Güneşten korunmak için hangi önlemleri almalıyız?

Dikkat edilmediği takdirde güneş ışınlarının cilde pek çok zararı bulunuyor. Bunun için ışınların dik açıyla düştüğü saat diliminde güneşten kaçınmak, koruyucu krem kullanmak, uygun kıyafet tercihi ve gözlük takmak gibi tedbirler hayli önemli.

Yaz geldi. Güneş tüm yakıcılığıyla ışıldıyor. Dünya’nın ışık ve ısı kaynağı güneş, aynı zamanda kimi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Öyle ki iş cilt kanserine kadar varabiliyor. Bu olumsuz etkilerden uzak durmak için çeşitli önlemler almak gerekiyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hamidiye Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlkin Zindancı, güneşten korunmak için izlenmesi gereken yolları TRT Haber’e anlattı.

Ciltte güneşe karşı blokaj oluşturulmalı

Güneşe karşı her insanın duyarlılığı farklı. “Herkes güneşten aynı derecede etkilenmez” diyen Prof. Dr. Zindancı sözlerini, “Özellikle çocuklar ve yaşlılar, açık ten-göz-saç rengine sahip kişiler güneşe her zaman daha duyarlıdır. Esmer tenli birine göre bu grup her zaman daha fazla etkileniyor. Daha fazla korunmaları gerekiyor” şeklinde sürdürüyor.

Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için ilk kural Prof. Dr. Zindancı’ya göre şu:
“Etkili olduğu saatte güneşten kaçınmak çok önemli. Bu da güneşin dik açılarla geldiği 11.00-15.00 saatleri arası. Bunu özelikle belirtmek lazım. Bu saatlerden kaçınacağız.”

Prof. Dr. Zindancı’nın dikkat çektiği bir diğer ayrıntı ise blokaj:

“Blokajı öncelikle kıyafetlerle oluşturabilirsiniz. Öncelikle güneşe karşı hassas olan kişilerde bunu muhakkak belirtmek lazım. Giysiler çok kalın olmayan, ışığı yansıtacak tarzda açık renkli, gevşek uzun kollu olabilir. Şapka, gözlük hatta şu aralar maske bile güneşten koruyor.”

Güneş koruyucu krem kullanmak şart

Bir diğer korunma yöntemi ise dermatoloji uzmanlarının önemle üzerinde durduğu koruyucu kremler… Koruyucu ürünler fiziksel ve kimyasal olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Prof. Dr. Zindancı bu ayrımın ne anlama geldiğini şöyle açıklıyor:

“Fiziksel koruyucular içlerinde kimyasal maddeyi en az barındıran, daha çok bariyer oluşturan ürünler. Özellikle yaşlılar, çocuklar ve hamilelerde bunun kullanılmasını tercih ediyoruz. Diğer ürünler ise kimyasal diye geçiyor ama yine bunlar da pek çok testten geçen ürünler. Yine zararlı olmayan maddelerden elde ediliyor.”

30 faktör ve üstü koruyucu krem önerisi

Güneş koruyucularını satın alırken ve kullanırken dikkat edilmesi gereken birtakım detaylar var. Koruyucu ürünlerin hem ultraviyole A hem de ultraviyole B’ye karşı etkili olması gerekiyor. Bir diğer detayı ise Prof. Dr. Zindancı şöyle anlatıyor:

“SPF (sun protectin factor) 30 faktör ve üzeri olmalı. Burada marka önemli değil. Testleri yapılmış, bilindik ve geçerliliği kabul edilmiş markalardan alınmalı. Yine bunun cilt tipine uygun olmasını öneriyoruz. Akneli ciltler için çok yağlı olmayan ürünler, kuru ciltler için de nemlendirici içerikleri olduğu belirtilenler… Bir de tabii ürünün raf ömrü önemli. Açık olmayan iki-üç yıllık raf ömrü olan ürünler tercih edilmeli. Açık ürünlerin ise bir yıl daha kullanılacağı kabul edilir. Uygun şartlarda saklandıysa rengi, kokusu, akışkanlığı ve kıvamı değişmediyse bu güneş koruyucuların kullanılması söz konusu olabilir.”

Bronzlaşmaktan kaçınmak gerek

Yaz aylarında sıkça kullanılan ürünlerden biri de bronzlaştırıcılar. Ancak bronzlaşmak ve bunun için bazı ürünler kullanmak dermatoloji uzmanları tarafından kesinlikle önerilmiyor. Prof. Dr. Zindancı, “Zaten güneşin zararlı etkilerinden kaçmaya çalışıyoruz. Mümkünse bronzlaşmaktan kaçının. ‘O zaman D vitamini nasıl alacağız?’ diyorlar. Güneş koruyucular zaten öyle yüzde yüz korumuyor. Koruyucuya rağmen bizim maruz kaldığımız güneş, bir miktar D vitamini sentezine izin veriyor. Biz bir de bunu kol iç yüzü gibi daha nadir güneş gören yerlerden günlük 10-15 dakika güneşte kalarak alabiliyoruz” diyor.

Güneşin etkilerinden bazı bölgeleri özellikle korumamız gerekiyor. Yüz, göğüs, kulak kepçeleri, el sırtı ve erkeklerde dökülen saçların olduğu bölgeler gibi… Çünkü bu bölgeler aynı zamanda cilt kanserlerinin de en fazla görüldüğü yerler.

Güneş yanıklarına karşı ne yapılmalı?

Güneş yanıklarına ve lekelerine karşı yapılması gerekenler de önemli. Doç. Dr. Zindancı’nın bu noktadaki önerileri ise şöyle:

“Güneş yanığı sonuçta medikal acil bir durum. O bölgede bir reaksiyon oluşuyor. Biraz normalin üzerinde güneş, o bölgede bazı süreçleri başlatıyor. Bu gibi durumda kişinin yapması gereken hemen o bölgeyi biraz serinletme, suya tutma, üzerine nemlendirici bir şeyler sürme olabilir. Diş macunu ve şampuan gibi şeyler sürülmemeli, varsa ağrı kesici alınabilir. Onun haricinde basit yara kremleri kullanılabilir. Ama yanıt alınamıyorsa medikal tedavi öneriyoruz.”

