Vakitlerimiz hayrola, Hak ve hakikate tereddütsüz teslim olmak için uğraşan ve çabalayanların, gittikleri ve de bulundukları ortamdan (mekandan, zamandan) bağımsız olarak her hal ve hareketlerine, tavırları ve davranışlarına dikkat etmeleri elzemdir.

Çünkü bastığı yerlerde bulunabilecek herhangi bir canlı varlık zarar görmesin diye, otlar, çiçekler, böcekler bile ezilmesinler, tahrip edilmesinler diye alabildiğine pür dikkat kesilirler.

Dolayısıyla baktıkları yerlere farklı bir şekilde alıcı gözüyle bakarlar ki farkı fark edebilsinler, böylelikle de hiçbir şeye zarar gelmesin!

Bu özelliklerle bezenmiş kişiler yani bilgeler, alimler, arifler, kamiller tüm olup bitenleri üstünkörü ve sığ olarak, diğer bir deyimle sadece zahiren gözlemlemezler.

Tam tersine etrafında tüm olup bitenleri çok daha derinden ve detaylı yani batinen denetleyerek, görünmeyenleri fark ederek, içselleştirerek algılarlar.

Zamanla bu davranış onların hayat tarzına dönüşür, dolayısıyla nerede bulunurlarsa bulunsunlar, bu özellik onların karakterini oluşturur.

Sayıları maalesef pek fazla olmayan bu kişiler, fark edilemeyenleri fark eden, görünmeyenliğin arkasındaki sırlara erişebilmenin ve eriştiği doğruları da sadece kendinde tutmayarak, başkalarınında hizmetine sunmayı kendinlerine görev bilen ilim ve hikmet sahibidirler.

İnsanlık adına keşfettikleri şifreleri, çözebildikleri sırları birilerinin işine geldiği veya gelmediği için değil, her halükarda insanlığın işine yaradığı ve Hakk’a hizmet olarak değerlendirdikleri için bu sırları faş ederler (açıklarlar).

Aslında her şey BİR, BİR’de her şeydir.
İstisnasız her şey (yani her şeyden kastım burada; insanlar olarak alabildiğine kısıtlı olan bilgi düzeyimizle, kendimize neyi tasavvur edebiliyor, düşünebiliyor vede gözümüzde canlandırabildiklerimizin tümü) TEK’e, TAM’a, TÜM’e ve BİR’e bağlıdır!

Tamda bundan dolayı çağımızda, bilimin bize öğrettiği ve üzerine basa basa vurguladığı diğer bir gerçek de, zerreden kürreye, mikrodan makro kozmosa her ne varsa, her bir nesne gerek direkt olarak gerekse de indirekt olarak birbirleriyle irtibat ve etkileşim içersindedirler.

Örnek olarak: – Küçük ve büyük kütle arasında hüküm süren Yerçekimi Kanunu, – kara parçası ile atmosferin buhar, yağmur ve hava üzerinden paslaşmaları, – maddenin hallerinin birbirine dönüşümleri (katının gaza, sıvının gaza, gazın sıvıya) dönüşümleri ve benzerleri gibi…

Bu ve buna benzer yasalar sadece ve sadece doğada yani tabii bilimlerde geçerli değildir.

Aynı zamanda toplumsal belleğimiz ve birikimlerimiz sonucunda biliyoruz ki, buna benzer kuram, yasa ve kanunların yani beşeri bilimlerin de toplumsal yaşamımız içinde var olduğunu göstermektedir.
İnanç kuralları, ahlaki değerler, yöresel adetler, töreler gibi sosyolojik boyutuyla toplumsal yaşam alanı içinde benzer sistemler, yasalar ve kuramlar vardır…

Nasıl ki birlikte üretim az zahmetli ve bereketliyse, kontrollü tüketim israfsızsa, ihtiyaca göre ekip biçmek ve hizmeti sömürüsüz, kul hakkı yemeksizin gerçekleştirmek hem paylaşımda hemde yönetimde adaleti tesis etmek, biz insanlar için olmazsa olmaz ihtiyacımız olan kanunlardır, sistemlerdir.

