Kriz büyürken 89 bin kişi milyoner oldu

Türkiye’de geçen Aralık ayı itibariyle kurlardaki ve enflasyondaki hızlı yükseliş orta ve alt gelir grubundaki vatandaşların gelirlerinin erimesine yol açarken, bu dönemin kazananı milyonerler oldu.

Ekonomik sorunların arttığı son beş ayda Türkiye 89 bine yakın yeni milyoner kazanırken, milyonerlerin toplam serveti 3,9 trilyon liraya ulaştı.

Türkiye’de resmi verilere göre Kasım 2021’de yüzde 21,3 olan yıllık enflasyon, Aralık’ta yüzde 36, Mart’ta yüzde 61 ve son olarak Mayıs ayında yüzde 73,5 ile geride kalan 24 yılın zirvesine tırmandı. Dolar kuru ise Aralık ayında gördüğü 17,82’lik rekor seviyesine yakın seyrediyor.

Kur artışları son dönemde gıda, elektrik, doğal gaz ve akaryakıt başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerinde zam yağmuruna neden olurken, bütçedeki sıkıntı da ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) artışlarıyla giderilmeye çalışıldı. Enflasyondaki tırmanış karşısında gelirleri azalan vatandaşa bir yük de vergi artışlarından geldi.

Kurlardaki ve enflasyondaki yükselişi durdurmak için para politikasının etkin araçlarından biri olan faiz artırımından ise kaçınıldı. Geçen yılın son dört ayında toplam 500 baz puanlık faiz indirimi yapılırken, bu yılın ilk beş ayında politika faizi yüzde 14’te sabit tutuldu. 

Veriler Bakan Nebati’yi teyit ediyor

AKP’nin hafta sonu gerçekleşen kampında konuşan Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, kurlardaki ve enflasyondaki artışa rağmen neden faiz artırımına gitmediklerine ilişkin, „Bu sistemde dar gelirliler hariç firmalar, ihracatçılar kâr ediyor“ demişti.

Türkiye Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati
Nureddin NebatiFotoğraf: Baris Oral/AA/picture alliance

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) verileri, bu sistemden dar gelirliler hariç kazananlar olduğuna işaret ederek Nebati’nin sözlerini teyit ediyor. Veriler, düşük faiz yüksek kur politikasına dayanan ve „Yeni Ekonomi Modeli“ olarak adlandırılan sistemde banka hesaplarında 1 milyon lira ve üzerinde mevduatı olan kişi sayısının ve bu kişilerin toplam mevduatının arttığını gösteriyor.

Milyoner sayısı 600 bini geçti

BDDK’ye göre hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olan mudi sayısı Kasım 2021’den Nisan ayına dek geçen beş aylık süreçte 511 bin 405 kişiden 600 bin 118’e çıktı. Buna göre yüksek enflasyon döneminde 88 bin 713 kişi daha milyoner oldu. Milyoner sayısı beş ayda yüzde 17 arttı.

Hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olanların serveti ise Kasım 2021’deki 3 trilyon 246 milyar 796 milyon TL’den 3 trilyon 896 milyar 209 milyon TL’ye çıktı. Buna göre beş ayda milyonerlerin serveti 649 milyar 413 milyon TL arttı. Öyle ki servet artışı yüzde 20 oldu.

Milyonerlerin ortalama mevduatı ise aynı dönemde 6 milyon 349 bin liradan 6 milyon 492 bin liraya çıktı. Milyonerlerin 545 bin 477’sini yurt içi yerleşikler, 54 bin 641 bini yurt dışı yerleşikler oluşturdu. Yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 1 trilyon 533 milyar lirası yerel para cinsi, 1 trilyon 993 milyar lirası döviz tevdiat hesabı, 125 milyar 781 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu.

Kasım ayına göre, hesabında 1 milyon liranın üzerinde mevduat olan yurt içi yerleşiklerin TL cinsinden hesapları 572 milyar 426 milyon lira, döviz hesapları 28 milyar 572 milyon lira, kıymetli maden depo hesapları 18 milyar 171 milyon lira arttı.

Milli gelirdeki payları arttı

DW Türkçe’ye konuşan ekonomist Doç. Dr. Evren Bolgün, Kasım 2021 ile Nisan ayı arasındaki birikimli enflasyonun yüzde 45 olduğunu belirterek milyoner mevduatlarındaki yüzde 20’lik artışın enflasyon artışının gerisinde kaldığını söylüyor. Burada önemli olan hususun ise milli gelirden alınan payda göründüğüne işaret eden Bolgün, „Gayri safi yurt içi hasıla içerisinde emek ve ücret kesiminin aldığı pay 2016 yılından itibaren yaklaşık yüzde 5 kadar düştü. Buna mukabil sermaye ve brüt işletme gelirlerinin payı yüzde 7 kadar arttı“ diyor.

Doç. Dr. Evren Bolgün
Evren BolgünFotoğraf: Privat

Yabancı para mevduat ve kur korumalı mevduat toplamının toplam mevduat içerisindeki payının yüzde 72’lere ulaştığını belirten Bolgün, „Dolarizasyon tüm hızıyla devam ediyor. Gayri safi yurt içi hasılanın da yaklaşık 9 yılda, 900 milyar doların üzerinden 800 milyar doların altına doğru geldiğini görmekteyiz. Yani aslında paylaşılan pasta ciddi anlamda küçülmüş durumda. Paylaşım kavgası da seçime kadar olağan hızıyla devam edecek gibi gözüküyor“ ifadelerini kullanıyor.

Milyonerlerin sayısının arttığı dönemde asgari ücretli başta olmak üzere alt gelir grupları aylık kazançlarının önemli bir kısmını enflasyon karşısında kaybetti.

Asgari ücretlinin kaybı bir maaştan fazla

Bu yıl için net asgari ücret yüzde 50’ye yakın zamla 4 bin 253 lira 40 kuruş olarak belirlenmişti. Ancak yapılan zam aylar içerisinde eridi.

Asgari ücretlinin enflasyondan zarar görmemesi için maaşların Ocak ayında 4 bin 725 lira 50 kuruş, Şubat’ta 4 bin 952 lira 80 kuruş, Mart’ta 5 bin 223 lira 20 kuruş, Nisan’da 5 bin 601 lira 90 kuruş ve Mayıs ayında 5 bin 768 lira 80 kuruş olması gerekiyordu. Buna göre asgari ücretlinin beş aylık toplam enflasyon kaybı 5 bin 5 lira 20 kuruş ediyor. Bu da bir asgari ücretten daha fazlasına denk geliyor.

Prof. Dr. Aziz Çelik
Aziz ÇelikFotoğraf: privat

DW Türkçe’ye konuşan çalışma ekonomisi uzmanı Prof. Dr. Aziz Çelik, „Sayın Nureddin Nebati aslında bir gerçeği itiraf etti. Bu gerçek, uygulanan ekonomik politikaların dar gelirlileri, emeklileri, işçileri, memurları ezdiği gerçeğidir“ diyor.

Ocak ayından bu yana asgari ücretliler ve emeklilerin enflasyonun altında ciddi bir biçimde ezildiğini söyleyen Çelik, asgari ücretin alım gücünün sadece Mayıs ayında 1500 lira civarında gerilediğine işaret ediyor. 

Ocak ayında emekli ve memura yapılan zammın, yılın ilk beş ayındaki yüzde 35 civarındaki enflasyon nedeniyle ciddi biçimde eridiğini vurgulayan Çelik, resmi enflasyonun gerçek enflasyonu yansıtmadığının da altını çiziyor.

„Yüzde 99 dışarıda tutuldu“

İşçi, memur ve emeklilerin en çok gıda enflasyonundan etkilendiğini ifade eden Çelik, bu enflasyonunun resmi verilere göre yüzde 90, DİSK Araştırma Merkezi’ne göre ise yüzde 118-135 arasında olduğuna dikkat çekiyor.

Ekonomik politikalardan hariç tutulan dar gelir grubunun Türkiye’nin yüzde 99’unu oluşturduğunu dile getiren Çelik, „Bu ülkede 21 milyon ücretli ve maaşlı çalışan var. 14 milyon emekli var, 2,5 milyondan fazla tarım çalışanı var, 5 milyondan fazla küçük esnaf var ve bunların aileleri var. Bunları topladığınız zaman bunlar ülkenin yüzde 99’unu oluşturuyor. Maliye Bakanı Sayın Nebati de izledikleri ekonomik politikaların bu yüzde 99’u dışarıda tuttuğunu açıklamış oldu“ ifadelerini kullanıyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ekonomistler: Yanlış politikaları düzeltmek kolay olmayacak

Geçen hafta Türkiye ekonomisi için bazı önemli veriler açıklandı. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) yayınladığı enflasyon istatistiklerine göre Mayıs ayında yıllık tüketici enflasyonu yüzde 73.50 ile 1998 yılı Ekim ayından bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Üretici enflasyonu ise yüzde 132,16 ile 1995’ten bu yana en yüksek seviyeyi gördü.

TÜİK’in açıkladığı büyüme verilerine göre de Türkiye’nin ilk çeyrekteki yıllık büyüme performansı yüzde 7,3 oldu. Maaşlı çalışanların büyümeden aldığı pay geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 35,5’ten yüzde 31,5’e geriledi.

İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından açıklanan İSO 500 istatistiklerinde ise Türkiye’nin en büyük sanayi kuruluşlarının 2021 dönem kârları yaklaşık yüzde 140 artış gösterirken işçilere ödenen ücretlerde bu dönemlerde yapılan artışlar yüzde 33,4’e kaldı.

Bu üç veri bize özellikle sabit ücretle çalışan kesimin yakın geçmişte yaşadığı alım gücündeki kaybı net olarak gösteriyor.

Öğrenci evlerinde geçim derdine karşı kullanılan yöntemler

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

Bu anlamda dış ticaret istatistikleri de önemli bir sonucu ortaya koyuyor. Mayıs ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 157 artışla 10,7 milyar oldu. Oysa sonbahar aylarından sonra yapılan açıklamalarda yeni ekonomi modeli ile cari açığın kapatılarak kurun dizginleneceği belirtiliyordu. Bu noktada hedeflerden uzaklaşılırken aynı zamanda Türk Lirası’nın dolar karşısındaki değer kaybı da devam ediyor.

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan ekonomistler ise bu noktaya ciddi politika hataları ile gelindiğini söylüyor ve tek çarenin doğru ve sürdürülebilir para politikalarına dönülmesi olduğunu vurguluyor.

Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasının doların Türk Lirası karşısındaki yükselişini bir müddet durdurabildiğine değinen ekonomistler bu ve yürürlüğe konması beklenen benzer uygulamaların da Türkiye ekonomisi için uzun vadede ciddi tahribatlar yaratabileceği uyarısında bulunuyor. Ekonomistlere göre önümüzdeki dönemde uygulanacak yeni yöntemler bütçenin üzerindeki baskıyı artırabilir. İyileşme süreci ise ciddi bir zaman dilimine yayılabilir.

„Yapısal bir soruna dönüşüyor“

2021 krizi öncesinde Türkiye ekonomisinin yaşadığı hastalıkların şu anda yavaş yavaş yeniden sirayet ettiğini söyleyen İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Birdal, „Karşılaştığımız durum basit bir krizden çıkıyor ve yapısal bir soruna dönüşüyor. Biz yıllarca bütçe açığı ile mücadele ettik. Özellikle kamu kesiminin açığı çok önemli. Çünkü bu sorun kronikleştiği taktirde daha sonra bunu yenmek için çok daha büyük mali disiplin politikalarına ihtiyacınız oluyor“ diyor.

Ekonomist Arda Tunca
Ekonomist Arda Tunca Fotoğraf: Emre Eser/Privat

Yakın dönemde açıklanan ekonomik hedeflerle sonuçların ciddi anlamda birbiri ile çeliştiğini anlatan ekonomist Arda Tunca ise artık hükümet kanadından ekonomi ile ilgili gelen açıklamaların toplumda bir karşılığının olmadığını söylüyor.

