsamı dışında.

Türkiye’nin enerjide dışa bağımlı olması enerji güvenliği konusunu daha hassas hale getiriyor. Bu sebeple Türkiye’nin, Rusya gibi enerji ihracatçılarıyla birlikte yeni proje ve iş birlikleri yapması gerekiyor. Sonuç olarak yaptırımların, Türkiye’nin CAATSA yaptırımlarından önce başlattığı enerji projelerini etkilemeyeceği ama bundan sonra enerji alanında Rusya ile iş birliğini kısıtlayacağı ve yeni projelerin ortaya çıkmasına olumsuz etki edeceği ifade edilebilir. Bununla birlikte doğrudan Türk-Rus enerji projelerini hedef alacak başka yaptırımların gelmesi ise düşük bir ihtimal olarak görülüyor.  

[Lisans ve yüksek lisansını Viyana Ekonomi Üniversitesi’nde, doktorasını Düzce Üniversitesi’nde tamamlayan Yunus Furuncu, SETA enerji masasında araştırmacı olarak çalışmaktadır]

İSTANBUL (AA) – YUNUS FURUNCU

10 soruda Doğu Akdeniz’de enerji denklemi

– Akdeniz’e komşu ülkelerle uluslararası aktörlerin bölgede yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetleri, Doğu Akdeniz enerji denkleminde yeni dengelerin ortaya çıkmasına neden oluyor.


– Doğu Akdeniz’de TPAO, ABD’li Exxon Mobil ve Nobel, Fransız Total, İtalyan Eni, Güney Koreli Kogas, Katar Petroleum, İngiliz BG ile İsrailli Delek ve Avner gibi dev enerji şirketleri çalışma yürütüyor.

– Doğu Akdeniz’de ülkeler arasında münhasır ekonomik bölge sorunu tartışması devam ediyor. Buna karşın GKRY, bölgeyi sözde 13 parsele bölerek uluslararası hukuka aykırı şekilde şirketlere ihale ediyor.

– Türkiye bölgede aktif olarak Fatih sondaj gemisiyle KKTC’nin ruhsat verdiği A,B,C,D,E,F,G olarak adlandırılan alanlarda sondaj ve arama faaliyetlerini yürütüyor.

ANKARA (AA) –  Akdeniz’e komşu ülkeler ile uluslararası aktörlerin son yıllarda Doğu Akdeniz’de yürüttüğü hidrokarbon arama faaliyetleri, bölgede suların yeniden ısınmasına yol açıyor. 

Doğu Akdeniz’de ve özellikle Kıbrıs adası çevresinde yürütülen petrol ve doğal gaz aramalarıyla belirli bölgelerdeki kaynak keşifleri, Akdeniz’e komşu ülkelerin enerji arz güvenliğini yakından ilgilendiriyor. 

Türkiye’nin son dönemde Doğu Akdeniz’de yürüttüğü petrol ve gaz arama faaliyetleri ise bölgenin aktörleri arasındaki dengelerin yeniden belirlenmesini gündeme getirdi.

Bu kapsamda dünyanın en büyük enerji şirketleri bölgeye gelerek buradaki enerji arama ve iletim projelerinde birbirleriyle pay alma yarışına girdi.

Çok değişkenli bir denkleme benzetilebilecek Doğu Akdeniz bölgesinde, birçok problem, kriz ve iş birliği fırsatları bir arada bulunuyor.

Bu kapsamda AA muhabirinin yaptığı derlemeye göre, Doğu Akdeniz’de enerji denkleminde ilişkin 10 soru ve yanıtları şöyle:

1- Akdeniz’de hangi ülkeler aktif politika yürütüyor ve bölgenin enerji kaynaklarından faylanmak istiyor? 

Coğrafi açıdan da bölgeye sınırı olan Türkiye, İsrail, Mısır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Yunanistan, Lübnan, Suriye ve Libya Doğu Akdeniz’de aktif politika yürütüyor. 

Öte yandan, bölgeye sınırı olmamasına rağmen ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi ülkeler de Akdeniz’deki enerji denkleminde ağırlığını korumak istiyor.  

2- Bölgedeki doğal gaz ve petrol rezervinin tahmini büyüklüğü toplam ne kadar? 

ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre, Doğu Akdeniz’in Levant adı verilen ve Suriye kıyılarını da içinde barındıran bölgesinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğal gaz ve 1,7 milyar varil civarında petrol rezervi bulunuyor. 

3- Doğu Akdeniz’de hangi enerji şirketleri faaliyet gösteriyor?

Doğu Akdeniz’de faaliyet gösteren başlıca şirketler arasında Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), ABD’li Exxon Mobil ve Noble, Fransız Total, İtalyan Eni, Güney Koreli Kogas, Katar Petroleum, İngiliz BG ile İsrailli Delek ve Avner firmaları yer alıyor.

4- Doğal gaz ve petrol arama faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bölge kaç parselden oluşuyor?

Bölge, GKRY tarafından tek taraflı olarak ilan edilen sözde 13 parselden oluşuyor.

Kuzeyde sırasıyla 1. 2. ve 3. parsel, ortada 4. 5. 6. 7. 8. 9. ve 13. parsel ve güneyde ise 10. 11. ve 12. parsel yer alıyor.

5- Doğu Akdeniz’de hangi parsellerde münhasır ekonomik bölge sorunu yaşanıyor? 