İhtiyacımızdan fazlasını infak etmek (paylaşmak), yiyip içmek ama israfı engellemek, işi ehline vermek, alın teriyle kazanmak, çalışana henüz alın teri kurumadan hakkını teslim etmek, yönetimde hak ve adaleti tesis etmek, bin bilsende bir bilene danışarak, müzakere ederek kararlar almak (beşeri kanunları, yasaları toplumun katılım ve desteği ile oluşturmak), Toplumsal barışı korumak ve sürekli kılmak için gerektiğinde de alınan kararlara uymayanlara yaptırımlar, yasaklar hatta cezalar öngörmek gibi…

Tüm bu yukarıda sayılan tezlerin, kavramların, yasaların, kuramların toplumsal vede insani ihtiyaçların hayata geç(irilebil)meleri vede sadece teoride yani düşünce düzleminde kalmamaları için… bazen karanlıkla aydınlığın, iyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplaşması kaçınılmazlaşıyor.

Tıpkı varlığını ve de türünün geleceğini sürdürmeyi garanti altına almak ve bunun içinde mutlaka kabuğunu yarmak için bir tohumun bile nice çaba ve güç sarf etmesi gerekliyse, onca zahmet ve eziyete rağmen doğurganlık sürmekteyse, ‘eşrefi mahlukat’, diye tasvir edilen ‘yaratılmışların en üstünü’ vasfını üstlenen insanın sorumluluğu bir tohumdan ve doğurgan bir hayvandan daha az olmasa gerekir…

İşte tamda burasıdır ‘insanı’ diğer tüm canlılardan ayıran ve ayrıştıran vede ona sorumluluk yükleyen çığır.

İnsanın, üstlenmesi gerektiği görevini hakkıyla yerine getirip getirmediği ile bağlantı olarak işlerin iyi yada kötü gittiğinin simgesi, işaretidir bu ince çizgi!

Hak mücadelesi; zülme karşı mazlumun, cehalete karşı aydınlığın, haksızlığa karşı hakkın temsiliyeti, iyi ile kötünün ayırdımı kendisine aydınım, bilgeyim, arifim, kamilim diyebileceklerin olmazsa olmaz halleri, tavırları ve karakterleri bu alanda gösterdikleri çaba, sarf ettikleri emekle vede ödedikleri bedellerle bağlantılıdır.

Tamda bundandır ki zulme biat etmeyen, gerektiğinde her türlü tehdit ve yıldırma girişimlerine maruz kalmalarına rağmen, direnme gücünü diri tutanlardır, işin hakkını veren, Hakk’a yakın olma çabası sarf edenler.

Ayrıca şu detayıda burada belirtmek isterim ki;
bir toplumda bilginlerin, uzmanların, aydınların üzerlerine düşen görevleri tam olarak yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın, o toplum içerisindeki bilgisizlerin (bilgi, beceri, görgü eksiği olanların) suçlanması pek adaletli vede doğru değildir.

Bilgisiz (bilgide sığ olan, sönük olan) kişiden kasıt illede ‘cahil’ kişi değildir.

Bilgisiz kişiye eğer fırsat verilirse, imkanını bulursa bilgisizliğini giderebilir, hatalarını düzeltebilir, eksiklerini tamamlayabilir.

Cahil ise öylesi bir uğraşa gereksinim bile duymaz, çünkü o zaten “her şeyi biliyordur.”

Mevlam, bizleri, ‘her şeyleri bilen’, ama haddini ve de kendini bilmeyen cahillerden uzak kılsın!

Aşkı niyazlarımla
Aşk olsun, bu bilinçle hareket edebilenlere, aşk olsun becerebilenlere…

Hak yar vede yardımcıları olsun!

Saygılarımla…
Zafer Coşkun, 21.08.2019

Tavsiye Edilen Yazılar