Türkiye’de alım gücü | Vatandaş giyinmeye çare arıyor

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

„Ne olacağını bilmek çok zor“

Şu anda diğer ülkelerin merkez bankalarının ne yapacağını Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) ne yapacağından çok daha iyi bildiklerini belirten Tunca şöyle konuşuyor:

„Bir seçim sürecine giriyoruz. Bu tempo ile önümüzdeki bir yıl nasıl geçecek? Biz bilmiyoruz. Ekonomi ile ilgili atılacak adımlar konusunda kimse fikir sahibi olamıyor. Ödemeler dengesinde nereden geldiğini göremediğimiz kaynağı belli olmayan net hata noksan kalemi var. Bunu geçmişte de görüyorduk. Belki de bu kalem önümüzdeki dönemde biraz güçlenerek çalışacak ve nereden geldiğini bilemediğimiz kaynaklar yaratılacak. Ama bunun da cevabı yok. Seçim havasındaki bir ülkede kurun düşmesi ve bununla birlikte enflasyonun da tempo kaybetmesi gerekiyor. Ancak ne olacağını bilmek çok zor. Bu alanlarda kısa süreli piyasa sakinlikleri görebiliriz.“

Genel olarak yaşanan büyük bir refah kaybı olduğunu ve bunun bedelinin toplum tarafından ödendiğini hatırlatan Tunca, önümüzdeki dönemde ücretlerde bir artış yapılması gerektiğini dile getiriyor.

„Bazı acı reçeteler gerekebilir“

„Dengeli ve doğru bir politika uygulansaydı bugün bu sonuçlarla karşılaşmazdık diyen“ İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, „Gelir dağılımı çok bozuldu. Evet ücretlere yapılan artışlar dönüp enflasyona etki ediyor bu böyle bir sarmal olabilir ama siz bu dönemde her alanda yaşanan ücret artışlarının yanında ücretli kesime artış sağlamalısınız. Bu kadar gelir dağılımının bozulduğu yerde sabit ücretle çalışan kesime artış yapmamak da insafsızlık oluyor. Şu an üreticiler ucuza kredi alıp üretim yapabiliyorlar. Üreticiye böyle bir destek de var ama bir şekilde sabit ücretle çalışanların alım gücündeki kaybın da giderilmesi gerekiyor“ şeklinde konuşuyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan
İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege YazganFotoğraf: privat

Oluşan tabloyu tersine döndürmek için bazı acı reçetelerin uygulanması gerektiğini anlatan Yazgan’a göre bu acı reçetelerin de gelinen noktada insaflı uygulanması gerekiyor. Ancak Yazgan, ucuz kredilerin, faiz politikasının ve diğer uygulamaların devam etmesinin her geçen gün daha büyük bir yük getirdiğinin altını çiziyor. Politikalardaki güçlü ısrarlar nedeniyle bu maliyetlerin arttığına değinen Yazgan’a göre bu durumdan çıkmak kolay olmayacak.

Hükümet, Türk Lirası’nı daha cazip hale getirmek için Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulamasından sonra enflasyona endeksli yeni bir finans ürünün de üzerinde çıkartılabileceğini açıklamıştı. Prof. Dr. Murat Birdal, „Kur etkisini sınırlandırmak için alınan önlemlerin bütünüyle hazine sırtından kaynak aktarımı sağlanıyor. Ama politika faizini arttırmaktan kaçınıyorlar. Böyle yaptıkça bütçe açığı artarak devam edecek. Hem enflasyon artacak hem de Hazine’nin üzerindeki yük büyüyecek“ diyor.

Birdal, ekonomideki sorunun çözülmediğini sadece ertelendiğini anlatıyor.

„Seçimden sonrası gözetilmiyor“

Enflasyona endeksli tahvil ile kurdaki hareketin bir miktar sınırlandırılabileceğini ve yaz aylarındaki turizm gelirlerinin katkısı ile bir rahatlama yaratılabileceğini vurgulayan Birdal, „Ancak önümüzdeki dönemlerde maaşlarda bir ücret artışına gidilmesi gerekecek. Bu geçmiş dönemlerdeki fiyat hareketlerine de baktığınızda artık bir sarmala girdiğimizin göstergesi. Geçmiş dönemde olduğu gibi belki enflasyon yazın biraz hız kaybetse de yıl sonuna doğru hedeflerden çok uzaklaşılacağı belli“ ifadelerini kullanıyor.

Ekonomi yönetiminin seçimden sonrasını gözetmediğini ve bu şekilde uygulamalarla yola devam ettiğini savunan Birdal, iktidarın bütün imkanları seçime göre dizayn ettiğini ve „benden sonrası tufan“ anlayışı ile hareket edildiğini söylüyor.

Seçim öncesinde çıkarılacak tüm finansal enstrümanların devletin borçlanma maliyetini yukarı çekeceğini ifade eden Birdal şöyle konuşuyor:

„Vatandaşın üzerine asimetrik bir yük binecek. Seçim ekonomisi uygulamaları da uzun vadede hazinenin yapısal sorunlarını arttıracak. Vatandaş geçtiğimiz aylar içerisinde çok ezildi enflasyon karşısında. Özellikle asgari ücrete düzeltilme yapılmazsa Kasım ayında seçime gitmek mevcut iktidar için intihar olur. Ben açıkçası iktidarın garip bir şekilde kendi söylediklerine ve kendi dile getirdiklerine inandıklarını düşünüyorum. Aralık ayında enflasyonun düşeceğine, yeni yıldan itibaren de farklı bir sürece girileceği yönündeki beklentiyi içtenlikle paylaştıklarını düşünüyorum. Çok garip ve gerçeklikten uzak gözüküyor.“

„Bundan sonrası kemer sıkmadır“

Mevcut ekonomik koşulları muhalefetin iyi değerlendiremediğini dile getiren Arda Tunca da siyasi atmosferin giderek sertleştiğini, bunun önümüzdeki süreçte de devam edebileceğini aktarıyor. Bu dönemde ekonomik adımların da bu yönde gideceğini anlatan Tunca, „Kurdaki artış bir şekilde vatandaşın ödediği vergiler tarafından karşılanıyor. Genel olarak toplumun bu bilince sahip olduğunu göremiyoruz. Devlet bankacılık sisteminin içerisinde bir banka gibi hareket ediyor. Dar gelirli insanların ödediği vergilerin de ödediği bir vergi havuzunun içerisinden finanse ediliyor tüm bunlar“ diyor.

Bundan sonra bu alandaki yanlışları düzeltmeye niyetlenen herhangi bir iktidarın işinin hiç de kolay olmayacağına değinen Tunca, „Bundan sonra yaşanacak olan şey bir daralma bir kemer sıkmadır. Halk bu genişlemeci politikaların sonuçlarını eninde sonunda ödeyecek. Bundan kaçış yok. Hangi iktidar bugünkü manzarayı toparlamaya niyetlenirse niyetlensin bunun bedelini de halk ödeyecek“ şeklinde konuşuyor.

Vergi uzmanı Ozan Bingöl
Vergi uzmanı Ozan Bingöl Fotoğraf: Privat

„Ciddi bir kaynak ihtiyacı var“

Vergi uzmanı Ozan Bingöl de DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede toplanan vergilerin adil bir şekilde kullanılması gerektiğinin altını çiziyor.

Bütçenin yaklaşık yüzde 82’sinin toplanan vergilerden oluştuğunu hatırlatan Bingöl, şunları söylüyor:

„TRT payını elektrik faturalarından kaldırıyoruz ama hemen ardından TRT bandrol ücretlerine yüzde 100’e varana artışlar yapıyoruz. O zaman TRT payını kaldırmanın ne anlamı vardı? Bütçeye kaynak sağlamak için ilk başvurulan yöntem vergileri arttırmak. Anladığımız kadarıyla ciddi anlamda bir kaynak ihtiyacı var. Bu zamların devamı gelir mi? Bunun için kâhin olmaya gerek yok. Vergi artışlarının devam etmesi de kaçınılmaz görünüyor. KKM gibi bir sistemi uygulayıp da Mayıs ayı sonuna kadar 25-30 milyar lirayı geçecek ve bütçede yer almayan bir parayı ödüyoruz. Zaten KKM uygulaması bütçe hedefinde yoktu döneme başlarken. Döneme 240 milyar lira faiz ödemesi ve 278 milyar bütçe açığı hedefi ile başladık. Bunda daha KKM ve diğer vazgeçilen vergiler de yok. Umarız önümüzdeki günler daha da kötüye gebe olmaz. En azından vatandaşın alım gücünün korunduğu yoksulluğun ve hayat pahalılığının önüne geçildiği günleri görmek istiyoruz.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ekonomistler: KKM dolarizasyonu dizginlemiyor

Türkiye Aralık ayında büyük bir kur krizi yaşamış ve dolar, Türk Lirası (TL) karşısında 18 seviyesinin üzerine çıkmıştı. Türk Lirası’nda yaşanan bu rekor değer kaybı sonrasında hükümet tarafından hızla Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması devreye alındı.

Bu uygulamada temel amaç hem yüzde 60’ı aşan dolarizasyonu dizginlemek hem de Türk Lirası’ndaki değer kaybını bu şekilde durdurmaktı.

Uygulamanın devreye alınması ile birlikte dolar, aynı günlerde TL karşısında 10 seviyelerine kadar geriledi. Sonrasında Dolar/TL yeni yıla 13 seviyesinden başladı ve uzun bir dönem yükselmeye devam etti. Gelinen noktada bugün dolar/TL kuru 17,20 seviyelerini gördü.

Toplam mevduatlar içindeki TL ve yabancı para cinsinden varlıkların dağılımını gösteren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre 24 Aralık haftasında yabancı para cinsinden mevduatların toplam mevduatlar içerisindeki payı yüzde 62,65’ti. Bu, ilerleyen haftalarda yüzde 65’lere gelse de bugün yüzde 58 seviyesinde. Yani bu veriye göre KKM ile dolara olan talep kısmen yavaşlatılmış oldu.

KKM ve yabancı para mevduatlarının payı artıyor

Ancak ekonomistler aslında dolarizasyonun sanıldığı kadar da düşmediğini aksine yükseldiğini belirtiyor. Zira ekonomistlere göre KKM uygulaması da bir şekilde yabancı paraya endeksli olduğu için dolarizasyon hesabına dahil edilmesi gerekiyordu. BDDK verilerine göre KKM ve yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payı 24 aralık haftası yüzde 62,65 iken şu an yüzde 71,84’e çıktı.

Aynı verilere göre 24 Aralık haftasına toplam mevduatlar içinde Türk Lirası varlıkların KKM hariç payı yüzde 37,35 seviyesindeyken geçtiğimiz hafta bu oran yüzde 28,15’e kadar geriledi.

DW Türkçe’ye konuşan Hazine ve Maliye Bakanlığı Mülga Gelir Politikaları Eski Genel Müdürü ve IMF eski ekonomisti Dr. Burcu Aydın Özüdoğru bu noktada dolarizasyon hesabı yapılırken KKM varlıkların sayılmamasının yanlış olacağını vurguluyor.

„Kur korumalı mevduat da bir çeşit bir döviz varlığıdır ve aslında sizin dövizdeki varlığınızın fiyatını garantileyen opsiyondur yani o da bir çeşit yabancı paradır“ diyen Özüdoğru, KKM uygulamasının hem dolarizasyonu durdurmakta hem de TL’deki değer kaybını engellemekte başarılı bir uygulama olamadığını söylüyor.