Türkiye ve KKTC’nin hak iddia ettiği bölgede yalnızca sözde 10. ve 11. persellerde çakışma bulunmuyor, diğer parsellerin hepsinde münhasır ekonomik bölge tartışmaları devam ediyor.

6- Söz konusu 13 parselde hangi şirketler faaliyet yürütüyor?

Bölgede sözde 2. 3. ve 9. parsellerde İtalyan Eni ve Güney Koreli Kogas şirketlerinin müşterek lisansı bulunuyor. Ortaklığın payları ise yüzde 80 Eni, yüzde 20 Kogas olarak dağılım gösteriyor.

Fransız Total ve İtalyan Eni 6. ve 11. parsellerde eşit pay sahibiyken, 8. parselde Eni tek başına ruhsat sahibi konumunda yer alıyor.

12. parsel ise yüzde 35 ABD’li Noble, yüzde 35 İngiliz BG ve yüzde 30 da İsrailli Delek Drilling Group şirketlerinin hisselerinden oluşuyor.

10. parselde ABD’li Exxon Mobil ve Katar Petroleum ortaklığı sözde ruhsatları elinde bulunduruyor. Geriye kalan sözde 1’inci, 4’üncü, 5’inci, 7’inci ve 13’üncü parseller için görüşmeler devam ediyor.

7- Türkiye, Doğu Akdeniz’de nasıl bir politika izliyor? 

 Türkiye Kıbrıs’ta, Türklerin Rumlarla eşit haklara sahip olduğunu ve adanın zenginliklerinden ortak faydalanılması gerektiğini savunuyor.

Türkiye her fırsatta bölgede faaliyet yürüten enerji şirketleri ile ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya gibi ülkelere GKRY’nin tek taraflı olarak ilan ettiği münhasır ekonomik bölgeyi tanımadığını ve Türkiye’nin deniz yetki alanlarıyla çakışan bölgelerde arama ve üretim çalışmalarına izin vermeyeceğini belirtiyor.

Ayrıca Türkiye, GKRY’nin adanın tamamını temsil eden bir devlet olmadığı için münhasır ekonomik bölge oluşturma ve ihale etme hakkı da bulunmadığını muhataplarına iletiyor.

Öte yandan, adanın çakışma olmayan kuzey, doğu ve güney kısımlarında Rum tarafının fiili durum yaratma olasılığına karşı, KKTC tarafından TPAO’ya ruhsat sahaları verildi. Böylece GKRY’nin adanın tamamını temsil etmemesine rağmen bloklar oluşturarak münhasır ekonomik bölge ilan etmesine karşılık verilmiş oldu.

8- Türkiye bölgede arama faliyetleri yürütüyor mu?

Türkiye bölgede aktif olarak Fatih sondaj gemisiyle KKTC’nin ruhsat verdiği A,B,C,D,E,F,G olarak adlandırılan alanlarda sondaj ve arama faaliyetlerini yürütüyor. Söz konusu alanlar KKTC’nin kendi münhasır ekonomik sınırları içinde yer alıyor. Ayrıca Fatih’in yanı sıra Türkiye’nin ikinci sondaj gemisi Yavuz’un da temmuz ayında bölgeye gönderilmesi bekleniyor.

9- GKRY bölgede nasıl bir politika izliyor?

Doğu Akdeniz’deki kaynaklardan azami pay alma arayışına giren enerji şirketleri ve bu şirketlerin direkt veya dolaylı yoldan sahibi olan ABD, Fransa ve İtalya gibi ülkeler GKRY’yi adanın tamamında egemen gibi görüyor ve ihalelerle aldıkları lisansların hukuki olduğunu iddia ediyor.

GKRY de enerji arama ve çıkarma faaliyetlerinde ABD, İtalya ve Fransa gibi bölge dışındaki aktörlerle, enerji iletimi için ise İsrail, Mısır ve Yunanistan gibi bölgedeki aktörlerle iş birliği çalışmaları yapıyor.

10- East-Med boru hattı projesi nedir? Bu projeyle Türkiye devreden çıkarılabilir mi? 

East-Med boru hattı projesiyle Akdeniz gazının İsrail, GKRY ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gönderilmesi hedefleniyor.

Bölgenin jeolojik yapısının kırılganlığı ve hat uzunluğu göz önünde bulundurulduğunda inşa edilmesi planlanan boru hattının teknik ve ekonomik açıdan fizıbıl olmadığı kabul ediliyor.

Ayrıca Avrupa Birliğinin de desteklediği projenin öngörülen güzergahı Türkiye’nin deniz sahalarından geçiyor. Sonuç olarak aktörlerin Türkiye’yi de hesaba katarak hareket etmesi gerekiyor. 

Kim bu Pontuslular?

AKP ve iktidara yakın medyanın CHP adayı Ekrem İmamoğlu ve Karadenizli destekçilerine karşı yürüttüğü “Pontus” kampanyası, Karadeniz kültürü ve tarihiyle ilgili bilgi eksikliğini bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

31 Mart yerel seçim kampanyalarına AKP’nin muhalif partilere yönelik “terörizm” suçlamaları damgasını vururken 23 Haziran kampanyalarında “suçlamalar” Pontusluluk üzerinden yürüyor. CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun Trabzonlu olması ve bir Yunan gazetesinde “Pontuslu” diye nitelendirilmesi AKP’liler ve iktidara yakın medyada yeni komplo teorileri için malzeme hâline getirildi.