Güneş lekeleri uzun sürede oluşuyor

Günümüzde çok sayıda insanın muzdarip olduğu bir başka konu ise güneş lekeleri… Ancak güneş lekeleri daha farklı gelişiyor. Öncelikle güneş yanığı hemen gelişirken lekeler tam tersi uzun süre güneşten korunmayan insanlarda meydana geliyor. “Bu lekeler güneşin uzun yıllar içinde biriktirici etkisine bağlıdır. Biriktirici etki süresi uzadıkça leke oluşuyor. Lekeler güneş hasarı bulgusudur” diyen Prof. Dr. Zindancı sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Bu biraz cilt tipiyle de alakalı. Herkeste güneş lekesi olmaz. Esmer tene doğru gittikçe leke kolaylaşır. Lekelerde sigaranın ve hormonların da etkisi var. Ama bu lekelerin oluştuğu alanlar, kronik hasarın ve kanser riskinin en fazla arttığı alanlardır.”

Mine Yagıcı Çiftci
Kaynak: TRT Haber
https://www.trthaber.com/haber/saglik/gunesten-korunmak-icin-hangi-onlemleri-almaliyiz-695377.html

İklim değişikliği turizmi tehdit ediyor

Suların yuttuğu kumsallar, kavurucu sıcaklar, kasırgalar, karsız kalan kayak pistleri… Turizm sektörü, iklim değişikliğinden kaynaklanan ciddi sorunları yavaş yavaş hissetmeye başladı.

İklim değişikliğinin sonuçlarını yakından görmek istiyorsanız, Mallorca’nın en gözde plajı Es Trenc’e gitmeniz yeterli. Burada bir zamanlar diktatör Franco’nun inşa ettirdiği sığınakların varlığı, uzun yıllar boyunca neredeyse hiç fark edilmedi. Çünkü kum tepeciklerinin arasında adeta kayboluyorlardı. Bugünse kumsalın tam ortasında kalan bu yapıları, uzak mesafeden bile rahatlıkla görmek mümkün. Bilim insanları bu rüya sahilin, yükselen deniz seviyesi nedeniyle 1979’dan bu yana yer yer 40 metreye kadar daraldığını tespit etti. Üstelik bu durum, adada münferit bir vaka değil. Küresel ısınma mevcut şekilde devam ederse düzinelerce plaj, sular alında kalarak yok olacak.

Kumsal kaybına rağmen rekor turist

Alman Federal Çevre Ajansı’nın, iklim değişikliğinin turizm üzerindeki etkileri üzerine yaptığı araştırmanın koordinatörü Thomas Dworak, „Akdeniz’de büyük bir toprak kaybından söz ediyoruz“ diyor. Mallorca gibi geçimini büyük ölçüde plaj ve güneş turizminden sağlayan bir ada için bu durum hayli endişe verici. Ancak plaj şeritlerinin yok olmaya başlaması, henüz turizm işletmecilerinin cirolarına yansımadı. Mallorca’yı rekor bir yaz sezonu bekliyor. Mevcut rezervasyonlara bakılırsa 2022 yılında adayı her zamankinden daha fazla turist ziyaret edecek.

„İnsanların seyahat davranışlarının iklim değişikliği nedeniyle gerçekten değiştiğine dair henüz çok az kanıt var. Turizm endüstrisine yönelik uyarılar yıllardır yapılıyor olsa da, somut etkileri kanıtlayan sadece birkaç çalışma mevcut“ diyen Dworak, „Birçok Avrupalı, alışkanlıklarının esiri olmuş durumda. 20 yıldır yaz tatillerinde İtalya’ya giden insanlar, gelecek yıllarda da bunu yapmaya devam edecek“ saptamasını yapıyor. Temmuz ayının başında Dolomitler’de meydana gelen ve on bir kişinin ölümüne yol açan buzul kazası gibi olayların daha ziyade kısa vadeli bir caydırıcı etkisi olduğu anlaşılıyor.

Şimdiye kadarkiler yerel olumsuzluklar

Viyana Modul Üniversitesi’nde sürdürülebilir turizm profesörü olan Dagmar Lund-Durlacher, şu ana kadarki çevre ve iklim kaynaklı olumsuzlukların çoğunlukla yerel bazda kaldığına dikkat çekiyor: „Eğer aynı bölgelerde sürekli sel ya da çığ felaketleri yaşanırsa, bu durum oradaki turizmi de etkileyecektir. Ancak şu ana kadar bunlar münferit olaylar olduğu için böyle bir durum söz konusu olmadı.

İklim değişikliğinden en çok etkilenenlerin başında kayak turizmi geliyor. Zira artan sıcaklıklar, karların daha hızlı erimesine yol açıyor. Thomas Dworak, „İklim değişikliği ile turizm arasındaki bağlantının kanıtlanmasının en muhtemel olduğu alan kış turizmi. Çünkü bir bölgede birkaç yıl üst üste kar yağmazsa, kayak tatilcileri bir daha oraya gitmez“ ifadesini kullanıyor.

Bu durum halihazırda özellikle Alp dağlarında gözlense de modern teknoloji sayesinde şimdilik gizlenebiliyor. Güney Tirol bölgesinin turizmden sorumlu meclis üyesi Arnold Schuler, „Yapay kar çoğu durumda imdada yetişiyor. Ancak bunun da sınırları var. Zira yapay kar üretimi belirli bir sıcaklığa kadar mümkün olabiliyor. Küçülen buzul alanları nedeniyle artık tüm yıl boyunca kayak yapmanın mümkün olmadığı bölgeler var“ şeklinde konuşuyor.