KKM uygulamasının ekonomide sadece geçici bir etki yarattığını ancak bu alandaki yapısal sorunlara çare olmadığını hatırlatan Özüdoğru, yabancı paraya geçişin uzun dönemdir devam eden bir davranış olduğunu belirtiyor. Özüdoğru „Bundan 10 sene öncesine bakacak olursak Türkiye’de toplam mevduat büyüklüğü içerisinde yabancı paraların toplam mevduat içerisindeki payı yüzde 30’lar civarındaydı. Ama uygulanmakta olan ekonomi politikalarıyla beraber dolarizasyon 2018’e doğru bir tırmanış yaşadı. Sonrasında da düşük faiz politikasına ilişkin söylemler ve uygulamalar bu pay çok yüksek seviyelere ulaştı. En son geçen yıl burada yüzde 70’lik seviyeleri gördük. KKM devreye girince burada dolarizasyon azalmış gibi göründü ancak azalmadı. KKM de bir döviz varlığıdır“ yorumunda bulunuyor.

 „Sorunu çözmedi, enflasyonu körükledi“

Ekonomist Arda Tunca da DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmede hükümet tarafından 6 ay önce yapılan açıklamaları anımsattı. O gün yapılan açıklamalara göre enflasyonun, TL’nin ve diğer göstergelerin çok farklı bir noktada olduğunu söyleyen Tunca, „Her şey hızla düzelecek söylemleri vardı. Ancak KKM ile istenilen düzelmenin sağlanamayacağının sürekli altını çizdik. Gelinen noktada kimin haklı olduğu ortaya çıktı. Bu yöntemler Türkiye’deki dolarizasyon sorununu çözmediği gibi enflasyon sorununu da körükledi. Çünkü kredi genişlemesinin önüne geçemediğiniz sürece sürekli piyasada talep yaratan bir durum ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu koşullar altında ne dolarizasyon düşebilir ne de enflasyon sorunu çözülebilir“ diye konuştu.

KKM hesaplarındaki varlıkların da dolarizasyon hesabına katılması gerektiğinin altını çizen Tunca, „KKM dolara endeksli bir üründür ve dolarizasyonun içinde değerlendirilmesi gerekir. KKM’yi saymasak bile şu an toplam mevduatın içerisinde yabancı para cinsinden mevduatın payı yüzde 57 gibi yüksek bir seviyede. Bu şekilde enflasyonu düşüremezsiniz. Riskleri gideremezsiniz. Bu şartlar altında Türk Lirası’na geçiş olmayacaktır. Şu an gayrimenkul piyasasında yaşananlar da bununla bağlantılıdır. Gayrimenkul, Türk Lirası’ndan kaçış aracı olarak görülüyor“ diyor.

„Gelinen nokta rasyonel değil“

DW Türkçe’ye konuşan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Eğitim ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Atılım Murat ise o gün yola çıkılan ortamla bugün gelinen ortam arasındaki farklılıkların sorunun temelini oluşturduğunu anlatıyor.

KKM ile dolarizasyonun kısmen durdurulduğunu belirten Murat, Ukrayna-Rusya savaşı ve enerji krizi gibi hesaplanamayan etkenlerin ise bu hedefleri ulaşılmaz kıldığını ifade ediyor. Özellikle cari dengede yapılan öngörülerin tutmadığını ve ‘sıfır’ hedefi ile çıkılan yolda bugün milyarlarca dolarlık cari açığın konuşulduğunu hatırlatan Murat, şöyle devam ediyor: „Bu süreçte tüm dünyada dolar güçlendi. Bunun yanında ekonomideki faiz baskısını hissediyoruz. Gelinen nokta hala rasyonel değil. Şimdiye kadar gerçekleşen enflasyona bakacak olursak bugün doların seviyesi rasyonel gelmiyor. Enflasyon hesabına göre daha yukarı gidebilir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da (TCMB) doları daha düşük seviyelerde tutabilir ancak piyasanın gerçekleri ile uyuşmuyor“ diyor.

Dr. Atılım Murat şöyle devam ediyor „İlla ki müdahale gelecektir. Ancak bunun ne şekilde olacağını bekleyip göreceğiz. Beklentimiz bir örtülü faiz arttırımı uygulaması. Yani politika faizine dokunulmayacağını artık biliyoruz. Ama çeşitli uygulamalarla örtülü bir faiz arttırımı yapılacaktır. Yeni araçlar denenecektir. Tabii bunlar uzun vadeli çözümlerden daha çok kısa vadeli rahatlamalar getirebilir sadece.“

Dr. Burcu Aydın Özüdoğru da belli bir seviyenin aşılması ile farklı finansal enstrümanlar ve çeşitli sermaye kontrolleri ile beraber durumun kontrol altına alınmaya çalışılacağını söylüyor. Bu noktada dolar için 20 lira seviyesine yaklaşılmasının kritik olabileceğine vurgu yapan Özüdoğru, „Bu seviyelere gelindiğinde yine kuru olan talebin azaltılmasına yönelik bir çaba görebiliriz. Ama sonuçta Türkiye’ye çıkan ve giren paranın değeri uluslararası piyasalar tarafından belirleniyor. Şu an dünyada en yüksek negatif reel faizi uygulan bir ülke olarak TL’nin değerini yabancı paraya endeksleyerek korumaya çalışmamız bize yapısal bir sonuç vermeyecektir“ diyor.

„Faiz arttırımı da yıkım olabilir“

Türkiye’de çoğu kesiminin uzun süredir kredi ile yaşamaya alıştığını belirten Arda Tunca, „Gelinen noktada artık ne Türk Lirası’na geçiş istenildiği gibi sağlanabilir ne de yeni çıkacak ürünler istenilen etkiyi yaratabilir. Türkiye ekonomisi büyük bir çıkmazın içine girmiş durumda. Evet düşük faiz politikasından vazgeçilmesi gerekiyor. Evet bunun Merkez Bankası tarafından çok doğru adımlarla yürütülmesi gerekiyor ama şu an ani bir faiz arttırımı da Türkiye ekonomisi için bir yıkım olur. Bu kadar krediye bağımlı vatandaşların olduğu bir ortamda faizlerin yükselmesi de çözümden uzak olacaktır. Çünkü gerekli olan seviyelerde zamanında yapılmadı aksine indirildi. Bu ancak parça parça ve zamana yayılarak yapılacak bir faiz arttırımı ile mümkün. Ve bu nu yaparken politika metinlerinde bu kararlılığın herkes tarafından görüşmesi şart“ diye konuştu.

Kamunun yükü artıyor

Hem kur tarafında hem de enflasyonda istenilen hedeflerin yakalanamamasının yanında KKM uygulamasının da kamu bütçesi üzerinde önemli bir yük oluşturduğunu anlatan Dr. Burcu Aydın Özüdoğru, „Burada zengin ile fakir arasında bir adaletsizlik var. KKM ile birlikte kamu kaynaklarının bir bölümü mevduat sahiplerine aktarılmış oluyor. Bu Anayasa’nın eşitlik ilkesiyle çelişen bir durumu ortaya koyuyor. Ayrıca kamu tarafı ciddi miktarda koşullu yükümlülüğü üstleniyor. Uygulama hayata geçirilirken kamu tarafında ciddi bir yük oluşması beklenmiyordu. Ancak yılın ilk 5 ayındaki gerçekleşmelere baktığımızda kurdaki değer artışı şu an yüzde 17 seviyesinde tavan uygulanan faiz oranının oldukça üzerinde. Bu yüzden kamu tarafında ciddi bir yük birikimi var“ ifadelerini kullanıyor.

Türkei Arda Tunca Ökonom Finanzdienstleister Eko Faktoring
Arda TuncaFotoğraf: Emre Eser/Privat

Ekonomist Arda Tunca ise KKM’nin istenilen etkiyi yaratmadığı gibi enflasyonun artmasıyla alım gücü düşen vatandaşın omuzuna yeni bir yük daha bindirdiğini belirtiyor.

„TL üzerindeki baskı artacak“

Dünyadaki merkez bankalarının faiz arttırımına gittiği bu dönemde TL üzerindeki baskının daha da artacağına değinen Dr. Burcu Aydın Özüdoğru, „Şu an Türk Lirası’nda durmak enflasyona karşı bir kayıp gösteriyor. Lirada kalan bir kişi her ay yüzde 3 ile 5 arasında kayıp yaşıyor enflasyona karşı. Bizim enflasyonu kontrol altına almadan Türk Lirası’nda değer artışı sağlamamız mümkün görünmüyor“ diyor.

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Enflasyon kısa sürede düşürülebilir mi?

Türkiye ekonomisinin en büyük problemlerinden biri olan enflasyon durdurulamıyor. Nisan’da yüzde 70’e dayanan yıllık tüketici enflasyonun Mayıs ayında da bu yükselişine devam etmesi bekleniyor. Dönem dönem hükümet kanadından yapılan açıklamalarda ise enflasyonun geçici olduğu ve kısa sürede bu sorunun çözüleceği vurgulanıyor.

Türkiye’de enflasyonu kısa sürede düşürmenin pek mümkün olmadığını söyleyen İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan, „Kur şokları ve maliyet şoklarının yanında bir de enflasyon beklentileri çok kötü. Yani artık burada enflasyon sürekli olarak kendi kendini besleyen bir sürece girdi. Sürekli fiyatların artacağına dair bir beklenti var. Bu belirsizlik enflasyonun kısa süreçte düşürülmesi için bir engel“ diyor.

 İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege Yazgan
İstanbul Bilgi Üniversitesi Finansal Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ege YazganFotoğraf: privat

Maliyet artışlarının yanında güçlü iç talebin de enflasyonu arttırdığına değinen Yazgan, „Bu etkenler ortadan kalksa bile enflasyon bir süre daha kendi kendini besleyecek bir noktada“ ifadelerini kullanıyor.

Enflasyondaki yükseliş neden durdurulamıyor?

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

1990’lı yıllarında yaşanan enflasyonu örnek gösteren Yazgan, o dönem hemen hemen bütün ürünlerdeki fiyat artışının birbirine paralel gittiğini şimdi ise fiyatlamalarda bir bozulma yaşandığını belirtiyor. Yazgan, yaşanan bu bozulmanın da enflasyonu düşürme noktasında bir zorluk olduğunun altını çiziyor.

Mayıs ayı enflasyon oranının 3 Haziran'da açıklanması bekleniyor
Mayıs ayı enflasyon oranının 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor Fotoğraf: Emre Eser/DW

Merkez Bankası’nın bağımsızlığına vurgu 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) bağımsız karar alamaması ve faizlerde yaşanan baskının enflasyondaki tırmanışa katkı yaptığını dile getiren İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Birdal, bunun yanında küresel anlamda yaşanan maliyet artışlarının ve Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın da Türkiye’yi önemli ölçüde etkilediğini anlatıyor.

Yurt dışında yüzde 10’lara ulaşan enflasyon istatistikleri rekor olarak nitelendirilirken Türkiye’nin aynı dönemde yüzde 70 enflasyon yaşadığını ifade eden Birdal, enflasyonunun düşürülmesi için atılması gereken adımı şöyle açıklıyor:

„Enflasyonun düşürülmesi için öncelikle Merkez Bankası’nın kurdaki sert hareketleri sınırlandırabilecek bir serbestliğe kavuşması lazım. Şu ana kadar ekonomi yönetiminden gelen hiçbir hamle bu yönde olmadı. Enflasyon bir kere yüzde 70’lere, yüzde 80’lere geldiği zaman artık bunu kolay kolay geriye getiremezsiniz. Çünkü tüm fiyatlar birbiri ile bağlantılı olarak hareket ediyor. Şu an gerçekleşen enflasyon kontratların yenilenme dönemleri geldiğinde o anlaşmalara yansıyor. Kira kontratlarında bunu görüyoruz. Şimdi Temmuz ayından itibaren memur ve emekli maaşlarına zam yapılacak. Bir kere geride bir enflasyon yarattığınız zaman bu birikerek önümüzdeki aylara yansıyor. Bir anda ‚kestik, bitirdik‘ diyerek yok edemezsiniz. Tek çözüm enflasyon beklentisini ortadan kaldırmak.“

Ekonomist Tunca: Enflasyonda bir köpük yaratıldı

Enflasyonun kısa sürede düşmeyeceğinin altını çizen ekonomist Arda Tunca da bu noktada beklentilerin tutarlı ve doğru yönetilmediği görüşünde. Hükümetin söylemlerinin ve bunların sonuçlarının altı ay önceye göre inanılmaz derecede çeliştiğini anlatan Tunca, şöyle devam ediyor:

„Enflasyondaki küresel etkiler gerçekten bu dönemde çok güçlü oldu ancak Türkiye’nin bu anlamda kendi kendine yarattığı bir köpük var. Bu da yanlış politikalar yüzünden oluyor. Maalesef bunun kısa vadede bir çözümü yok.“

Tunca’ya göre Merkez Bankası doğru politikalar uygularsa ve hükümet de bu yönde adımları desteklerse enflasyonda bir süre sonra iyileşme olabilir. Ancak Tunca bu ihtimalin çok zor olduğunu hükümetin mevcut politikalarından vazgeçmeyeceğini dile getiriyor.