Pontus aslında Yunancadaki Pontos kelimesinin Latince kullanım şekli. Antik Yunancada “uzaklardaki deniz” anlamına geliyor ve coğrafi olarak Karadeniz’i temsil ediyor. Dolayısıyla Yunanca’da Pontoslu, Karadenizli demek. Ancak Osmanlı’nın son dönemi ve Kurtuluş Savaşı yıllarında bölgede faal ayrılıkçı Rum çeteleri çağrıştırması nedeniyle Türk kamuoyunda olumsuz bir algıya sahip. Halbuki bölgede Pontus kelimesinin varlığı milattan öncesine uzanıyor.

Tarihte Pontus adında ilk krallık M.Ö 281-63 yılları arasında var olmuş. Pontus halkının kökeni kesin olarak bilinmiyor. Kurucusu Kral Mitridatis’in Pers soylularından olduğu kabul ediliyor. Pontus krallığında Helenizm’in ne kadar etkili olduğu bilinmiyor. Çeşitli etnik kökenlere sahip toplulukların yaşadığı bölgede kıyı şeridinde denizcilikle uğraşan Rum kolonilerin bulunduğu, iç bölümlerde ise daha ziyade Pers etkisinin yoğun olduğu kabul ediliyor. O döneme ait araştırmalar son derece sınırlı.

Karadeniz’de 1204 yılında kurulan “Trabzon İmparatorluğu” ya da kullanılan diğer adıyla “Lazistan Krallığı” ise 1461 yılında Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in başkent Trabzon’u ele geçirmesiyle Osmanlı topraklarına katılıyor.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Pontuslu Rumların bağımsız bir devlet kurma amacıyla başlattığı ayaklanma, bugüne kadar Pontus algısını etkileyen ve kavramı siyasileştiren kanlı olaylara neden oldu. 1923 Lozan Anlaşması çerçevesinde gerçekleşen nüfus mübadelesi kapsamında Karadeniz’deki çok sayıda Hristiyan ve Rum da Yunanistan’a gönderildi. Sayılarının 200 bin cıvarında olduğu tahmin ediliyor. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslümanlığa geçen çok sayıda Rum‘un Karadeniz’de kaldığı ve yaşamlarını “Müslüman Türk” olarak sürdürdüğü biliniyor.

Günümüz siyasileri tarafından suçlama olarak telaffuz edilen Pontus, aslında Anadolu kültürünün ayrılmaz bir parçası. Dilleri Romeyika, UNESCO’nun yok olma tehdidi altındaki diller listesinde yer alıyor. Pontus kültürünü, 2009 yılında tamamlanan “Romeyika’nın Türküsü” belgeselinin yapımcısı Yeliz Karakütük’e sorduk:

DW Türkçe: Pontus kültürünü Trabzon-İstanbul-Atina hattında üç yıllık bir çalışmayla belgeselleştirdiniz. Pontus’la ilgili bilimsel çalışmaların sayısı son derece az ve genelde Milli Mücadele dönemine odaklanıyor. Pontus nedir, Pontuslu kimdir?

Yeliz Karakütük: Yaşadığı toprakların tarihini okuma zahmetinde bulunmayan insanlara yönelik kullanılan, bir kimliksizlik sendromunu siyasi bir malzeme yapma geleneğinin binlerce yıllık tezahürüdür Pontus. Bu her dönem hortlayarak yeniden yeniden tartışılan ve insanımızın tarih bilgisizliğinden faydalanılarak hiçbir zaman gerçek manasıyla aydınlığa kavuşturulmayan bir tabu. Açık ve net bir şekilde şunu söyleyebiliriz ki; Pontus kelimesi bir milletin ya da etnik grubun adı olmadığı gibi Pontus adında bir ırk ve etnik grup da yoktur. Pontus kelimesi özellikle antik dönemlerde Karadeniz kıyılarını ifade etmek maksadıyla kullanılan Ege, Akdeniz, Trakya gibi sadece bir bölgesel isimdir. Ne yazık ki tarih bilgimiz Anadolu topraklarında kurulmuş Osmanlı ve Selçuklu dışındaki devletlerin ötesine gidemediği için, Karadeniz kıyılarında M.Ö. 281-63 yıllarında kurulan Pontos Krallığı’ndan da bihaberiz. Yani kimi zaman Yunanların tartışmalarında kimi zaman da Türkiye’deki tartışmalarda malzeme yapılarak, hep bir tarafa çekilmeye çalışılan Pontos’un tarihi Helenizm’den dahi eski ve bambaşka bir kültürdür. Bu sebepledir ki burada oluşan kültür, Anadolu’nun hemen hemen her bölgesinde olduğu gibi çok katmanlı bir yapıya sahip, herhangi bir tarafa çekilemeyecek kadar da zengindir.

Pontus kelimesi bölge insanı açısından ne ifade ediyor? Güncel siyasi dildeki gibi olumsuz, ötekileştirici, “tabu” bir ifade mi, yoksa bölge kültürünün parçası olarak görülen bir öge mi?