Turizm bölgeleri için büyük sorunlar

Uzmanların yıllardır öngördüğü gibi su kıtlığı ve aşırı sıcaklar da tatil bölgelerini cazip olmaktan çıkarabilir. Dünya Turizm Örgütü, henüz 2008 yılında sektörün değişen iklim koşulları karşısındaki kırılganlığı konusunda uyarıda bulunmuştu. Orman yangınları, yeni bulaşıcı hastalıklar, biyolojik çeşitlilik kaybı, artan deniz sıcaklıkları nedeniyle denizanası istilası… Bu ve benzeri gelişmeler, geleneksel turizm bölgeleri için büyük sorunlara yol açabilir. Bunun sonucunda belki daha kuzeydeki turizm bölgelerinin cazibesi artabilir.

Dagmar Lund-Durlacher, „Sıcaklar nedeniyle artık yaz aylarında Akdeniz’e gitmeyen insanlar olabilir. Bu her ne kadar şu an için kitlesel bir eğilim olmasa geleneksel turizm bölgelerinin, değişen koşullara uyum sağlaması çok fazla zaman almamalıdır. Aksi takdirde turistler burulardan uzak durmaya başlayacaktır“ uyarısını yapıyor. Örneğin Yunanistan’da su tedariki sorunu çözülemezse ya da Almanya’nın kuzeyindeki Sylt adasında birkaç metre kıyı şeridi kaybedilirse, buralardaki turist sayısının azalması kaçınılmaz olacak. Bu durumda söz konusu bölgelerde turizmden geçinen birçok insan, orta vadede başka işlere yönelmek zorunda kalacak.

Kaynak: Deutsche Welle

https://www.dw.com/tr/i̇klim-değişikliği-turizmi-tehdit-ediyor/a-62501120

Biyoçeşitliliğinin korunması hayati öneme sahip

Milyonlarca canlı türünün nesli büyük tehdit altında. Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi’nin hazırladığı raporlar, yabani türlerin ekosistemler ve insanlar için yaşamsal öneme sahip olduğunu gösteriyor.

„Dünya nüfusunun neredeyse yarısı, yabani türlerin kullanımına bel bağlamış durumda. Bu, çoğu insanın düşündüğünden çok daha önemli bir konu“ diyor Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi Eş Başkanı John Donaldson.

2012 yılında BM Çevre Programı bünyesinde kurulan ve merkezi Almanya’nın Bonn kentinde bulunan IPBES’in son raporlarına, yaklaşık 400 uzman ve bilim insanının yanı sıra yerli toplulukların temsilcileri de katkıda bulundu. Bu kapsamda binlerce bilimsel kaynak değerlendirildi ve raporlar bu hafta Konsey’e üye 139 devlet tarafından kabul edildi.

Altıncı kitlesel yok oluş ekosistemleri tehdit ediyor

Şu anda dünya genelinde yaklaşık bir milyon tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Ekosistemlerin sağlığı ister karada ister ormanlarda veya okyanuslarda olsun, her zamankinden daha hızlı ve dramatik şekilde bozuluyor. Bu durum, ekonomi ve refah düzeyinin temelini sarsıyor, insan sağlığını olumsuz etkiliyor ve dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşam kalitesini düşürüyor.

İnsan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle, dünya şu anda sanayi öncesi döneme kıyasla 2,7 santigrat derece daha sıcak. Halihazırda, nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan bazı türler, normal koşullara göre on kat daha fazla risk altında. Bazı araştırmacılar, şimdiden gezegenimizin tarihindeki „altıncı kitlesel yok oluştan“ bahsediyor. IPBES tarafından hazırlanan son raporlar da bu bulgular üzerine inşa edilmiş.

Deniz ve nehirlerdeki balıklar, böcekler, mantarlar, algler, yabani meyveler, ormanlar ve kuşlar; kısacası tüm yabani türler, ekosistemler ve insanlar için hayati bir önem arz ediyor. BM’in biyoçeşitlilik araştırmasını kaleme alanlar, tüm bunları sürdürülebilir bir şekilde kullanmanın, gelecek nesiller için de önemli bir görev olduğunu vurguluyor.

Yabani türler insanlara nasıl fayda sağlar?

Yabani türlerin korunması ve ekosistemlerinin varlığını koruyacak şekilde kullanılması, aynı zamanda milyonlarca insanın geçim kaynağının güvence altına alınması anlamına geliyor.

Örneğin, tüm gıdaların üçte ikisinin doğal üretim ve gelişimi çoğunlukla yabani tozlayıcılara bağlı. Yabani bitkiler, mantarlar ve algler, dünya nüfusunun beşte birinin gıdasının önemli bir bölümünü oluşturuyor. Özellikle düşük gelir seviyesindeki insanların büyük bir kısmının beslenmesi ve geçimi, doğrudan yabani türlere bağımlı durumda.

Dünya genelinde yabani ağaç türlerinin kullanımı, çok önemli bir gelir kaynağı. Aynı zamanda, iki milyardan fazla insan, yemek pişirmek için oduna ihtiyaç duyuyor. Ancak kereste endüstrisi büyük ölçüde sürdürülemez bir yapıya sahip. Her yıl yaklaşık beş milyon hektar orman, ağaç katliamı nedeniyle yok oluyor.

Diğer yandan insanlar tarafından hasat edilmeyen, yenmeyen veya işlenmeyen yabani türlerin faydaları da azımsanmayacak düzeyde. Tüplü dalış, kuş gözlemciliği, foto safariler veya vahşi türleri gözlemlemeye odaklanan diğer açık hava etkinliklerini de kapsayan doğa turizmi, 2018 yılında 120 milyar dolarlık bir pazar haline geldi. Milli parklar ve doğa koruma alanları, pandemiden önce dünya çapında yılda sekiz milyar ziyaretçi çekiyor ve bu sektörde faaliyet gösterenler yılda toplam 600 milyar dolara yakın gelir elde ediliyordu.