Ekonomist Arda Tunca
Ekonomist Arda TuncaFotoğraf: Emre Eser/Privat

„Çok daha düşük bir enflasyon olabilirdi“

Tunca’ya göre geçmiş dönemde uygulanan yanlış politikalar yerine Merkez Bankası bağımsız bir şekilde hareket edebilseydi bugün Türkiye çok daha düşük bir enflasyon oranı ile karşı karşıya kalabilirdi. Tunca bunu, „Doğru politikalar kararlı bir şekilde uygulansaydı Türkiye belki de yüzde 12, yüzde 13 gibi bir enflasyonu yaşayacaktı“ sözleriyle ifade ediyor.

Yazgan: Ciddi politika hataları yapıldı

Çok ciddi bir politika hatasıyla bu noktaya gelindiğini belirten Prof. Dr. Ege Yazgan, Eylül ayındaki faiz indirimlerini işaret ediyor. Türkiye’nin yanlış bir zamanda erken faiz indirimlerini uyguladığını söyleyen Yazgan bunun sonuçlarını şöyle özetliyor:

„Erken faiz indirimi, yaşanan enerji, döviz ve diğer dış şoklarla beraber bu enflasyon dinamiğini yarattı. Böyle bir ortamda faizin sürekli baskılanması bunun talep tarafından devamlı beslenen bir mekanizma haline gelmesine neden oldu ve sonunda da enflasyonda bir atalet sorunu oluştu. Eğer bu faiz indirim sürecine Eylül’de değil de belki bir altı ay sonra başlasaydık bundan daha az sorunlu bir enflasyonla karşı karşıya kalacaktık. Elbette burada sadece faiz indirimlerini değerlendirmemek gerekiyor genel olarak para politikasının seyri de bu yöndeydi.“

Bu politikalarda ısrar edilmesinin enflasyon üzerinde olumsuz etkileri sürdüreceğine değinen Yazgan, „Negatif reel faiz astronomik seviyelere gelmiş durumda. Bu iç talebi orantısız şekilde oynatarak hem enflasyona negatif etki ediyor hem de diğer tarafta ev, otomobil gibi fiyatlarda ciddi etkiler yaratıyor. Servetler el değiştiriyor. Bu politikadan vazgeçmeden bu enflasyonu indirmek mümkün değil“ diyor.

Enflasyon yıl sonunda düşer mi?

Yıl sonundaki baz etkisinin de artık bir öneminin kalmadığını anlatan Ege Yazgan, Aralık ayında enflasyonun kısmen düşeceğini ama burada düşük denilen noktanın yüzde 60’lar olacağını belirtiyor.

Önümüzdeki süreçte aylık olarak yüzde beş ila yüzde yedi arasında aylık enflasyon artışlarının beklendiğini anlatan Prof. Dr. Murat Birdal ise Türkiye’nin yıl sonuna doğru üç  haneli enflasyonu yaşayabileceğinin altını çiziyor. Alınan kısmi önlemlerle yaz aylarında artışın biraz daha frenlenebileceğini, geçmişte de bunun örneklerinin yaşandığını ifade eden Birdal, bu durumun sadece artış hızını yavaşlatabileceğini söylüyor.

Ekonomist Arda Tunca da güncel olarak uygulanan politikalara bakıldığında enflasyonun önümüzdeki süreçte düşmesinin pek mümkün olmadığını aksine yıl sonuna doğru giderek yükselen bir enflasyon grafiği ile karşı karşıya olunduğunu anlatıyor.

„Enflasyon canavarı yaratılıyor“

Prof. Dr. Murat Birdal, gelinen noktada atılan adımların aslında bir enflasyon canavarı yarattığı görüşünde. „Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve yine gündemde olan enflasyona endeksli finansal ürünler hem bütçe açığını arttırıyor hem de dönüp enflasyonu daha çok tetikliyor“ diyen Birdal, bu noktada ekonomi yönetiminin de doğru hamleler yapamadığını hatta „Enflasyonun geçici olduğu“ söylemine ciddi şekilde inandıklarını söylüyor.

Gelinen noktada bir şekilde ücretli çalışanların da desteklenmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Ege Yazgan da şunları söylüyor:

„Bu noktada belli kesimlere ücret artışı yapmamak da insafsızlık olur. Gelir dağımı artık ciddi derece de bozuldu. Bu kesimlerin ücretlerinde artışa gitmek artık bir zorunluluk. Diğer taraftan da enflasyonla gerçek mücadelenin para politikası ile yapılacağını söylemek gerek. Kredi genişlemeleri de bu anlamda doğru değil. Zira belki de bu ortamda batacak olan firmayı siz kredilerle yüzdürmüş oluyorsunuz. Bunun içinden çıkmak da zor.“

Kredilere bağımlılık yükseldi

Türkiye’nin 2017’den itibaren Kredi Garanti Fonu (KGF) uygulamaları ile sürekli olarak kredi hacmini genişlettiğini anlatan ekonomist Arda Tunca şöyle konuşuyor:

„Türkiye, şu an kredi mekanizması üzerine bir büyüme hikayesi yazıyor. Piyasaya pompalanan krediler nedeniyle Türkiye’de çok sayıda firma ve vatandaş temel ekonomik nedenlerle ayakta kalmayı başaramadığı için bu kredilere bağımlı olmuş durumda. Ancak bu kredilerle ayakta kalabiliyorlar. Ekonominin temel doğrularından çok uzak. Oysa Kasım ayında açıklanan Yeni Ekonomi Programı sonrasında yapılan açıklamalarda altı aylık süre istenmiş ve bu altı ay sonunda kurun ve enflasyonun istenilen seviyeye geleceği belirtilmişti. Şu an sonuç ortada. Devam eden süreçte de daha yüksek sonuçlar göreceğiz.“

„Hükümetin bu konudaki tavrı çok net“

Hükümetin atacağı adımlarla faizi bir miktar arttırarak bu gidişatın önüne geçebileceğini söyleyen Tunca, „Ancak burada da Merkez Bankası’nın bağımsızlığına vurgu yapan bir anlayış olmalı. Faizler ilk Para Politikası (PPK) toplantısında yüzde 20’ye çekilebilir. Daha sonra kararlı olarak enflasyonu düşürme noktasında diğer PPK toplantılarında da faiz artışına gidilirse işte o zaman bir değişim olabilir. Belki politika faizi ile enflasyon yüzde 35’lerde yüzde 40’larda birbirini yakalayabilir. Daha sonrasında da enflasyonla beraber doğru adımlarla faizler aşağı çekilebilir. Ancak şu an bu adımları beklemek çok yanlış çünkü Hükümet’in bu konudaki tavrı çok net“ şeklinde konuşuyor.

Ekonomistlerin üzerinde durduğu en önemli konu enflasyonun düşürülmesi için para politikasında şu an uygulanan yanlışların hızla terk edilmesi gerektiği. Buna göre Merkez Bankası’nın bağımsızlığı tekrar sağlanamazsa ekonomideki hasarları tamir etmek gittikçe uzun bir zaman dilimine yayılabilir.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

IFM: Uluslararası yatırımcı için öncelik hukukun üstünlüğü

İnşaatı hala devam eden ve bu yıl içerisinde açılması planlanan İstanbul Finans Merkezi (İFM) için bir yandan da yasal hazırlıklar yapılıyor. Bu kapsamda Çarşamba günü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na AKP milletvekilleri imzası ile sunulan İstanbul Finans Merkezi Kanun Teklifi ile İFM’nin yönetilmesi, işletilmesi ve burada gerçekleştirilecek faaliyetlere dair teşviki indirim ve muafiyetler de düzenleniyor.

Kurumlar vergisi istisnası

İlgili kanun teklifine göre İstanbul Finans Merkezi’nde katılımcı belgesi alarak finansal faaliyette bulunan kuruluşlar tarafından gerçekleştirilecek finansal hizmet ihracatında kurumlar vergisi indirimi 2031’e kadar yüzde yüz indirim oranı ile uygulanacak. İFM’de finansal faaliyet harçları 5 yıl süreyle alınmayacak. Burada istihdam edilen personele ödenen aylık ücretin, yurt dışında en az 5 yıllık mesleki tecrübeye sahip kişilerde yüzde 60’ı, yurt dışında en az 10 yıllık mesleki tecrübeye sahip kişilerde ise yüzde 80’i gelir vergisinden istisna edilebilecek. Bu istisna, İFM’de çalışmaya başlamadan önceki son 3 yılda Türkiye’de çalışmamış olan personelin ücret gelirlerine uygulanacak. Katılımcıların tutmak zorunda oldukları defterler ile düzenleyecekleri belgelerin yabancı para birimiyle tutulabilmesi ve düzenlenebilmesine de imkân tanınacak.

İstanbul Finans Merkezi’nde aşınmazların kiralanması ile ilgili işlemler tüm harçlardan ve bu işlemlere ilişkin düzenlenen kağıtlar damga vergisinden istisna tutulacak.

DW Türkçe’ye bu kanun teklifi ile değerlendirmelerde bulunan vergi uzmanı Dr. Ozan Bingöl’e göre öngörülen teşvikler İstanbul’un bir finans merkezi olma hedefi doğrultusunda oldukça önem taşıyor.

Yapısal unsurlar teşviklerden önemli

Ancak Ozan Bingöl’e göre bu kapsamda verilen vergi teşvikleri İstanbul Finans Merkezi’ne çekilmesi planlanan uluslararası finans kuruluşları için ilk öncelik değil. Bingöl, teşviklerin diğer ülkelerdeki finans merkezleri ile rekabet edilebilmesi için oldukça önemli olduğunu ancak uluslararası finans kuruluşlarının bu teşviklerden önce gelecekleri ülkelerde hukukun üstünlüğüne, ifade özgürlüğüne, bağımsız yargıya, ekonomideki öngörülebilirliğe, teknolojik altyapıya, finansal ve siyasal istikrara daha fazla dikkat ettiklerini söylüyor.

Bingöl, bu noktada temel ve belirleyici unsurlarda problem olmadığı zaman bu teşviklerin bir rekabet gücü katacağına vurgu yapıyor.

İFM’de istenilen cazibe yaratılabilir mi?

Uluslararası bir finans kuruluşunun ya da yatırımcının Tokyo, New York ya da Londra yerine İstanbul’u tercih etmesi için bu teşviklerin verilmesinin oldukça doğal olduğunu anlatan Ozan Bingöl, „İstanbul Finans Merkezi (İFM) projesi mevcut iktidarın 15 yıllık bir istediği. Burada İstanbul’u finansal bir merkez haline getirme hedefi ile yola çıkıldı. Yani yeni bir durum değil. İnşaatta sona yaklaşılırken kanun teklifi ile cazibeli bir ortam yaratılmak isteniyor. Ancak bu şehirlerde faaliyet gösteren uluslararası kurumlar için teşviklerin önem açısından son sırada geliyor. Bunları sağlamadan cazibeli bir ortam yaratabilir miyiz? Umarım yaratabiliriz“ diyor.