“Benim yıllardır gerek bölgede yaptığım gözlemlere dayanarak olsun, gerekse kurduğum dostluklara, hâlen devam eden bağlarım vasıtasıyla edindiğim bilgilere dayanarak olsun “Pontus” kelimesi yöre halkı için Karadeniz bölgesinin yerine kullanılan bir bölge ismi ifadesinden başka bir anlam içermiyor. Kimse birbirine Pontus gibi bir etnik kökene dayandırarak tanımlamada bulunmuyor. Bulunulsa da bunu bir aşağılama ya da yüceltme içinde kılıflandırmıyor, bundan dolayı bir alınganlık içine girmiyor… Bir Trabzonlu’yu Pontus diye ötekileştirmek yöre halkı için hiçbir anlam ifade etmez. Bu ancak ve ancak başta da söylediğim gibi tarih okuması eksik bir topluma, yüzyıllardır Anadolu topraklarının her bir köşesine çeşitli tabularla kimlik bunalımı pompalayan siyasi bir dilin ifadeleridir.”

Milli Mücadele döneminde çok sayıda Pontuslunun öldürüldüğü, ardından mübadele ile tahminen 200 bin kadarının Yunanistan’a gönderildiği biliniyor. Bölgede Pontus kültüründen geride kalan izler ne yoğunlukta?

“Benim bu tartışmalar esnasında önemsediğim en önemli konu, Karadeniz’de yüzyıllar boyu ince ince inşa edilmiş olan kültürel bellek ve unutulmaya yüz tutmuş bir dil ile kaybolmaya mahkûm bir miras… Bu, tartışmalarla tabu hâline getirilen bir kültürün, zaten yeterince az olan çalışmalarının her dönem ötekileştirilmesi anlamına geliyor. ‘Mübadele’ dönemini iyi anlamak ve dikkatle okumak gerekiyor. Çünkü akabinde tarih bilgisizliğimize bir de yanlı tarih okumayı dâhil ederiz ki, bölge insanı ve zengin bir kültürel mirasın siyasi tartışmalarla harcanması bakımından hangisi daha tehlikeli, açıkçası karar veremiyorum. 1924’te Yunan ve Türk devletleri arasında imzalanan anlaşma ile İstanbul Rumları kendi tercihlerine bırakılmak üzere; Türkiye’de yaşayan Rumların Yunanistan’a Yunanistan’da yaşayan Türklerin de Türkiye’ye göç etmesi kararlaştırıldı. Ancak bu ayrım sadece “din” üzerinden yapılan bir ayrımdı. Tek bir kelime Rumca bilmeyen pek çok Anadolu vatandaşı, sırf Hristiyan olduğu için Yunanistan’a göçe zorlanırken tek bir kelime Türkçe bilmeyen Yunan vatandaşı, Müslüman olduğu için Türkiye’ye göçe zorlandı. Tek bir kelime Rumca bilmeyen ayrımını özellikle Karadeniz’den göçe zorlanan vatandaşlar için gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz.”

Romeyika Karadeniz Rumcası” diye de anılıyor. Peki Yunancayla gerçekten çok farklı mı?

“Halk dilinde Romeyika, bilimsel adıyla Pontusça, şu an konuşulan Rumcadan çok farklı bir dil. Romeyika daha çok eski Elencenin Pontus diyalekti olarak geçiyor. Karadeniz’de bu dili bilen birisinin Yunanistan’a gittiğinde Yunanlarla bu dili konuşarak anlaşması mümkün değil. Zaten Romeyika ya da Pontusça konuşan ve o bölgeden gelmiş kişiler Yunanistan’da Rum ya da Helen olarak tabir edilmiyor, bölge ismi olan Pontoi yani Pontos olarak isimlendiriliyor. Yani mübadele ile etnik kökene göre değil sadece dini kökene göre ayrım yapılarak göçe zorlanan her iki ülke halkı, gittikleri bölgelerde ne Rum/Helen ne de Türk olarak kabul görmüştür. Onlar her iki bölgede de ötekileştirmenin geliştirdiği yaygın bir siyasi dilin tanımlayıcısı olarak “Pontus” kelimesi ile tanımlanmıştır. Nasıl ki Lazca, Gürcüce konuşanı Karadeniz insanından ve kültüründen ayırmak mümkün değilse, Romeyika konuşanı da Karadeniz kültüründen ayırmak mümkün değildir. Bölgede yaşayan pek çok farklı dil gibi, Lazca, Gürcüce gibi Romeyika konuşan Müslümanlar da Karadeniz kültürünün kendisi ve yaratıcısıdır. 

Romeyika bölgede hâlâ konuşuluyor mu?

“Karadeniz bölgesinde konuşulan yok olmaya yüz tutmuş pek çok dil gibi Romeyika da artık Trabzon’da 4-5 ilçeden başka yerde görülmüyor. Dilin konuşulduğu köy sayısının yaklaşık 50 cıvarında olduğu biliniyor. Ama aktif olarak ne kadar insanın bu dili konuştuğu hakkında kesin bilgi edinmek zor. Daha çok yaşlı kuşakta kalmış bir dil olduğunu söyleyebiliriz. Genç kuşak bu dili bilmiyor ya da tam olarak bu dil ile anlaşabilmeleri mümkün olmuyor. Hatta bu dili öğrenemediği için anne ve babası ile anlaşamayan, kuşak çatışması yaşayan 20-40 yaş grubu insanlar var. Romeyika çok eski bir dil ve yeni kuşağa aktarımında modern dünyaya uyum sağlayacak kelimelerin olmaması gençlerin bu dili kullanmasına engel oluyor. Bazıları bunu sadece büyükleri ile iletişim için öğrenmek zorunda kalıyor. Şehirde yaşayan kimi genç kuşak için ise Romeyika sadece bir eğlence hâlini almış durumda. Kendi aralarında eğlenirken ya da ufak tefek lakaplar, yöreye özgü ifadeler için vazgeçilmez bir şekilde genç kuşak tarafından tercih edilebiliyor.”

Anadolu’nun etnik çeşitliliği genel olarak zenginlik olarak görülürken Pontus örneğinde bir istisnayla karşı karşıyayız. Bu bölge halkı açısından nasıl görülüyor? 

“Belgeseli hazırlarken en çok zorluğu, ‘Pontus’ kelimesi ile aslında etnik değil de dinsel bir ayrıma yapılan göndermelerden kaynaklı yaşadık. Yöre halkının en büyük rahatsızlığı, yüzyıllardır Müslüman olmalarına rağmen ‘Pontus’ ifadesinin kullanılması ile Hristiyanlaştırılma algısı yaratılmasından duydukları kaygıydı. Çünkü insanlar Romeyika konuşmaktan ya da Pontus olarak nitelendirilmekten değil, bunun arkasındaki mübadele fikrinden çekiniyorlardı. Mübadelede Hristiyan olanlar Yunanistan’a göç etmiş, Müslüman olanlar da Türkiye’ye göç etmişti. Burada kalan ve doğal olarak ana dillerini konuşmaya devam eden insanlara ise zaman içinde bir siyasi propaganda aracı olarak bir ötekileştirme politikası olarak Hristiyan damgası vurulması en büyük rahatsızlıklarıydı. Trabzon’da bu dili konuşan insanlara ‘Pontus’ denildiğinde yaratılmak istenen algının dini köken üzerinden olması da, doğal olarak,  bölge halkında da bu konu üzerine konuşmakta çekinceler oluşturuyordu. Lazca ya da Gürcüce konuşan bir Karadenizli için bu algı söz konusu değilken, Romeyika konuşan bir Karadenizli için bu ifadenin kullanılması da bence ayrıca sosyo-kültürel bir araştırma konusudur.”

Beklan Kulaksızoğlu

© Deutsche Welle Türkçe

Rusya ve Çin: Batının gölgesindeki “mantık evliliği” tazelendi

– ABD başta olmak üzere Batılı ülkelerin kısıtlamalarlarıyla boğuşan Moskova ve Pekin, son dönemde derinleşen ilişkilerini St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda pekiştirdi.


– Rusya ve Çin, geçen yıl 108 milyar dolarlık tarihi seviyeye çıkan ticaret hacmini 200 milyar dolara çıkarmak istiyor.


– Rus MTS ile Çinli Huawei arasında imzalanan anlaşmayla iki ülke arasındaki iş birliği yeni boyut kazandı
.

Batı’yla ilişkileri gerilen Rusya ve Çin arasında derinleşmeye devam eden ekonomik ve siyasi ilişkiler, “Rusya’nın Davos’u” olarak nitelendirilen St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’na damgasını vurdu. 

Rusya’nın St. Petersburg kentinde 6-8 Haziran’da düzenlenen St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu, 145 ülkeden yaklaşık 19 bin ziyaretçiye ev sahipliği yaptı.

“Rusya’nın Davos’u” olarak nitelendirilen foruma, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Bulgaristan Cumhurbaşkanı Rumen Radev, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Slovakya Başbakanı Peter Pellegrini, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres konuşmacı olarak katıldı. Forumdaki oturumlar, 4 bin 800 gazeteci tarafından takip edildi.

Forumun düzenleyicisi Roscongress yetkililerinden alınan bilgiye göre, foruma en büyük katılımı bin 720 temsilciyle Çin gerçekleştirdi. ABD ise Rusya’ya uyguladığı sert yaptırımlara rağmen Çin’in ardından 520 temsilciyle en yüksek katılımı gösterirken, foruma daha önce sınırlı katılım gösteren Suudi Arabistan’ın Saudi Aramco gibi en büyük şirketleri de bu yıl ilk defa katılımcılar arasındaydı. 

Forum kapsamında, toplam değeri 3,1 trilyon rubleyi aşan (yaklaşık 47,5 milyar dolar) 650 adet anlaşma imzalandı.

Forumdaki farklı oturumlarda, başta Asya olmak üzere Afrika, Orta Doğu, Avrupa ve Avrasya bölgelerindeki ekonomi ve enerji alanlarındaki gelişmeler Rusya ve dünyadan uzmanlarca ele alınırken, özellikle Çin’in odak noktasına alındığı tematik çok sayıda sunum ve tanıtım yapıldı.

Türkiye, geçen yıl 2017’ye göre yüzde 18,3 artarak 25,1 milyar dolara yükselen ticaret hacmiyle Rusya’nın en büyük 5’inci ticaret ortağı olmasına karşın Türkiye’den gerek resmi gerekse iş dünyasından çok az sayıda katılımcı forumu ziyaret etti.

– İkili ticarette hedef 200 milyar dolar

Ticaret savaşları ve Batı’yla bozulan ilişkiler sonrası Moskova ve Pekin arasındaki yakınlaşma, küresel siyasette olduğu gibi forumun da ana gündem maddesiydi.

Bu bağlamda, Rusya Devlet Başkanı Putin ve Çin Devlet Başkanı Cinping’in forum çerçevesinde vurguladıkları “ikili ilişkilerde yeni dönem” söylemi ve iki liderin görüşmelerin ardından imzaladığı toplam 20 milyar dolarlık anlaşmalar, Avrasya’nın en büyük iki ülkesi arasındaki etkileşimin artan önemine işaret ediyor.

Öte yandan, ticaret hacmini geçen yıl 2017’ye göre yüzde 24 yükselterek 108 milyar dolara, bu yılın ilk beş ayında da geçen yıla kıyasla yüzde 4’lük artışla 42,6 milyar dolara çıkaran iki ülke, telekomünikasyon alanında ortak adımlar atma konusunda kararlı.

Başta ABD olmak üzere Batılı ülkelerin Çinli Huawei şirketini uluslararası arenadan izole etmeye yönelik attığı adımların gölgesinde, Huawei ile Rus telekomünikasyon şirketi MTS arasında Rusya’da 5G teknolojisinin geliştirilmesi konusunda imzalanan anlaşma iki ülke arasındaki iş birliğinin taşınacağı yeni alanlardan biri olarak ön plana çıktı.

Forumun ana oturumunda da Huawei’ye yönelik baskıya değinen Putin, ABD’nin söz konusu adımlarını “ekonomik yağma” olarak nitelendirerek, “Bu sonsuz çatışmalara giden bir yol. ABD’nin siyaseti artık bir parodiye dönüştü.” dedi.

Çinli Alibaba Grubu ile Rus şirketleri Megafon, Mail.ru ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF), Rusya ve Bağımsız Devletler Topluluğu’nda (BDT) faaliyet gösterecek ve başlangıç değeri 2 milyar dolar olması beklenen en büyük e-ticaret şirketinin kurulmasına yönelik anlaşma da bir süre önce imzalanmıştı.

Çin Ticaret Bakanlığı Sözcüsü Gao Feng başta enerji, e-ticaret ve 5G kullanımı, yüksek teknolojik kalkınma gibi alanlarda iş birliğini artırarak Rusya ile ticaret hacmini yıllık 200 milyar dolara çıkarma konusunda kararlı olduklarını söyledi.

ABD’nin yeni yaptırımlarına yönelik riskler nedeniyle iki ülke ticaretinde ulusal para birimlerinin kullanımının artırılması, bir başka deyişle, ticaretin “dolarsızlaştırılması” ise iki ülkenin odaklandığı başlıklardan birisi olmaya devam ediyor.

Ancak her iki ülkenin de sıklıkla dile getirdiği siyasi söylemlerin aksine Rusya ve Çin ticaretinde doların payı 2017’ye kıyasla yalnızca 1,4 puan gerileyerek yüzde 75,8 seviyesinde gerçekleşti. Avronun payı 2,8 puan artışla 7,3 seviyesine çıktı. Ruble ve yuanın payı verilen siyasi mesajların aksine geçen yıl bir önceki yıla kıyasla yüzde 18,3’ten 16,9’a düştü.

Telekomünikasyonun yanı sıra ön plana çıkan bir diğer yeni alan ise havacılık. Havacılık, Çin’in Rusya’nın uzmanlığına ilgi duyduğu alanların başında gelirken iki ülke, Boeing ve Airbus ile rekabet etmesi beklenen “CRAIC C929” ile birlikte uzun mesafeli bir yolcu uçağı geliştirilmesi konusunda anlaştı.

– Ticarette aslan payı enerjide

Rusya ile Çin arasında 2014’te imzalanan doğalgaz anlaşmasıyla yeni bir boyut kazanan enerji alanındaki iş birliği, çeşitli ortaklıklarla derinleşmeye devam ediyor.  

Rusya’nın yıl sonuna kadar faaliyete geçmesi beklenen “Sibirya’nın Gücü” boru hattı üzerinden Çin’e 30 yıl boyunca yılda 38 milyar metreküp doğalgaz temin etmesi planlanırken yaklaşık 14 milyar dolarlık yatırımla Altay boru hattı ile Çin’in batısına yıllık 30 milyar metreküplük doğalgaz sevk edilmesi planlanıyor.

Çin, küresel enerji sektöründe ABD’ye güvenilir bir alternatif olarak gördüğü Rusya’daki enerji sektörüne ise yatırımlarını artırıyor.

Rusya’nın bağımsız en büyük doğalgaz şirketi Novatek önderliğinde 27 milyar dolarlık yatırımla Aralık 2017’de devreye alınan Yamal LNG tesisi, Rusya’da son dönemde ön plana çıkan projelerin başında geliyor.

Yıllık 16,5 milyon ton LNG üretim kapasitesine sahip Yamal LNG’de, Çinli CNPC şirketinin yüzde 20, Çinli İpek Yolu Fonu’nun yüzde 9,9 hissesi mevcut. 

Novatek, forum kapsamında Çinli doğalgaz şirketi Sinopec ve Rus bankası Gazprombank’la yaptığı yeni anlaşmayla da kurulacak ortak girişimle Çin’e doğalgaz pazarlanmasında mutabık kaldı.

Moskova ve Pekin, nükleer enerji sektöründeki bağları güçlendirmekte kararlı. Rus ve Çinli nükleer şirketleri toplam değeri 1,7 milyar dolar olan Çin’deki Hudapu Nükleer Güç Santrali’ndeki iki ünitenin ortak inşasında anlaştı.

Özetle; küresel alanda korumacılığın ivme kazandığı yeni ekonomik düzende, Rusya ve Çin arasında derinleşen ekonomik bağlar, Şanghay İşbirliği Örgütü ekseninde Suriye ve İran gibi dünyanın çeşitli bölgelerinde yürütülen siyasi iş birliklerini de destekleyerek, önümüzdeki dönemin en dikkati çekici gelişmelerden biri olmaya devam edecek.

EMRE GÜRKAN ABAY – AA

Allah´ı Görmek

İnsanoğlu, yaratılırken, geçici yaşayacağı bu madde Dünya´sında, varlığını sürdürmesi için; Yüce Allah, ona kıyafet giydirir.Yani bedenin içine yerleştirir ruhumunu. Ruh manevi Dünya´da yaşar. Kıyafetimiz olan vücut ise, madde Dünya´sında sürdürür rolünü.

Madde Dünya´sındaki varlığımızı ise, Yaradan tarafından, bize lütfedilen beş duyu organını kullanarak sürdürebiliriz. Bunlardan, bir veya bir kaçı eksik olanlarda vardır. Bu taktiri İlahi´dir.

Yaratılanlara bakınca görür, beyne giden sinyallerle idrak ederiz. Şekil, renk, cins, karanlık, aydınlık, güzel, çirkin v.b. bir çok özelliği ayırt edebiliriz. Havayı göremiyorum desekte hissederiz. Oysa hiç düşünmeyiz havayı görebilseydik, başka hiçbir şeyi göremeyeceğimizi.

Havanın diğer görevi ise, ses titreşimini; duyma organımız olan kulaklarla buluşturmaktır. Kuş sesi, annemin sesi, babamın sesi, çocuk sesi, su sesi, gök gürültüsü, v.b. birçok sesi ayırt ederiz hiç uğraşmadan.

Dilimizle bir milyondan fazla tadı alırız. Tadına baktığımız şeyleri, severiz veya sevmeyiz. Dil, beğendim veya beğenmedim demez. Burada da dil vasıta, karar beynimizindir.

Burnumuzla yine bir milyondan fazla kokuyu ayırt edebiliriz. Tahammül edemediğimiz kokulara, kimi zaman burnumuzu kapatırız, kaçarız hemen oracıktan. Kimi zaman da duyduğumuz koku beynimizi uyarır, maziyi hatırlarız, arkasından gelen bir tebessüm veya üzüntü. Burun da görevini yapmış; beyin sonuca ulaşmıştır.

Dokunuruz, sıcak, soğuk, sert, yumuşak, pürüzlü, pürüzsüz gibi birçok şeyide, derimizi vasıta kılarız algılamamızda.

Bu beş duyu organı; madde Dünya´sında her an kullandıklarımızdır. Kendimiz gibi yaratılmışlarla bütünleşmemizi sağlayan eşsiz değerlerimizdir.

Hiçbir zaman, yiyeceğe bakıp bu tuzlu demeyiz. Gözlerimizi kapatıp, önümüze koyulan şeyin rengini dokunarak bilemeyiz. Kulaklarımızı tıkayıp, dilimizi dışarı çıkararak duyamayız. Yani her duyu organını, neyi algılamak istersek, onun için kullanarak mümkün olur sonuca ulaşmamız. Ve bunun için ekstra çaba harcamayız. Çünkü herseyi otomatik olarak yaparız. İşte bu otomatik yapmaya alıştıklarımızla, mantığımızı devreye sokmadan direk, Yaradanı asla bulamayız, algılayamayız. Onu direk görmemiz mümkün degildir. Çünkü O yaratılmamıştır. Yaratılanların dışındadır O. Aklımızın ermediği başka bir boyuttadır.

Aynı algılama sistemleri hayvanlarda da bulunur. Kiminde daha kuvvetli, kiminde daha zayıf. Şahin bizden daha iyi görüyor diye hükmedemez Insanoğluna. Tıpkı bir köpeğin, bizden daha iyi koku alıyor diye hükmedemediği gibi.

Bizi diğer yaratılanlardan ayıran ise akıldır. Kimsenin aklı, birbirine denk değildir. Fiziki görünüşlerimizin farklı olduğu gibi. Her kişinin değişik olan kabiliyetini; aklı şekillendirir. Oysa karşımızdaki kişinin aklını da bu beş duyu organıyla algılayamayız. Hiç kimse, hiç bir zaman, işe alacağı personel adayına; Aklını çıkarda bir bakayım, bir koklayayım, bir dokunayım ki ona göre, seni işe alıp almayacağıma karar vereceğim demez. Çünkü bilir ki aklı gösteren göz değildir. Hareketler, tavırlar, karşılaşılan problemlerdeki çözümler sonucundan alınacak kararlar. V.b. Karşımızdaki kişinin tüm bu hareketlerinin yansıması, beynimizde değerlendirme süzgecinden geçtikten sonra, o şahıs için akıllı ve değil kararını veririz.

İnsanı, insan yapan diğer en büyük özellik ise kalbimizdir. Yani vücudumuzun icine yerleştirilmiş Ruhumuzdur. Benim ruhum seninkinden daha kısa veya uzun demekte mümkün değildir. Seviniriz, güleriz, neşeleniriz, ağlarız, kızarız, nefret ederiz, kıskanırız, v.b. birçok duygudur ruhumuzu anlatan, bizi biz yapan. Bunların hiçbirini 5 duyu organıyla algılayamayız. Karşımızdaki kişinin yüzüne yansıyan mimiklerle, anlarız aklımızı kullanarak. Gülen birini görürsek, Mutlu, neseli, sevecen gibi terimleri akıl süzgecinden geçirip, dile getirebiliriz. Kötülük yapan birinin, kinini ve acımasızlığını; yüzündeki başka bir yansımayla algılar, akılla değerlendirir, kalbimizle hissederiz. Bu örneklerin milyonlarcasını verebiliriz.

Yani direk göremediğimiz, ancak yansımalarla karar verip sonuca ulaştığımız, o kadar çok şey vardır ki. Saymakla bitiremeyiz. Hiçbirini de inkar etmeyiz. Mesela; istek, azim, sevinç, düşünce, kin, nefret, aşk, sevgi, annelik duygusu yoktur, demeyiz. Çünkü yansımaları bunları bize anlatır. Hemde öyle güzel anlatır ki kafamızda bir tek soru işareti bile olmaz.

Evrende her yaratılmış canlı veya cansız maddeler, fizik, kimya, biyoloji, matematik, kuantum fiziği, gibi bir çok bilimle yoğrulmuş, düzenlenmiş, sistemler içinde sistemler kurulmuş, kusursuzlaştırılmıştır. Hiçbir şey yoktur ki gelişi güzel olsun. Yağmur yağacaksa, bulut olacak. Gece olacaksa güneş batacak. Kuş yumurtlamazsa civciv çıkmaz. Kalp atmazsa, vücut yaşamaz. Tek tek saymaya kalksak; haberdar olduklarımızı bile saymakla bitiremeyiz. Birde keşfedilmeyenler var. Evrenin büyüklüğü içinde bir toz parçası olan Dünya`nın içinde de kendimizin bir toz parçasi olduğumuzu unuturuz. Yer yüzündeki kum tanesinden daha çok yıldızın olduğu bir Evreni, aklımızda bir sınır çizip algılamamız bile mümkün değil. Sonsuz deyip, bir kelime kabuğunun içine sokarak rahatlarız. Çünkü beyin yorgun düşmüş, bir kabuğun içine girmek istemiştir. Sınırsız evrende, sınırlı düşünme kabileyetiyle, yaratılmıştır Insan.

Trafik kuralları olmasa ne olur? Spor müsabakalarında, kurallar olmasa ne olur? Her devlet, neden kendine göre kanunlar koymuş. Bu kanun ve kuralların hiçbirine; kendiliğinden koyulmuş demez insan. Düzen sağlamak icin koyulmuş bu kuralların insanlar tarafından koyulduğunu bilir. Ve kabullenir. İtiraz edebilir, ama inkar etmez. Bu kurallar kendiliğinden olmuştur demez. Çünkü Gülünç duruma düşeceğini bilir. Araba bir canlı olmamasına rağmen kendi oluşmuştur demez. Bir tek kıl tanesini bile can vermemiz mümkün değildir. Küfre düşenler, herşey kendiliğinden olmuştur der. Çünkü gerçekleri algılayamazlar.

Maddelerden oluşan Evrenin düzenini sağlayan kurallar bütününü görmezlikten gelemeyiz. Bu nedenle, Yaradanının Kudretini, Rahmetini, Büyüklüğünü, algılamakta hiç zorlanmayız. Çünkü yaratılmış olan her şey de Allah´ın büyüklüğünün yansımasıdır. Bu yansımayı, akıl süzgecinden geçirip, Kalbimize indirmeye başladığımızda, kalp gözümüzü açmaya başlarız. Açtıkça Yaradanı görürüz. Gördükçe hayran oluruz. Hayran oldukça severiz. Sevdikçe şükrederiz. Şükrettikçe anarız. Andıkça daha önce görmüyorum dediğimiz, Yüce Allah´ı yarattığı herşeyde görür, hisseder ve huzurlu yaşarız. Yaşam bitecek diye korkmayız. Çünkü biliriz ki, Yasam bittince Yüce Allah´a kavuşacağız. Bize, Rabbimiz tarafından vaad edilenlerin yansıması ise bu Dünya´da deriz. Bu Dünya´ya kanmayız. Aynada baktığımızda güzellikten dolayı aynayı sevmeyiz. Ayna (Dünya) yansıtandır. Bunu anlayınca asıl Dünya olan ve ne zaman başlayacağını bilmediğimiz Ahiret Hayatı için göç hazırlıklarına başlarız. Allah’ ın emir ve yasaklarına uyarız. Mevsimlerde, her madde de, her canlıda, her zamanda, mekanda sadece o an vardır. O an da başlamış ve bitmiştir. Yeni başlangıçlar, bitmişlerle başlar. Okul biter, iş hayatı başlar. Yaz biter, Sonbahar başlar. Kendimizden uzak gördüğümüz Ölüm geldiğinde ise, yaşam bitmiştir. Ölüm ise son değil, yeni bir başlangıçtır.

Levent Kurt