Karar vericiler bakış açılarını değiştirmeli

Bilim insanları, siyasi ve ekonomik kararlarda doğaya verilen değerin küresel biyoçeşitlilik krizinde çok önemli bir faktör olduğunu söylüyor. Çoğu zaman kararlar ekonomik mülahazalar temelinde alınıyor. Ancak bilim insanları, bunların doğadaki değişikliklerin insanların yaşamlarını nasıl etkilediğini göz ardı ettiğini belirtiyor. Örneğin, siyasi kararlar genellikle kısa vadeli kazançlara ve ekonomik büyümeyi ölçmek için gayri safi yurtiçi hasıla gibi değerlere odaklanıyor. Ancak karar sürecinde insanların ve kaynakların sömürülüp sömürülmediği, uzun vadeli etkileri ve sosyal adalet gibi faktörler genelde dikkate alınmıyor.

Raporlardan birinin eş müellifi olan Dr. Patricia Balvanera, „Birbiriyle bağlantılı bu değerlerin, karar alma sürecine dahil edilmesi için kalkınma ve yaşam kalitesi gibi terimlerin yeniden tanımlanmasının yanı sıra insanların birbirleriyle ve doğayla olan çoklu ilişkilerinin çerçevesinin çizilmesi gerekmektedir“ diyor.

Suşi furyasından orkinos popülasyonunun artmasına…

Dünya Biyoçeşitlilik Konseyi Eş Başkanı John Donaldson ise, „Bunu doğru yaparsanız, sadece sürdürülebilirlik artmakla kalmaz, aynı zamanda aşırı sömürülen stokların geri kazanılması da mümkün olur“ diyor. Donaldson, suşi furyası nedeniyle 1980’lerden bu yana nesli tükenmek üzere olan mavi yüzgeçli orkinos (ton) balığını buna örnek gösteriyor.

Sivil toplum kuruluşlarının kararlılığı, avlanma sezonunun kısaltılması, avlanabilecek asgari balık boyutunun artırılması, avın izlenmesi ve kontrolüne yönelik daha iyi araçların yanı sıra yıllık avlanma kotalarında bariz bir azalmaya gidilmesi sayesinde orkinos popülasyonu yeniden artmaya başladı.

Ancak bilim insanları, teknolojik ilerlemenin sürdürülebilirlik için iki ucu keskin bir bıçak olduğunu da söylüyor. Zira teknolojinin gelişmesi, gelecekte doğal kaynakların daha hızlı ve yoğun olarak kullanılmasını ve tüketilmesini sağlayacak. Aynı zamanda ileri teknoloji sayesinde, ürünleri daha verimli şekilde üretme ve daha az atık oluşturma potansiyeli de mevcut olacak.

Kaynak: DW – Deutsche Welle

„Dünyada 800 milyondan fazla kişi açlık çekiyor“

Almanya merkezli Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü (Welthungerhilfe), bugün açıkladığı yıllık raporunda silahlı çatışmalar, iklim değişimi ve az gelişmişliğin dünyada açlık çekenlerin sayısını artırdığına dikkat çekti. Son verilere göre dünya genelinde açlık çekenlerin sayısının 811 milyona yükseliğı kaydedilen raporda, gıda ve tedarik fiyatlarında da patlama yaşandığı vurgulandı. Ukrayna’daki savaşın gıdaya ulaşımı daha da zorlaştırdığı belirtilen raporda, Rusya’nın saldırıları nedeniyle tahıl ihracatının sekteye uğradığıanlatıldı.

Raporun küresel gıda durumunun çarpıcı bir şekilde gösterdiğini söyleyen Örgüt Başkanı Marlehn Thieme, rakamların dünyaya bir uyanış çağrısı niteliğinde olduğunu ifade etti. Gıdada durumun kötüleşeceğinin korona pandemisi ve Ukrayna’daki savaş öncesinde de işaretleri olduğunu belirten Thieme, ancak uluslararası toplumun erken uyarılara rağmen harekete geçmekte başarısız olduğu eleştirisini getirdi.

Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü Başkanı Marlehn Thieme
Dünya Açlıkla Mücadele Örgütü Başkanı Marlehn Thieme Fotoğraf: Jörg Carstensen/picture alliance/dpa

Açlıkla mücadelenin 2014 yılından beri gerilediği belirtilen raporda, gıda fiyatlarının 2021 yılında yüzde 28 arttığı ve Ukrayna savaşı sonrası ise daha da tırmandığı vurgulandı. Durumun en kötü olduğu ülkelerin ise Yemen, Afganistan ve Güney Sudan olduğu, Madagaskar ve Afrika’nın doğusundaki ülkelerde de kuraklık ve iklim krizinin yıkıcı etkileri yüzünden açlık çekildiği vurgulandı.

„G7’nin tek seferlik yardımı yetmez“

Gelişmiş sanayi ülkelerinin oluşturduğu G7’nin açlıkla mücadeleyi gündemlerinin üst sırasına koymasını memnuniyetle karşıladıklarını söyleyen Thiemen, ancak G7 ülkelerinin tek seferlik olmak üzere anlaştığı 4,5 milyar dolarlık yardım yerine dünyada buna ek olarak 2030 yılına dek 14 milyar dolara ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

Thiemen, ancak bu şekilde 500 milyon kişinin açlıktan kurtarılması hedefine ulaşılabileceğini kaydetti. Aynı zamanda gıda sisteminde de temel değişiklikler yapılması gerektiğini vurgulayan Thiemen, „Gıda ancak tarladan tabağa gelinceye kadar ekolojik, sürdürülebilir ve sosyal olarak kabul edilebilir koşullarda üretilirse açlıkla mücadele edilebilir“ ifadelerini kullandı.