İstanbul Finanz Merkezi'nin planı
İstanbul Finanz Merkezi’nin planıFotoğraf: Istanbul Financial Center

„Bazı teşvikler olumlu olabilir“

Kanunla sağlanması planlanan teşviklere ve muafiyetlere de değinen Ozan Bingöl, „Burada bazı şeyleri doğru anlamak lazım. İFM’de finansal hizmet ihracatı kapsamında yapılacak finansal ihracatlarda kurumlar vergisinde yüzde 75 istisna var. Ama bu belli bir dönem yüzde 100 olarak uygulanacak şekilde kurgulanıyor. Burada tüm gelirlerden bahsedilmiyor. Sadece finansal ihracattan bahsediliyor. Bu önemli ve olumlu. Teklifin genelinde sağlanan istisnalar yabancı kuruluşlar için. Yine bu şirketler için kuruluş aşamasındaki finansal faaliyet harçları da 5 yıl süreyle muaf tutuluyor. Bu da doğru bir teşvik aslında. Siz uluslararası finans kuruluşlarını çekmek istiyorsanız bu tarz teşvikleri vermek zorundasınız. Böylece diğer finans merkezleri ile rekabet sağlamayı amaçlıyorsunuz. Bu açıdan önemli ama yeterli değil. Daha öncesinde yapmanız gereken pek çok yapısal düzenleme, politika ve uygulama söz konusu“ ifadelerini kullanıyor.

Bu noktada bir parantez açan Bingöl, şunları ekliyor: İstanbul Finans Merkezi’nde alt ve üstyapı işlerinin ve işletmenin 20 yıl boyunca Türkiye Varlık Fonu’nun (TVF) bir şirkete devredildiğini görüyoruz. Burası da gerçekten önemli, buradaki yatırımı, İFM’nin çevresinin oluşturma sürecini bu şirket işletecek. Bu şirket nasıl bir şirket olacak? Yönetiminde kimler olacak? Bunların da bilinmesi gerekir.“

Teklifte ayrıca İFM’nin 15 yılda GSYH’ye 129 milyar lira katkı sunacağı ve 15 yılda istihdama 102 bine yakın ek bir istihdam sağlayacağı öngörüsü de yer alıyor.

„Şeffaf bir süreç yönetilmeli“

Bingöl, tüm bu hedeflerin gerçekleşmesi için önce şeffaflığın sağlanması gerektiğini vurguluyor. Buradaki vergi teşviklerinin aynı zamanda bir vergi harcaması anlamına geldiğini aktaran Ozan Bingöl, „Tüm bunlar yapılırken çok şeffaf bir sürecin yönetilmesi gerekiyor. Ne kadar vergi harcaması yapılacağının etki analizlerinin yapılıp bunun doğru şekilde kamuoyu ile paylaşılması lazım. Çünkü bu bir vergi harcamasıdır. Vazgeçilen verginin de bu anlamda kamuoyu ile paylaşılması şarttır“ şeklide konuşuyor.

Türkiye’de vatandaşın doğumdan ölüme iğneden ipliğe kadar her alanda vergi ödemek zorunda olduğunu hatırlatan Ozan Bingöl, vatandaşın vergi yükünün sürekli arttığını ama bu teşviklerden sadece belli sektörlerin ve grupların yararlanabildiğini söylüyor.

„Vergiyi toplamak kadar adil paylaşmak da önemli“

Vergiyi toplamak kadar verginin adil bölüşülmesinin de çok önemli olduğunu ifade eden Bingöl, „Vergi harcaması kısmından belirli bir grup daha fazla yararlanıyor. Yani siz geliri adil dağıtmak istiyorsanız vergiyi de adil toplamak zorundasınız. Biz verginin varlığına itiraz etmiyoruz. Verginin kimlerden, nasıl ve hangi ölçüde toplanıp yine kimlere hangi kriter ver ölçülere göre dağıtıldığına itiraz ediyoruz. İşte meselenin özü budur. Bütçede sadece belirli kalemlere yer açılıp vatandaşın talepleri görmezden geliniyor“ diye konuşuyor.

Ozan Bingöl, DW Türkçe’ye yaptığı değerlendirmeyi şu sözlerle noktalıyor: „Bu vergi sistemi gerçekten bütçe hakkının yok sayıldığı, temsilsiz vergileme olmaz ilkesinin rafa kaldırıldığı, vergilemede optimal sınırların aşıldığı, iki yılda bir gelen vergi afları ile mükellefin etik dışılığa sevk edildiği bir vergi sistemi. Aslında meşruiyetini bu anlamda yitirmiştir.“

İstanbul Finans Merkezi inşaatı
İstanbul Finans Merkezi inşaatıFotoğraf: Aram Ekin Duran/DW

İstanbul Finans Merkezi’nde kimler olacak?

İstanbul Finans Merkezi’nin (İFM) paylaştığı bilgilere göre şu ana kadar burada olması kesinleşen kurumlar arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Borsa İstanbul, Ziraat Bankası, Halkbank, Vakıfbank, Türkiye Sigorta ve İŞ GYO bulunuyor. Zamanla uluslararası finans kuruluşlarının da burada faaliyet göstermesi amaçlanıyor.

İFM’nin kendi internet sitesinde yer alan bilgilere göre İstanbul Finans Merkezi bünyesinde 1,4 milyon metrekare büyüklüğe sahip ofis alanları, 100 bin metrekarelik alışveriş merkezi, 2 bin 100 kişilik konferans merkezi ve 30 bin metrekarelik 5 yıldızlı otel bulunuyor.

Paylaşılan hedeflere göre İFM’nin kısa vadede bölgesel orta vadede ise küresel bir merkez olma planı var. Bu doğrultuda kamu ve özel sektör bankaları, portföy yönetim şirketleri, aracı kurumlar, sigorta şirketleri ve farklı kategorilerden finansal kuruluşların merkeze çekilmesi öngörülüyor.

 

 

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Ukrayna savaşında „gıda silahı“ mı kullanılıyor?

Gıda ihracatı „sessiz silah“ olarak mı kullanılıyor?

İddia: Rusya, Ukrayna savaşında açlığı silah olarak kullanıyor. Dünya Gıda Programı (WFP) İcra Direktörü  David Beasley, „Birçok gıda maddesinin, farklı şekillerde bir savaş silahı olarak kullanıldığına şüphe yok“ diyor.

DW doğruluk kontrolü: Doğru.

Amerikan CBS televizyon kanalı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 19 Mayıs’taki toplantısında konuşan Beasley, „Odessa bölgesindeki limanların açılmaması, küresel gıda güvenliğine karşı bir savaş ilanıdır. Bu da kıtlık, huzursuzluk ve dünya çapında mülteci hareketlerine yol açacaktır“ uyarısında bulundu.

Rusya’nın tahıl ihracatını geçici olarak durdurması, durumu daha da kötüleştiriyor. Dünyanın en büyük buğday ihracatçısı, Mart sonundan Haziran ayının sonuna kadar tahıl ihracatını askıya aldı.

Rusya’nın eski Cumhurbaşkanı Dimitri Medvedev, gıda ihracatını „sessiz bir silah“ olarak nitelendirerek, Beasley’nin suçlamasını dolaylı olarak doğruladı. 1 Nisan’da Telegram kanalında yaptığı paylaşımda „Birçok ülke gıda güvenliği için tedariklerimize güveniyor“ diyen Medvedev, „Gıda maddelerinin sessiz silahımız olduğu ortaya çıktı. Sessiz ama güçlü“ ifadelerini kullandı.

Doğu Avrupa Ekonomik İlişkiler Komitesi Tarım Ekonomisi Çalışma Grubu Genel Müdürü Per Brodersen, Moskova’yı „Bu silahı kasıtlı olarak kullanmakla“ suçluyor: DW’ye verdiği röportajda, „Belirsizlik fiyatları artırıyor“ diyen Brodersen, „Tahıl stoklayan ülkeler daha sonra bunu daha fahiş fiyata satabilirler“ endişesini dile getirirdi.

Karadeniz’deki mayınları kim döşüyor?

Rusya’nın BM Büyükelçisi Dimitri Polyanskiy, „Ukrayna limanlarını açmayı reddeden Rusya değil, limanlara döşediği mayınları kaldırmayıp gemilerin güvenli bir şekilde çıkmasını önleyen Ukrayna’dır“ dedi.

DW doğruluk kontrolü: Doğrulanabilir değil.

Ukrayna’daki savaş, Karadeniz ve Azak Denizi’ndeki önemli limanların kapanmasına ve dolayısıyla Ukrayna’dan tahıl ihracatında ciddi bir düşüşe yol açtı. Uluslararası Denizcilik Örgütü’ne (IMO) karşılıklı şikayetlerde bulunan Ukrayna ve Rusya, birbirlerini denize mayın döşemekle suçluyor. Bu durum, uluslararası deniz nakliyat trafiğini durma noktasına getiriyor.

Ukrayna Altyapı Bakanlığı, güvenlik eksikliği nedeniyle Berdyansk, Kherson, Mariupol ve Skadovsk limanlarını kapatmak için 28 Nisan’da bir kararname yayınladı.

Moscow Times gazetesinde AFP haber ajansına dayandırılarak 20 Mayıs’ta yayınlanan bir haberde, Fransız ordusunun bir sözcüsü, hem Rusya hem de Ukrayna’nın Karadeniz’e ve limanlara mayın döşediğine inandıklarını söyledi.

Karadeniz’deki mayınlar küresel ticareti tehdit ediyor

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

Yüksek tahıl fiyatlarının nedeni yaptırımlar mı?

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, 18 Mayıs’ta Moskova’da düzenlediği basın toplantısında, „Ticaret, lojistik ve finansal zincirlerin bozulması sonucunda küresel gıda fiyatlarında meydana gelen artış, Rusya karşıtı tek taraflı ve anlamsız kısıtlamalar ile Rusya üzerindeki yaptırım baskısının daha da artmasının doğrudan bir sonucudur“ dedi.

DW doğruluk kontrolü: Yanlış.

Zaharova, Batı’yı „yalan yaymakla“ suçluyor ve Rusya’nın küresel gıda kıtlığından sorumlu olmadığını savunuyor. WFP İcra Direktörü Beasley’nin 2020’nin ortalarında „İncil’de de geçtiği şekliyle büyük bir kıtlık tehlikesi konusunda uyardığını“ hatırlatan Rus sözcü, Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımlarının bu eğilimleri güçlendirdiğini iddia ediyor.

Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, Kremlin’in suçlamalarını bir „dezenformasyon kampanyası“ olarak nitelendirdi ve Mayıs ayı ortasında Berlin’de düzenlenen G7 Dışişleri Bakanları toplantısında, „Tahıl ihracatı ve insanî yardıma karşı herhangi bir yaptırım uygulanmadığını“ bir kez daha açıkça belirtti.

Bu, Dünya Gıda Programı tarafından da doğrulanıyor: Sözcü Martin Rentsch, DW’ye verdiği demeçte, „Rusya’dan gıda ihracatına yaptırım uygulanmıyor“ dedi ve ekledi „Ancak oradan satın almak ekonomik değil, çünkü fiyatlar yüksek ve idarî engeller var.“

Symbolbild I Indien Weizen
Fotoğraf: abaca/picture alliance

Ukrayna tahılının alternatifi var mı?

İddia: „Diğer tedarikçilerin de piyasaya girme imkanının olması, olumlu bir haber. Ukrayna’nın oluşturduğu boşluk kolayca telafi edilebilir,“ diyor Doğu Avrupa Ekonomik İlişkiler Komitesi Tarım Ekonomisi Çalışma Grubu Başkanı Per Brodersen.

DW doğruluk kontrolü: Doğru.

Ukrayna, dünyanın en büyük tahıl ve yemeklik sıvı yağ üreticilerinden ve ihracatçılarından biri. Artan gıda fiyatları ve çöken Ukrayna ihracatı karşısında, yoksul ülkelerde kıtlık korkusu büyüyor. Dünya Gıda Programı bu nedenle yeni tedarikçiler arıyor.