„Putin açlığı silah olarak kullanıyor“

Öte yandan Almanya Kalkınma Bakanı Svenja Schulze de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i Ukrayna’daki savaşta gıdaya ulaşımı stratejik hedefler için kullanmakla suçladı. Schulze, Berlin’deki RBB-Inforadio’ya yaptığı açıklamada, „Putin’in açlığı bir savaş silahı olarak kullandığı görülüyor. Buğday sevkiyatının yapımaması için kasıtlı olarak Ukrayna’daki limanları bombalıyor“ dedi.

dpa/epd/AFP/HS,EC

Kaynak: DW – Deutsche Welle

„Üç ayda 71 milyon kişi daha yoksulluğa itildi“

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı yeni rapora göre gıda ve enerji fiyatlarındaki artış nedeniyle Mart 2022’den beri dünya genelinde 71 milyon kişi daha yoksulluğa itildi. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) raporunda bu insanların yaklaşık 51 milyon 600 bininin, günde 1,90 dolar (yaklaşık 32 lira) ya da daha az gelirle, 20 milyonunun ise günde 3,20 dolar (yaklaşık 55 lira) gelirle hayatını sürdürmeye çalıştığı yer alıyor.

Toptan sübvansiyon yerine hedefli nakdi yardım
UNDP sorunla baş etmede, „hanelere hedef gözeterek para transferinde bulunmanın toptan enerji sübvansiyonlarından daha adil ve daha uygun maliyetli olduğunu“ açıkladı. Toptan yapılan sübvansiyonlar arasında Almanya’daki gibi geçici olarak enerji vergilerinin ya da benzinin fiyatının düşürülmesi yer alıyor. UNDP bu tür uygulamaların, „kısa vadede“ yoksullukla mücadelede olumlu etkileri olsa dahi uzun vadede eşitsizliği ve iklim krizini daha da artıracağını açıkladı. Rapora göre enerji sübvansiyonları toplumdaki eşitsizliğe bağlı olarak orantısız bir biçimde dağılıyor ve bu desteklerin yarısından fazlası toplumun en zengin yüzde 20’lik kesimine gidiyor. Hedef gözeterek yapılan nakdi para yardımları ise toplumun yüzde 40’lık en yoksul kesimine ulaşıyor.

Raporda merkez bankalarının enflasyonla mücadelede faiz yükseltmesinin de yaratacağı riskler konusunda uyarıda bulunuldu. UNDP faiz artırımının, „resesyonun sebep olduğu yoksulluğu tetikleme riski“ taşıdığını bu durumun da krizi daha da kötüleştirerek, dünya genelinde yoksulluğu hızlandırabileceğini ve derinleştirebileceğini ifade etti.

„Dün alabildikleri gıdaya bugün erişemiyorlar“
Hazırlık sürecinde 159 ülkenin incelendiği raporda durumun en kritik olduğu bölgeler arasında Balkanlar, Hazar Denizi bölgesi ve özelde Sahel olmak üzere Sahra Altı Afrika sayıldı. UNDP Başkanı Achim Steiner, „Beklenmedik fiyat artışları dünya genelinde birçok insan için, dün satın almaya güçlerinin yettiği gıdanın bugün ulaşılabilir olmaması demek“ diye konuştu. Steiner, „Hayat pahalılığı krizi, nefes kesici bir hızla milyonlarca insanı yoksulluğa ve hatta açlığa itiyor ve böylelikle toplumsal huzursuzluğun artma tehlikesi günbegün büyüyor“ dedi.

UNDP raporuna göre fiyat artışlarından en çok etkilenen ülkeler Ermenistan, Özbekistan, Burkina Faso, Gana, Kenya, Ruanda, Sudan, Haiti, Pakistan, Sri Lanka, Etiyopya, Mali, Nijerya, Sierra Leone, Tanzanya ve Yemen.

Yaşanan krizin nedenleri arasında korona pandemisinin ekonomik sonuçları, Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaş ve Ukrayna limanlarının Rus işgali altında olması nedeniyle tahıl ihracatının engellenmesi sayıldı.

UNDP ayrıca kalkınmakta olan ülkelerin devlet borçlarında faiz ödemelerinin iki yıl süreyle ertelenmesini istedi.

DW,dpa,AFP / EC,ET

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Avrupa’da su krizi tırmanıyor

Aşırı su tüketimi, azalan yağmurlar, kuruyan tatlı su kaynakları… İklim değişikliği, Avrupa’daki gündelik hayatı da olumsuz etkilemeye başladı. Giderek daha fazla insan, aşırı sıcak hava dalgalarının, uzun kuraklık dönemlerinin ve artan su tüketiminin sonuçlarını yakından hissediyor. Özellikle yaz mevsiminin çok sıcak geçtiği güney Avrupa ülkelerinde alarm zilleri çalıyor.

Hızla azalan içme suyu kaynaklarını güvence altına almak isteyen politikacılar, su tüketimini azaltmak için bazı kısıtlamaları da içeren tedbirlere başvuruyor. Merkezi Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da bulunan Avrupa Çevre Ajansı’nda su uzmanı olarak görev yapan Dr. Nihat Zal „Meselenin bir boyutu kuraklık. Diğer boyutu ise mevcut su kaynaklarını ne kadar tükettiğimiz“ diyor.

Avrupa çapında özel hanelerin su tüketimi, genel tüketimin sadece yüzde 9’u oluşturuyor. Yaklaşık yüzde 60 ile tarım alanındaki tüketim başı çekiyor.

İtalya
İtalyaFotoğraf: Mauro Ujetto/NurPhoto/picture alliance

İtalya’da su sıkıntısı tarımsal üretimi olumsuz etkiliyor

Su krizinde durumun şu anda en dramatik olduğu bölge Kuzey İtalya. Ülke son 70 yılın en şiddetli kuraklığını yaşıyor. Giderek azalan tatlı su stokları nedeniyle bazı yörelerde acil durum ilan edildi. Suyun mümkün mertebe tasarruflu kullanılması için 100’den fazla yerel yönetim, halka çağrı yaptı. İtalya hükümeti de su kriziyle mücadele için ilk etapta 36 milyon euro bütçe ayırdı.

Aylardır yağmur yağmaması nedeniyle Dora Baltea ve Po nehirlerindeki su seviyesi yüzde 15’e kadar geriledi. Avrupa’nın en önemli tarım alanlarından biri olan bölgede, tarımsal üretimin yüzde 30’u kuraklık tehdidi altında. Sesia nehri çevresindeki meyve ağaçlarının sulanması yasaklandı. Eldeki kısıtlı su rezerviyle hiç değilse pirinç hasadının kurtarılması amaçlanıyor.

Sessia Nehri kuruyor
Sessia Nehri kuruyorFotoğraf: Andrea Carrubba/AA/picture alliance

Verona belediye başkanı, geçen hafta sonundan itibaren bahçelerin ve spor alanlarının sulanmasını, araba ve avluların yıkanmasını, süs ve yüzme havuzlarının doldurulmasını ağustos ayının sonuna kadar yasakladı. Sebze bahçeleri ise sadece geceleri sulanabilecek. Pisa’da içme suyunun bundan böyle sadece „evsel kullanım ve kişisel hijyen için“ tüketilmesine izin veriliyor. Bu kısıtlamaya uymayanların 500 euroya kadar idarî para cezası ödemeleri öngörülüyor. Milano’da da tüm süs havuzları ve dekoratif amaçlı çeşmelerin suyu kesildi.

Milano'da da tüm süs havuzları ve dekoratif amaçlı çeşmelerin suyu kesildi. Fotoğraf Verona'dan.
Milano’da da tüm süs havuzları ve dekoratif amaçlı çeşmelerin suyu kesildi. Fotoğraf Verona’dan.Fotoğraf: bestravelvideo/robertharding/picture alliance

Castenaso kasabasının belediye başkanı, su tasarrufuna yönelik önlemler kapsamında bir adım daha ileri giderek kuaförlerin, müşterilerinin saçlarını iki kez yıkamasını yasakladı. 16 bin nüfuslu kasabada sadece on kuaför salonu mevcut.

Portekiz’de içme suyunu güvenceye almak için tasarruf

2022’nin son derece kurak bir yıl olabileceği uyarılarını kış aylarından itibaren ciddiye alan Portekiz hükümeti, şubat ayında hidroelektrik santrallerinin kullanım süresini haftada iki saate düşürdü. Ocak ayında bile son derece düşük seviyede olan baraj göllerinden, tarlaların sulanması için su çekilmesi de yasaklandı. Böylece yaklaşık on milyon nüfuslu ülkenin temel içme suyu tedariki, önümüzdeki iki yıl için güvence altına alındı.

Portekiz'de orta kesiminde tekneler
Portekiz’de orta kesiminde teknelerFotoğraf: CARLOS COSTA/AFP/Getty Images

Ülkenin güneyindeki Silves, Lagoa ve Portimão kasabalarındaki yaklaşık 1800 çiftliğin su tedariki için bir acil durum planı devreye sokularak bazı mahsullerin sulanması yarıya indirildi. Portekiz Çevre ve İklim Koruma Bakanı Duarte Cordeiro, mevcut tedbirlere rağmen ülkenin gelecekte kısıtlamalar ve daha yüksek su maliyetleri ile yaşamak zorunda kalacağını vurguladı. Duarte, özel sektörü de bu yönde yatırımlar yapmaya çağırdı.

Avrupa Çevre Ajansı’ndan Dr. Nihat Zal, verimliliği artırmak ve para tasarrufu sağlamak için bazı basit önlemler alınabileceğini düşünüyor: „Su kaynağından, örneğin bir gölden sanayi bölgesine aktarılan tatlı suyun ortalama yüzde 25’i kayboluyor. Su altyapısını daha verimli hale getirmek, büyük tasarruf potansiyeli taşıyor.“

İspanya’da tarım alanlarının üçte ikisi çölleşme tehdidi altında

Kuraklığın pençesindeki ülkelerin başında gelen İspanya’da, tarım alanlarının üçte ikisi çölleşme tehdidi altında. İspanya Meteoroloji Kurumu’nun kayıtlarına göre, bu yıl ülke tarihindeki en kurak ikinci kış mevsimi yaşandı. Bu nedenle hükümet, henüz şubat ayının başlarında sert önlemleri devreye soktu. Katalonya’daki pek çok yerleşim biriminde aylardır düzenli su kesintileri uygulanıyor. Ayrıca arızalı su boruları da hızla onarılıyor. Böylece yaklaşık yüzde 25 oranında su tasarrufu sağlanması hedefleniyor.

İspanya'da 30 yıl önce baraj sularının altında kalan Acerado köyü kuraklıkla birlikte yeniden görünür hale geldi.
İspanya’da 30 yıl önce baraj sularının altında kalan Acerado köyü kuraklıkla birlikte yeniden görünür hale geldi.Fotoğraf: Emilio Morenatti/AP/picture alliance

İspanya, AB’nin üçüncü en büyük tarım ürünleri üreticisi konumunda. Tatlı suyun en az yüzde 70’i tarımda kullanılıyor. DW’ye konuşan Greenpeace İspanya temsilcilerinden Juan Barea „Talep artmaya devam ediyor. Su tasarrufuna yönelik önlemler almak yerine, İspanya’nın Norveç veya Finlandiya kadar su rezervine sahip olduğunu iddia ediyoruz. Oysa gerçekte Kuzey Afrika seviyesindeyiz“ diyor.

Halihazırda ülkedeki tarım alanlarının çoğunda, yüksek verimli damla sulama tekniği kullanılıyor. Ancak bunun en az yüzde 20’si sürdürülemez yöntemlerle yapılıyor.

Avrupa Çevre Ajansı’ndan Dr. Nihat Zal’a göre, su krizleriyle etkin mücadele için, kısa vadeli kriz yönetimine odaklanmaktan vazgeçip, uzun vadeli planlamalara ağırlık verilmeli: „Bu, su kullanımında daha fazla verimlilik, ileriye dönük risk yönetimi ve gelecekteki muhtemel krizlere hazırlık anlamına geliyor. Aynı zamanda iklim değişikliğine sadece hükümet düzeyinde değil, bireysel ve yerel düzeyde de uyum sağlamak gerekiyor.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Küresel Medya Forumu’nda gündem: Kriz döneminde gazetecilik

Küresel olanlar da dahil, krizler artık bir istisna değil. Artık krizler normal durum haline geldi. İklim değişikliği, türlerin yok olması, artan eşitsizlik, pandemi ve savaş arka arkaya değil, üst üste geliyor, karşılıklı olarak birbirlerini güçlendiriyor, kapsamlı bir tehdit alanı oluşturuyorlar. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile birlikte kurşun yağmuru altında insanların hayatlarını kaybetmelerinin yanı sıra kıtlık baş gösteriyor, küresel ekonomi zorluk yaşıyor, göç artıyor. Bu krizlerin tam ortasında da gazeteciler yer alıyor. Bir muhabir olarak, kanaat oluşturan bir kişi olarak ve genellikle de saldırıların hedefi olarak.

Deutsche Welle (DW) Genel Müdürü Peter Limbourg, „Bu bağlamda, Küresel Medya Forumu, (Global Media Forum) bu yıl Ukrayna’ya yönelik Rus saldırıları gölgesinde gerçekleşecek“ dedi. 20-21 Haziran tarihlerinde düzenlenecek uluslararası medya konferansına ilişkin açıklama yapan Limbourg, „Bu, konferansın konularına yansıdığı gibi İfade Özgürlüğü Ödüllerimizi kazananları belirlemekte de etkili oldu: Bu savaşın korkunç gerçekliğini dünya kamuoyuna aktarmaya özel katkı sağlayan iki Ukraynalı gazeteciye ödül veriyoruz“ şeklinde konuştu.

DW Genel Müdürü Peter Limbourg
DW Genel Müdürü Peter LimbourgFotoğraf: Carsten Koall/dpa/picture alliance

Evgeniy Maloletka ve Mytyslav Chernov, Ukrayna’nın liman kenti Mariupol’daki işgali ve yıkımı özel bir çaba göstererek belgeledi. DW İfade Özgürlüğü Ödülleri’nin iki fotoğrafçıya takdim edileceği ilk günün sonunda düzenlenecek tören, Küresel Medya Forumu’nun en önemli kısımlarından birini oluşturuyor.

„Gerçek için fedakarlıkta bulunmaya hazır mısın?“

Küresel Medya Forumu’nun bir diğer önemli kısmı ise, 2021 Nobel Barış Ödülü’nün sahibi Maria Ressa’nın „Gerçek için fedakarlıkta bulunmaya hazır mısın?“ başlıklı konuşması olacak. Ressa, araştırmacı gazeteci ve online bir haber sitesinin kurucusu olarak Manila’daki hükümetin zulmüne maruz kaldı, birkaç kez tutuklandı. Peter Limbourg, „Küresel Medya Forumu’nun açılışını yapması için onu kazanabildiğimiz için çok memnunum“ ifadesini kullandı.  Limbourg, sözlerini şöyle sürdürdü: „Konferansla, dünya genelinde ifade ve medya özgürlüğü için çaba gösteren herkesi teşvik etmek ve güçlendirmek istiyoruz.“

DW’nin düzenlediği Küresel Medya Forumu, Almanya’daki en büyük uluslararası medya konferansı olarak artık kendine sağlam bir yer edindi. 15’inci kez düzenlenen Küresel Medya Forumu, bu yıl „Yarını şimdiden şekillendirmek“ başlığını taşıyor. Geçen iki yılda küresel koronavirüs salgını nedeniyle çevrimiçi düzenlenen Küresel Medya Forumu, bu yıl Bonn’daki Alman Federal Meclisi’nin eski binasında ve Dünya Konferans Merkezi salonlarında yine yüz yüze, yerinde katılımla düzenleniyor. Konferansın programından sorumlu Verica Spasovska, „İki yıl süren pandeminin ardından birçok kişi yeniden yüz yüze görüşebileceği için gerçekten memnun“ dedi. Bonn’a gelemeyenlerin ise Küresel Medya Forumu kapsamındaki etkinlikleri online olarak takip etmesi mümkün olacak.

Savaş gazeteciliği, dijital Demir Perde

Verica Spasovska’nın aktardığı bilgilere göre, bu yıl Küresel Medya Forumu’nun ağırlıklı konuları şu sorulardan oluşacak: „Gazeteciler savaş ve kriz dönemlerinde nasıl bir pozisyon alıyor? İnandırıcılığımızı nasıl yeniden kazabiliriz veya izleyicilerimiz karşısında inandırıcılığımızı nasıl koruruz? Gazetecilerin yaptığı iş açısından bu krizler hangi zorlukları beraberinde getiriyor?“ Ukrayna’daki savaşın başlaması üzerine Spasovska’nın, programı yeniden gözden geçirmiş. Spasovska, „Savaş haberciliğine daha fazla odaklanıyoruz, Avrupa’daki yeni dijital Demir Perde’yi inceliyoruz, sansürü nasıl aşabileceğimize dair sorular soruyoruz. Bunlar programa güncel olarak eklediğimiz konular oldu“ bilgisini verdi.

Claudia Roth
Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Claudia RothFotoğraf: Kristian Schuller/DW

Spasovska, iki günlük konferansın ardından katılımcıların „Burada bir şeyler öğrendim, bana bir şeyler kattı“ duygusuyla ayrılmalarını diliyor. Bunun içinde programda gazetecilerin gündelik çalışmalarına katkı sağlayacak pratik tavsiyeler için bir dizi atölye çalışması yer alıyor.

Küresel Medya Forumu çerçevesinde Alman gazetecilik okulları yöneticilerinin yıllık buluşması gerçekleşirken, öğrenciler de konferans hakkında haber yapacaklar.

Almanya’nın dönem başkanı olduğu G7 üyesi ülkelerin medya ve kültür bakanları ise Küresel Medya Forumu öncesinde Bonn’da bir araya gelecekler. Sonrasında ise DW’nin düzenlendiği uluslararası medya konferansına katılacaklar. Almanya Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Claudia Roth ise konferansın açılışında sahnede olacak. Bu oturumun başlığı ise „Savaş dönemlerinde gazeteciliğin geleceğini şekillendirmek: Gelecekte nasıl yaşayacağımızı bugün nasıl haber yaptığımız belirleyecek.“

Kaynak: DW – Deutsche Welle

Cannes’da Altın Palmiye İsveçli yönetmene

75. Cannes Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu. Fransa’nın Cannes kentinde gerçekleştirilen, en önemli uluslararası film festivallerinden biri olan Cannes Film Festivali, 12 günlük maratonun ardından dün düzenlenen ödül töreni ile sona erdi. 17 Mayıs’ta başlayan ve bu yıl 75’incisi düzenlenen festival boyunca dünyanın farklı ülkelerinden filmler gösterildi.

„Triangle of Sadness (Hüzün Üçgeni)“ Altın Palmiye’yi aldı

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un „Triangle of Sadness (Hüzün Üçgeni)“ filmi, büyük ödül Altın Palmiye’nin sahibi oldu. TRT ortak yapımı olan bu filmde, sınıf çatışması keskin bir hiciv ile sergileniyor. Filmde geçen kusma ve ishal sahneleri, geçen hafta yapılan prömiyerin ardından festivalde en çok konuşulan sahnelerden olmuştu. Östlund, ödülünü aldıktan sonra filme ilişkin, „Gösterimden sonra hep birlikte dışarı çıkıp üzerine konuşmak istedik“ dedi. İsveçli yönetmen, 2017’de „The Square (Meydan)“ filmiyle de Altın Palmiye ödülüne layık görülmüştü.

En iyi yönetmen ödülünü „Decision to Leave (Ayrılma kararı)“ filmiyle Chan Wook Park kazandı. İkincilik anlamına gelen Grand Prix ödülü ise Lukas Dhont’un „Close (Yakın)“ ve Claire Denis’in „Stars at Noon (Öğlen Yıldızları)“ filmleri arasında paylaşıldı. Close, iki gencin yeni gelişmekte olan cinsellikleri esnasında uğradıkları zorbalıkları konu alıyor. Starts at Noon ise, Orta Amerika’daki politik gerginliklere karşı olarak konumlanmış bir aşk hikayesi sunuyor.

En iyi senaryo „Boy from Heaven (Cennetten gelen çocuk)“ filmilyle İsveçli Tarik Saleh’in olurken, en iyi kadın oyuncu „Holy Spider (Kutsal örümcek)“ filmiyle Zar Amir Ebrahimi’nin oldu. Ebrahimi bu filmde, İran’da seks işçilerini öldüren bir seri katilin peşine düşen bir gazeteciyi canlandırıyor. Film, İranlı yetkililerin çekime izin vermemesi nedeniyle Ürdün’de çekildi.

Oyuncu Zar Amir Ebrahimi
Oyuncu Zar Amir EbrahimiFotoğraf: Valery Hache/AFP

Ebrahimi, yaptığı konuşmada filme ilişkin, „Bu film kadınlar hakkında, bedenleri hakkında. Film yüzleriyle, saçlarıyla, elleriyle, ayaklarıyla, göğüsleriyle ve seksle dolu. Bunları İran’da göstermek imkansız“ dedi.

En iyi erkek oyuncu ise „Broker“ filmindeki performansıyla Song Kang Ho’ya gitti. Kore sinemasının yıldızı Song, üç yıl önce „Parazit“ filmiyle de ödüle layık görülmüştü. Ödül konuşmasında „Kore sinemasını takdir eden herkese teşekkür ederim“ ifadelerini kullandı.

Cannes Festivali’nde neler yaşandı?

Festivale Rusya – Ukrayna savaşı damgasını vurdu. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, açılış törenine online olarak katıldı ve sinemacılara, gazetecilere seslendi: „Sinema sessiz olmamalı, Ukrayna bu savaşı kazanacak“ dedi. Pek çok Ukraynalı film özel gösterim hakkı kazanırken, Rus yönetmen Kiril Serebrennikov’un filminin ana yarışmada yer alması, savaşı kınamış olmasına rağmen, tepki topladı.

Türkiye’den Emin Alper’in Kurak Günler’i yarıştı

Türkiye’den yönetmen Emin Alper’in „Kurak Günler“ filmi Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünde yarıştı. Film, dünya prömiyerinin ardından yaklaşık 10 dakika boyunca salonda alkışlandı. Başrollerinde Selahattin Paşalı ve Ekin Koç’un yer aldığı Kurak Günler, kuraklıkla mücadele eden bir kasabaya atanan savcı, belediye başkanı ve bir gazeteci arasındaki ilişki ve çekişmeleri anlatıyor.

Emin Alper’in filmin gösterimi sonrasında filmin yardımcı yapımcılarından olan ve Gezi Davası’nda 18 yıl hapse mahkum edilen Çiğdem Mater için yaptığı konuşma festivale damgasını vurmuştu. Alper, konuşmasında, „Şu an bizimle değil, çünkü kendisi komik bir dava sonucu hapse atıldı. Bizimle olmasa da aklımız ve kalbimiz onun yanında“ demiş, Alper’in konuşması, salondan büyük alkış almıştı.

Alper, DW Türkçe’ye konuya ilişkin verdiği söyleşide „Masum insanların hapiste yatması devam ettiği sürece bunu nerede olsa dile getireceğiz“ dedi.

DW / AI, BÖ

Kaynak: DW – Deutsche Welle