WFP sözcüsü Martin Rentsch, DW’ye verdiği demeçte, „Dünya piyasasında artan fiyatlar, operasyonlarımızın maliyetlerini de artırıyor“ diyor ancak şu rahatlatıcı açıklamayı da yapıyor: „Ukrayna, en büyük gıda tedarikçimizdi. Fakat Hindistan veya Kanada gibi başka tedarik kaynaklarına da yönelebilecek durumdayız.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Türkiye buğdayda sıkıntı yaşar mı?

Aşırı iklim olayları, pandemi ve savaşlar… Hepsi küresel gıda arzını ve tedarikini zorlaştırıyor. Hava olayları verimi düşürürken pandemi ve savaş ise hem gıda üretimini hem de üretilmiş gıdanın sevkiyatını güçleştiriyor. Bu çerçevede yapılan uyarılar sıklaşırken, uyarıların ses tonu da yükseliyor.

Son olarak tarım analiz firması Gro Intelligence’a toplam rezervlerde dünya tüketimine 10 hafta yetecek kadar buğday kaldığına dair bilgi paylaştı. Ayrıca The Economist dergisi de Ukrayna-Rusya savaşı sonrası yaşanacak muhtemel gıda problemlerine dikkat çekmek için kapağında buğday başaklarını kuru kafa şeklinde resmetti. Rusya ve Ukrayna gibi dünyanın en önemli buğday üreticilerinin limanlarında yaşanan problemlere Hindistan’ın ihracat kısıtlaması da eklenince Afrika ülkeleri başta olmak üzere dünya genelinde bir endişe havası esti.

Peki Türkiye için buğdayda durum ne?

Tarım ve Orman Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı (TEPGE) tarafından Ocak ayında yayınlanan Tarım Ürünleri Piyasaları-Buğday isimli rapora göre 2021-2022 sezonunda dünyadaki buğday ekim alanlarında Hindistan yüzde 14,2, Rusya yüzde 12,4, Avrupa Birliği (AB) yüzde 10,8, Çin yüzde 10,6 ve ABD yüzde 6,7’lik paya sahip.

Üretim tarafında ise 2020-2021 sezonu verilerine bakıldığında Çin yüzde 17,3’lük payla lider onu yüzde 16,4 ile AB, yüzde 13,9 ile Hindistan, yüzde 11 ile Rusya ve yüzde 6 ile ABD takip ediyor.

2020-2021 sezonu ihracat verilerine bakıldığında da Rusya yüzde 19,1, AB yüzde 14,7, ABD yüzde 13,4, Kanada yüzde 13,1, Avustralya yüzde 11,8 ve Ukrayna yüzde 8,4’lük paya sahip. Geri kalan yüzde 16,9’lük pay ise diğer ülkelere ait.

Rapora göre 2020-2021 döneminde tahmini küresel buğday üretimi 776 milyon ton civarında.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye’nin buğday üretimi 2015’te 22,6 milyon ton, 2016’da 20.6 milyon ton, 2017’de 21,5 milyon ton, 2018’de 20 milyon ton 2019’de 19 milyon ton, 2020’de 20,5 milyon ton ve 2021’de 17,7 milyon şeklinde gerçekleşti. Yani tüm dünyada toplam 779 milyon ton üretim sağlanırken Türkiye’de aynı dönemde 20,5 milyon ton buğday üretimi gerçekleşti.

TEPGE tarafından hazırlanan rapora göre Türkiye’nin buğdayda kendine yeterlilik oranı yüzde 89. Yıllık yaklaşık 20 milyon ton üretimi olan Türkiye’nin kendi tüketimi de yıllara göre değişim göstermekle beraber 19-20 milyon arasında değişiyor. Ancak Türkiye, 2015-2019 yılları arasında yıllık 4-6.5 milyon tonluk ithalat gerçekleştirirken bu 2020’de 10 milyon tonu aşıyor.

Türkiye, ithal ettiği buğdayı işleyip katma değerli hale getirip ihracat yapıyor. Üretim ve tüketim verilerine bakıldığında Türkiye için ufukta çok ciddi bir tehlike görünmüyor.

Baki Remzi Suiçmez
Baki Remzi Suiçmez Fotoğraf: Privat

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Baki Remzi Suiçmez, sorunun günlük değil uzun dönemli olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin geçmişte buğdayda kendine yeterlilik oranının yüzde 100 olduğunu anlatan Suiçmez, gelinen noktada bu oranın düştüğünü ayrıca buğday üretimin yıllardır aynı seviyede kalırken nüfusun artış hızını yakalayamadığını belirtiyor.

Bu konuda ithalata ya da ihracata getirilecek bir kısıtlamanın da doğru olmadığını aktaran Suiçmez’e göre doğru olan tek çözüm üretimi arttıracak tedbirler.

Türkiye Makarna Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Abdülkadir Külahçıoğlu da DW Türkçe’ye yaptığı açıklamada hem küresel olarak hem de Türkiye özelinde bir arz sıkıntısı beklenmediğini söyledi. Yakın dönemde buğday konusunda katılım gösterdikleri uluslararası konferanslarda 3 başlığın öne çıktığını anlatan Külahçıoğlu, „Küresel anlamda artan enflasyon, emtialar üzerinde bir baskı oluşturuyor. İki önemli buğday tedarikçisi olan Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş yeni bir riski ortaya koydu ve büyük bir tedarik endişesine neden oldu. Son olarak Hindistan gibi önemli üretici ülkelerin ihracat ve ithalatta getirdikleri kısıtlamalar ve ek vergiler de küresel tedarik zincirindeki baskıyı arttırıyor. Bu 3 unsur bir olumsuz hava yaratıyor. Ancak hasat döneminin başlaması ile bir rahatlama bekliyoruz“ ifadelerini kullandı.

Indien Hitzewelle | Weizen in Jammu
Fotoğraf: Channi Anand/AP Photo/picture alliance

Türkiye buğdayı nasıl kullanıyor?

TEPGE’nin raporunda Türkiye’nin kendi ürettiği buğdayın yüzde 80’inin gıda sektöründe yüzde 11’inin yem sanayisinde, yüzde 6’sının ise tohumluk olarak tüketildiği paylaşılıyor. Aynı zamanda ihracat için de ithalat şartı var. Yani eğer bir üretici makarna ihraç etmek istiyorsa burada kullanacağı unu da ithal etmeli. Rapora göre Türkiye’nin küresel buğday ithalatından aldığı pay yüzde 4,2. 2020-2021 sezonu verilerine göre Türkiye’nin ithalatında Rusya yüzde 77,7 ile lider onu yüzde 9,2 ile Ukrayna ve yüzde 3,5 ile Litvanya takip ediyor.

Külahçıoğlu, Rusya ve Ukrayna’da yaşanan sıkıntılar Kanada ve AB ülkeleri ile telafi edilebileceğini bu anlamda Türkiye’nin bir sıkıntı çekmeyeceğini söylüyor. 160 ülkeye ihracat yaptıklarını anlatan Külahçıoğlu sektörün yeni pazar bulmakta zorlanmayacağını aktarıyor.

Bu yıl ülkelerin ellerindeki buğday stoklarının oldukça azaldığını dile getiren Külahçıoğlu, yeni üretim sezonuyla beraber durumun iyileşme göstereceğini ve fiyatlarda da yeni ve güçlü bir artış yaşanmasını beklemediklerini söyledi.

Suiçmez, „Eğer biz buğday ekim alanlarını arttırıp aynı zamanda verimliliği yükseltecek çalışmalar yaparsak kendi ihtiyacımızı karşılama noktasında gelecek yıllarda da sıkıntılar çekmeyiz. Bugün Hindistan’ın buğday üretimindeki gücü 10 yıl önce yaptıkları buğday üretim planında saklı. Onlar bir atılım yaparak bugün bu noktaya geldiler“ diyor.

Buğday üretimi hangi illerde güçlü?

TEPGE tarafından hazırlanan rapora göre Türkiye’deki buğday ekim alanı dünyadaki toplam buğday ekim alanının yüzde 3,2’sini oluşturuyor. Bu alan aynı zamanda Türkiye’de ekilen toplam tahıl alanının yüzde 44’ünü oluşturuyor. 2020-2021 sezonunda toplam toplam 69,2 milyon dekar alana buğday ekimi gerçekleşmişti. Bu alanda Konya yüzde 9’luk payla lider. Buğday üretiminde ilk 10’daki diğer illerin payı ise şöyle: Şanlıurfa yüzde 5,8, Ankara yüzde 5,2, Diyarbakır yüzde 3,9, Yozgat yüzde 3,8, Sivas yüzde 3,5, Tekirdağ yüzde 2,8, Çorum yüzde 2,7, Kayseri yüzde 2,7 ve Mardin yüzde 2,5.

Konya umutlu, Şanlıurfa mutsuz

Dünyada buğday üretimi konusunda endişeler yükselirken biz de DW Türkçe olarak Türkiye’nin en fazla buğday üretimine sahip olan Konya ve Şanlıurfa ziraat mühendisleri odası başkanlarına bu yılki üretim süreçlerini ve sonuçlarını sorduk.

İki şehrin ziraat mühendisleri odası başkanı da geçmişte yaşanan kuraklığın buğday üretimine etki ettiğini belirtiyor. Şimdi gözleri bu yılki hasat aylarında. Konya Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Burak Kırkgöz, bu yıl bölgenin yağmur ve kar yağışı anlamında bereketli bir sezon geçirdiğini ve dolayısıyla yüksek bir verim beklediklerini söylüyor. Hâlâ bölgede yağışların devam ettiğini belirten Kırkgöz, buğdayın gelişim sürecinin devam ettiğini ve çiftçilerin bu yıldan umutlu olduğunu paylaşıyor.

Abdullah Melik
Abdullah MelikFotoğraf: privat

Güneydoğu illerinde ise durum aynı değil. Şanlıurfa Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Abdullah Melik, nisan ortasında yaşanan dolu yağışının ekili alanların bir bölümüne zarar verdiğini ayrıca bahar döneminin kurak geçmesi yüzünden Şanlıurfa ve çevre illerde verimin oldukça düşük olduğunu anlatıyor. Melik, özellikle Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Batman ve Gaziantep gibi illerde artan aşırı iklim olaylarının ve etkili kuraklık dalgalarının üretim üzerinde ciddi etkileri olduğunu belirten melik çiftçinin artan maliyetler yüzünden sulama yapamadığını bununda bölgesel verimi düşürdüğünü anlatıyor.

„Tarımsal sulama maliyeti arttı“

Şanlıurfa’da 2,5 milyon dönüm araziye buğday ekimi yapıldığını söyleyen Melik, şöyle devam ediyor: „1 ay sonra hasadına yapacağız bu ekimin. Ama çoğu bölgede verim düşük. Kuraklık yüzünden ürün yeterince gelişme gösteremedi. Çiftçiler de enerji maliyetleri yüzünden sulama yapamadı. 2,5 milyon dönüm arazinin 2,2 milyonu sulu tarıma müsait. Yani bu alanlarda sulama birliklerinin alt yapısı var. 300 bin dönüm ise kuru tarım dediğimiz sadece yağmura bağlı kalarak yetiştirme yapılıyor. Kuru tarım bölgelerinden zaten şu an kimse bir beklentide değil. Sulu tarım ise kullanılamıyor. Nedeni tarımsal sulamada kullanılan elektriğe yapılan zamanlar. Bölge Türkiye’nin en modern sulama birliklerine sahip ama kullanamıyor. Yaklaşık 230 milyon dolara yapılan bu sistemler öylece bekliyor. Zaten 1,2 milyon dönüm alana borçları yüzünden dağıtıcı şirketler tarafından elektrik verilmiyor. Şirketler çiftçiden aylık ödeme talep ediyor. Çiftçi aylık kazanmıyor ki nasıl ödesin? Biz ürünün hasadını yapınca para bulabiliyoruz. Türkiye bu alanda kendine yetebilir.“

Melik, girdi maliyetleri ve diğer problemlerle beraber buğdayın artık en ucuz ürün olmaktan çıkacağını da söyledi.

Konya Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Burak Kırkgöz de çiftçiye verilecek desteklerin ve diğer ödemelerin daha önceden açıklanması gerektiğine vurgu yapıyor. Bütün ürünlerde girdi maliyetlerinin katlandığını belirten Kırkgöz, „Çiftçi ürününü kaça satacağını bilmiyor. Bilse ona göre üretim yapar. Ancak bu belirsizlik çiftçiyi zorluyor“ diyor.

Buğday alım fiyatı ne olacak?

Bu noktada tüm üreticilerin ortak talebi verilecek desteklerin ve ürün alım fiyatlarının daha önceden açıklanması. Şimdi buğday üreticilerinin gözü devletin açıklayacağı buğday fiyatında. Zira açıklanacak alım fiyatı buğday üretiminin teşvik edilmesi için oldukça kritik bir unsur.

Türkiye Ziraat Mühendisleri Odası Baki Remzi Suiçmez bu yıl çiftçinin biraz da olsa kar edebilmesi için buğdayın alım fiyatının 8 TL olması gerektiğini söylüyor. Geçen dönemde devletin ton fiyatını 2 bin 250 lira olarak açıkladığını aktaran Suiçmez, „Daha sonra piyasalarda fiyatlar yükseldi. 6 bin lira seviyelerinden ithalat yapıldı. Daha sonra bu sanayicilere neredeyse yarı fiyatına verildi. Yani devlet sübvanse etti. Bu yanlış mı? Hayır sübvanse edilmesi gerekiyordu. Yoksa ekmek fiyatları katlanacaktı. Ama kendi üreticimizin de korunması lazım. Üreticiye o fiyatlar verilse üretim daha da artacak zaten“ dedi.

Bu yıl buğday alım fiyatının belirlenirken artan girdi maliyetlerinin de dikkate alınması gerektiğini dile getiren Konya Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Burak Kırkgöz, „Çiftçi maliyetini çıkaramazsa diğer dönemler de ürününe masraf yapmıyor. Siz yeterince gübre kullanamazsanız ne olur? Verim düşer. Tüm bunların dikkate alınması lazım“ şeklinde konuşuyor.

Bu yıl bir kilogram buğdayın 6 lira 98 kuruş maliyete neden olduğunu söyleyen Şanlıurfa Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Abdullah Melik, „Ekmeklik buğdayın 7 lira 87 kuruşa, durum buğdayının ise 8 lira 30 kurula satılması gerektiğini belirtiyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Müteahhitler: Uygun fiyata arsa bulmak imkânsız

Kiralık ve satılık konut piyasasında yaşanan sıkıntılar memurundan öğrencisine işçisinden emeklisine kadar tüm vatandaşları tedirgin etmeye devam ediyor. Zira piyasada ne kiralık ev ne de uygun fiyata satılık ev bulunabiliyor.

Son olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum da kiralardaki artışın önüne geçmek için Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Adalet Bakanlığı’nın da içinde olduğu bir çalışmanın yapıldığını açıklamıştı. Çalışmanın iki hafta içerisinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından duyurulması bekleniyor.

Öte yandan Bakan Kurum önceki gün Hürriyet ve Sabah gazetelerine yaptığı açıklamada da vatandaşların yeni konut üretebilmesi için Hazine arazilerinin kullanıma açılacağını söyledi. Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati de geçtiğimiz günlerde mahalle aralarındaki arsaları işaret ederek konut sorunun çözümü için bu yönde adımların atılacağını anlatmıştı.

Hükümet şimdilik konut sorununun çözümünü yeni imarlı arsa üretme üzerine kuruyor. Peki boş arsaları bulmak ve uygun fiyata ev yapmak mümkün mü?

 „İmarlı arsa üretilmesi gerekiyor”

DW Türkçe’ye değerlendirmelerde bulunan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) İnşaat Müteahhitleri Meclis Başkanı ve İnşaat Müteahhitleri Konfederasyonu (İMKON) Genel Başkanı Tahir Tellioğlu’na göre İstanbul gibi şehirlerde boş arsa bulmak neredeyse imkânsız. Büyük kentlerde nitelikli inşaat yapacak arsa bulmanın zorluğuna dikkat çeken Tellioğlu, “Şu an konut sektörü farklı sorunlarla uğraşıyor. En önemli mesele artan girdi maliyetleri. Maliyetler kısa sürede çok fazla arttı. Onu imarlı arsa kıtlığı takip ediyor. Son olarak nitelikli yapı müteahhitlerinin sınıflandırılması da ayrı bir sorun. Çünkü bu sınıflandırma sırasında müteahhitlerden istenilen yetkinlikler yüzünden çok sayıda müteahhit sektörden çekildi. Bu da üretimi etkiledi. Ancak gelinen noktada zaten arsa sorunu çözülmeden harekete geçemiyorsunuz. O yüzden acil olarak imarlı arsa üretiminin gerçekleşmesi lazım” diyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre belediyeler tarafından yapı ruhsatı verilen yapıların bina sayısı bu yılın ilk çeyreğinde bir önceki döneme göre yüzde 22.5, daire sayısı yüzde 27.9, yüzölçümü yüzde 21.8 azaldı. Ayrıca 2 yıl içinde ilk kez yapı izinlerinde daralma yaşanması dikkat çekti. Sektör temsilcilerine göre Türkiye’nin konut üretiminde sıkıntı yaşamaması için yıllık 800 bin adet yeni konuta ihtiyacı var. Ancak konut arzı son yıllarda 550 bin seviyesinde seyrediyor.

 “Teklif vermeye korkuyorum”

İstanbul’da mahalle aralarındaki arsalara bina yapan müteahhit Oktay Açıkgöz de önce maliyetlerin sonra da arsa kıtlığının yeni konut üretimindeki en büyük engel olduğunu belirtiyor. Açıkgöz, durumu şöyle özetliyor: „Biz 8-10 daireli bir bina için geçen yıl mülk sahibi ile anlaştık. O zaman daire başına bana maliyeti 500 bin liraydı bu projenin. Biz inşaata başladık ancak maliyetler yerinde durmadı. 600 bin, 700 bin derken 1 milyon liraya kadar çıkıyor. Yani büyük bir belirsizlik yükü de var. Maliyeti çözsek arsa bulamıyoruz. Arsayı bulsak maliyetler gözümüzü korkutuyor inşaata başlayamıyoruz. Şişli’de yaptığımız yeni binanın hemen yanında eski bir bina var. Bina boşaltılmış durumda. Yıkılıp yenisi yapılacak. Ben teklif vermek istiyorum ama vermeye korkuyorum. Çünkü maliyetler yüzünden zarar edebilirim” şeklinde konuşuyor.

İstanbul’un Fatih ilçesinde müteahhitlik yapan Aydın Köse de aynı sorundan şikayetçi.

Köse, özellikle Fatih gibi yapı stokunun eski olduğu Fatih gibi ilçelerde boş arsa bulma gibi bir imkânın olmadığını söylüyor. Geriye sadece eski binaların yıkılarak yeninden yapılması kaldığını anlatan Köse, bölgedeki imar izinlerine göre bu durumun da daire sayısını arttırmaya izin vermediğini belirtiyor.

Köse’nin vurguladığı başka bir konu ise eski binaların yenilenmesi noktasında mülk sahiplerinin aralarında yaşadıkları anlaşmazlık. Bölgedeki eski binaların yaklaşan deprem tehlikesi de düşünüldüğünde önemli bir problem olduğunu dile getiren Köse, „Gerçekten boş arsa yok. Arsa bulsanız bu yapım maliyetleri ile yeni bina yapmak imkânsız. Ben şu an Fatih’te yaptığım bir bina için ev sahipleri ile yeniden masaya oturdum ve maliyet hesabı çıkardım. Çünkü ilk başta yaptığımız hesap çok değişti. Şimdi inşaatın sonuna yaklaştım. Ve ben bu inşaattan kâr edemeyeceğim. Zaten yüzde 20 gibi bir kâr oranı ile çalışıyor bizim gibi müteahhitler. Taahhüt ile çalışıyorsunuz. Ancak artan maliyetler tüm işlerinizi bozuyor. Şimdi durum böyle olunca bu binalar nasıl yenilenebilir?” ifadelerini kullanıyor.

Müteahhitler inşaat için boş arsa bulmanın giderek zorlaştığını belirtiyor.
Müteahhitler inşaat için boş arsa bulmanın giderek zorlaştığını belirtiyor.Fotoğraf: Privat

Bir konutun maliyeti ne kadar?

Yaklaşık 18 ay önce 100 metrekarelik bir dairenin arsa hariç maliyetinin 600 bin lira olduğunu söyleyen İMKON Genel Başkanı Tahir Tellioğlu bugün bu maliyetin 1.2 milyon liraya kadar çıktığını belirtiyor. Bugün 500 metrekarelik bir arsanın en az 7.5 milyon liraya satıldığını aktaran Tellioğlu, “Bunun en fazla 250 metrekaresine inşaat yapabilirsiniz. 5 katlı bir bina olduğunu düşünelim ve 10 daireli olsun. 10 milyon lira inşaat bedeli ve 7.5 milyon lira arsa bedeli ile toplam maliyetimiz 17.5 milyon lira yapar. Yani daire başına maliyetimiz 1.7 milyon liranın üzerinde. Zaten bu da sürekli artıyor. Yani böyle bir hesap var ortada. Ayrıca bulduğunuz arsa her zaman istediğiniz gibi bir inşaata müsait olmuyor” diyor.

Tellioğlu, kamu arazilerinin bile çok yüksek fiyata satıldığını anlatıyor. Tellioğlu, bu noktada arsa maliyetinin artık inşaatlarda çok önemli bir ağırlığa sahip olduğunu belirtiyor.

Güçlü talep devam ediyor

Artık az sayıda inşaat yapıldığının altını çizen Aydın Köse, devam eden inşaatlardaki daireler için yoğun bir taleple karşılaştıklarını vurguluyor. Köse, „Yapılan inşaatlarda çoğu zaman daire sahipleri belli. İnsanlar kentsel dönüşüm gibi sebeplerle yeniledikleri daireler için onlarca taleple karşılaşıyor. O evleri almak isteyen çok sayıda kişi var. İnşaatın başında 500-600 bin lira olan bedeller şimdi 2-3 milyonu aşıyor ama yine de almak isteyenler var” şeklinde konuşurken Şişli’de yeni bina yapan Oktay Açıkgöz ise binadaki dairelerin hepsini birden satın almak isteyenlerin bile olduğunu anlatıyor. Talebin sürekli arttığına dikkat çeken Açıkgöz, „Uygun ve maliyeti az arsa olsa belki bu yoğunluk olmayabilir” diye konuşuyor.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Dört AB ülkesinden dev enerji projesi

Almanya, Hollanda, Belçika ve Danimarka, Avrupa’nın yeşil dönüşümünü hızlandırmak ve Rusya’ya olan enerji bağımlılığına son verilmesine yardımcı olmak için Kuzey Denizi’ndeki rüzgâr enerjisi kapasitesini 2050 yılına kadar 10 katına çıkarmak için yeni bir projeyi hayata geçirmeyi planlıyor.

Söz konusu dört ülke, kapasitelerini 2030’a kadar dört kat artırarak 65 gigavata, 2050’ye kadar da 10 misline çıkararak 150 gigavata çıkarmayı amaçlıyor.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, „Bu, Avrupa Birliği’nde iklim nötrlüğüne ulaşılması için gerekli olan tüm deniz üzeri rüzgârın yarısından fazlasını dört ülke olarak karşılayabileceğimiz anlamına geliyor“ dedi.

BTW 2021 Themenbilder
Fotoğraf: H. Baesemann/blickwinkel/imago images

2050 yılında ulaşılması hedeflenen 150 gigavatın 230 milyon haneye elektrik sağlaması amaçlanıyor. Böyle bir kapasite için en güçlülerinden 15 bin ila 20 bin rüzgâr türbini gerekiyor.

Yeni rüzgâr çiftlikleri dört ülkenin Kuzey Denizi sahili açıklarına kurulacak.

Proje için imzaların atıldığı etkinlik, Danimarka’nın Esbjerg limanında düzenlendi. Etkinlikte konuşan Frederiksen, söz konusu projenin Kuzey Denizi’ni „Avrupa’nın yeşil enerji fabrikası“ hâline getireceğini söyledi.

Etkinliğe Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Hollanda Başbakanı Mark Rutte, Belçika Başbakanı Alexander De Croo ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de katıldı.

DW,AP,AFP/CÖ,BK

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Esnaf enflasyonu nasıl hissediyor?

Son aylarda hızla artan enflasyonla beraber esnaf, sokaktaki ekonomik hareketin de ciddi oranda etkilendiğini belirtiyor. Buna göre artan girdi maliyetleri işletme süreçlerini zorlarken düşen alım gücü ile birlikte vatandaşın alışveriş alışkanlıkları da zorunlu olarak değişiyor. 

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan nisan ayı verilerine göre tüketici enflasyonu yıllık bazda yüzde 69.97’ye yükselmişti. Aynı dönemde üretici enflasyonunda yıllık artış ise yüzde 121.82 olarak açıklandı. Üretici enflasyonundaki aşırı artışın önümüzdeki aylarda tüketici enflasyonunda da kendisini göstermesi bekleniyor.

İstanbul esnafı maliyetlerin artmasından şikayetçi
İstanbul esnafı maliyetlerin artmasından şikayetçi Fotoğraf: Emre Eser/DW

DW Türkçe’ye konuşan esnaflar da maliyetlerdeki artışın ve vatandaşın alım gücündeki düşüşün kendini her geçen gün daha fazla hissettirdiğini söylüyor.

Enflasyondaki yükseliş neden durdurulamıyor?

To view this video please enable JavaScript, and consider upgrading to a web browser that supports HTML5 video

Bayrampaşa’da kebap dükkânı işleten 50 yaşındaki Remzi Dündar, geçen yıl 70 liraya aldığı etin bu yıl 150 liraya, 30 liraya aldığı kuyruk yağının 120 liraya, 4 liraya aldığı domatesin bu yıl 20 liraya, 100 liraya aldığı tüpün 280 liraya çıktığını ayrıca aylık 700 lira gelen elektrik faturasının da 1500 liraya çıktığını belirtiyor. Dündar, bu süreçte süt ürünlerinin 3 kat fiyat artışı yaşadığını dükkânda kullanılan bütün malzemelerde neredeyse haftalık maliyet artışı ile karşılaştığını belirtiyor.

Bayrampaşa'da kebap dükkanı işleten Remzi Dündar
Bayrampaşa’da kebap dükkanı işleten Remzi Dündar Fotoğraf: Emre Eser/DW

Aksaray’da 10 yıldır bakkal dükkânı işleten Recai Onay da artan girdi maliyetleri ve sürekli zamlanan fiyatlar yüzünden yakın döneme kadar açık tuttuğu manav tezgahını kaldırdığı söylüyor. Domates, salatalık ve yeşillik ürünlerinde çok hızlı fiyat artışları yaşandığını vurgulayan Onay, bölgedeki her bakkalın aynı zamanda manav tezgahının da bulunduğunu ama kısa süre önce tüm esnafın bundan vazgeçmeye başladığını anlatıyor.

Sucuk, salam, kaşar peyniri, tereyağı ve zeytin gibi ürünlerin son bir yılda yüzde 150’den fazla zamlandığını dile getiren Onay, „Bu durum bizim bütün işleyişimizi bozdu. Önceden etrafta çalışan bütün çalışanlar benden kahvaltılık alırdı. Zaten buradaki bakkalların çoğu böyle çalışıyor. İşleyişimizin önemli bölümü sabah olurdu. Yani kahvaltılık ürünlerinde artık günlük zamlar yaşanmaya başladı. Biz bu zamları kısmen uyguladık. Daha sonra müşteriler ayağını çekmeye başladı. Şimdi herkes evden getiriyor kahvaltılığını. Pahalı olduğu için bizden almıyorlar. Günde 100 kişiye kahvaltılık satıyordum belki şimdi bunun yarısına bile ulaşmak imkânsız“ ifadelerini kullanıyor.

Zeytinburnu-Topkapı hattında minibüs işletmeciliği yapan Sezgin Özkurt ise akaryakıt giderlerine dikkat çekiyor. Enflasyonun çok üzerinde bir maliyet yükü ile karşı karşıya kaldıklarını söyleyen Özkurt, taşıma ücretlerine zamlar yapılmasına rağmen akaryakıttaki artışın tün gelirlerini sildiğini aktarıyor.

Zeytinburnu-Topkapı hattında minibüs işletmeciliği yapan Sezgin Özkurt
Zeytinburnu-Topkapı hattında minibüs işletmeciliği yapan Sezgin Özkurt Fotoğraf: Emre Eser/DW

„500 liranın 100 lira kadar değeri yok“

Bayrampaşa Kocatepe’de taksi durağı işleten 70 yaşındaki Hakkı Özkurt da bu durumdan oldukça şikayetçi. Ulaşım ücretlerine yapılan zamların taşımacılıkla uğraşan esnafa bir katkı sağlamadığını vurgulayan Hakkı Özkurt, „Yakıt, vergiler ve araçların diğer masrafları ile kazançlar önemli ölçüde eridi. Ben önceden 100 lira kazanıyorsam bunun bir değeri vardı. Evet şimdi aynı işe 500 lira kazanıyorum ama 100 lirayla aldığım şeyleri alamıyorum. 500 liranın 100 lira kadar değeri yok. Yani geçmişteki 100 lira şimdiki 500 liradan çok daha iyiydi. Keşke öyle olsa“ diyor.

15 bin liradan 36 bin liraya…

Beyazıt bölgesinde sahaf dükkânı işleten 35 yaşındaki esnaf Nurullah Baydemir için son 1 yıl oldukça zorlu geçmiş. Kâğıt fiyatlarındaki artışın kitap piyasasını derinden etkilediğini aktaran Baydemir, özellikle üniversite öğrencilerinin bu konuda sancılı bir süreç yaşadığını anlatıyor. Baydemir’in verdiği örneklere göre geçen yıl bir hukuk fakültesi öğrencisinin ders kitabı 120 lirayken bu yıl aynı kitap 225 lira. Buna göre artış sadece ders kitapları ile sınırlı değil. 200 sayfadan az bir roman geçen yıl 20 liraya satılırken şu an aynı kitabı 50 liraya bulmak zor.

Beyazıt bölgesinde sahaf dükkânı işleten esnaf Nurullah Baydemir
Beyazıt bölgesinde sahaf dükkânı işleten esnaf Nurullah BaydemirFotoğraf: Emre Eser/DW

Baydemir, geçen yıl 2 bin adetlik bir kitap baskısının matbaadan 15 bin liraya çıktığını şimdi ise aynı baskının 36 bin lira olduğunu söylüyor.

Beyazıt'taki sahaflar, gelen müşteri sayısının azaldığını söylüyor
Beyazıt’taki sahaflar, gelen müşteri sayısının azaldığını söylüyor Fotoğraf: Emre Eser/DW

Durum neredeyse her esnaf için aynı. Haber için görüşlerine başvurduğumuz berber esnafı şampuan, krem, tıraş malzemeleri ve havlu gibi ürünlerin zamlanma hızına yetişemediğini, pastane esnafı ise ve un ve enerji fiyatlarındaki artışın daha ne kadar süreceğini bilmediğini anlatıyor. Esnafa göre girdi maliyetlerindeki ve işletme giderlerinde artışı müşterinin eskisi gibi karşılayabilmesi de pek mümkün gözükmüyor.

„Orta direk bitti“

İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği (İSTESOB) Başkanı Faik Yılmaz, yıllardır orta direk olarak tanımlanan kesimin esnafın en önemli müşteri grubu olduğunu ancak son zamanlarda bu kesimin önemli bir gelir kaybına uğradığını dile getirdi. Piyasada yaşanan sıkıntılardan hem esnafın hem de vatandaşın olumsuz etkilendiğini ifade eden Yılmaz, „Bu konuda hem vatandaşı rahatlatacak önlemler alınmalı hem de esnafa yeni destekler verilmeli. Vatandaş da esnaf da belirsizlikten önünü göremiyor. Bu durum herkesi kötü etkiliyor“ dedi.

„Artık öğrenciler dükkanıma gelemiyor“

Kebap ustası Remzi Dündar, maliyetlerdeki artış yüzünden artık yanında elaman çalıştıramadığını bu yüzden dükkanını eşi ile işletmeye çalıştıklarını dile getiriyor. Tüm giderleri bu dönemde en az seviyede tutmaya çalıştıklarını vurgulayan Dündar, şöyle devam ediyor:

„Mecburen tüm maliyetleri kısıyoruz. Bunu yapmak zorundayız. Ama ne yaparsak yapalım girdi maliyetlerindeki artışı ürünlere yansıtmak zorundayız. Ancak o zaman da müşteri zorlanıyor. Benim dükkanıma önceden her kesimden müşteri gelirdi. Öğrenci de gelirdi işçi de gelirdi. Sürekli ailesiyle gelen müşterilerimiz de vardı. Ama artık durum değişti. Öğrenci nasıl kebap yesin. Artık herkes kapıdan fiyat soruyor. ‚Şu fiyata olur mu‘ diyen var. İnsanların alım gücü gerçekten bitmiş durumda. Gelenden gidenden bu çok belli. İnsanların isteklerine davranışlarına yansıyor zaten.“

Ancak Dündar, bu süreçti belli bir kesimin de durumdan hiç etkilenmediğinin altını çiziyor. Buna göre daha önce maddi durumu iyi olan müşteriler artık daha da rahat alışveriş yapmaya devam ediyor.

Gelir eşitsizliği yüksek

TÜİK tarafından paylaşılan 2021 Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’na göre de Türkiye’de yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri 2021 yılında 37 bin 400 TL oldu. Araştırmaya göre bu gelirin en yüksek olduğu bölge 51 bin 765 ile İstanbul. Bu bölgeyi, 47 bin 595 TL ile İzmir bölgesi ve 46 bin 516 TL ile Ankara izledi. En düşük yıllık ortalama eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert geliri ise 18 bin 278 TL ile Van, Muş, Bitlis, Hakkâri bölgesinde gerçekleşti.

Türkiye’de en düşük 20’lik grupta yer alan kişilerin fert geliri ortalama 11 bin 427 lira olurken en yüksek 20’lik grupta yer alan kişilerin ortalama fert geliri 87 bin 366 lira oldu. Bu rakam İstanbul’da en yüksek 20’lik grupta 130 bin 325 liraya çıktı. İstanbul’da en düşük 20’lik grupta yer alan kişilerin ortalama geliri 15 bin 814 lira oldu. İstanbul bu makasla gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu bölge olarak öne çıkıyor.

„Önceden boşluk olmazdı“

Sahaf Nurullah Baydemir de kitap almaya gelenlerin artık çoğu zaman almadan döndüğünü, insanların fiyatları duyunca vazgeçtiğini belirtiyor. Baydemir, durumu şu sözlerle anlatıyor:

„Burası yıllardır hareketli olan bir çarşı. Hemen yanımız İstanbul Üniversitesi. Burada hareket çok. Şu dükkanların önünde önceden boşluk olmazdı. Şimdi dükkân sahipleri öylece kapıda bekliyor. Çünkü müşteri yok. Kimseyi boş bulamazdınız. Şimdi esnaf sıkıntıdan kendi arasında muhabbet ediyor her saat. Alım gücü düşünce, fiyatlar da artınca müşteri hareketi çok azaldı.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle